Şakîk-i Belhî


Evliyânın büyüklerindendir. Künyesi Ebû Ali olup, babasının ismi İbrâhim’dir. İbrâhim Edhem’in talebesi, Hâtim-i Esâm’ın hocasıdır. Dünyâya gönül bağlamayıp, haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçardı. Şüpheli korkusuyla mübahların da çoğuna yaklaşmadı. Ticâretle uğraşırdı. 790 (H.174) senesinde vefât etti.

Şakîk-i Belhî’nin tövbe etmesine Türkistan’daki bir putperest sebeb oldu. Ticâret için Türkistan’a gitti. Merak edip bir puthaneye girdi. Puta, isteklerini yana yakıla anlatan bir putpereste; “Seni ve her şeyi yoktan var eden, alîm ve kudretli bir yaratanın var. Sana hiç bir fayda ve zararı olmayan puta tapacağına Allahü teâlâya ibâdet et.” dedi. Putperest, “Eğer söylediğin doğru ise, O, sana senin memleketinde rızk vermeye kâdirdir. Mâdem öyledir, niçin tâ buralara kadar geldin?” dedi. Şakîk-i Belhî hazretleri, bu söz üzerine derin düşüncelere daldı ve Belh şehrinin yolunu tuttu. Yolda gelirken bir mecûsi ile yolculuk yaptı. Mecûsi, Şakîk-i Belhî’nin tüccar olduğunu öğrenince; “Eğer kısmetin olmayan bir rızık peşindeysen, kıyâmete kadar gitsen onu ele geçiremezsin. Şâyet kısmetin olan bir rızk peşindeysen onun arkasında koşmana lüzum yoktur. Çünkü sana ayrılan rızkın seni bulur.” dedi. Bu söze Şakîk-i Belhî hayran kaldı. Dünyâ’ya karşı meyli azaldı. Artık âhiret için çalışacağına kendi kendine söz verdi. Belh şehrine geldi. Belh’de müthiş bir kıtlık vardı. İnsanlar yiyecek bir şey bulamıyorlardı. Bu yüzden kimsenin yüzü gülmüyordu. Şakîk-i Belhî, çarşıda neşeli bir köleye; “Ey köle, herkes üzüntü içindeyken, senin neşene sebep nedir?” deyince, köle, “Niçin üzüleyim. Benim efendim zengin bir kimsedir. Beni aç, çıplak bırakmaz ki!” dedi. Şakîk-i Belhî, bu söze şaştı ve; “Aman yâ Rabbi! Az bir dünyâlığı olan şu zenginin kölesi böyle neşeli. Halbuki, sen bütün canlıların rızıklarına kefil oldun. Biz niçin gam ve keder içinde olalım.” deyip dünyâ meşgûliyetlerinden elini çekti. Samîmi bir tövbe ile âhirete yöneldi. Allahü teâlâya olan tevekkülü son derece fazlalaştı. İbrâhim Edhem hazretlerinin sohbetlerine başladı. Ondan feyz alarak olgunlaştı.

İbrâhim Edhem’le olan sohbetlerinden birini kendisi şöyle anlattı: “Hocam ile Mekke’de buluştum. Bana Hızır aleyhisselâm ile olan karşılaşmasını anlattı. Buyurdu ki: “Hızır ile bir defa görüştüm. Bana yeşil bir kabın içinde, güzel kokulu sekbaç ismindeki ekşili bir yemekden verdi. “Bunu ye, ey İbrâhim!” dedi. Almadım. Hızır bana; “Meleklerden duyduğuma göre, bir kimse verileni kabûl etmezse, bir şey verilmesini istediği yerden eli boş döner.” buyurdu.”

Şakîk-i Belhî gençliğinde gençlerin reisi idi. Bir gün arkadaşlarıyla birlikte, mecûsilerin taptıkları ateşin bulunduğu tapınağa geldiler. Arkadaşlarına, “Haydi içeri girelim. Mecûsiler ne yapıyorlar, ateşe nasıl tapıyorlar, bakalım.” dedi. İçeride güzel yüzlü bir gencin ateşe tapınmakta olduğunu gördüler. Şakîk-i Belhî o gence, müslüman olmasını teklif etti. O genç, Şakîk-i Belhî’nin yanına gelip ona bir tokat vurdu. Şakîk-i Belhî ve arkadaşları buna bir mânâ veremeyip, dışarı çıktılar. Şakîk-i Belhî; “Kendi kusurlarım sebebiyle bu mecûsi müslüman olmadı. Sözüm tesir etmedi.” diyerek, tövbe ve istigfâr eyledi. Hattâ, kusur ve günahlarının affı için ağladı, çok gözyaşı döktü. Uzun yıllar ilim öğrendi. Büyük âlimler arasına girdi. Allahü teâlânın katında sevilen kimselerden oldu. Aradan uzun yıllar geçmişti. Bir gün talebeleriyle yine o mecûsilerin tapındığı yere geldiler. Talebelerine; “Geliniz mecûsileri görelim de, onlar gibi olmadığımız için Allahü teâlâya şükredelim.” buyurdu. İçeri girdiklerinde, ihtiyar bir mecûsinin ateşe tapınmakta olduğunu gördüler. Şakîk-i Belhî ona; “Niçin müslüman olmuyorsun? Güzel simâlı bir ihtiyarsın.” deyince, ihtiyar; “Bana İslâmı anlat.” dedi. Şakîk-i Belhî ona İslâmiyeti anlattı, o da müslüman oldu. Berâberce dışarı çıktılar. Giderken, Şakîk-i Belhî, yeni müslüman olan ihtiyara; “Filan târihte, mecûsilerin bu tapınağında bir genç vardı. Şimdi ne hâldedir?” diye sordu. İhtiyar; “İşte ben o gencim.” dedi. Şakîk-i Belhî çok hayret etti ve; “Sana o zaman müslümanlığı anlattım, müslüman olmanı teklif ettim, kabûl etmedin. Şimdi anlattım, hemen müslüman oldun. Hikmeti nedir?” diye sordu. İhtiyar bunu şöyle cevaplandırdı: “O zaman senin sözün bana tesir etmedi. Şimdi ise o kadar temiz ve nurlusun ki, benim pislik ve zulmetimi giderip temizledin. Allahü teâlâ da senin nûrunu arttırsın.” dedi. Oradakiler “Âmin” dediler.

Zengin zâtlardan birisi, Şakîk-i Belhî’ye dedi ki: “Ben senin ihtiyaçlarını, kendi malımdan karşılayayım.” Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Kabûl ediyorum, ama şu şartla, bana verdiklerinden dolayı hazinende noksanlaşma olursa, malların hırsızlar tarafından çalınıp telef olursa, -olur ya- bir gün bu niyetinden ayrılıp bana nafaka vermekten vazgeçersen, bende bir kabahat görüp vermekte olduğun nafakayı kesersen ve ömrün bitip ölürsen ve ben de nafakasız kalırsam ne olacak. Bütün bunların olmıyacağına dair bana bir teminât verebilirsen teklifini kabûl edeyim. Halbuki, benim rızkımı öyle bir zât veriyor ki, bütün mahlûkların rızıklarını verdiği halde hazinelerine zarar verme durumu yoktur. Bu kadar günahlarımız olduğu ve en ince teferruatına kadar bütün yaptıklarımızı bildiği halde ihsânı ve merhameti o kadar boldur ki, kimsenin rızkını kesmiyor. Sonra onun için ölüm diye bir şey yoktur. Böyle bir zât rızkıma kefil olmuş iken başkasından bir şey beklemekliğim kulluğuma yakışır mı? Her türlü ayıb ve kusurlardan uzak böyle bir zâtı bırakıp da, kendim gibi âciz bir kula el açarsam Rabbim gücenmez mi ve böyle yapan kimselerin ne kadar zavallı ve akılsız oldukları meydanda değil midir?” Bunun üzerine o zengin kimse bir şey diyemedi.

Bir gün, kendilerine nasîhat kâr etmeyen bir grub insanlara şöyle buyurdu: “Eğer çocuk iseniz mektebe, deli iseniz tımarhâneye, ölü iseniz kabristana gidin. Ama müslüman iseniz müslüman olmanın şartlarını yerine getiriniz!”

Şakîk-i Belhî bir gün hocalarından Ebû Hâşim er-Rummânî’yi ziyâret etti. Hocası Şakîk-i Belhî’nin cebini kabarık görünce ne olduğunu sordu. Şakîk-i Belhî; “Dostlarımdan biri, orucunu bunlarla açmanı arzu ediyorum. Lütfen kabûl et diye yiyecek bir şeyler verdi. Çok ısrâr ettiği için ben de kabûl ettim.” dedi. Bunun üzerine hocası; “Demek sen akşama kadar yaşıyabileceğini düşünebiliyorsun.” diyerek sitem etti.

Şakîk-i Belhî, Mekke’ye gitti. Orada pekçok kimse etrâfında toplanır, sohbetlerinden ve nasîhatlerinden istifâde ederlerdi. Birisine dedi ki: “Geçimini nasıl temin ediyorsun. Bir şey bulamazsan ne yapıyorsun?” O kimse dedi ki: “Bir şey bulursam şükrediyorum, bulamazsam sabrediyorum.” Şakîk-i Belhî; “Belh şehrinin köpekleri de böyledir. Buldukları zaman, sevinirler. Bulamazlarsa bekleyip sabrederler.” buyurdu. O kimse dedi ki: “Peki bu hususta sizin yaptığınız nedir.” Cevâbında; “Elimize bir şey geçerse, başkalarını kendimize tercih eder, başkalarına veririz. Geçmezse şükrederiz.” Bunun üzerine o kimse Şakîk-i Belhî’ye sarıldı ve; “Vallahi sen büyük bir zâtsın.” dedi. Hacdan dönüp Bağdât’a geldiğinde vâz vermeye başladı. Hep, Allahü teâlâya tevekkül etmenin lüzumunu anlatırdı. Birisi gelip, kendisine; “Hacca gitmek istiyorum.” deyince, o kimseye; “Yol harçlığın nedir?” diye sordu. O kimse; “Allahü teâlânın benim için takdir ettiği rızkın mutlaka bana ulaşacağını, bu rızkı başkalarının alamıyacağını, Allahü teâlânın takdirinin her zaman benimle berâber olduğunu, hangi halde ve durumda bulunursam bulunayım, Allahü teâlânın benim durumumu benden daha iyi bilmekte olduğunu bilirim.” dedi. Bunun üzerine Şakîk-i Belhî; “Çok güzel, ne güzel yol harçlığın var. Tevekkül böyle olmalı. Güle güle git kardeşim. Yolun açık olsun.” buyurdu.

Şakîk-i Belhî, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’yi çok medheder şöyle buyururdu: “İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe bu zamanda insanların en verâ sâhibi (haram ve şüphelilerden sakınanı), en âlimi, en çok ibâdet edeni, en cömert olanı, dînin emirlerine uymakta en ihtiyatlı davrananı, Allahü teâlânın dîninde, kendi görüşü ile bir şey söylemekden en çok sakınanı idi. Bir meseleyi açıklıyacağı zaman, bütün talebelerini toplar, hepsi bu meselenin dîne uygun olduğunda ittifak edince; “Bu meseleyi filan bölüme yazınız.” derdi.”

Şakîk-i Belhî’nin bir gün yanına bir ihtiyar gelip, Allah’a tövbe etmek istediğini bildirdi. Ona buyurdu ki: “İyi ama, keşke tövbe etmek için bu zamâna kadar beklemeseydin.” O kimse: “Öyle ama, yine de ölmeden önce geldiğim için erken gelmiş sayılırım.” dedi. Şakîk-i Belhî; “Hoş geldin ve ne iyi ettin.” buyurdu. Bunun üzerine o kimse tövbe etti ve tövbesinden vazgeçmedi.

Buyurdular ki:

“Bir musîbet geldiğinde feryâd ü figân eden kimse, Allahü teâlâya karşı gelmiş olur. Ağlayıp, sızlamak, belâ ve musîbeti geri çevirmediği gibi, insanın sabredenlere verilen sevâb ve mükâfâttan da mahrum olmasına sebeb olur.”

“Bir kimsenin yanında mübârek bir zâtın iyilik ve güzel hâlleri anlatılır da, o kimse bundan zevk duymaz ve o mübârek zâta karşı kalbinde muhabbet hâsıl olmazsa, bilsin ki kendisi kötü kimsedir.”

“Sıkıntının mükâfâtını bilen, ondan kurtulmağa heves etmez.”

“Şeytanı en çok kızdıran iki şey, onun vesvesesine aldırmamak ve Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemektir”. (Allahü teâlânın yarattıkları hakkındaki tefekkür makbûldür.)

“Bir kusuru ve ayıbı var diye bir kimseyi kötüleyen, hakâret eden kimse, kendi kendini helâk etmiş demektir. İnsanlar, bir kimse hakkında; “Bundan bize zarar gelmez bu emin bir kimsedir.” derlerse, o kimse bütün insanların zarar ve kötülüklerinden emindir. Kim müslümanların aleyhinde konuşur, onları gıybet eder, onlara iftira ederse, aralarında söz taşıyıp koğuculuk yaparak müslümanları birbirine düşürürse, müslümanların hakkını gözetmez, onların kalblerini kırar, incitirse ve onları kendinden aşağı görürse, o kimse şeytanın hizmetçisi olmuş olur, dünyâda fakir olur, âhirette iflâs etmiş vaziyette hakir ve zelîl olur.”

“Rızkı hususunda Allahü teâlâya tevekkül eden kimsenin güzel huyları fazlalaşır, cömert olur ve ibâdetlerinde vesvese bulunmaz.”

“Allahü teâlânın azâbından korkmanın alâmeti haramları terk etmektir. Allahü teâlânın rahmetinden ümidli olmanın alâmeti de çok ibâdet etmektir.”

“İleride tövbe ederim diye günaha devam edenler, daha yaşarız ümidiyle, tövbeyi geciktirenler, hattâ, Allahü teâlânın azâbını düşünmeyip, rahmetini ümid ederek tövbe etmeyenler, çok büyük gaflet ve felâket içindedirler.”

“Gönül ferahlığı, hesap kolaylığı ve can rahatlığı fakirlerin hâlidir. Gönül meşgûliyeti, hesapların zorluğu ve can sıkıntısı da zenginlerin hâlidir.”

“Ölüme şimdiden hazırlanmanız lâzımdır. Çünkü, bir geldi mi geri gönderemezsiniz.”

“Kendisine bir şey ikrâm ettiğin kimse ile, sana ikrâmda bulunan iki kişinin senin kalbindeki yerlerine dikkat et. Eğer kalbindeki muhabbet, kendisine ikrâmda bulunduğun kimseye karşı daha fazla ise, bu ikrâm ve muhabbetin Allah için olduğu anlaşılır. Ama kalbindeki muhabbet, sana ikrâmda bulunan kimseye karşı daha fazla ise, bu dostluk menfaat içindir.”

“Misâfiri çok severim. Çünkü, rızkını Allahü teâlâ veriyor. Ben hiçbir şey yapmıyorum. Bununla berâber, Allahü teâlâ bana sevâb veriyor

Akıllı, zeki, derviş, zengin ve cimrinin kimlere denildiğini yedi yüz tane âlimden sordum. Hepsi de birbirine yakın cevaplar verip şöyle dediler: “Dünyâyı sevmeyen kimse, akıllıdır. Dünyânın aldatıcı ve yalan olan zevklerine aldanmayan kimse, zekîdir. Allahü teâlânın takdir ettiğine râzı olan, kanâat eden, zengindir. Dünyâya âit arzusu bulunmayan, Allahü teâlânın rızâsını isteyen kimse, dervişdir. Allahü teâlânın verdiği nîmetlerden, mahlûkuna faydalı olanları vermekten kaçınan, cimridir.”

“Dilini muhâfaza et. Amel defterinde ve terâzide sevâbını bulamıyacağın söz söyleme. Sözü söylemeden önce düşün; hayırlı ise söyle, yoksa sükût et.”

İLME VERİLEN DEĞER

Bir gün yolda bir gayr-i müslim Şakîk-i Belhî’ye dedi ki: “Bir kimse, kendisine rızık verdiği için Allahü teâlâya îmân ve ibâdet ederse, o kimsenin bu yaptığı yalancılıktır.” Şakîk-i Belhî bunu duyunca yanındakilere; “Bu kimsenin söylediği sözü bir yere yazınız.” buyurdu. O gayr-i müslim dedi ki: “Nasıl olur, senin gibi yüksek bir zât, benim gibi birinin söylediği sözü kaydeder mi?” Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Evet biz, kim olursa olsun doğruyu söyleyen kimsenin sözünü alır, kabûl ederiz. Peygamber efendimiz; “Hikmet, müminin gayb ettiği malıdır. Nerede bulursa alsın.” buyurdu. Bu sözler karşısında hayrette kalan gayr-i müslim; “Bana İslâmiyeti anlat. Ben de müslüman olacağım. Senin dînin hak dindir. Tevâzu ve hakkı kabûl etmeyi emretmektedir.” dedi ve müslüman oldu.

ÖĞÜNMEĞE DEĞER Mİ?

Bir gün Şakîk-i Belhî, hac için çıktı yola, Bağdat’a vardığında, bir müddet verdi mola.

Hârun Reşîd, Şakîk’in, Bağdat’a geldiğini, Duyunca dâvet etti, yanına kendisini.

Geldiğinde dedi ki: “Nasîhat eyle bana.” Buyurdu ki: “Ey Hârun, al aklını başına!

Hükümdar olmak ile, mühim bir mevkîdesin, Sen şu büyük zâtları, rehber edinmelisin!

Rabbimiz Ebû Bekr-i Sıddîk’ın makamını, Sana ihsân etti ki, veresin tam hakkını.

O nasıl doğru ise, sen de öyle olasın, Onun gittiği yoldan, aslâ ayrılmayasın!

Ve verdi ki hazret-i Ömer’in makamını, Sen de ayırt edesin, haktan bâtıl olanı.

Osmân-ı Zinnûreyn’in, makamını da sana, Verdi ki sarılasın, hayâ ile ihsâna.

Hazret-i Ali’nin de, makamını verdi ki, Sen de ilim sâhibi, olasın onun gibi!

Sen bu büyük zâtların yolundan ayrılırsan, Şimdiden Cehennim’in, azâbına hazırlan!”

Hârun dedi ki: “Devâm et, öğütlerin ne güzel.” Buyurdu ki: “Ey Hârun, dikkat et, kendine gel!

Aldanma bu dünyânın, mal ve saltanatına, Âhirette bunların, faydası olmaz sana.

Düşün şimdi bir çölde, günlerce kaldığını, Hararetten susayıp, pekçok bunaldığını.

Tam ölecek duruma, gelmişken susuzluktan, O anda biri gelse, hem de serin su satan.

Senin de susuzluktan, yanmışken böyle için, Ne kadar mal verirsin, o suyu almak için?”

Dedi ki: “Ne isterse, veririm her serveti, Olur mu hiç o zaman, malın ehemmiyeti?”

Buyurdu: “Yarısını, isterse servetinin, Verir miydin meselâ, o suyu almak için?”

Hârun Reşid dedi ki: “Verirdim hemen elbet, Zîrâ ben ölüyorken, neye yarar bu servet?”

Buyurdu ki: “Pekâlâ, içtin ve kandın suya, Lâkin atamıyorsun, o suyu dışarıya,

Yâni bir damla bile, idrar yapamıyorsun, Şiddetli sancı ile, kıvranıp duruyorsun.

O sırada biri de, çıkagelse âniden, Dese ki kurtarırım, seni ben bu derdinden.

Ve lâkin servetinin, öbür yarısını da, Bu kimse isteseydi, verir miydin onu da?”

Dedi: “Gâyet tabiî, seve seve verirdim, Zîrâ ben kıvranırken, neye yarar servetim?”

Buyurdu ki: “Öyleyse, övünme malın ile, Bir içimlik su kadar, kıymeti yokmuş bile.”

Hârun Reşid ağlayıp, dedi: “Söyle az daha.” Buyurdu ki: “Ey Hârun, tövbe et, dön Allah’a!

Tövbeyi bir an bile, aslâ geciktirme ki, Tövbe etmeden önce, ölebilirsin belki.

Muhakkak pişman olur tövbeyi geç yapanlar, Zîrâ ecel çok zaman, âni gelip yakalar.”

Bu mübârek velînin hürmetine İlâhî, Pişman olmayanlardan, eyle sen bizi dahi.

HER ŞEYİN ÖZÜ

Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Dört bin hadîs-i şerîf içinden dört yüz tâne, bundan da kırk tâne ve nihâyet bunların içinden de şu dört hadîs-i şerîfi seçtim: “1) Kalbini kadına bağlama. Zîrâ bugün senin ise yarın başkasındadır. Eğer kadına itâat edersen Cehennem’e atılırsın. 2) Kalbini mala bağlama. Zîrâ mal sana emânettir. Bugün senin ise yarın başkasınındır. Başkasının malı için kendini yorma. Başkasına hoş gelir, fakat günahı sanadır. Eğer kalbini mala bağlarsan, Allahü teâlânın haklarını gözetemezsin. Kalbine fakirlik korkusu girer ve şeytana itâat edersin. 3) Herhangi bir şey hususunda kalbinde bir sıkıntı olursa o şeyi terk et. Zîrâ müminin kalbi, şâhit yerindedir. Şüphelilerden sıkılır, helâlde ise sükûnet bulur (sâkin olur). 4) Bir işin makbûl olacağı hükmüne varmadan o işi yapma.

AKILLI KİMMİŞ

Bir gün zengin birisi, Şakîk hazretlerine, Gelip şöyle söyledi, o gün kendilerine:

Dedi ki: “Ey efendim, ben zengin bir kimseyim, Her ihtiyacınızı, karşılamak isterim.”

Bu teklîfi dinleyip, buyurdu ki: “Kardeşim! Olabilir ve lâkin, şartlarım vardır benim.

Bana verdiğin için, malın noksanlaşırsa, Veya hırsız gelip de, malların çalınırsa,

Yâhut da vaz geçersen, ilerde bu fikrinden, Bir kabâhatim ile, dönersen niyetinden.

Yâhut vefât edersen, bir gün âni olarak, Nafakasız kalırsam, o zaman ne olacak?

Bütün bu hususlarda, temin edersen beni, Derhâl kabûl ederim, senin bu teklifini,

Zîrâ şu ân rızkımı, verir ki öyle bir zât, Bütün bu hususlara, kefildir kendi bizzat.

Saçar ihsânlarını, mahlûkatın hepsine, Yine bir zarar gelmez, O’nun hazînesine.

Her canlının rızkını, verir de fazla fazla, Yine hazînesinde, azalma olmaz asla.

Hem o kadar çoktur ki, şefkât ve merhameti, Kulları yapsalar da, her türlü kabâhati.

Buna rağmen, bakmayıp isyankâr hâllerine, Kesmez rızıklarını, devamlı verir yine.

Ayrıca, O’nun için, ölüm yok, etmez vefât, Bütün bu hususlardan, berîdir her ân o zât.

Böyle kudretli biri, kefilken şimdi bana, Niçin O’nu bırakıp, gideyim başkasına?

Her ayıp ve kusurdan, uzak olan Rabbimi, Bırakıp, bir âcize, gitmem akıl işi mi?”

O zengin bu sözleri, dinleyince Şakîk’ten, Mahcup ve pişman oldu, yaptığı bu tekliften.

SU KADAR DEĞERİ YOK

Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bağdât’a vardığında Halife Hârun Reşid bunun geldiğini haber aldı ve yanına çağırttırdı. Şakîk-i Belhî, halîfenin yanına geldi. Halîfe Hârun Reşîd sordu: “Zâhid olan Şakîk-i Belhî sen misin?” Şakîk-i Belhî; “Şakîk benim ama zâhid değilim.” dedi. Halife nasîhat isteyince şöyle buyurdu: “Aklını başına topla ve çok dikkatli ol. Allahü teâlâ sana Ebû Bekr-i Sıddîk’ın makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi doğruluk istiyor. Sana Ömer-ül-Fârûk’un makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi, hak ile bâtılı ayırmanı istiyor. Sana Osman-ı Zinnûreyn’in makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi hayâ ve kerem (çok lütuf ve ihsân) sâhibi olmanı istiyor. Sana Aliyyül Mürtezâ’nın makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi ilim ve adâlet istiyor.” Hârun Reşîd; “Biraz daha nasîhat et.” deyince, Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Allahü teâlânın Cehennem diye bilinen bir yeri vardır ve seni de oraya bekçi yaptı. Eline üç şey verdi. Bunlar mal, kılıç ve kırbaçdır. İnsanları bu üç şeyle Cehennem’den uzaklaştır. Muhtaç biri gelirse ona mal ver. Allahü teâlânın emirlerine aykırı davrananları bu kırbaçla edeblendir, yola getir. Başkalarına haksızlık edenlerin, haksız yere adam öldürenlerin karşısına bu kılıçla sen çık. Eğer bunları yapmazsan Cehenneme ilk gidecek sen olursun.” Halife biraz daha nasîhat istedi. Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Sen suyun menbaı, kaynağı gibisin. Senin vâlilerin, kumandanların da bu suyun kolları gibidir. Suyun menbaı saf, temiz, berrak olursa, suyun kolları da berrak olur. Suyun menbaı temiz olup, kollarda hafif bulanıklık olursa da zararı olmaz. Ama menbaı bulanık olursa, artık suyun kollarının saf ve berrak olmasını ümid etmek mümkün olmaz.” Hârun Reşîd; “Biraz daha anlat” dedi. Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Düşün ki çölün ortasında kaldın, susuzluktan ölmek üzeresin. Birisi getirip bir içim su satsa bu suyu kaça alırsın?” O da; “Ne kadar istiyorsa onu verir, suyu satın alırım.” dedi. Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Elinde su bulunan kimse, bu suya mukâbil senden servetinin yarısını istese, yine râzı olur musun?”. Hârun Reşîd; “Evet râzı olurum.” dedi. Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Düşün ki servetinin yarısını verip satın aldığın suyu içtin. Bir zaman geçince bu suyu dışarı atmak ihtiyâcını duydun, fakat idrar yapamadın. Öyle ki ölecek hâle geldin. Birisi çıkıp dese ki, ben senin bu sıkıntıdan kurtulmana sebeb olurum, lâkin buna mukabil olarak mülkünün öbür yarısını isterim, dese ne yaparsın?” Hârun Reşîd; “Elbette râzı olurum. Ben o sıkıntıda iken servetimin ne mânâsı var?” dedi. Bunun üzerine Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “O halde önce içtiğin sonra idrar yoluyla dışarıya attığın bir içim su kıymetinde bile olmıyan şu servetine sakın güvenme. Bir kimseye karşı bununla öğünme!” Bu nasîhatlardan sonra Hârun Reşîd çok ağladı. Şakîk-i Belhî’yi hürmet ve saygı ile uğurladı.

Kaynaklar
1. El-A’lâm; c.3, s.171
2. Tabakât-üs-Sûfiyye; s.61, 66
3. Fevât-ül-Vefeyât; c.1, s.187
4. Vefeyât-ül-A’yân; c.1, s.226
5. Hilyet-ül-Evliyâ; c.8, s.58
6. Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.65
7. Tehzîb-ibn-i Asâkir; c.6, s.327
8. Mîzân-ül-İ’tidâl; c.1, s.449
9. Ulemâ-ül-Müslimîn; s.70
10. Tenbîh-ül-Gâfilîn; s.75, 81
11. Tezkiret-ül-Evliyâ; s.125
12. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.7

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: