Sadreddîn-i Konevî


Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Konya’nın büyük velîlerinden. İsmi Muhammed bin İshâk, künyesi Ebü’l-Meâlî, lakabı Sadreddîn’dir. 1210 (H.606) târihinde Malatya’da doğdu. 1274 (H.673) târihinde Konya’da vefât etti. Kabr-i şerîfi Konya’da kendi adı ile anılan câminin bahçesindedir.

Sadreddîn-i Konevî‘nin babası İshâk Efendi, Anadolu Selçukluları nezdinde îtibârlı, yüksek mevkı sâhibi biriydi. Küçük yaşta babası İshâk Efendi vefât etti. Üvey babası Muhyiddîn-i Arabî, Sadreddîn-i Konevî‘nin terbiyesi ve yetişmesiyle meşgûl oldu. Çok iyi bir tahsîl gördü. Kelâm ve tasavvuf ilimlerine âit birçok kıymetli eserler yazdı.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, Sadreddîn-i Konevî‘nin terbiyesi ile çok yakından meşgûl oldu. Yetişmesine husûsî ihtimâm gösterdi. Muhyiddîn-i Arabî‘den Konya’da ilim ve feyz alan ve çok istifâde eden Sadreddîn-i Konevî, hocası ileHalep ve Şam’a gitti.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Sadreddîn-i Konevî‘ye nefsini terbiye yollarını öğretti. Sadreddîn Konevî günlerini riyâzet ve mücâhede ile nefsiyle uğraşmakla geçirdi. Nefsiyle uğraşması öyle bir dereceye ulaştı ki, uyumamak için Muhyiddîn-i Arabî hazretleri onu alır, yüksek bir yere çıkarır, o da düşme korkusuyla uyumaz tefekkürle meşgûl olurdu.

Bir gün annesine bir kaç hanım gelip; “Sen zengin, îtibârlı bir kişinin hanımı iken şimdi bir pîr-i Mağribî’ye vardın. Hâlin nasıl, hayâtından memnun musun?” dediler. O da; “Hâlimden memnunum. Geçimim de iyidir. Lâkin gözümün nûru oğlum büyük sıkıntılar içindedir. Gecesi de gündüzü de yoktur. Efendim Muhyiddîn-i Arabî kendisi kuş eti yer, ballı şerbetler içer, lâkin ciğerpâreme bir arpa ekmeği dahi vermez. Yimemek ve içmemekten bir deri bir kemik kaldı. Üstelik onu da göremez olduk. Onu kimseye göstermez. Uykusu gitsin diye zenbile koyup bir yere asar.” dedi. O akşam Muhyiddîn-i Arabî hazretleri hanımından yine kızarmış bir tavuk istedi. Yemekten sonra Muhyiddîn-i Arabî hazretleri hanımına; “Tavuğun kemiklerini bir yere topla.” buyurdu. Kadıncağız kemikleri bir araya topladı. O zaman Muhyiddîn hazretleri; “Bismillah! Kalk git ey tavuk!” buyurdu. Allahü teâlânın izniyle hayvan et ve kemiğe büründü ve kanatlanarak uçtu. Bunun üzerine Muhyiddîn hazretleri; “Hanım! Oğlun böyle olduğunda ancak tavuk etini yiyecek.” buyurdu. O zaman kadıncağız Muhyiddîn hazretlerinin ellerine kapanıp özür diledi ve cân-u gönülden istiğfâr etti. Sonra oğlu Sadreddîn-i Konevî mânevî dereceleri geçip büyük velîler arasına girdi.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri anlatır: “Hocam Muhyiddîn-i Arabî hayatta iken, benim yüksek makamlara kavuşmam için çok uğraştı. Lâkin hepsi mümkün olmadı. Vefâtından sonra bir gün, kabrini ziyâret edip dönüyordum. Birden kendimi geniş bir ovada buldum. O anda Allahü teâlânın muhabbeti beni kapladı. Birden Muhyiddîn-i Arabî‘nin rûhunu çok güzel bir sûrette gördüm. Tıpkı sâf bir nûrdu. Bir anda kendimi kaybettim. Kendime geldiğimde onun yanında olduğumu gördüm. Bana selâm verdi. Hasretle boynuma sarıldı ve; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, perde aradan kalktı ve sevgililer kavuştu, niyet ve gayret boşa gitmedi. Sağlığımda kavuşamadığın makamlara, vefâtımdan sonra kavuşmuş oldun.” buyurdu.

Yine kendisi anlatır: 1255 senesi Şevvâl ayının on yedisine rastlayan Cumartesi gecesi, rüyâmda hocam Muhyiddîn-i Arabî hazretlerini gördüm. Aramızdaki uzun konuşmalardan sonra, ona, cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâsı ile ilgili kalbime doğan bilgileri arz ettim. O da; “Çok doğru, pek güzel!” deyince, ona; “Efendim! Hakîkatte güzel olan sizsiniz. Çünkü bu ilimleri bana siz öğrettiniz. Siz olmasaydınız, bu ilimleri bana kim öğretirdi?” dedim. Mübârek ellerini öptüm ve; “Efendim! Bütün mahlûkâtı, her şeyi unutup Allahü teâlâyı dâimî olarak hatırımda tutabilmem için bu fakîre duâ ve himmetlerinizi istirhâm ediyorum.” diye yalvardım. O da, benim bu arzuma kavuşacağımı müjdeledi ve uyandım.”

Sadreddîn-i Konevî hazretleri, bundan sonra çok büyük mânevî derecelere yükseldiğini, mânevî âlemlerin kendisine seyrettirildiğini, hiçbir zaman Allahü teâlâyı hatırından çıkarmadığını, bir an bile unutmadığını Nefehât isimli eserinde bildirdi.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri hocası Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin vefâtından sonra evliyânın büyüklerinden Evhadüddîn-i Kirmânî hazretlerinin sohbetlerine kavuştu. Ondan da yüksek mânevî bilgiler tahsîl etti. Sonra hac dönüşü Konya’ya gelip yerleşti. Orada güzel halleri ve kerâmetleriyle çok meşhûr oldu.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri Konya’ya geldiğinde, Çeşme Kapısı içindeki bir mescidde imâmlık yapmaya başladı. O günlerde kendisini kimse tanımaz ve îtibâr etmezdi. O da tanınmayı istemezdi. Bir gün Selçuklu Sultanı Alâeddîn’e, şahdan kıymetli bir cevher hediye geldi. Sultan, kuyumcubaşısını çağırıp cevheri süslemesini emretti. Kuyumcubaşı, cevheri alıp giderken düşürdü. Sultan Alâeddîn cevherin düştüğünü görünce, veziri Sâhib-i Atâ’yı gönderip onu aldırdı ve bir yerde muhâfaza etmesini söyledi.

Kuyumcubaşı dükkanına gelince, yolda cevherin düştüğünü anladığında korkudan rengi sarardı ve feryâd edip; “Mahvoldum.” dedi. Aklı başına geldiğinde, büyük bir üzüntü içinde bu hâlini yakınındaki câmide bulunan Sadreddîn-i Konevî‘ye arz etmek istedi. Sadreddîn hazretleri onun hâlini öğrenince; “Ey kuyumcubaşı! Eğer sır aramızda kalır da kimseye söylemezsen, cevheri bulmamız kolay olur.” buyurdu. Kuyumcu buna sevinip söz verdi. O zaman Sadreddîn-i Konevî hazretleri bir mikdâr toprak getirtip cevherin büyüklüğünü sordu. Kuyumcubaşı da; “Yumurta kadar.” deyince, Sadreddîn hazretleri mübârek ağzının suyundan bir mikdâr katıp çamuru güneşte kuruttu. Çok geçmeden o toprak parçası misli bulunmayan bir cevher hâline dönüverdi. Sadreddîn hazretleri cevheri kuyumcuya verdi. Kuyumcu çok sevinip hemen onu Sultan Alâeddîn’e götürdü. Sultan cevheri görünce, hayretler içinde kaldı. Vezîri Sâhib-i Atâ’ya emredip önceki cevheri getirtti. Vezir cevheri getirip Sultanın huzûruna koydu. Kuyumcudan bu işin sırrını açıklamasını istediler. Kuyumcu çâresiz kalıp başından geçenleri tek tek Sultana anlatıp, Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin kerâmetini haber verdi. Sultan derhal hazırlanıp, Sadreddîn-i Konevî hazretlerini ziyâret için onun mescidine koştu.

Sultanın, Sadreddîn-i Konevî hazretlerini ziyâret ettiği mevsim, narların olgunlaştığı sonbahar mevsimi idi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona bir tas içinde nar hediye etti ve bunları götürmesini söyledi. Sultan bu narları alıp sarayına döndü. Kaptaki narlara baktığında her birinin mücevher hâline döndüğünü gördü. Bunun bir kerâmet olduğunu anladı ve Sadreddîn-i Konevî‘ye karşı sevgisi daha da fazlalaştı. Sonradan bu mücevherlerle Konya iç kalesini yaptırdığı rivâyet edilmektedir.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri Konya’da binlerce talebeye ders verdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sa’îdeddîn-i Fergânî gibi birçok hikmet ve tasavvuf ehli kimseler yetiştirdi. Zamânının en büyük âlimlerindendi. Kelâm ilmindeki yeri eşsizdi. Bu ilimde bir çok ince meseleleri açıklığa kavuşturdu. Muhyiddîn-i Arabî‘nin “Vahdet-i vücûd” hakkında söylediklerini ve yazdıklarını dîne ve akla uygun olarak îzâh etti.

Nasîruddîn-i Tûsî ile hikmete âit bâzı meselelerde mektuplaşmaları oldu ve aralarındaki uzun süren münâzaralardan sonra, Nasîruddîn-i Tûsî aczini îtirâf ederek, onun üstünlüğünü kabûl etti. Sadreddîn-i Konevî‘nin hayâtı, zühd ve takvâ içerisinde geçti. Haramlardan çok sakınır, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasından kaçardı. Hiç kimsenin kalbini kırmaz, dünyâ malına aslâ meyletmezdi.

Sultan Alâeddîn zamânında Hâce Cihân adında Konya’da çok zengin biri vardı. Malının hesâbı bilinmezdi. Bu zenginin oğlu Sara hastalığına tutuldu. Derdine çâre bulunamadı. Zenginin ona çâre için başvurmadığı tabîb kalmadı. Bunun için çok para sarfetti. Lâkin hiçbir çâre bulamadı. Hâce Cihân’ın yolu bir gün Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına uğradı. Derdini ona açıp; “Şu dünyâda bir oğlum vardı. O da sara hastalığına tutuldu. Ne olur bu çâresize bir derman olun.” dedi. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona oğlunun adını sordu. Hâce Cihân; “İsmi Alican, vâlidesinin ismi de Hân’dır.” dedi. Sadreddîn hazretleri hizmetçiden kâğıt kalem istedi ve Eûzü besmele okuyup; “Bismillahillezî lâ yedurru maasmihî şey’ün fil erdı velâ fis semâî ve hüvessemîul alîm. Eûzü bi kelimâtillah-it-tâmmâti küllihâ min nefsihî ve ikâbihî ve şerri ibâdihî ve min hemezât-iş şeyâtîn.” yazdı ve duâlar etti. Hâce Cihân eve gittiğinde oğlunun sara illetinden tamâmen kurtulmuş olduğunu gördü. Allahü teâlâya şükürler etti ve bunun kerâmet olduğunu anlayıp, Sadreddîn-i Konevî hazretlerine karşı sevgisi arttı.

Horasan’dan bir derviş birçok yerler dolaşarak Şam’a gelmiş ve orada Sadreddîn-i Konevî‘nin yüksek hal ve kerâmet sâhibi birisi olduğunu işitmişti. Bunun üzerine görmeden ona âşık oldu ve Konya’ya geldi. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına uğradı. Derviş dergâhta misâfir edilip, kendisine her gün nefis yiyecekler ve içecekler ikrâm edildi. Derviş, Konevî hazretlerinin sofrasının böyle zengin olmasına hayret etti. Oraya kim gelirse, sofra hazır olur ve istediği yiyecekler önüne gelirdi. Herkes ihtiyâcı kadar yedikten sonra giderdi. Bu yiyecek ve içeceklerin eksik olduğu bir gün görmedi.

Acem diyârından bir derviş birçok yerler dolaşıp birçok kimseler görüp Konya’ya gelmiş ve Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına misâfir olmuştu. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin mal ve mülkünü, hizmetçilerinin çokluğunu görünce, içinden; “Keşke bu kişinin bu malları kendisine ayak bağı olmasaydı da hak yolda bulunaydı. Keşke Acem diyârına bir gidip de oradaki evliyâ ile münâsebeti olsaydı. Kendisi için bu ne iyi olurdu.” diye geçirdi. Bir zaman sonra bu düşüncesini Sadreddîn-i Konevî hazretlerine açtı ve; “Ey Efendi! Siz bir Acem diyârına gitseniz oradaki âlim ve velîlerle görüşseniz bu dünyâya bağlılığı terk edip cenâb-ı Hakk’a kavuşursunuz.” dedi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dervişin bu sözleri üzerine; “Ey derviş! Pekâlâ, bu dediklerini kabûl ettim. Gel gidelim.” buyurdu ve birlikte Acem diyârına doğru yola çıktılar. On beş gün kadar yol gittikten sonra derviş, hırkasını Konya’da unuttuğunu hatırlayıp, aklı başından gitti ve yüzü üzerine yere düştü. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dervişin yüzüne su serpip ayılttı. Derviş; “Ey arkadaşım! Ben dergâhınızda abdest almak için hırkamı çıkarmıştım. Onu unutmuşum. Şimdi hatırıma geldi de ondan fenâlaştım.” dedi. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona tebessüm edip; “Ey Acem dervişi! Dünyâ sevgisi bütün günâhların başıdır. Biz bunca mal ve mülkü hizmetçileri geride bıraktık. Lâkin birisi hatırımıza gelmedi. Sen ise iki paralık hırkanı terk ettiğinde aklın başından gitti.” buyurdu. Sonra o dervişi yolda bırakıp Konya’ya döndüler.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri bir gün, Allahü teâlâya yalvarıp; “Yâ Rabbî! Sana lâyıkı ile ibâdet, kulluk yapamadım ve seni hakkıyla tanıyamadım. Senin lutf ve ihsânına güveniyorum. Cennet’teki makâmımı görmek arzu ediyorum.” dedi. O gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında kıyâmet kopmuş ve insanlar kabirlerinden kalkıyordu. Bu durumu kendisi şöyle anlatır:

-“Beni de Rabbimin huzûruna götürdüler. Allahü teâlâ meleklere emredip; “Alın Cennet’e götürün.” buyurdu. Beni alıp Cennet’e götürdüler. Orada türlü türlü köşkler ve bahçeler vardı. Onları seyrettim. Bir bahçe vardı ki, onun meyvesi miskti. O esnâda bir elma mikdârı misk almak istedim ve aldım. İşte o esnâda rüyâdan uyandım. Uyandığımda sağ elimde bir avuç misk duruyordu. O miskin kokusu da her tarafı kaplamıştı. Bu miskin kokusu hocam Şeyh Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin bana hediye ettiği hırka-i şerîfe sirâyet etti.” buyurdu. Sadreddîn-i Konevî hazretleri vefât ettiklerinde kefenine bu miskten konulmuştur.

Bir zaman Sadreddîn-i Konevî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Kâdı Sirâcüddîn ve başka âlim ve sâlih zâtlar Konya’nın Meram Bağlarına gittiler. Mevlânâ hazretleri oradaki bir değirmene girdi ve uzun bir süre kaldı. Kâdı Sirâcüddîn değirmene girdi. Sonra da Sadreddîn-i Konevî hazretleri geldi. Değirmen taşını dinlediler. Sadreddîn-i Konevî hazretleri; “Ben de bu taşın Allahü teâlâyı zikrettiğini, Sübbûhun Kuddûsün, dediğini işittim.” buyurdular.

Şems-i Tebrizî hazretleri Konya’ya gelince, Mevlânâ hazretleri devamlı onunla sohbet edip, hiç dışarı çıkmaz oldu. Konya’nın ileri gelen diğer âlimleri buna üzülüp, hep birden şehri terk ederek Denizli’ye gittiler. Bunu duyan Selçuklu Sultânı çok üzüldü. Çünkü âlimleri seven, onları koruyan biriydi. Bir Cumâ günü Sadreddîn-i Konevî hazretlerinden ricâda bulunup; “Ben âlimler arasındaki şeylere karışamam. Bu iş, pâdişâhların karışacağı bir iş değildir. Ancak Cumâ namazında âlimlerin bulunmaması şânımıza noksanlık verir. Lütfen bunları bulup getirin!” dedi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri hemen katırına binerek yola çıktı. Bir anda kendisini Denizli’de buldu. Orada âlimleri bulup; “Cumâ namazı vakti geçmeden Konya’ya dönmemiz lâzımdır. Sultânın kalbini kırmayınız; pâdişâhlar, Allahü teâlânın emrini îfâya memur kişilerdir. Onlara karşı gelmek, onları üzmek hiç uygun değildir. Sonra Allahü teâlânın gazâbına uğrarsınız.” buyurdu. Daha buna benzer birçok iknâ edici sözler söyledi. Yanında evliyâdan Ahî Evren de vardı. Âlimler iknâ olur gibi oldular. Dediler ki: “Biz teklifinizi kabûl edip gelecek bile olsak, Cumâ vakti Konya’da bulunmamız imkânsızdır.” Sadreddîn-i Konevî de; “Siz kabûl edin, Allahü teâlâ müslümanları sevindirenleri mahcûb etmez.” buyurdu. “Âlimler teklifi kabûl edip, hemen yola çıktılar. Birkaç günlük yolu bir anda kat edip, Cumâ vaktinden evvel Konya’ya vardılar. Sultan Alâeddîn buna çok memnun oldu. Sadreddîn-i Konevî hazretlerine olan sevgi ve muhabbeti daha da arttı. İslâm âlimlerine dâimâ yardımcı oldu.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri anlatır: “Rüyâmda Fahr-i kâinât efendimizi gördüm. Yanlarında Eshâb-ı kirâm olduğu halde medreseyi teşrif etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de oraya gelip, uygun bir yere oturdu. Peygamber efendimiz Mevlânâ‘ya çok iltifât ettiler ve hazret-i Ebû Bekr’e dönerek; “Yâ Ebâ Bekr! Ben, Celâleddîn ile, diğer peygamberlerin arasında öğünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyz ve nûru ile, ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur.” buyurdular. Mevlânâ‘yı sağ tarafına oturttular. Peygamber efendimiz bu rüyâ ile talebelerinden Mevlânâ‘nın derecesinin yüksekliğine işâret buyurdular. Bu durumu diğer talebelere anlattım ki, onun hatırını gözetip ilminin yüksekliğini anlasınlar.”

Bir gün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya’nın büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddîn-i Konevî hazretleri de orada bir seccâde üzerinde oturuyordu. Mevlânâ içeri girince seccâdeye oturmasını teklif etti. Bunun üzerine Mevlânâ; “Sizin seccâdenize oturursam, kıyâmette bunun hesâbını nasıl verebilirim?” dedi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri de; “Senin oturmada fayda görmediğin seccâde bize de yaramaz.” deyip, seccâdeyi oradan kaldırdı. Mevlânâ, Sadreddîn-iKonevî hazretlerinden önce vefât etti. Vasiyeti üzerine, cenâze namazını Sadreddîn-i Konevî hazretleri kıldırdı.

Ömrünü Allahü teâlânın kullarına hizmet etmekle, ilim ve edep öğretmekle geçiren Sadreddîn-i Konevî hazretleri duâlarında:

-“Yâ Rabbî! Kalbimizi senden başka şeye yönelmekten ve senden başkasıyla meşgûl olmaktan temizle. Bizi bizden al, bizim yerimize bizi kendinle doldur. Bizi başkalarına ve şeytana oyuncak yapma. Bize nûr bahşet. Duâlarımızı çabucak, kendi istediğin şekilde kabûl buyur. Sen işitensin. Sen bize yakınsın. Sen duâlara icâbet edensin.” buyururdu.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri vefât ettiğinde cenâze namazı büyük bir kalabalık tarafından kılındı. Vasiyetine uyularak kabri üzeri kapatılmayıp, açık bırakıldı.

Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin kabrini ziyâret edenler, onun feyzlerinden istifâde ederler. Onu vesîle ederek yapılan duâlar, bi-iznillah kabûl olur. Sıkıntıda kalanlar ondan yardım isteseler, Allahü teâlânın izniyle rûhâniyetleri imdâda yetişir.

1899 senesinde Sultan İkinci Abdülhamîd Hân, şahsî parasıyla, Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin câmiini ve türbesini îmâr ve ihyâ edip canlandırdı.

Türbesine hizmet edenlerden biri rivâyet etti: “Zamânın devlet erkânından yüksek rütbeli bir subay türbeyi ziyârete geldi. Câmide namazı kıldıktan sonra, Sadreddîn-i Konevî‘nin nefsini terbiye etmek için yaptırdığı çilehânesini ziyâret etmek istedi. Kapısını açtık. Yalnız bir kişinin namaz kılabileceği büyüklükteki, feyz, bereket, huzûr ve saâdet mekânı olan çilehâneye girdi. Uzun bir secdeden sonra cenâb-ı Hakk’a yalvarmaya başladı. Daha sonra kabr-i şerîfin yanına Sadreddîn-i Konevî‘nin huzûruna gelip, Allahü teâlâya, onu vesîle ederek uzun bir duâ etti. Biz de âmin dedik. Duâ bitince bize dönerek; “Bizler, ellerimizdeki silâhlar ve diğer askerî güçlerimizle, memleketimizin görünürdeki bekçileriyiz. Fakat huzûrunda bulunduğumuz Sadreddîn-i Konevî ve onun emsâli olan büyükler, bu memleketin hakîkî kumandanlarıdır. Allahü teâlânın yardımı ve bunların mânevî destekleri olmadıkça, bizim görünürdeki güç ve kuvvetimizin hiçbir tesiri olamaz. Onun için biz, bir memlekete vardığımız zaman, önce o memleketin mânevî kumandanlarını ziyâret ederiz.” dedi.

Konevî Câmiine devamlı gelenlerden biri anlatır: “Sadreddîn-i Konevî‘yi iki defâ rüyâmda gördüm. İlk gördüğüm gecenin gündüzünde, bir iş yüzünden birçok kimsenin kalblerini kırmış, onları çok üzmüştüm. Rüyâmda heybetli bir şekilde görünüp bana buyurdu ki: “Kimseyi üzme, kimsenin kalbini kırma, kalb kırmaktan çok sakın.” Bu ihtar bana çok tesir etti. Bundan sonra kimsenin kalbini kırmamaya, herkesle iyi geçinmeye çalıştım.

İkinci rüyâm da şöyle oldu: İlk rüyâmdan sonra artık devamlı onun kabrinin bulunduğu câmiye gitmeye başladım. Câminin ve türbenin tâmiratı, bakımı ve temizliği ile uğraşıyordum. Bir gece rüyâmda bana güler yüzle görünüp; “Hizmetlerinden memnunum. Allahü teâlâ bu hizmetlerini karşılıksız bırakmaz.” buyurdu. Bu ikinci rüyâdan sonra Sadreddîn-i Konevî‘ye karşı sevgi ve muhabbetim daha da arttı. Bütün günümü, câmi ve türbenin işleriyle geçirmeye başladım.

Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin Nüsûs, Hukûk, En-Nefehât-ül-İlâhiyye, Mefâtîh-ül-Gayb, Fâtiha Tefsîri, Şerhu Ehâdîs-i Erbaîn gibi eserleri vardır.

FAKR NEDİR?

Bir defâsında Mevlânâ hazretleri Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına gitmişti. Karşılıklı durmuşlar, hiç konuşmuyorlardı. Bu sırada Sadreddîn Konevî’nin hizmetini gören dervişlerden olan Hacı Mâruf Kâşifî içeri girdi. Bu hizmetçi defâlarca yaya olarak hacca gitmişti. Pek çok velînin sohbetinde bulunmuştu. İçeri girince, Mevlânâ hazretlerine; “Fakr nedir?” diye bir suâl sordu. Fakat hiç cevap vermedi. Bunun üzerine tekrar; “Fakr nedir?” diye sordu. Yine cevap vermedi. Tekrar tekrar sorunca, Mevlânâ hazretleri kalkıp gitti. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî huzursuz olup; “Ey pîr-i ham! Neden vakitsiz suâl sorarsın? Sordun cevap verdiler. Tekrar neden sordun?” deyince, derviş; “Ne cevap verdiler?” dedi. “Fakrın târifini yaptı. O; “Allahü teâlâyı tanıyınca, dil tutulur.” hadîs-i şerîfi gereğince cevab verdi. Şimdi lâyık olan şudur ki, derviş, şeyhi huzûrunda tam bir teslimiyetle bulunmalıdır…”

SON VASİYET

Sadreddîn-i Konevî hazretleri ömrünün sonlarına doğru şöyle vasiyette bulundu:

“Rabbime hamd eder, Resûlullah efendimize salât ü selâm ederim.

Ben yakînen inanıyorum ki, Cennet ve Cehennem haktır. Amellerin tartılacağı mîzân haktır, doğrudur. Ben bu inançla yaşadım ve bu îmânla vefât ediyorum.

Sevdiklerim ve talebelerim vefâtımın ilk gecesinde Allahü teâlânın beni her türlü azâbdan bağışlaması ve kabûl etmesi niyetiyle, yetmiş bin kelîme-i tevhîd yâni Lâ ilâhe illallah diyerek tevhîd okusunlar.

Defnedildiğim gün kadın, erkek, fakir, kimsesiz ve düşkünlere kör ve kötürüm olanlara bin dirhem sadaka dağıtılmasını vasiyet ediyorum.

Bekâr olanlarınız Şam’a hicret etmeye çalışsın. Çünkü yakında buralarda bir takım fitneler zuhûr edecek ve çoğunuzun rahatı kaçacak ve size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi cenâb-ı Hakk’a havâle ediyor ve O’na bırakıyorum. Dostlarım duâlarında beni hatırlasın ve bana her türlü haklarını helâl etsinler. Benim bıraktığım bilgiler de onlara helâl olsun.

Allahü teâlâdan kendim ve sizin için mağfiret diliyorum. Yâ Rabbî bana mağfiret et. Şüphesiz sen merhâmet edicisin.”

(Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin; “Yakında öyle bir fitne kopacak ki, çok kimseler bu zulümden kurtulamayacaktır. Onun için, evlenmeyen kimseler bundan sonra Şam’a gidebilirler.” sözleriyle, Moğolların Selçuklu Devletini yıkacaklarını ve çok zulüm edeceklerini işâret etmişlerdir.)

MÂNEVÎ KUMANDAN

Mevlânâ hazretleri, Sadreddîn Konevî‘den,
Önce göç etmiş idi, bu dünyâ âleminden.

Cenâze namazını, vasiyet gereğince,
Sadreddîn-i Konevî, kıldırmak isteyince,

Birden bire ağlayıp, kendinden geçti, fakat,
Bu hâlinden hiçbir şey, anlamadı cemâat.

Kendine geldiğinde, kıldırdı namazını,
Sonra suâl ettiler, ona, ağlamasını.

Buyurdu: “Namaz için, geçtiğimde ileri,
Gördüm saf saf dizilen, binlerce melekleri.

Peygamber efendimiz, îmâm olmuş onlara,
Cenâze namazını, kılarlardı o ara.”

Sadreddîn Konevî‘ydi, ona hoca ve üstad,
Mevlânâ‘dan sonra da, o etti Hakk’a vuslat.

Onu vesîle edip, duâ etse bir kişi,
Allah’ın izni ile, hâsıl olur her işi.

O zamanlar orduda, yüksek rütbeli bir zât,
Sadreddîn Konevî’nin, kabrine geldi bizzat.

Ziyâret eyliyerek, duâ etti bir nice,
Sonra da cemâate, hitab etti şöylece:

“Her ne kadar orduda, kumandan isek de biz,
Memleketin zâhirde, olan bekçileriyiz.

Ve lâkin Sadreddîn-i Konevî gibi zevât,
Bu devletin hakîkî, bekçileridir bizzât.

Biz böyle velîlerin, mânevî desteğiyle,
Kuvvetli oluyoruz, Allah’ın izni ile.

Bunun için ilk defâ, bir yere gelince biz,
Önce bu velîleri, ziyârete gideriz,

Her ne kadar kumandan, isek de günümüzde,
Mânevî kumandanlar, onlardır önümüzde.”

Bir mümin de bu zâtın, kabrine sık giderdi,
Onun feyz ve nûrundan, istifâde ederdi.

Bir gün haksız olarak, bâzı müslümanları,
İncitip üzmüş idi, bir sebepten onları.

Gördü gece rüyâda, Sadreddîn Konevî‘yi,
Buyurdu ki: “Evlâdım, incitme hiç kimseyi.

Bu, Kâbe’yi yıkmaktan, günahtır daha fazla,
Onun için kimsenin, kalbini kırma aslâ.”

Öyle tesir etti ki, ona bu bir nasîhat,
İncitmedi kimseyi, ömrü boyunca bu zât.

İstanbul’dan Konya’ya, gitmiş idi biri de,
Lâkin bir sıkıntısı, var idi o günlerde.

Konya’daki dostuna, anlatınca derdini,
Dedi ki: “Ziyâret et, Konevî‘nin kabrini.

Onun vesîlesiyle, duâ eyle Rabbine,
Hallolur bu sıkıntın, o zâtın hürmetine.”

O da, bu mübâreğin, türbesine giderek,
Duâ etti bu zâtı, vesîle eyleyerek.

Sonra da İstanbul’a, Konya’dan çıktı yola,
Lâkin kısa bir müddet, Bursa’da verdi mola.

Henüz vâsıl olmadan, İstanbul’a bu kişi,
Bursa’dayken bir gece, hâlledildi o işi.

İşin çabukluğuna, kendi de hayret etti,
Dedi ki:”Hakîkaten, serî imiş himmeti.”

O, Kur’ân-ı kerîmden, okusa her ne zaman,
Onun dahi rûhuna, gönderir muntazaman.

Sadreddîn-i Konevî, hürmetine İlâhî,
Cümle sıkıntılardan berî kıl bizi dahi.

ESERLERİ

Sadreddin Konevî Hz. , yaklaşık olarak 1210 tarihlerinde Malatya’da doğmuş, 1274 tarihinde ise Konya’da vefat etmiş, tasavvuf düşüncesine kazandırdığı boyutlarıyla ve özellikle tasavvufun kendisinden sonraki gelişimine etkileriyle “dönüm noktası” diye nitelenebilecek bir mutasavvıf-düşünürdür. Konevî Hz.’nin tasavvuf ve genel anlamda İslam düşüncesi tarihindeki önemi iki noktada odaklaşmıştır: Bunlardan birincisi, sufilerin keşif ve müşâhedelerini değerlendiren bir genel referans çerçevesi diye isimlendirilebilecek bir “miyar” ve “ölçü” arayışıdır. Böylelikle Konevî Hz., tasavvufa yöneltilen “sübjektiflik (indîlik)” ve “şâirane ifadeler” suçlamasına karşı, objektif kural ve ölçüler tespitine çalışmıştır. Söz konusu “sübjektiflik” ve “şairane ifadeler” suçlaması mutasavvıf Davud el-Kayseri tarafından “zahir ehlinin tasavvufa ve sufilere yönelik suçlaması” bahsinde dile getirilmiş ve o da Konevî Hz ’nin bir takipçisi olarak bu sübjektifliği giderecek objektif bir “mizan” arayışına gitmiştir.

Konevî Hz., başta Miftahü’l-gayb olmak üzere bütün eserlerinde şunu vurgular: Herhangi bir insan, “müşâhede yöntemi” üst başlığı altında toplanabilecek tasavvufi yöntem ve riyazetlerin neticesinde hakikatin bilgisine ulaşabilir. Bu noktada Konevî Hz., hiçbir kuşku duymaz. Böylelikle Konevî Hz., “nazar” ve “istidlal”in özünü oluşturduğu akılcı araştırmanın yanında müşâhede yöntemini ikinci bir yöntem olarak açıkça savunur. Üstelik bu yöntemin ilkine göre daha yetkin olduğunu ve geniş imkanlar sağlayabileceğini iddia eder. Konevî Hz.’nin bu tavrı, kendisini “tasavvuf” geleneğine bağlayan ve onu bir “sufi” kabul etmede herhangi bir kuşku duymaya mahal bırakmayan yönüdür. Başka bir ifadeyle Konevî Hz., hemen her mutasavvıf gibi, Mutlak’ın bilgisinin riyazet ve mücahede ile elde edilebileceğini belirtirken tam bir “mutasavvıf” olarak konuşmaktadır.

Konevî Hz.ni kendisinden önceki sufilerden ayıran ve ona bariz bir hususiyet kazındıran şey ise, bu mücahede ve mükaşefeler sonucu elde edilen verilerin değerlendirilmesiyle ilgili görüşleridir. Bu noktada Konevî Hz.’nin tavrını anlayabilmek için meseleyi şöyle formüle etmek mümkünüdür: Herhangi bir şekilde ilhamın veya keşfin mümkün olduğunu kabul ettiğimizde –ki müşâhede yönteminin varlığını kabul bu neticeyi istilzam eder- bu durumda bir insanın sübjektif kabulüne ve değerlendirmesine bağlı bir şeyden, bir objektif sonuç nasıl çıkarabiliriz? Ya da, insanların kendi kabiliyet ve yeteneklerine göre farklı ilhamlara ulaşabileceklerini var saydığımızda, ilham ve keşiflerde “doğru” ile “yanlışı” nasıl ayırt edeceğiz, ilhamlar arasındaki görüş ayrılıklarını nasıl uzlaştıracağız?

Konevî Hz., bu noktada bir “miyar” ve “mizan” arayışından söz eder. Bunu yapabilmek için de, öncelikle müşâhede yönteminin kullanıldığı alanı bir “bilim” olarak inşa etmeye girişir. Bu sayede, kaynağı itibariyle sübjektif bir bilgiden objektif bir sonuç çıkartmaya çalışırken, öte yandan bu bilginin sahiplerinin de kendi bilgilerini kritize edebilecekleri ölçüler tespit eder.

Konevî Hz., söz konusu ilmi “ilm-i ilahi” diye isimlendirir. İlm-i ilahi, bilindiği gibi, ma-ba’de’t-tabia ya da ilk felsefe diye isimlendirilmiş metafiziğin bir adıdır. İbn Sina ya da Farabi gibi düşünürler bu ismi metafizik anlamında kullandıkları gibi, Konevî Hz.’nin de bu isimlendirmeyi benzer bir gayeyle kullandığını görmekteyiz. Bu nokta Konevî Hz.’nin özellikle İbn Sina olmak üzere İslam filozoflarıyla etkileşim içinde olduğu ana noktadır. Başka bir ifadeyle Konevî Hz., mensuplarını “muhakkikler”, “efrad”, “kamillerin seçkinleri” gibi isimlerle ve vasıflarla nitelediği ilm-i ilahi’yi öncelikle İslam filozoflarının bu bahisteki görüşlerinden hareket ederek inşa etmeye girişir. Bunu yaparken de, İslam filozoflarının bir şeyin “bilim” diye nitelenmesinin asgari şartları diye ele aldıkları, ilmin mevzuu, mebadisi ve mesailini dikkate alır.

Konevî Hz’nin bu bağlamdaki çabası, kelam ve fıkıh alanında Gazali’nin ya da Fahreddin Razi’nin çabasıyla benzerlik arz eder. Başka bir ifadeyle söz konusu düşünürlerin kelam ve felsefe arasında kurdukları ilişkilerin bir benzerini, bu kez Konevî Hz.leride tasavvuf ve felsefe alanında müşâhede etmekteyiz. Bu yönüyle de Konevî Hz., tasavvuf tarihinde başka bir gelişmenin temsilcisi olmaktadır. Çünkü başta Kelabazi, Muhasibi, Kuşeyri gibi ilk dönem sufileri, tasavvufu özellikle Eşarilik olmak üzere Sünni kelam ile irtibatlandırmaya ve kelamın görüşleriyle sufilerin görüşleri arasındaki uyum ve benzerliklere dikkat çekmeye özen göstermişken, Konevî Hz. pek çok ifadesinde kelamcıları eleştirip, öncülüğünü İbn Sina’nın yaptığı İslam filozoflarından övgüyle söz eder. Gerçi özellikle Fatiha Tefsiri ve el-Müraselat’ta tezahür eden ve Konevî Hz’nin Gazali gibi bir felsefe eleştirmeni olarak nitelenmesine yol açabilecek çeşitli görüşleri vardır. Üstelik, bu yönüyle Konevî Hz. Gazali ile karşılaştırılmıştır. Ancak her iki düşünürün felsefe eleştirisi karşısındaki tavırları incelendiğinde Konevî Hz. ile Gazali arasında bu konuda ciddi farkların bulunduğu görülür.

Bununla birlikte Konevî Hz., bir konuda okuyucusunu ısrarla uyarır: Bu da, yaptığı işin kesinlikle bir felsefe olmadığıdır. Bu ikazı sadece kendisi için değil, felsefenin bahislerini ele alan bütün sufiler için geçerlidir. Nitekim bu ikazın bir benzerini İbnü’l-Arabî Hz’de görmekteyiz. O da, sufilerin felsefe ile ortak konulardan bahs ettiklerinde ya da bu konularda ortak kavramları kullandığında er ikisinin aynı şekilde değerlendirilmemesi gerektiği konusunda okuyucusunu ikaz eder.

Böylelikle Konevî Hz., bir “bilim” olarak inşa ettiği “ilm-i ilahi”’de sufilerin ilham ve keşiflerini değerlendirebilecekleri kriter ve ölçüler tespit eder. Gerçi, ilk tasavvuf eserlerinde de bir kriter arayışı kendisini gösterir. Nitekim bizzat bu gibi eserlerin yazılması bile bu arayışın bir neticesidir. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi, ilk eserlerde bu tavır ya “Kuran ve Sünnete” ya da Sünniliğe uygun olmak gibi genel ifadelerle ve özellikle Sünni-kelam ve fıkıh ölçüleriyle tespit edilmiştir. Konevî Hz. ise, ilk kez bu kadar açık bir üslupla, herhangi bir nassı doğrudan zikretmeden felsefi önermelerden söz etmektedir. Söz gelişi, ilk eserlerde insanların istidatlarının gereğini yapmalarını anlatmak için “Herkes yaratılışının gereğine göre amel eder” mealinde bir ayet delil gösterilirken, Konevî Hz. özü gereği mutlak bir olan Tanrı’dan alemin sudurunu ifade ederken filozofların meşhur “Bir’den bir çıkar” ilkesinden hareket eder. Böylelikle Konevî Hz, ilkelerden ve genel kaidelerden hareket ederek, bir mizan ve “miyar” arayışına gider.

Konevî Hz.nin tasavvuf tarihindeki ikinci önemli yönü ise, tesirleridir. Belki de hiç bir sufi, entelektüel tasavvuf tarihinde Sadreddin Konevî Hz. kadar etkili olmamıştır. Bunun bir istisnası olarak İbnü’l-Arabî Hz. kabul edilebilir. Ancak Sadreddin Konevî Hz.nin eser ve yorumlarının İbnü’l-Arabî Hz.nin anlaşılmasındaki rolü dikkate alındığında İbnü’l-Arabî’nin tesirinde de Konevî Hz.nin azımsanmayacak tesiri olduğu görülür. Konevî’nin İbnü’l-Arabî’nin görüşlerinin anlaşılmasındaki katkısı Abdurrahman Cami tarafından dile getirilmiştir: “Şeyh Sadreddin Hz. Şeyh(in sohbet ve hizmetinde terbiye gördü. Vahdet-i vücûda dair görüş ve sözlerini akla ve şeriata uygun gelecek tarzda Şeyh’in maksadını iyice anlamış olarak güzelce yorumlamıştır. Onun bu konudaki araştırma ve yorumlarını görmeksizin meseleyi gereği gibi anlamak mümkün değildir.”

Konevî Hz.nin kendisinden sonraki entelektüel tasavvuf üzerindeki etkisi, özellikle bir yazı dilinin ve üslubunun gelişiminde kendisini gösterir. Gerçekten de başta ilk Fusûsu’l-Hikem şarihi Müeyyüddin el-Cendi, İbnü’l-Fariz’in kasidesinin şarhi Saidüddin Fergani, Davud el-Kayseri, molla Fenari, Kutbuddin İznikî vb. pek çok sufinin eserlerinde meselenin ele alınış tarzı ve üslubu genellikle Konevî Hz.nin üslubuna pek çok şey borçludur. Konevî Hz.nin bu alandaki tesirleri, özellikle eserleri özerinde yazılmış şerhlerle devam etmiştir.

Konevî Hz.nin başlıca eserleri şunlardır:

1-Miftâhü’l-gayb: Sadreddin Konevî’ Hz.nin en önemli eseri bu kitaptır. Bu eserde Konevî Hz., konusunu “Tanrı’nın alemle ve alemin Tanrı ile irtibat ve ilişkisi” diye belirlediği “ilm-i ilâhî”nin bir “ilim” olarak inşasını ele alır. Buna göre, “ilm-i ilâhî”, bütün ilimler gibi, konusu, meselesi, mebadisi olan müstakil bir ilimdir; bu ilim, diğer ilimlerle belirli ilişkileri ve ortak yönleri olsa bile, konusunun öneminden dolayı onlardan daha üstün ve önemlidir. Bu ilimde, doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi sağlayan ve bir anlamda felsefede mantığın veya dil bilimlerinde Nahiv ilminin gördüğü vazifeyi gören, “miyar” mesabesindeki kaideler vardır. Bu kaideler, şeriat, akıl ve kesinleşmiş müşahedeler ile teyit edilmiş ve doğrulukları tecrübe edilmiş kaidelerdir.

Konevî Hz., bu kaideleri en kapsamlı olarak bu eserinde zikreder ve ardından da bu kaidelere göre “ilm-i ilâhî”nin temel meselelerini -sürekli kaidelere atıf yaparak- ortaya koyar.

2- en-Nefehâtü’l-ilâhîyye: Konevî Hz.nin “varidat”ı diye isimlendirebileceğimiz bir eseridir. Bu eserde Konevî Hz., bir yandan kendi ruhsal gelişimini ve manevi tecrübelerini açıklayan ifadelere yer verirken, öte yandan “Miftahü’l-gayb”da ortaya konulan ana fikri ilham ve keşifleriyle destekleyen açıklamalarda bulunur. Ayrıca, bu eser Konevî Hz.nin gerek kendi hayatı ve gerekse de İbnü’l-Arabî Hz. ile ilişkisi hakkında en fazla bilginin bulunduğu eseridir.

3- el-Fukûk fi-kelimât-ı müstenidât-i Fusûsi’l-hikem: İbnü’l-Arabî Hz.nin Fusûsu’l-Hikem’i üzerinde yazılmış kısa, fakat önemli bir şerhtir. Konevî Hz., bu şerhi yazmasının nedenini şöyle açıklar: “Bu insanlar (: muhakkik dostları), bana, bu Fusûsu’l-Hikem kitabının mühürlerini çözmemi, kaynağının sırrını açıklamamı, kapalı ifâdelerini açıklamayı temin edecek kilidini açmamı önerdiler. Tahakkuk sahibi olduklarını bildiğim için ve onların irşatlarıyla yaratıcılarına yakınlaşmak için, bu önerilerini kabul ettim. Bununla beraber, bu kitabın girişinden başka bir bölümünü İbnü’l-Arabî’nin neşvesine göre şerh etmek istemedim. Fakat Allah bereketi ile beni rızıklandırdı. Bu rızık, İbnü’l-Arabî’nin muttali olduğu şeyi bilmede ortaklık, ona açıklanan şey ile müşerref olmak ve sebep ve vâsıta olmaksızın, ilâhî inâyet ve zâtî rabıta ile Allah’tan bilgi almaktır.”

4- el-Mürâselât: Sadreddin Konevî Hz. ve Nasireddin Tusi arasında çeşitli metafizik bahisleri üzerindeki mektuplaşmalardan oluşan bir eserdir. Bu eserde Konevî Hz., özellikle İbn Sina felsefesi olmak üzere, filozofların çeşitli meselelerdeki görüşlerine eleştiriler yöneltir ve buradan hareketle felsefenin ve aklın imkanlarını tartışır. Konevî Hz., buradaki fikirlerini bütünüyle diğer eserlerinde tekrarlamıştır ve bu yönüyle mektuplardaki ifadeleri, diğer eserlerinin bir devamı niteliğindedir.

5- “en-Nusûs fi-tahkîk-i tavri’l-mahsûs: Konevî Hz.nin hacim bakımından küçük olmakla birlikte, üzerinde yazılan şerhlerin de gösterdiği gibi, etkili kitaplarından birisidir. Bu eserde, “nas” diye isimlendirdiği her bir bahis altında “varlık” ile ilgili çeşitli konuları ele alır.

6- Kırk Hadis Şerhi: Konevî Hz., bu kitabı yazmasının nedenini “Ümmetimden kırk hadis ezberleyen kimse fakih olarak haşredilir” hadisine göre, kırk hadis derleyen alimlerin adetine uymak olduğunu belirtir. Bununla birlikte, yirmi sekiz hadise kitabında yer vermiştir ve -sadece bir nakil olmamak için de- bu hadisleri tasavvufi açıdan yorumlamıştır.

7-Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ: İlahi isimler, Tanrı’yı bilmemizi sağlayan ve Tanrı-alem ilişkilerini mümkün kılan şeylerdir. Bu itibarla, Konevî Hz.nin “ilm-i ilâhî” diye isimlendirdiği ilim, bir anlamda isimlerin bilgisidir. Bu eserinde Konevî hz., doksan dokuz ilâhî ismi açıklar.

8-Tebsiratü’l-mübtedî ve tezkiretü’l-müntehî: Farsça bir risaledir. Risale’nin içeriği, girişte şöyle açıklanmıştır: “Bu risâle, usûl-i maarif ve kavâid-i tavr-i velâyet beyanında bir kaç kelimeden ibarettir ki, perde-i gaybdan cilve-nümâ ve hurûf ve elfaz kisvesiyle peydâ olmuştur. Ta ki, arif kimselere “tezkire” olarak mütalaasından, tâliplere istirşad tarîkiyle zabt ve hıfzından menfaat-bahş ola! Bu kelimâta “Tebsırâtü’l-Mübtedi ve Tezkiretü’l-Müntehi” namını verdim. Hülasası, bir mukaddime, üç misbah ve bir hatimeyi müştemildir. Vallahü’l-müsteân ve aleyhi’t-tüklan!” (Ahmet Remzi Koryürek tercümesi).

9-Fatiha Tefsiri: İ’cazü’l-beyan fi-te’vili Ümmi’l-Kur’an:

Fatiha Tefsiri, Sadreddin Konevî Hz.nin en hacimli eseridir; bu yönüyle eser, Konevî Hz.nin bütün eserlerinde ele almış olduğu belli başlı bütün konulara dair fikirlerini içermektedir.

Eser, iki ana bölümden meydana gelmektedir. “Giriş” diye tercüme ettiğimiz birinci kısımda Konevî Hz., genel olarak eseri yazmasının nedenini, eserinin içeriğinde bulunan konuları ve eserindeki üslubu hakkında bilgiler verirken, ardından bilgi görüşünü ortaya koyan çok önemli meseleleri ele alır. Bu bağlamda Konevî Hz., hakikate ulaşmada temelde iki yöntem bulunduğunu belirtir: Bunlardan birisi, nazarî deliller ve kıyaslardan hareket ederek, gerçeğe ulaşma çabasıdır ki, Konevî Hz., bunu “burhan yolu” diye isimlendirir. İkinci yöntem ise, kalbin arındırılması, ruhun güçlendirilmesi ile Hakka sülük etmekten ibaret olan sûfîlerin kullandıkları yöntemdir; Konevî Hz., bunu da “müşahede” yöntemi diye isimlendirir.

Konevî Hz., bu bölümde her iki yöntemi tahlil eder ve salt aklın mutlak gerçeğe ulaşmasının mümkün olmadığını ileri sürer ve bunun nedenlerini gösterir. Konevî Hz., “ehl-i nazar”ın kullandıkları yöntemlerden birisi olan “cedel”e ise, daha fazla tepki ve eleştiriyle yaklaşır; Ona göre, “cedel” sadece nebevî bilgilere veya sûfîlerin tecrübelerine değil, bunun yanı sıra gerçek felsefeye de aykırı bir yöntemdir. Şöyle demektedir: “Fikrî delillerde ve cedelci takrirlerde herhangi bir fayda ve çare bulunsaydı, nebiler, resûller ve Hakkın hüccetlerini ayakta/kaim tutan ve onların taşıyıcısı olan veliler, bu delillerden ve yöntemlerden yüz çevirmezlerdi; bu veliler, nebilerin ve resullerin vârisleridir.”

Konevî Hz., burhan yönteminin özellikle metafizik alanda başarısızlığını ortaya koyduktan sonra, müşahede yöntemini ve bununla ilgili çeşitli meseleleri ele alır. Bu noktada Konevî Hz.nin üzerinde durulması gereken yönü, bir yandan -eksiklerine rağmen- burhan yöntemini hakikate ulaştıran temel yöntemlerden birisi olarak görürken, öte yandan, “müşahede” yöntemini burhan yönteminin karşısına koymuş olmasıdır.

Eserin ikinci kısmı ise, Fatiha Suresinin yorumlanmasıyla ilgilidir. Bu bölüm de, çeşitli kısımlara ayrılmıştır. İlk olarak, “Besmele” cümlesinin açıklandığı bir bölüm vardır. Bunun ardından Fatiha suresinin birinci kısmı gelmektedir. Konevî Hz., Fatiha suresini üç kısımda mütalaa eder ki, bu taksim -bazen atıf yaptığı gibi- bir kutsi hadise dayanmaktadır. Bu hadise göre, namaz suresi olan Fatiha suresi, Hakka ait bölüm, kula ait bölüm ve hem Hakka ve hem de kula ait bölümler olmak üzere, üç kısımdan oluşmaktadır. Hadis, şöyledir: “Ben namaz suresi olan Fatiha suresini, benim ile kulum arasında taksim ettim. Yarısı bana aittir ve yarısı kuluma aittir. Kuluma diledikleri verilecektir.”

Buna göre, surenin birinci kısmı, “Hakka ait kısımdır.” Bu kısımda, Konevî Hz., başta hamd kavramı olmak üzere Tanrı ile ve O’nun mevcutlara varlık vermesi ve onları çeşitli varlık mertebelerine izhar etmesiyle ilgili konuları ele alır.

Fatiha suresinin ikinci kısmı ise, “Ancak sana ibadet eder ve senden yardım dileriz” âyetidir. Bu kısımda Konevî Hz., ibadet ve Hak ile kulları arasındaki ilişkileri ele alır.

Son kısım ise, kulların Allah’tan talepleri ve duaları ele alınır. Bu kısımda ise, hidâyet kavramı, saadet, şakilik, gazap, gazap türleri vb. konular ele alınır. Son olarak bir bölümde ise, Konevî Hz. eserindeki ana fikirleri özetler.

Kaynaklar
1) Nefehât-ül-Üns; s.632
2) El-A’lâm; c.6, s.30
3) Miftâh-üs-Se’âde; c.1, s.451, c.2, s.121, 212, 451, 452
4) Tabakât-üş-Şâfiîyye; c.8, s.45
5) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.133
6) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.203
7) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.130
8) Tezkiret-ül-Huffâz; c.4, s.1491
9) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.9, s.43
10) Kâmûs-ül-A’lâm; c.4, s.2944
11) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1137
12) Regâib-ul-Menâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi,Hacı Mahmûd Kısmı, No: 4618
13) Sefînet-ül-Evliyâ; s.68
14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.247

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: