Muhammed Şâzilî


Mısır’da yetişen büyük velîlerden. İsmi, Muhammed eş-Şâzilî el-Mısrî el-Hanefî, lakabı Şemsüddîn’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Hazret-i Ebû Bekr’in soyundandır. Küçük yaşta öksüz kaldı. Teyzesinin yanında büyüdü. Sanâta verdiler, fakat medreseye kaçtı. Medrese arkadaşlarından biri de, meşhûr muhaddis İbn-i Hacer Askalânî’dir. 1443 (H.847) senesinde vefât etti. Mısır’da Berekât denilen yerdeki kabri meşhûr olup, ziyâret edilmektedir.

Muhammed Şâzilî, vilâyetin bütün makamlarını geçmiş, ilmiyle âmil, yüksek hâller sâhibi bir kimse idi. İlim, amel, hâl, zühd ve Allahü teâlâya muhabbette pek ileriydi. Çok kimse onun vâsıtasıyla hidâyete kavuşmuştur. Büyüklüğünü kimse inkâr edemezdi. Dünyânın her tarafından huzûruna gelenler, halledemedikleri meseleleri suâl ederler, tatmin edici cevaplar alırlardı. Başka ülkelerden gelenlerle, onların lisânı ile sohbet ederdi.

Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri buyurdu ki: “Benden sonra, Mısır’da Muhammed Hanefî ismiyle meşhûr bir zât gelecek, bu ülkenin fâtihi olacak, kendisi büyük şân sâhibidir. O, benim beşinci halîfem olacaktır.”

Kıymetli, şık elbiseler giyerdi. Huzûruna gelenlerin kalbinden geçenleri bilirdi. Büyüklüğüne inanmayanlar, huzûruna geldiklerinde mahcûb bir şekilde tövbe edip talebesi olurlardı.

Ebü’l-Abbâs Sersî anlatır: “Muhammed Şâzilî okuldan, medreseden çıkınca, çarşıda dükkânında oturur ve kitap satardı. Ona bâzıları uğrayıp; “Yâ Muhammed! Sen dünyâ için yaratılmadın.” dediler. Bu söz üzerine dükkândan ayrıldı, kitapları ile bütün varlığından vazgeçti. Hepsini terk etti. Sonra bunların ne olduğunu bir daha sormadı. Kendisine halvet (yalnızlık) sevdirildi. Halvete girdiğinde 14 yaşında idi. Yedi sene halvette kaldı, yeraltındaki odasından insanlar arasına hiç çıkmadı.

Ebü’l-Abbâs diyor ki: “Muhammed Şâzilî hazretlerine talebe olmuştum. Talebe iken, odasına her gidişimde izin isterdim; gir derse girer, sükût ederse geri dönerdim. Bir gün gittiğimde sükût etti. Fakat buna rağmen ben içeri girdim. Baktığımda bir köşede meşgûl olduğunu ve yanında da büyük bir arslanın durduğunu gördüm. Arslan edeble oturuyordu. Beni görünce, arslan sert sert baktı. Kendimi dışarı zor attım. Tövbe istigfâr edip, bir daha odasına izinsiz girmedim.”

Muhammed Şâzilî, gaybdan bir nidâ işitinceye kadar halvetten çıkmadı. Bu ses üç defâ şöyle diyordu: “Yâ Muhammed! Çık ve insanlara faydalı ol!” Üçüncüsünün sonunda; “Şayet çıkmazsan çıkmaya zorlanırsın.” diye ses geldi. Muhammed Şâzilî;”Zorlandıktan sonra ayrılmaktan başka çâre yoktur.” dedi. Muhammed Şâzilî sonrasını şu şekilde anlattı: “Kalktım ve zâviyeye gittim. Fıskiyede abdest alan bir cemâat gördüm. Onların bir kısmının başında sarı, bir kısmının başında da mâvi sarık vardı. Bir kısmı maymun, bir kısmı hınzır, bir kısmı da ay yüzlü idi. Allahü teâlânın beni bu insanların âkıbetlerine muttalî kıldığını anladım. Onlara arkamı dönüp, Allahü teâlâya ilticâ ettim. Bunun üzerine insanların hâllerinden bana gösterdiği şeyleri gizledi ve onlardan birisi gibi oldum.”

Muhammed Şâzilî, çok pahalı elbiseler giyerdi. Evliyânın hâlleri hakkında bilgi sâhibi olmayanlardan birisi, bundan dolayı ona kızdı ve; “Evliyânın, sultanlara yakışacak böyle elbiseler giymekten uzak durması lâzımdır. Eğer bu zât gerçekten velî ise, onu bana verir; ben de satar, parasını çoluk çocuğuma harcarım.” dedi. Muhammed Şâzilî toplantıdan ayrılınca, elbiseyi çıkardı ve; “Bunu filân kimseye verin. Satsın ve parasını çoluk-çocuğuna harcasın.” buyurdu. Adam onu aldı, sattı ve; “Bu, Allah için verilen yardımdır.” dedi. İkinci toplantıya gelişinde, o elbiseyi yine Muhammed Şâzilî’nin üzerinde gördü. Elbiseyi, onu sevenlerden birisi satın almıştı. O zaman adam şöyle dedi: “Bu (elbise), MuhammedŞâzilî’den başkasına yakışmaz.” Bunun üzerine Muhammed Şâzilî, elbiseyi yine aynı adama hediye etti.

Evliyânın büyüklerinden olan Ali bin Vefâ, bir gün bir düğün yemeğindeydi. Düğündekiler; “Ziyâfet, ancak Muhammed Şâzilî hazretlerinin gelmesiyle tamam olur.” dediler. Ziyâfet sâhibi gidip onu dâvet etti. Muhammed Şâzilî dâveti kabûl edip, düğünün yapıldığı evin kapısına geldiğinde, “Burada evliyâdan kim var?” diye sordu. Ziyâfet sâhibi; “Ali bin Vefâ ve cemâati var.” dedi. Muhammed Şâzilî, ev sâhibine; “İçeri gir ve benim için izin iste. Çünkü bir yerde büyüklerden biri olduğu zaman, izin verilinceye kadar oraya girmemek fakirlerin edeblerindendir.” dedi. Ali bin Vefâ izin verdi; onu ayakta karşıladı ve yanına oturttu. Sohbet ettiler. Sonra Muhammed Şâzilî, Ali bin Vefâ’nın talebelerine; “Efendinize duâ ediniz. Çünkü onun Allahü teâlâya kavuşması yakındır.” dedi. Söylediği gibi oldu. Bir gece Muhammed Şâzilî, gâibden şöyle bir nidâ işitti; “Yâ Muhammed! Biz sana senden olana ilâve olarak Ali bin Vefâ’nın sâhib olduklarını da verdik.” Muhammed Şâzilî buyurdu ki: “Bunun, ancak Ali bin Vefâ’nın ölümünden sonra olacağını anladım. Abdülbâsıt mahallesindeki Ali bin Vefâ’nın evine talebelerinden birini gönderdim. O şahıs, oraya vardığında, Ali bin Vefâ’nın vefât ettiğini öğrendi.

Bir defâsında imtihân etmek için, Mâlikî kadılarından biri ona gelmişti. Muhammed Şâzilî’ye onun, imtihân etmek maksadıyla geldiğini bildirdiler. Muhammed Şâzilî; “Ben fakirlerin seccâdesi üzerinde oturuyorum, gücü yeterse, istediğini sorsun.” buyurdu. Kâdı, gelince sormaya başladı; “…… hakkında ne dersin?” dedi durakladı. Şâzilî “Evet” dedi. O; “…… hakkında ne dersin?” dedi durakladı. Şâzilî “Evet” dedi. O; “…… hakkında ne dersin?” dedi yine durakladı. Şâzilî “Evet (devâm et)” buyurdu. Birçok defâ aynı şeyi tekrarladı. Sonra kâdı; “Sormak istediğim soruyu unuttum?” dedi. Sonra sarığını çıkardı, istigfâr etti. Evliyâyı inkâr etmiyeceğine ve onlara îtirâz etmeyeceğine dâir söz verdi.

Kâhire dışındaki köylerin en uzağında olan bir talebesine, bulunduğu yerden seslendiğinde, talebesi cevap verir, “Gel dese”… o talebe yola çıkar veya “Şöyle yap.” dese, yapardı. Bir gün batıdaki Kutûr şehrinden, Ebû Takiyye’yi çağırmıştı. O, hocasının sesini işitti ve Kâhire’ye geldi.

Evliyâdan bir zât, Muhammed Şâzilî hazretlerinden izin almadanMısır’a girdi. Kendisinde bulunan, büyüklük hâli ondan alındı. Sonra Allahü teâlâya istigfâr ederek, Muhammed Şâzilî’ye geldi. Kendisine eski hâli iâde edildi. Bu hâli şöyle idi: Yanında büyük bir küfe bulunurdu. Elini onun içine sokar ve ihtiyâcı olan her şeyi ondan çıkarırdı. Mısır’a izinsiz girdikten sonra, yine elini küfeye sokmuş, fakat hiçbir şey bulamamıştı.

İbn-i Temmâr isminde birisi, şefâat mevzûunda Muhammed Şâzilî’yi üzmüştü. O, evliyânın büyüklerinden Bistâmî adında bir zâtın talebesiydi. Muhammed Şâzilî buyurdu ki: “İbn-i Temmâr ile bütün münâsebetlerimizi kestik. İsterse bin tâne Bistâmî onunla birlikte olsun.” Bir müddet sonra, sultan bir kısım görevliler göndererek, İbn-i Temmâr’ın evini yıktırdı. Zamânımıza kadar harâbe hâlinde kaldı.

Emîrlerden biri,Muhammed Şâzilî hazretlerini öldürtmek istedi. Bir dâvette zehirli bir kaba yemek koyup, ona sundular. Şâzilî hazretleri yemekten biraz yedi. Sonra zehirli olduğunu anladı. Kalktı ve bineğine binerek zâviyesine gitti. Orada kaplar karıştı. Emîrin iki oğlu geldi. Muhammed Şâzilî’nin kabından yemek yediler ve öldüler. Muhammed Şâzilî zehirden hiçbir zarar görmedi.

Muhammed Şâzilî, bir gün abdest alırken, kalbine bir hâl oldu. Odasında olduğu hâlde, nalınının birini alıp attı. Nalın havada uçup gitti. Hâlbuki odanın çatısında çıkacak bir delik yoktu. Hizmetçisine: “Eşi gelinceye kadar bu tek nalını yanına al!” buyurdu. Bir müddet sonra, Şam’dan yanında birçok hediyelerle gelen bir adam, o tek nalını getirdi ve şöyle dedi: “Cenâb-ıHak size hayırlar versin. Yolda hırsız göğsüme oturmuş, beni kesmek üzere idi. Kendi kendime; “Yâ efendimiz Muhammed! Yâ Hanefî!” dedim. Hırsızın göğsüne bir nalın gelip çarptı. Hırsız, baygın bir şekilde yere düştü. Sizin bereketinizle Allahü teâlâ beni o hâlden kurtardı.”

Muhammed Şâzilî’nin bir koyunu çalındı ve altı ay bulunamadı. Bir gün Muhammed Şâzilî, hizmetçisine; “Ravza’ya git, filâncanın kapısını çal. Evin sâhibi çıkınca, altı aydır sende olan dişi koyunu getir, de.” dedi. Hizmetçi gidip emredilenleri söyledi. Bunun üzerine, ev sâhibi koyunu çıkarıp verdi. Muhammed Şâzilî; “Bu, bizim sermâyemizdi. Bize iâde edildi.” buyurdu.

Muhammed Şâzilî, sadaka verecek bir şey bulamadığı zaman, eshâbından ödünç alır, sonra cenâb-ı Hak ona para nasîb edince, öderdi. Bu şekilde aldığı borçlar 60 bin dirhem oldu ve bu, Muhammed Şâzilî’ye ağır geldi. Bir gün bir kişi, elinde büyük bir kese ile geldi ve, “Muhammed Şâzilî’de kimin alacağı varsa gelsin.” dedi. Bütün borçlarını ödedi. Hazır bulunanlardan hiçbiri bu kişiyi tanımadı. Durumu Muhammed Şâzilî’ye suâl ettiler. O da; “Kudretin tecellîsidir. Allahü teâlâ bizim borcumuzu ödemek üzere gönderdi.” buyurdu.

Talebelere, toprak kab içerisinde az yemek verdiğinden, bir yaşlı kadın Muhammed Şâzilî’ye kızdı. Onu inkâr ederek; “Yemeğin azlığı, onun velî olmadığını gösterir.” dedi. Sonra gitti. İçinde kuzu ve ördek eti bulunan yemek yaptı, dergâha getirdi. Muhammed Şâzilî, Yûsuf Kutûrî hazretlerine; “Ye!” buyurdu. Yemeğin hepsini tek başına yedi ve yine açlıktan şikâyet etti. Kadın onu evine götürdü. Orada yediğinden daha fazla yemek yediği hâlde, yine şikayet ediyordu. Muhammed Şâzilî, kadına buyurdu ki: “Bereket, çokluğunda değil, evliyânın yemeklerindedir.” Bunun üzerine kadın istigfâr etti ve tövbekâr oldu.

Muhammed Şâzilî’ye bir adam geldi ve; “Ey efendim! Ben çoluk-çocuk sâhibi, fakir hâlli biriyim. Bana kimyâyı öğret.” dedi. Bunun üzerine; “Şu şartla: Yanımızda tam bir sene kalırsın. Her abdest bozduğunda, mutlaka abdest almalı ve iki rekat namaz kılmalısın.” buyurdu. Adam, kabûl edip bu şartlarda sebât gösterdi. Müddetin bitimine bir gün kalınca, Muhammed Şâzilî’nin yanına gitti. O da; “Yarın, hâcetinizi yerine getiririz” buyurdu. Ertesi günü olunca, Muhammed Şâzilî ona: “Kalk! Abdest için kuyudan su doldur.” buyurdu. Kuyudan bir kova doldurdu. Kovanın altınla dolu olduğunu görünce; “Ey Efendim! Şu ânda bir tek kuruş dahî isteğim kalmadı.” dedi. Muhammed Şâzilî; “Onu yerine dök ve memleketine git. Gerçekten sen, her hâlinle kimyâ oldun.” buyurdu. Memleketine döndü. İnsanları Allahü teâlâya dâvet etti. Bu hareketiyle büyük nîmetlere kavuştu.

Bir defâsında, gece yarısında Muhammed Şâzilî’ye bir kişi geldi. Kapıda durdu. Muhammed Şâzilî ona; “Kimsin?” diye sordu. “Bir harâmiyim.” dedi. Muhammed Şâzilî; “Ne çalarsın, ne iş yaparsın? Meşgalen nedir?” diye sordu. Dedi ki: “Ey Efendim! Allahü teâlâya tövbe etmiştim. Günah işleyerek tövbemi bozdum.” Muhammed Şâzilî ona; “İçeri gel. Sana korku yoktur.” buyurdu. O kişi, tövbe etti ve tövbesi makbûl oldu. Ölünceye kadar Muhammed Şâzilî’nin dergâhına devâm etti.

Fakir bir kimse ziyâretine geldiğinde, Muhammed Hanefî hazretlerini kıymetli ve süslü elbiseler içinde görünce; “Benim bildiğim velîler böyle elbiseler giymez. Bizim bu kadar ihtiyâcımız varken niçin kıymetli elbiseler giyer?” diye düşündü. Orada iken, bir grup yabancı kimse ziyârete geldi. Hepsi de kıymetli ve süslü elbiseler giymişlerdi. Fakat Muhammed Hanefî hazretlerininki, onlarınkinden daha güzel ve kıymetliydi. Bu kimseler gittikten sonra, o fakir kimseyi çağırıp buyurdu ki: “Gördün, böyle kimseler ziyâretimize gelmektedir. Benim ise onların karşısında ilim ehlini zelil göstermem uygun olur mu? Onun için böyle giyindim. Yoksa bizim böyle şeylerde gönlümüz yoktur.” O kimse, işin sebebini öğrenip, tövbe ve istigfâr etti. Bir daha büyüklerin işine karışmamaya söz verdi.

Muhammed Hanefî hazretlerinin bir komşusu vardı. Onu hiç sevmezdi. Devamlı aleyhinde konuşurdu. Ziyâretine gelenleri kapısından çevirerek; “Geldiğiniz zât, büyük kimse değil, o benim komşumdur, o sihirbâzın biridir.” derdi. Muhammed Hanefî hazretleri, defâlarca ona nasîhat etti fakat fayda vermedi.Yine bir gün, uzak bir yerden kalabalık bir grup insan ziyâretine geldi. Bu zât, hemen bunların önüne geçip, aynı şeyleri tekrâr ederek, gelenleri geri çevirdi. Bunun üzerine Muhammed Hanefî hazretleri; “Yâ Rabbî! Yol kesicilerin cezâsını ver.” diye duâ etti. Kısa bir müddet sonra, o kimse hastalandı. Ağzından kan ve ciğer parçaları geldi. Ve o hastalıktan kurtulamayıp öldü.

Muhammed Şâzilî, Karâfe kabristanını ziyâret ettiği zaman, kabir ehline selâm verir, mezardakiler onun selâmına yüksek sesle cevap verir ve orada bulunanlar bunu işitirlerdi.

Muhammed Şâzilî, elini huysuz atın üzerine koysa, atta huysuzluktan eser kalmazdı. Hızır aleyhisselâm, defâlarca Muhammed Hanefî’nin meclisine gelir ve onun sağında otururdu. Muhammed Şâzilî kalkınca, o da kalkar, Muhammed Şâzilî halvete girse, yalnızlığa çekilse kapıya kadar onu tâkib ederdi.

İmâm-ı Şa’rânî şöyle nakletti: “Muhammed Hanefî hazretleri ölüm hastalığında; “Kimin bir hâceti, isteği olursa, kabrime gelsin; onu yerine getiririm. Çünkü sizinle benim aramda bir karış topraktan başka bir engel yoktur. Bir karış toprak onunla talebeleri ve dostları arasında engel olan kimse velî değildir.” buyurdu.”

Muhammed Şâzilî buyurdu ki: “Sakın velîlerin kerâmetini inkâra kalkışmayın. Zîrâ kerâmet, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler ile sâbittir. Âdet dışı hâllerin olması, velîler için câizdir. Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebinin îtikâdı böyledir. Çünkü, rivâyete göre İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, bir ara duâ etti ve kendisine semâdan bol yemeklerle dolu bir sofra indi.”

“Velî, “Lâ ilâhe illallah” deyip, bunun şartlarını yerine getiren kimsedir. Bunun şartları; Allahü teâlâyı ve O’nun Resûlünü sevmek ve dost edinmektir.”

İYİ YE!

Yûsuf isimli bir şahıs, Muhammed Şâzilî hazretlerini sık sık ziyârete gelirdi. “Yemekte sofraya çok az ekmek konuyor, karnım doymuyor.” derdi. Bir defâsında ziyâretine gelirken, iki de ekmek alıp, bunları koynuna saklamıştı. Her zaman olduğu gibi, yine sofra kuruldu. Yine her zamanki kadar ekmek ve yemek kondu. Fakat o zât, ne kadar yediyse ekmeği bir türlü bitiremedi. Bitmediği gibi, hiç de eksilmedi. Muhammed Şâzilî hazretleri kendisine; “İyi ye sofradan aç kalkma ki, iki ekmeğe ihtiyâcın kalmasın.” buyurdu. O kimse çok mahcub oldu. Ekmekleri çıkarıp sofraya bıraktı. Tövbe istigfâr etti.

BU MEMLEKET NE BENİMDİR NE SENİN

Şemseddîn bin Ketîle dedi ki: “Muhammed Şazilî’yi tanıtan ilk hâdise şudur: “Sultan Ferec bin Berkûk, bir sebebten dolayı halkın üzerine ok attırıyor; Muhammed Şâzilî de buna karşı geliyordu. Muhammed Şâzilî’nin arkasından askerler gönderdi, yanına getirtti. Ona sert sözler söyledi ve; “Bu memleket benim mi, yoksa senin mi?” diye sordu. Muhammed Şâzilî de; “Bu memleket, ne benimdir, ne senindir. Kahhâr ve tek olan Allahü teâlânındır.” dedi. Sonra gönlü kırık kalkıp gitti. Akabinde Sultâna bir hastalık ârız oldu ki, az kalsın ondan dolayı helâk oluyordu. Hastalığın tedâvisinden bütün doktorlar âciz kaldı. Sultânın husûsî danışmanlarından durumu anlayan bâzıları; “Bu, Muhammed Şâzilî’nin kalbinin kırılmasındandır.” dediler. Sultân’a, Muhammed Şâzilî’nin gönlünü almanın, ancak hastalığa çâre olabileceğini anlattılar. Bunun üzerine Sultan; “Hatırını almam için ardından adam gönderip getirtiniz.” dedi. Komutanlar ona gittiler. OnuMısır’ın dışında bir yerde buldular. Sultân’ın isteğini haber verdiler. O, Sultân’ın yanına gitmeyi kabûl etmedi. Gelenler, Muhammed Şâzilî ile Sultan arasında tereddütte kaldılar, geri dönmediler. Sonunda Şâzilî, Sultân’a acıdı. Ona, temiz ve helâl zeytin yağı ile pişirilmiş bir ekmek parçası gönderdi ve onlara dedi ki: “Ona, bu ekmeğin hastalığını iyileştireceğini söyleyin. Fakat bir daha büyüklere karşı edebi terk etmesin.” Sultan gönderilen ekmeği yiyince, iyileşti. O günden sonra, bu hâdise insanlar arasına yayıldı. Sultan, şükran borcu olarak, ona bir torba gümüş gönderdi. Gümüşü getiren, onu kürsüde vâz ederken buldu. Muhammed Şâzilî, gelen kişinin yanındaki gümüşler bitinceye kadar, avuç avuç alıp insanlara attı. Bu olanlar Sultâna ulaştı. Bunun üzerine Sultan, Muhammed Şâzilî’nin yanına gelip, ellerinden öptü. Muhammed Şâzilî, ona; “Kalk, şu kuyuya git. Ondan abdest suyu alarak şu fıskiyeyi doldur ki, kıyâmet günü bu senin için defterinde sevab olarak bulunsun.” diye emretti. Sultan elbisesini çıkardı. Bir kova doldurdu. Ona bu kova çok ağır geldi. Güçlükle çekebildi. Baktı ki, altın doluydu. Muhammed Şâzilî’ye durumu söyledi. O da; “Onu kuyuya dök ve yeniden doldur.” buyurdu. İkinci ve üçüncü dolduruşunda da böyle oldu. Muhammed Şâzilî buyurdu ki: “Kuyuya, bizim sudan başka bir şeye ihtiyâcımız yok de!” Bunları gören sultan, Muhammed Şâzilî’ye gönderdiği şeyin ne kadar değersiz olduğunu anladı.

HASTALIĞI KALMADI

Muhammed Şâzilî’nin hanımı hastalanmıştı. Ölmek üzereydi. Yâ Seyyidî Ahmed! Yâ Bedevî! Rûhun benimle berâberdir (berâber olsun).” diye söyleniyordu. Rüyâsında hazret-i Ahmed-i Bedevî’yi gördü.Ağzı ve burnu örtülüydü. Üzerinde, yenleri geniş ve göğsü enli (geniş) bir cübbe vardı. Yüzü ve iki gözü kızarmıştı. Kadına; “Nasıl olur da beni çağırır ve yardım istersin. Sen bilmiyor musun ki, şânı yüce olan büyüklerden bir zâtın himâyesindesin. Velîlerden birinin yanında olanların çağırmasına biz cevap vermeyiz. Yâ Seyyidî Muhammed! Yâ Hanefî! de. Allahü teâlâ sana âfiyet versin!” buyurdu. Kadın böyle söyledi ve sabah olduğunda hiç hastalığı kalmamıştı.

Kaynaklar
1. Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.157
2. Tabakât-ül-Kübrâ; c.2, s.88
3. Menâkıb-ı Şemseddîn Hanefî (Betnûnî)
4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.342

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: