Fatiha Tefsiri



İz Yayıncılık


Önsöz

Sadreddin Konevi ve İ’câzü’ı-Beyân Tevîıi’l-Ümmi’l-Kurân’ı

Sadreddin Konevî, 13. asırda yaşamış (doğum tarihi, yakla­şık 1210, ölüm tarihi, 1274), tasavvuf düşüncesine kazandırdığı boyutlar ve kendisinden sonraya etkileriyle “dönüm noktası” ol­muş bir sûfî-düşünürdür. Konevî’nin tasavvuf tarihindeki öne­mi iki noktada ortaya çıkar: Birincisi: Konevî, kendisine kadar gelen tasavvufi birikimi, belirli bir yöntem ve esasa göre şekil­lendirerek, bu birikime sistematik bir bütünlük ve yapı kazan­dırmıştır. İkincisi ise, yetiştirdiği talebeleri ve oluşturduğu “ekol”ü sayesinde, kendisinden sonraki tasavvufun gelişim sü­recini büyük ölçüde etkilemiştir.

Başta Osmanlı-Selçuklu tasavvuf anlayışı olmak üzere Konevî, tasavvufa sadece düşünceleriyle etki yapmakla kalmamış, bunun ötesinde belirli bir üslubun ve ifade biçiminin oluşmasına da ne­den olmuştur. Başka bir ifadeyle Saidüddin Ferganî, Müeyüddin el-Cendî, Hamza Fenarî, Davud el-Kayserî, Kutbuddin el-İznikî gibi kendisine yakın çağlarda yaşamış sûfîler; Abdullah ilahi, Ba-li Sofyavî, Ahmet İlahi, Abdullah Bosnavî gibi sûfîlerin eserleri incelendiğinde, gerek problemlerin ele almış tarzı ve gerekse bun­ların incelenişi, Konevî’nin üslubunu aksettirirler.

Abdurrahman Cami, şöyle demektedir: “Şeyh Sadreddin, Hz. Şeyh’in sohbet ve hizmetinde terbiye gördü. Vahdet-i vücüda dair görüş ve sözlerini akla ve şer’a uygun gelecek tarz­da Şeyh’in maksadını iyice anlamış olarak, güzelce yorumla­mıştır. Onun bu konudaki araştırmalarını ve yorumlarını gör-meksizin, meseleyi gereği gibi anlamak mümkün değildir.”[1]

Cami’nin bu ifadeleri, Konevî’nin tasavvuf tarihindeki yeri hakkında bir fikir vermektedir. Buna göre, Konevî, Îbnü’1-Ara-bî’nin terbiye ve eğitiminde yetişmiştir; Konevî, hemen bütün eserlerinde İbnü’l-Arabi’den büyük bir saygı ve hürmet ile bahseder ve “kâmil şeyh”, “en büyük^ımam”, “muhakkiklerin imamı”, “şeyh” vb. lakaplarla hocasını zikreder. Bununla bir­likte Konevî’yi, sadece bir İbnü’l-Arabî sarihi ve takipçisi diye görmek gerçekle bağdaşmaz. Çünkü Konevî, pek çok düşün­cesinin ana unsurlarını İbnü’l-Arabî’den ve onun eserlerinden almış olsa bile, onlara kazandırdığı üslup ve yorum ile İbnü’l-Arabî’yi iki şekilde ele almayı zorunlu kılmıştır. Birincisi, ken­di eserlerinde İbnü’l-Arabî ve ikincisi, ana fikrini vahdet-i vü­cûdun teşkil ettiği bir “ekol” içindeki Îbnü’l-Arabî. Bazı İbnü’l-Arabî eleştirmenlerinin özellikle Sadreddin Konevî’yi hedef almaları ve ona tepki göstermelerinin temelinde Konevî’nin İbnü’l-A rabî’nin düşüncelerine getirdiği bu yorumun etkisi vardır.

Konevî, İbnü’l-Arabî ile ilişkilerini çeşitli vesilelerle dile ge­tirmiştir. Bir ifadesinde Konevî, hocası ibnü’l-Arabî’nin bilgileri­nin kaynağına ortak olduğundan, onun mazhâr olduğu özel te­cellilere kendisinin de mazhâr olduğundan vb. söz eder. Şöyle demektedir: “Ben zikrettiğim şeyi, naklediyor veya bir başkası­nın hâlinden haber veriyor değilim. Ben bunları, sonradan mey­dana gelen şeyde benden öncekiler ile ortaklığım açısından ve önceden zikredilen tabakanın mensuplarının dalmaya çalıştığı her şeyden yüz çevirerek anlatıyorum.”

Nefehat’ta yer alan uzun bir “varidaf’ında ise, İbnü’l-Arabî ile rüyasında görüştüğünü ve kendisinden çok özel bir talepte bulunduğunu belirtir. Konevî, şöyle demektedir: “653 senesinin Şevval ayının 17. cumartesi gecesinde şeyh (r.a)’i uzun bir vakıamda gördüm. Aramızda, pekçok konuşma geçti. Ben, bu ko­nuşma esnasında ona şöyle diyordum:

-İsimlerin eserleri, hükümlerdendir; hükümler, hallerdendir; haller, zattan istidada göre taayyün eder. İstidat, kendisinden başka hiç bir şey ile illetlenmeyen bir emirdir.”

Bunun üzerine Şeyh (r.a) bu açıklama ile oldukça şaşırmış ve yüzünü hilallemiş, saçını karıştırmış ve bazı sözleri tekrar edip, şöyle demiştir: Güzel, güzel!

Bunun üzerine ona dedim ki: Efendim güzel olan sensin, çün­kü sen insanın bu gibi şeyleri idrâk edeceği yere ulaşmasını te­min ediyorsun. Yemin olsun ki: Senden başka kimseden hiç bir şey almadım.”

Sonra geldim ve ona yaklaştım, elini öptüm ve dedim ki: n-“Talep ettiğim bir tek hacetim kalmıştır.” Dedi ki: -“Sor.” Dedim ki:

-“Ben, ebedi ve daimi olan zatî tecellîyi nasıl müşahede etti­ğini görmek istiyorum.”

Bununla kendisi için hasıl olan zatî tecellîyi müşahedeyi kas­tetmiştim. Bu tecellînin ötesinde hiçbir perde ve kâmiller için bir makam yoktur. Bunun üzerine, “evet” dedi ve şöyle cevap ver­di. Sonra bana dedi ki:

-“Bu, sana ikram edilmiştir. Bununla beraber, benim çocukla­rım, dostlarım özellikle de oğlum Sadettin’in olduğunu biliyor­sun, bu talep ettiğin şey, onlardan hiçbirisi için gerçekleşmemiş­tir.”

Bu ifadeye göre Konevî, kendisini Ibnü’l-Arabî’nin gerçek vârisi olarak görmektedir.

Sadreddin Konevî’nin bu düşünceye getirdiği yenilik, Ca­mi’nin “vahdet-i vücûda dair görüş ve sözlerini akla ve şer’a uygun gelecek tarzda Şeyh’in maksadını iyice anlamış olarak, güzelce yorumlamıştır” ifadesinde zımnen yer almaktadır. Gerçekten de Konevî’nin başta Miftahü’1-gayb, î’cazü’l-beyan, en-Nefehat gibi eserlerini incelediğimizde, bir konu açık bir şekilde gözükür: Konevî, hangi meseleyi ele alırsa alsın, o meseleyi belirli kaideler ve esaslara bağlı olarak yorumlamaya ça­lışır. Bu anlamda Konevî, tasavvufi bilgilerin ve keşiflerin akıl ve nazar gücüyle elde edilmediğini kabul etse bile, bu bilgile­rin pek çok yönde “makul” ve “anlaşılır” olduklarını itiraf eder. Bu noktada Konevî’nin akla karşı tavrını, şu şekilde tes­pit edebiliriz: Akıl, sırf düşünce/fikr gücü ile anlama/kabil açısından farklı imkanlara sahiptir. Akıl, düşünme gücü açı­sından metafizik konularda sınırlı iken, ikinci yönden daha ge­niş imkanlara sahiptir.

Konevî’nin başlıca eserleri şunlardır:

1- Miftâhü’i-gayb:Sadreddin Konevî’nin en önemli eseri bu kitaptır. Bu eserde Konevî, konusunu “Tanrı’nm alemle ve ale­min Tanrı ile irtibat ve ilişkisi” diye belirlediği “ilm-i ilâhî”nin

bir “ilim” olarak İnşasını ele alır. Buna göre, “ilm-i ilâhî”, bütün ilimler gibi, konusu, meselesi, mebadisi olan müstakil bir ilim­dir; bu ilim, diğer ilimlerle belirli ilişkileri ve ortak yönleri olsa bile, konusunun öneminden dolayı onlardan daha üstün ve önemlidir. Bu ilimde, doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi sağla­yan ve bir anlamda felsefede mantığın veya dil bilimlerinde Na­hiv ilminin gördüğü vazifeyi gören, “miyar” mesabesindeki ka­ideler vardır. Bu kaideler, şeriat, akıl ve kesinleşmiş müşahede­ler ile teyit edilmiş ve doğrulukları tecrübe edilmiş kaidelerdir.

Konevî, bu kaideleri en kapsamlı olarak bu eserinde zikreder ve ardından da bu kaidelere göre “ilm-i ilâhf’nift temel mesele­lerini -sürekli kaidelere atıf yaparak- ortaya koyar.

2- en-Nefehâtü’1-ilâhîyye: Konevî’nin “varidaf’ı diye isim-lendirebileceğimiz bir eseridir. Bu eserde Konevî, bir yandan kendi ruhsal gelişimini ve manevi tecrübelerini açıklayan ifade­lere yer verirken, öte yandan “Miftahü’l-gayb”da ortaya konu­lan ana fikri ilham ve keşifleriyle destekleyen açıklamalarda bu­lunur. Ayrıca, bu eser Konevî’nin gerek kendi hayatı ve gerekse de İbnü’l-Arabî ile ilişkisi hakkında en fazla bilginin bulunduğu eseridir.

3- el-Fukûk fi-kelimât-ı müstenidât-i Fusûsi’l-hikem: İbnü’l-Arabi’nin Fusûsu’l-Hikem’i üzerinde yazılmış

kısa, fakat önemli bir şerhtir. Konevî, bu şerhi yazmasının nedenini şöy­le açıklar: “Bu insanlar (: muhakkik dostları), bana, bu Fusû-su’1-Hikem kitabının mühürlerini çözmemi, kaynağının sırrını açıklamamı, kapalı ifâdelerini açıklamayı temin edecek kilidi­ni açmamı önerdiler. Tahakkuk sahibi olduklarını bildiğim için ve onların irşatlarıyla yaratıcılarına yakınlaşmak için, bu önerilerini kabul ettim. Bununla beraber, bu kitabın girişinden başka bir bölümünü Îbnü’l-Arabî’nin neşvesine göre şerh et­mek istemedim. Fakat Allah bereketi ile beni nzıklandırdı. Bu nzık, Îbnü’l-Arabî’nin muttali olduğu şeyi bilmede ortaklık, ona açıklanan şey ile müşerref olmak ve sebep ve vâsıta ol­maksızın, ilâhî inayet ve zatî rabıta ile Allah’tan bilgi almak­tır.”

4- el-Mürâselât: Sadreddin Konevî ve Nasireddin Tusi ara­sında çeşitli metafizik bahisleri üzerindeki mektuplaşmalardan oluşan bir eserdir. Bu eserde Konevî, özellikle îbn Sina felsefesi olmak üzere, filozofların çeşitli meselelerdekİ görüşlerine eleşti­riler yöneltir ve buradan hareketle felsefenin ve aklın imkanları­nı tartışır. Konevî, buradaki fikirlerini bütünüyle diğer eserlerin­de tekrarlamıştır ve bu yönüyle mektuplardaki ifadeleri, diğer eserlerinin bir devamı niteliğindedir.

5- en-Nusûs fi-tahkîk-i tavri’l-mahsûs: Konevî’nin hacim bakımından küçük olmakla birlikte, üzerinde yazılan şerlilerin de gösterdiği gibi, etkili kitaplarından birisidir. Bu eserde, “nas” diye isimlendirdiği her bir bahis altında “varlık” ile ilgili çeşitli konulan ele alır.

6- Kırk Hadis Şerhi: Konevî, bu kitabı yazmasının nedenini “Ümmetimden kırk hadis ezberleyen kimse fakih olarak has­redilir” hadisine göre, kırk hadis derleyen alimlerin adetine uy­mak olduğunu belirtir. Bununla birlikte, yirmi sekiz hadise kitabmda yer vermiştir ve -sadece bir nakil olmamak için de- bu ha­disleri tasavvufi açıdan yorumlamıştır.

7- Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ: İlahi isimler, Tanrı’yı bilmemi­zi sağlayan ve Tanrı-alem ilişkilerini mümkün kılan şeylerdir. Bu itibarla, Konevî’nin “ilm-i ilâhî” diye isimlendirdiği ilim, bir anlamda isimlerin bügisidir. Bu eserinde Konevî, doksan dokuz ilâhî ismi açıklar.

8- Tebsiratü’l-mübtedî ve tezkiretü’l-müntehî: Farsça bir ri­saledir. Risale’nin içeriği, girişte şöyle açıklanmıştır: “Bu risale, ‘ usûl-i maarif ve kavâid-i tavr-i velayet beyanında bir kaç keli­meden ibarettir ki, perde-i gaybdan cilve-nümâ ve hurûf ve el-faz kisvesiyle peyda olmuştur. Ta ki, arif kimselere “tezkire” olarak mütalaasından, taliplere istirşad tarikiyle zabt ve hıfzın­dan menfaat-bahş ola! Bu kelimâta “Tebşir•âtü’i-Mübtedi ve Tezki-retü’l-Müntehi” namını verdim. Hülasası, bir mukaddime, üç mis-bah ve bir hatimeyi müştemüdir. VaUahü’î-müsteân ve aleyhi’t-tük-lanl”[2]

Fatiha Tefsiri, Sadreddin Konevî’nin en hacimli eseridir; bu yönüyle eser, Konevî’nin bütün eserlerinde ele almış olduğu bel­li başlı bütün konulara dair fikirlerini içermektedir.

Eser, iki ana bölümden meydana gelmektedir. “Giriş” diye ter­cüme ettiğimiz birinci kısımda Konevî, genel olarak eseri yazma­sının nedenini, eserinin içeriğinde buİunan konuları ve eserindeki üslubu hakkında bilgiler verirken, ardından bilgi görüşünü ortaya koyan çok önemli meseleleri ele alır. Bu bağlamda Konevî, hakika­te ulaşmada temelde iki yöntem bulunduğunu belirtir: Bunlardan birisi, nazarî deliller ve kıyaslardan hareket ederek, gerçeğe ulaş­ma çabasıdır ki, Konevî, bunu “burhan yolu” diye isimlendirir. İkinci yöntem ise, kalbin arındırılması, ruhun güçlendirilmesi ile Hakka sülük etmekten ibaret olan sûfîlerin kullandıkları yöntem­dir; Konevî, bunu da “müşahede” yöntemi diye isimlendirir Konevî, bu bölümde her iki yöntemi tahlil eder ve salt aklın mutlak gerçeğe ulaşmasının mümkün olmadığını ileri sürer ve bu­nun nedenlerini gösterir. Konevî, “ehl-i nazar”m kullandıkları yöntemlerden birisi olan “cedel”e ise, daha fazla tepki ve eleştiriy­le yaklaşır; Ona göre, “cedel” sadece nebevî bilgilere veya sûfîle­rin tecrübelerine değil, bunun yanı sıra gerçek felsefeye de aykırı bir yöntemdir. Şöyle demektedir: “Fikrî delillerde ve cedeici tak­rirlerde herhangi bir fayda ve çare bulunsaydı, nebiler, resuller ve Hakkın hüccetlerini ayakta/kaim tutan ve onların taşıyıcısı olan veliler, bu delillerden ve yöntemlerden yüz çevirmezlerdi; bu ve­liler, nebilerin ve resullerin vârisleridir.”

Konevî, burhan yönteminin özellikle metafizik alanda başarı­sızlığını ortaya koyduktan sonra, müşahede yöntemini ve bu­nunla ilgili çeşitli meseleleri ele alır. Bu noktada Konevî’nin üze­rinde durulması gereken yönü, bir yandan -eksiklerine rağmen-burhan yöntemini hakikate ulaştıran temel yöntemlerden birisi olarak görürken, öte yandan, “müşahede” yöntemini burhan yönteminin karşısına koymuş olmasıdır.

Eserin ikinci kısmı ise, Fatiha Suresinin yorumlanmasıyla ilgi­lidir. Bu bölüm de, çeşitli kısımlara ayrılmıştır. İlk olarak, “Bes­mele” cümlesinin açıklandığı bir bölüm vardır. Bunun ardından Fatiha suresinin birinci kısmı gelmektedir. Konevî, Fatiha suresi­ni üç kısımda mütalaa eder ki, bu taksim -bazen atıf yaptığı gibi-bir kutsi hadise dayanmaktadır. Bu hadise göre, namaz suresi olan Fatiha suresi, Hakka ait bölüm, kula ait bölüm ve hem Hak­ka ve hem de kula ait bölümler olmak üzere, üç kısımdan oluş­maktadır. Hadis, şöyledir: “Ben namaz suresi olan Fatiha suresi­ni, benim ile kulum arasında taksim ettim. Yarısı bana aittir ve yansı kuluma aittir. Kuluma diledikleri verilecektir.”

Buna göre, surenin birinci kısmı, “Hakka ait kısımdır.” Bu kı­sımda, Konevî, başta hamd kavramı olmak üzere Tanrı ile ve O’nun mevcutlara varlık vermesi ve onları çeşitli varlık merte­belerine izhar etmesiyle ilgili konuları ele alır.

Fatiha suresinin ikinci kısmı ise, “Ancak sana ibadet eder ve senden yardım dileriz” âyetidir. Bu kısımda Konevî, ibadet ve Hak ile kullan arasındaki ilişkileri ele alır.

Son kısım ise, kulların Allah’tan talepleri ve duaları ele alınır. Bu kısımda ise, hidâyet kavramı, saadet, şakilik, gazap, gazap türleri vb. konular ele alınır. Son olarak bir bölümde ise, Konevî eserindeki ana fikirleri özetler.

Fatiha suresi, Konevî’ye göre, Tanrı-alem ilişkilerini özetle­yen en uygun metindir. Dolayısıyla bu eseri, klasik anlamda bir sure tefsiri olarak görmek yerine, Vücûd-ı Mutlak olan Hakkın, belirli varlık mertebelerinde eşyayı izhar etmesinin ana fikrini oluşturduğu Tanrı-alem arasındaki ilişkileri yorumlama imkanı veren bir metin olarak görmek gerekir.

Konevî, Fatiha suresini ilâhî ve kevnî bütün hakikatleri ve hakikatler arası ilişkileri özetleyen bir sure olarak görür. Şöyle demektedir: “Hak, sureti itibarıyla büyük olan ilk alemi, isimle­rinin ve Kalem-i esmâ’ya (Kalem-i a’lâ) tevdi edilmiş ilminin nis­petlerinin suretlerini taşıyan bir kitap yapmıştır; suretiyle küçük alem olan insân-ı kâmili ise, isim ve müsemma/isimlendirilen mertebelerini birleştiren “orta” bir kitap; aziz Kur’an’ı ise, mah­lukun Hakkın sureti üzerinde yaratıldığının açıklayıcısı yapmış­tır, böylelikle yaratılışmdaki gizem ve suret ve mertebesinin sır­rı kendisiyle ortaya çıkar. Aziz Kur’an, insan ile zuhur eden ke­mâlin özelliklerinin açıklayıcı nüshası olmuştur. Fatiha suresi ise, Kur’an’ın eksiksiz ve noksansız nüshasıdır. Bütün tali nüs­halar, ilkinin muhtasarı oldukları gibi, aynı şekilde Fatiha sure­si de, ulvi nüshaların sonuncusu olmuştur.” Böylelikle, Fatiha suresi tevil edilirken, bu surede özetle işaret edilen bütün haki­katlerden söz etmek gerekir.

Bu bağlamda, Konevî’nin tevil ^ yorum metodu hakkında bir kaç şey söylemeliyiz.

Konevî, ilâhî kelâmın kaynağı oıan kelâm sıfatının Tanrı’ya nispet edilmesinin genel çerçevesini belirleyen, sıfat-mevsuf ilişkisi üzerinde durur. Buna göre, sıfatlar mevsuflanna tabi­dirler ve her sıfat nispet edildiği mahalle ve şahsa göre anlam kazanır. Tanrı’ya nispet edilen bütün sıfatlar, insanların tasav­vur ettiklerinden farklı bir şekilde O’na nispet edilebilirler. Çünkü O’na nispet edilen her sıfat ve hakkında verilen her hü­küm, kâmil anlamda kendisine izafe edilir. Konevî, şöyle demektedir: “Hakka nispeti sahih olan na’t ve sıfatların O’na iza­fesi, bu sıfatların başkalarına nispet edilmeleri gibi değildir. Çünkü O’nun dışındaki şeyler, mümkündür ve her mümküne, imkân hükmü, ihtiyaç, kayıt, eksiklik vb. gibi imkanın levazı­mı sirayet etmiştir. Hak ise, hakikati açısından, bütün müm­künlerden farklıdır. O’na benzer olan, hiç bir şey yoktur. Şu halde na’t ve sıfatların Hakka izafe edilmesi, mutlak, küllî, ku­şatıcı ve kâmil anlamda olabilir.”

Konevî, iki sıfatın Tanrı’ya nispet edilmesini ele alır: Bunlar­dan birisi ilim, diğeri ise, kelâm sıfatıdır. Şöyle demektedir: “İl­min Hakka nispet ve izafe edilmesi, en eksiksiz, kâmil ve üstün tarzda olmalıdır: Hiç bir bilgi, Allah’ın ilminin dışında kalamaz, hiç kimsenin tevili ve anlayışı onun ilminin dışında değildir. Çünkü Hakkın ilmi, kendisisinin de haber verdiği ve bildirdiği gibi, her şeyi kuşatmaktadır.” Ardından, şunu ekler: “Hakkın kelâmı da, O’nun bir sıfatı veya ilminin bir nispetidir.” Dolayı­sıyla, kelâm da ilim gibi kuşatıcı olmalıdır.

Konevî’ye göre, bizzat Kur’an, bu özelliğine dikkat çekmiştir. Şöyle demektedir: “Kur’an, bu sıfatın sureti veya ilmi nispetidir, şu halde Kur’an da, ihata edicidir. Nitekim Allah, şu âyetle bu­na dikkat çekmiştir: “Kitapta hiç bir şeyi ihmal etmedik.”

Konevî, bu görüşünü meşhur bir hadis ile de teyit eder. Bu hadis, Kur’an’m “zahrının, batnimn, haddinin ve matlamm” ol­duğunu belirtir. Konevî, bu hadisten hareket ederek, öncelikle nassm birden fazla anlam derecesine sahip olduğunu tespit eder. Konevî, bu hadiste geçen terimleri şu şekilde açıklamakta­dır: “…. İlâhî kelâmın, Hz. Peygamber’in de belirttiği gibi, bir “zahr”i vardır; ilâhî kelâmın “zahr”i, hissedilir/mahsûs suretler gibi, beyan ve zuhur mertebelerinin nihayetine ulaşan nas ve açıklığıdır. İlâhî kelâmın, bir de gizli “batn”ı vardır; bu da, pek çok idrâkten gizli olan, kutsî ruhlara benzer. İlâhî kelâmın, zah-ri ve bâtnını ayırt eden “had”di vardır; bunun ile, zahirden bâtı­na terakki edilir. Had, zâtıyla, ilâhî kelâmın zahirini ve bâtınını birleştiren bir berzah, aynı zamanda bâtın ile “matla”‘ı ayırt eden bir ayraçtır/fasıl. Bunun bir benzeri, mutlak gayb ve şehâ-det mertebelerini birleştiren “alem-i misâl”dir. İlâhî kelâmın “matla'”ı vardır; ilâhî kelâmın matla’ı, zahirin, bâtının, bunları birleştiren ve ayırt eden şeyin kendisine dayandığı hakikati bil­diren şeydir. Böylelikle, bütün bunların ötesindeki şeyi insana gösterir. Matla, Hakka ait Zâtî-gayb mertebelerinin ilki, gayba ait mücerret hakikatlerin ve isimlerin mertebesinin kapısıdır. Keşif sahibi, bu kapıdan ahadiyet/birlik özelliğindeki gaybî ke-lâmm sırrına muttali olur.” Böylelikle, Kur’an’m bütün anlam derecelerini dikkate alan bir kişi, nihayette kelâmın ilâhî gayb mertebesindeki “birliğine”, başka bir ifadeyle kelâmın hakikati­ne ulaşır.

Konevî’nin yaptığı şey, bütün varlıklardaki bir özelliğin ilâhî kelamda da bulunduğunu göstermektir ve kendisinden önce de İbnü’l-Arabî aynı hususu vurgulamıştır: Her iki sûfî de, her var­lığın bir zahiri ve bir de bâtını olduğunu belirterek, ilâhî kelamın da bu özelliğe sahip olduğunu dile getirmişlerdir. Konevf ye gö­re, her varlık suret ve ruhtan veya maddi ve manevi yönden meydana geldiği gibi, ilâhî kelâm da mânâ ve suretten meydana gelmiştir.

Konevî’nin ilâhî kelâmın tabiatı ile ilgili başka bir görüşü ise, her kelimenin, hatta her bir harfin belirli bir hikmet ve gaye ta­şımasıyla ilgilidir. Buna göre, Kur’an’da ve ilâhî kelâmda tesa­düf veya anlamsız bir kullanım asla söz konusu değildir. Her şey, belirli bir hikmet ve gayeye göre zikredilmiştir. Konevî’nin bu görüşü, varlık tasavvurunun temel esaslarından birisini teş­kil eden alemde belirli bir nizâm ve hikmet bulunmasıyla ilgili görüşünün bir tezahürüdür. Konevî, abesi “herhangi bir gaye ve amaç taşımayan fiil” diye tanımlar. Tanrı’nm bütün fiilleri irâde­sine, irâdesi ise O’nun ilmine tabi olduğuna göre, alemde hiç bir şey Tanrı tarafından hikmetsiz olarak yaratılmaz. İnsanların bu hikmeti bihneyişleri, hikmetin var olmadığı anlamına gelmez. Bu hikmetin en sahih bir şekilde gözüktüğü alanların başında ise, ilâhî kelâm gelir. Buna göre, Kur’an’da zikredilen her bir ke­lime veya harf, belirli bir hikmet için zikredilmiştir ve insanların vazifesi bu hikmet ve mânâları idrake çalışmaktır.

Konevî, şöyle demektedir: “Hak, kendisine abesin izafe edil­mesinden münezzehtir; çünkü Hak, kendisinin de bildirdiği ve haber verdiği gibi, “Sizi abes olarak yaratmadık” (Müminun, 115); “Gökleri ve yerleri batıl olarak yaratmadık” (Sad, 27) bu­yurmaktadır. Aksine, her sakinleştirme/teskin ve hareketlendir­mede/tahrik Hakka ait acaib hikmetler ve garip sırlar vardır. Anlayışların çoğunluğu, bu sırlara ve hikmetlere ulaşamaz; Hakkın bildirmesi olmaksızın akıllar, bunların mâhiyetlerini id­râk edemezler, nefisler bunlara muttali olamazlar.”

Konevî, bu durumu sadece Kur’an ve ilâhî kelâm için böyle dü­şünmez; ona göre Hz. peygamberin hadislerinde de her kelime be­lirli bir maslahat ve gaye için zikredilmiştir. Çünkü Hz. Peygam­ber, “cevamiu’l-kelim”dir ve onun sözlerinde de anlamsız ve abes bir kullanımın olması mümkün değildir. Bu bağlamda, Konevî’nin özellikle Kırk Hadis Şerhinde pek çok örnek zikredilmiştir.

Böylelikle Konevî’nin naslara yaklaşımında iki temel noktayı tespit etmiş olduk: Bunlardan birisi, her âyetin birden fazla mânâya sahip olması ve bunun bütün varlıkların yapılarındaki genel bir ilkenin tezahürü olması; ikincisi ise, varlıkta ve özel olarak da naslarda tam bir hikmet ve nizâmın bulunmasıdır. Bu da, Konevî’ye göre, alemdeki nizâm ve hikmetin ilâhî kelâmda­ki tezahürüdür.

İlahi kelâm, özü gereği zahirî ve bâtını anlamlara sahip ise, bu durumda doğru mânânın hangisi olduğunu nasıl anlayacağız? Konevî, bu noktada hocası Îbnü’l-Arabî gibi, bir çeşit “zâhiriliği” benimser: Buna göre metnin yorum çerçevesini belirleyen şey, dildir. Konevî, şöyle demektedir: “Kur’an’m nazil olduğu dii, mâ­nâların, şer’î emir ve haberlerin zarfıdır.” Bir insan dilin sınırları­nı taşmadiğı sürece, dilediği her anlamı âyetlerde bulabilir: “Kur’an’da bulunan herhangi bir kelimenin dilde çeşitli mânâları var ise, bütün bu anlamlar Hak tarafından kast edilmiştir. Her­hangi bir kimse, Hakkın kelâmına dair Kur’an’m nazil olduğu dilin gerektirdiği bir şey söyleyip, kesin seri kurallar da bununla çelişmezse, bu yorum haktır ve Allah’ın irâde ettiği şeydir.”

Şu halde Konevî, ilâhî kelâmın yorumunu, esasta iki şeye bağ­lamaktadır: Birincisi, dil hükümleri, ikincisi ise, “kesin serî” kurallar. Bunun ardından ise, “ikincil” kayıtlar gelir ki, bunlar âyete en “uygun” mânânın hangisi olduğunu belirtir. Şöyle demektedir: “Kelimelerin bazı anlamları, bazı âyet ve sûrelerdeki bağlamlarında daha uygun ve karinelerden açığa çıkan çeşitli nedenlerden dolayı daha münasip olabilir; bu karineler arasında, nüzul sebepleri, âyetin, kıssanın ve hükmün siyak ve sibakı/bağ­lamı, veya muhatapların ve onların öncülerinin daha yaygın ve meşhur olan anlamı dikkate almasını vb. zikredebiliriz.”[3]

Eserin Tercümesi

Sadreddin Konevî’nin gerek Fatiha Suresi Tefsiri’nde ve gerekse diğer eserlerindeki üslubu ve dili, anlaşılması zor, ağır bir üsluptur. Bunun başlıca nedeni, müellifin gerçekleştirmek is­tediği gayesiyle ilgilidir. Bu gaye, sûfîlerin tecrübe ve müşahedeleriyle elde ettikleri bilgileri bir “bilim” olarak ortaya koymak ve bu bilimin nesnel kaide ve ölçülerini tespit etmektir; başka bir ifadeyle, varlığın bütün katmanlarında geçerli bu kaidelere göre bu tecrübe ve keşifleri tahlil etmektir. Bunu yapar­ken de Konevî, pek çok kavram üretmektedir; ikincisi, üretilmiş kavramları da biline-gelen anlamlarından farklı anlamlarda kul­lanmaktadır. Üstelik Konevî’nin kullandığı kavramlar, sadece sûfîlerin ürettikleri kavramlar değil, aynı zamanda Özellikle filozofların olmak üzere “ehl-i nazar”m ürettiği kavramlardır. Konevî, bazı ifadelerinde bir kavramı müşterek anlamıyla kul­lanırken, bazen de kavram ve dil düzeyinde sûfîler ile diğer ilim mensupları arasındaki benzerliğin tam bir yanılgı olduğundan söz eder. Dolayısıyla, bütün bu karışıklık içinde kullanılan kav­ramın gerçek karşılığını bulmak, son derece güçleşmektedir.

Konevi, eserlerinin muhataplarının “seçkinler”, “seçkinlerin Seçkinleri” olduğunu belirtir. Bu nedenle kullandığı dilin herkes tarafından anlaşılmayacağının farkındadır ve bu konuda okuyucusunu da ikaz eder. Bir anlamda Konevi, manevi tec­rübelerini “ehil” olmayan insanlardan gizlemek için -Ibnü’l-Arabi’nin ifadesiyle- “işaret” ve “remiz” dilini seçen sûfîler gibi, nesriyle özel bilgilerini gizlemek istemiştir.

Bütün bu güçlüklere rağmen, imkan ölçüsünde metni anlaşılır kılmaya çalıştık, uzun cümleleri böldük, kavramları Konevi’nin bütün eserlerini de dikkate alarak doğru çevirmeye çalıştık.

Bu tercümede, Abdülkadir Ata’nm yayınlamış olduğu metili esas aldık.[4]Ata, tahkiki yaparken esas merinde bulunmayan bazı başlıklar ilave etmiş, biz de yararlı olacağı düşüncesiyle bunları tercümeye ekledik. Bu başlıkların Konevî’ye ait olmadığı özellikle dikkate alınmalıdır. Bunun yanı sıra, ilk bölümlerde daha sıkça olmak üzere, gerekli yerlerde bir takım açıklamalar ilave ettik. Bu açıklamaların da metni anlamada yararlı olabileceğini ümit etmekteyiz. Bu açık­lamaların bir kısmı, Fatiha Tefsiri’nin çeşitli bölümlerinden, bir kısmı ise Konevî’nin diğer eserlerinden alınmıştır.

Sadreddin Konevî üzerinde ilk ve önemli araştırma, Prof. Dr. Nihat Keklik Bey tarafından[5]yapılmıştır. Bununla bir­likte, Konevî’nin her hangi bir eseri Türkçe’ye çevrilmiş değil­dir. Fatiha Tefsiri, Konevî’nin Türkçe’ye kazandırılan ilk eseridir, niyetimiz, Konevî’nin yukarıda zikrettiğimiz; bütün eserlerini Türkçe’ye kazandırmaktır. Bu eserlerin, Tasavvuf-Fel-sefe-Kelâm alanındaki çalışmalara önemli katkılar sağlayacağını ümit ediyoruz.

Bu vesileyle,, doktora tez konusu olarak Konevî’yi öneren ve Konevf nin eserlerini tercüme etmem için teşvik eden hocam Prof. Dr. Mustafa Tahralı Bey’e; tercümeyi okuyan ve yararlı eleştirilerde bulunan Ömer Türker’e; dizgideki emeğinden dolayı Hüsniye Karaer hanım’a; tercümelerin yaymlanmasm-daki teşvik ve ilgilerinden dolayı hocam Doç. Dr. İlhan Kutluer Bey’e ve İz Yaymahk’m değerli yöneticilerine ve çalışanlarına teşekkürü bir borç bir bilirim.

Bu çalışmayla, büyük mutasavvıfın fikirlerinin anlaşılmasına bir nebze olsun katkıda bulunabinrsek, mutlu olacağız.

Ekrem Demirli / 18-01-2002 / Maltepe[6]

GENEL GİRİŞ

Rahim Ve Rahman Olan Allah’ın İsmi İle!

Allah, başta Efendimiz Hz. Muhammed ve onun ailesi ol­mak üzere/ seçkin kullarına merhamet/salât eylesin.

Ya rabbi! Nimet verdin, tamamla, izhâr ettin, umumileştir.

Hamd, en mahrem gaybmm izzet perdesinde, bâtın olan Al­lah’a mahsustur. Böylelikle Hak, müphemleşmiş, gizlenmiş, kapsamış, zahir olmuş ve tecellî etmiştir. Bunun ardından, açık­lamış, izhâr etmiş, süslemiş ve bildirmiştir; yaratmayı dilemiş ve karar vermiştir; tedbir etmiş ve tafsilleştirmiş; takdir ve kaza et­miştir; hüküm vermiş ve emretmiştir.

Sonra, yönelmiş, kemâle erdirdiği insanı kendi mertebesi­nin suretine göre yaratmış, düzenlemiş, ölçü vermiş ve takdir etmiş, en güzel kıvamı giydirmiştir. Onu ne de güzel giydir-miştir!

Nimet vermiş, takdir etmiş, kemâle erdirmiş, işlerin yönetici­liğine ve beyânın kurallarına o insanı mâlik yapmıştır. Böylece, gizli, örtülü ve mücmel olan şeyleri açıklamış, böylelikle de o, kuşatan ve açıklayan bir imam, esrar ve cem’ mertebesi ve de nurların ve gölgelerin madeni olan en büyük Ummü’I-kitab üze­rine güvenilir bir koruyucu olmuştur.

Ne kadar da yüce, büyük, nurlu ve güzeldir!

O Subhan’a ham ederim ki: O, kendisinden kendisine hamd etmiş, kulu da “cem” ve “ahadiyet-i vüdd/sevgisinin birliği”nin diliyle O’na hamd etmiştir; çünkü bu hamd, en yüce, en kap­samlı, en zahir ve en şâmil hamddır.

O’na şükrederim; bu şükür, Allah’tan gelen nimeti Allah ile gören kimselerden olmayı ümit eden bir insanın şükrüdür; bu­nunla birlikte kul, tam olarak acizliğinin farkındadır ve zikredi­len hamd makamını müşahede etmektedir: çünkü bu, en üstün, en kâmil, en önemli ve faziletli şükürdür.

Allah’tan dileğim şudur ki: Katındaki en şerefli isimlerine ve en ulvî tecellîlerinden ortaya çıkan nimetlerinden olan rahmet ve ikramları, Hz. Peygamber Efendimize, onun ailesine ve üm­metinden onun ilmine, hallerine makamlarına vâris olan seçkin­lere sürekli aksm! Bu duayı yaparken, ihsanından duamın kabul edilmesini ümit etmekteyim. Çünkü O, kendisinden bir şey iste­nilenlerin en cömerdidir; bu nedenle O, icabet eder, cömertçe ve­rir, ikramını peyderpey gönderir, ihsan eder ve dağıtır.[7]

Amacın Açıklanması

Özellikle Allah yolundaki kardeşlerim/ihvan-ı ilâhîyyîn, ge­nel anlamda da onlara ve hallerine inanan ve kendilerini seven­ler topluluğu! Bu ulvî hitabın hedef kitlesi sizlersiniz ve bu öv­güye değer armağan, sizleredir.

Biliniz ki: Allah teala, kendisine dair marifet ve müşahede ile tahakkuk etmemden sonra, ezelî inayeti ve ihsanından kaynaklanan minnetinden bendesine isimlerin ve hakikatlerin bilgisinden; vücûdun ve yaratıkların sırlarından dilediklerini ve istediklerini ikram etmiştir. Bu ikram, O’nun cömertliği ölçüsünde değil, aksi­ne kabul ve ehliyete, “ilâhî nemalara taarruz/hücum”dan ibaret olan teveccühün ihlasma ve niyetin temizliğine göredir: çünkü Hakkın cömertliği, smırlanamayacak veya takyit edilemeyecek veya bir gayeye varıp, belirlenemeyecek kadar büyüktür.

Bu bağlamda, Hakkın kuluna olan ikramlarından birisi de, bütün mühim ilimleri içeren yüce kitabının bazı sırlarına onu muttali kılmasıdır.

Allah, kuluna şunu göstermiştir: Bu kitap, gayb ve şehâdeti birleştiren mertebede ilmin ihata ettiği şeylerin hükmüyle boyanmış olarak, İrâde ve kudret sıfatları arasında gerçekleşen gaybî bir mücadeleden/mukaraa zuhur etmiştir. Fakat bu zu­hur, mertebe ve mevtinin gereğine; kitabın muhatabının duru­mu, hali ve vaktinin tabilik ve istilzam yoluyla kendisini belirle-yişine göre gerçekleşmiştir. Binaenaleyh kelâm, hakikati yönün­den mücerret olsa bile, geliş yolunda zikredilen iki sıfâtm/kud-ret ve irâde hükmünü kendisinde birleştirdiği ve şehâdet ale­mindeki zuhuru da bu iki sıfata bağlı olduğu için, adeta bu iki sıfattan meydana gelmiş/mürekkep gibidir.

Buna göre, kelâmın irâde sıfatına mensup oluşunun nedeni, onun konuşanın/mütekellim maksadı, irâdesinin sırrı, mazhârı, ulaştırıcısı ve taşıyıcısı olmasıdır. Bu nedenle kelâm, konuşanın içinde gizli olan şeyleri, işiten ve dinleyen herkese ibraz eder.

Kelâmın kudret sıfatıyla ilişkisi ise, ilâhî ve kevnî tesir için bir “alet” olması yönünden sabittir. Bunun için icat/yaratma, mânâ ve suret olarak ya da her ikisiyle birlikte “Kün/Ol” sözüne bağ­lı olmuştur. Dolayısıyla, bu önemli sırra dikkat çekmek amacıy­la, onun için “tesir” anlamına gelen “Kelm” kelimesinden bir isim türetilmiştir.

Ardından şu hüküm, bütün kelâm sahiplerinden ortaya çı­kan kelâmlara sirayet etmiştir: Her kelâm, sözü edilen nispetle­rin/irâde ve kudret hükmüyle zuhur edebilir, zuhur ederken de, konuşanın derûnunda bulunan şeylerle ve konuşurken veya ta­biatında kelâm sahibine hâkim olan halin gerektirdiği hükümle boyanmıştır; daha sonra, kelâmın mertebelerini, hükümlerini ve sırlarını ortaya çıkartacak bilgiler vereceğiz.

Hak, sureti itibarıyla büyük olan ilk alemi, isimlerinin ve Ka-lem-i esma’ya (Kalem-i a’la) tevdi edilmiş ilminin nispetlerinin suretlerini taşıyan bir kitap yapmıştır; suretiyle küçük alem olan insân-ı kâmili ise, isim ve müsemmâ/isimlendirilen mertebeleri­ni birleştiren “orta” bir kitap; aziz Kur’an’ı ise, mahlukun Hak­kın sureti üzerinde yaratıldığının açıklayıcısı yapmıştır, böyle­likle yaratılışmdaki gizem ve suret ve mertebesinin sırrı kendi­siyle ortaya çıkar.

Şu halde Aziz Kur’an, insan ile zuhur eden kemâlin özellikle­rinin açıklayıcı nüshası olmuştur.

Fatiha suresi ise, Kur’an’m eksiksiz ve noksansız nüshâsıdır. Bütün tâli nüshalar, ilkinin muhtasarı oldukları gibi, aynı şekil­de Fatiha suresi de, ulvî nüshaların sonuncusu olmuştur.

İlâhî-küllî kitaplar, aslî-ilk mertebelerin sayısına göre beş ta­nedir. Bunlarm ilki, zuhur eden her şeyi kuşatan nûranî-ilmî[8]gayb mertebesidir. Mücerret mânâlar, ilmî-esmâî[9]nispetler bu mertebeye aittir.

Bunun mukabili, zuhur ve şehâdet mertebesidir. “Büyük ki­tap” diye isimlendirilen kevnî varlığın zahiri ve diğer surî tür­ler /teşahhusat-ı suriyyebu mertebeye aittir.

Üçüncüsü, cem-vücûd, gizleme-ilan mertebesidir. Bu, “orta”, mertebedir. Bu mertebenin sahibi, insandır. Bu orta mertebenin sağında bir mertebe vardır ki, bu mertebe önceki gayb ile bu mertebe arasında bulunur ve bu mertebenin “orta” mertebeye nispeti daha güçlü ve tamdır. Bu mertebenin kitabı, ruhlar alemi ve de korunmuş ve mühim Levh-i mahfuzdur. Bu orta mertebe­nin solunda bir mertebe vardır ki, bu mertebenin ez-Zâhir ismi­ne ve şehâdet alemine nispeti daha yakındır; burası, nebilere in­zal edilen kitap ve sâhifelerin mertebesidir.

O halde, söz konusu dört kitap[10], insanın perdelenmiş merte­besine ait hükümlerin denizinin nehirleridir. Diğer tafsilî-varlık mertebeleri ise, bu ulvî esasların arasında ortaya çıkarlar. Çün­kü aslî nispetlerin ve bu nispetlere tabi olan isimlerin hükümleri, ulvî-ana mertebelere bağlıdır. Sözü edilen tabi-isimler, mülk,

melekût ve ceberut alemlerinde tasarruf ederler.[11]

Varlıkların türleri ise, isim ve sıfatların sırlarının mazhârlarıdır.

Binaenaleyh, kim bu beş mertebeden herhangi birisinin maz-hârı olursa, “Kuds” mertebesinde o kişinin bu mertebeye nispe­ti yakın olur. Çünkü bu aslî-mertebenin o şahıstaki hükmü[12], da­ha açık ve daha zahir olur; onun kelâmı ve Haktan bu mertebe yönünden gelen hitap, daha güçlü ve daha sağlamdır.

Bu beş mertebeden her birisinin, rabbani bir kemâli vardır ki, bu kemâlin hükmü, insanî-mazhârınm onu kabul etmesine göre ortaya çıkar ve devam eder.

Kimin makamı dairenin orta noktası olup da, kenarların za­lim cezbelerinden emin olursa -Hz. Peygamberimiz gibi- o kişi­nin kelâmı, hüküm yönünden daha umumi olur.[13]Bu kişiye inen tenezzüller de, ihata açısından daha büyük, ilim açısından daha kapsamlıdır, çünkü o, bütün mertebelerin hükümlerini şâmildir ve onları ihata eder. Şu halde, hiç bir şey, bu kişinin makamının ve tasarrufunun hükmünün dışında değildir.

Bu makamın bazı sırlan vardır ki, ikrar ve inkâr dolayısıyla gizlenmişlerdir; bu sırlar, vakitsiz açıklanmaları ve mahallerine ulaşmayacakları korkusuyla, kendi yerlerinde bırakılmışlardır. Bu sırların ifşa edilmesi caiz olsaydı, bunları size açıklar, âyetleri­ni sizlere okurdum. Fakat, Allah teala’run “İnsanlara indirilen şeyleri kendilerine açıklaman için” (Nahl, 44) deyip de, “kendi­ne indirilenleri” veya “sana indirilen bütün şeyleri” demeyişi gi­bi ilâhî işaretlerin ve hikmetlerin sırrı, bunları açıklamayı engelle­miş, ilâhî ikâzı dikkate alıp, bu noktada susmak şart olmuştur.

Sonra, kul bu sırların hazinelerine vâkıf olup, bu sırlardan Al­lah’ın perdesini kaldırmayı dilediği şeyleri öğrendiğinde/istida, artık elde ettiği bilgiyi ifâde etmesini ve bildirmesini gerektire­cek -sırrı izhâr etmek için- Hak yönünden bir sebep görmez; bu sırrı izhâr etmek için -Allah’a hamd olsun- bir arzu da duymaz. Böylelikle de, susmayı ve gizlemeyi tercih eder; ilâhî yardım ile gizlemenin hükmü, açıklamaya egemen olur.

Bu kişinin hali, böyle devam etmiştir; ta ki, Hak onun “niyet gerekçesini/daiyetü’1-azm”, kendisine yönelmek üzere Hakta sefer (seyr-fillah), Hakkın cömertliğinin nefhalanna taarruz ve kalb veçhiyle Hakka dönmek açısından, bir kez daha yeniler. Bu teveccüh indinde -teveccüh nedeniyle değil[14]Hak, o kişiye yeni bir “fetih” bahşeder; basiret gözünü -fetih dolayısıyla değil- kendisiyle yenilemiştir. [15]verdiği nimete şükrü yerine getirmek için “kıyam”mı, tam anlamıyla bundan aciz olduğu için, “kuud/otu-ruş” yapmıştır. Aynı zamanda, kitabının bilgisinin sırlarından bu kitabın pek çok bablarınm/kapı kilitlerini açacak şeyleri bu fethin kapsamına koymuştur.

Ardından, bu sırlardan bir kısmını ilâhî yoldaki kardeşlerine ve Ebrâr’a açıklamak için, bereketi parlak bir niyetle derûnu “hak” ile hareketiendirmiştir; Allah’ın ihsanından bu niyetin ge­tirebileceği sıkıntılardan korunma ümit edilir.

Böylece kul, bu niyetini gerçekleştirmesi için Rabbından ha­yırlısını nasip etmesini talep/istihare etmiştir. Bunu yaparken de, bu niyet sayesinde kendi katında salih bir ürün ve baki bir kelime yaratmasını ümit eder.[16]

Allah’ın adı ile başlıyorum.[17]

Giriş

Bu girişin, gizli bir sır, açık bir emrin hükmü ve ulvî nispetler dolayısıyla, içermiş olduğu bazı hüküm ve sırların özlerini tarif: Bu hüküm ve sırlar, ulu’l-elbab’ın ruhlarının gıdasıdır.

Kul demiştir ki: Allah’ın yardımıyla -sözü uzatmadan ve geniş açıklamalardan sakındıktan sonra- ifâdemde ima ve işaret ve de ketm/gizleme ve ifşa dilini birleştirme ni­yetindeyim. Bu konuda, hâkim ve alim Rabbime uyacağım ve O’nun meşiyetiyle doğru yolunu/sırât-i müstakim takip edece­ğim. Çünkü Hak teala, özellikle bu surede olmak üzere, kendi kelâmında böyle yapmış, böylelikle veciz olsa da her mânâ ve suretin ilmini bu sureye dercetmiştir.

Allah nasip ederse şunu ümit ediyorum: İfâdeme, müfessirle-rin, mütefekkir olan ve olmayan nakillerin görüşlerini katmaya­cağım. Dil bilgisinin icap ettirdiği ve lafızlar ile bu lafızların ka­lıpları, zarflan ve meskenleri oldukları mânâlar arasındaki “irti­bat” yönünden çağrıştırdığı şeyler, bu kaydın dışındadır. Aksi­ne ifâdelerimde, sıfatların müktesep ve noksan neticelerinin ye­rine ilâhî-zatî hibelerle yetineceğim.

Rabbımdan hilyesini düsturum, ahlakını şiarım kılmasını niyaz ederim. Umarım ki, özel/ihtisas kulları arasına katılırım, bütün işlerde şirk tuzağından ve ihlas iddiasından kurtulmak nasip olur.

Kuşkusuz ki, Allah, her çeşit hayrın sahibi; icabet ve ihsanın ehli ve velisidir.[18]

Gaybi Kelâmın Rükünleri

Biliniz ki -Allah sizlere izah etsin-: Mebâdisi, sebepleri ve il­letleri olan herhangi bir şeyin tam olarak bilinmesi/tahakkuk, o şeyin sebeplerini ve mebâdisini bilmekle, usullerine ve bağımlı olduğu sebeplere vâkıf olmakla gerçekleşir. Bu özeti yazmadaki amaç, “Ümmü’l-Kur’an”, yani “Kur’an’m aslı” diye isimlendiri­len Fatiha suresinin bazı sırlarını açıklamak olunca, öncelikle onun ilk aslından başlamak gerekti.

Bu kitabın, yani Kur’an’m okunur ve yazılır olması itibarıyla, bitişik ya da müfret iki ila beş harften oluşan harfleri vardır. Bu­na göre bu harflerin düzenlenmesiyle kelimeler; kelimelerin dü­zenlenmesiyle âyetler; âyetlerin düzenlenmesiyle de sureler or­taya çıkar.

Bu dört rükün -ki bunlar harfler, kelimeler, sureler ve âyetler­dir-, ahadîyet özelliğine sahip olan gaybî kelâmın mazhârları, onun zuhurunun menzilleri, deryasının nehirleri ve nurunun şualarıdır.

Bunlar, yani bu rükünler, lafız ve kitâbet/yazı mertebeleri açısından kelâmın öncülleri olsalar da, kendi üstlerindeki asılla­ra nispetle fer durumundadırlar. Bu asılları, sadece daha önce işaret edilen beş mertebenin sırrını idrâk eden, ayrıca, zahr, bâtn, had ve matlam sırrına muttali olan kimse bilebilir.

Bu ve başka sebeplerden dolayı, bu asıllara dikkat çekmem; kitabın, kitabetin, kelâmın, harflerin, kelimelerin sırrını açıklamam gerekmiştir. Bunların yanı sıra, diğer mebâdiyi, sebepleri, bunların önemli tabilerini ve yakın levazımını açıklamam gerekmektedir.

Kelâm, tahkikte, [19] ilmin bir nispeti veya bir hükmü veya ona tabi bir sıfatı -nasıl istersen öyle söyle- olduğu için, daha önce taahhüt ettiğim gibi, ilim ve ilmin mertebelerine; küllî ve özel konularına (:müteallakat); hükümlerine ve ölçülerine; ilim yolla­rına ve ilmin alâmetlerine; ilmin nurlarının mahalleri olan maz-hârlarma işaret etmem gerekmektedir. Allah’ın izni ile, bütün bunlara vâkıf olacaksın.

îşte, öncelikle küllî kaideleri kapsayan bir giriş takdim ediyo­rum. Bu girişte şunları ele alacağım: ilmin sırrı, mertebeleri ve zikredilen levazımı; aslî ve ilk esmâî[20]mertebelerin sırrı, hüküm­de bunları takıp eden mertebeler,[21]izafî ve mutlak gaybların sırrı,[22]şehâdet mertebesi ve şehâdetin gaybten ayrılmasının sırrı; şehâdet ve gayb mertebelerinin birbirleriyle taayyünü; Hak ve masiva/Hakkm dışındaki şeyler arasındaki farklılığın/temey-yüz bilinmesi; Hak ve kevnî mertebeler arasındaki müşterekliğin bilinmesi ve bu müşterekliğin hükümleri ve sırları[23]; nefes-i Rah-mânî’nin[24]sırrı ve mertebesi; vücûdî varlıklara nispetle en büyük “ünımü’l-kitab” olması yönünden nefes-i Rahmânf nin “büyük kitab”tan ibaret olan alemdeki hükmünün bilinmesi -ki, vücûdî varlıklar, harfler, rabbani kelimeler ve küllî-kevnî hakikatlerdir-; nefes-i Rahmânî’nin insanî makama, onun harflerine ve kelime­lerine nispetle hükmünün bilinmesi; icadın başlamasının ve hub-bî sıfatın[25]sudurunun sırrı; gayretin sırrı; ahadiyet makamından zuhur eden taksim; hareketi, kastı ve talebi bilmek; zuhura ve iz­hâra sebep olan emrin bilinmesi; kemâl ve noksanlığı bilmek; ke­lâmı, harfleri ve mahreçleri bilmek; noktalan, îrabı, bunların kül-lî mertebelerini, inşa ve te’siri bilmek; cem ve terkiplerin sırrı; fi­ilî ve infiali keyfiyetler; beşerî tasavvurlar ve mertebeleri; ifâde ve istifâde ilmi; anlatma ve aktarma araçları; uzaklık ve yakınlı­ğın sırrı; idrâki engelleyen perdelerin sırrı; ilme ulaştıran yolların sırrı ve bunların kısımları, alâmetleri, sebepleri; vasıtaların sırrı, bunların ispat edilmesi ve ortadan kaldırılması; küllî mertebele­rin hükümlerinin birbirine sirayet etmesinin sırrı; bu mertebele­rin altındaki cüzîlerin ihata ve hükümdeki taalluk açısından farklılıklarına göre birbirlerine sirayet etmeleri; tafsilî mertebede olan ve sonra gelen tabinin, küllî mertebede ve önce olan metbu-ya tabiliğinin açıklanması; münâsebetlerin sırrı; değişme, şekil­lenme ve kaynaşmanın/iltiam sırrı; isimlerin ve bunların isimle­rinin bilinmesi; küllî benzerlikleri bilmek; misâllik, benzeşme, te­tabuk, tetabukun sırrı; sonradan gelenin öncekine tabiliğinin sır­rı ve bunun tersi -bu, isimlerin nüshaları olan ilâhî kitaplara nis­petledir; kevnî varlıkların nüshaları ve bunlardan meydana ge­len ve terekküp eden şeyler ki, bunlar, onların dışında değildir; insân-ı kâmilin mertebesinin sırrı; bir kitap ve cami bir nüsha ol­ması itibarıyla insân-ı kâmilin özelliklerinden söylenmesi gere­kenler; fetih ve iki kitapta hâkim olan miftahlar/anahtarlar: iki kitap, büyük kitap ve muhtasar kitap ve bunların içerdikleri şey­lerdir. Bunlardan fatiha suresine mahsus olanlar; kayıt, tayın ve ıtlakın sırrı; iki tarafı[26]birleştiren berzahların sırrı; küllî fâtihlerin sonlan; cevamiu’l-kelim ve ilâhî esrar.

Bunlara ve benzeri konulara Allah’ın izni ile vâkıf olacaksın. Ben, Allah’ın ifâdesini kolaylaştırdığı şeyleri, araştırma ve düşün­me neticesi olmadıkları için “Özet” bir şekilde sunmayı düşünmü­yorum; bunun yanı sıra, nakli ve dirayeti birleştirmeyi de düşün­müyorum. Bu nedenle bu başlıkları -ki genel konusu, bu ön giriş­tir- ortaya koyarken, kitabın başlangıcında zikredilen fasılları ve bölümleri takip etmek şeklindeki yaygın adeti benimsemedim.

Şu da bilinmelidir ki: Başlığını zikrettiğim konuların dışında­ki meselelerden ise, Fatiha hakkındaki açıklamanın gerektirdiği şekilde ve bu özetin tahammül edebileceği ölçüde kısa değin­meyle söz edilecektir. Böylelikle düşünen kimse, bu kaideler sa­yesinde bu surenin sırlarının açıklamalarını öğrenir ve surenin gizli nurlarının güneşleri kendisini aydınlatır.

Binaenaleyh, bu bilinmezi inceleyip, sırlarını ve mânâlarını ortaya çıkartmak isteyen kimsenin şunu yapması gerekir: Bu ki­şi, onu harf harf, kelime kelime düşünüp, sonlarını başlarına bağlayarak, ortalarını başlangıçlarına ve sonlarına ilhak ederek surede dercedilmiş sırları bir araya toplaması gerekir. [27]

Manevî yapı sisteme kavuşup, kelâmın rûhaniliğinin sureti zihni mertebede somutlaştığında, insaf ve ibret gözüyle ve de dirayet ve basiret sahipleri gibi bunu inceler. Bu durumda, bu muhtasarda ifâde edilmiş garip sırları ve ilimleri bilir; ince an­lam ve işaretleri öğrenir. Bunun ardından kişi, elde ettiği hayır ve fayda karşılığında Allah’a hamd etmelidir; bir doğru bağla­mını veya kendince uygun bir yorumunu bulamadığı herhangi bir eksiklik ve yanlışlık görürse, kendisi kabul edemese dahi bu­nun mümkün olabileceğini düşünüp, Allah Teala’nm şu âyet-i kerimesini aklında tutmalıdır: “Her ilim sahibinin üzerinde bir âlim vardır. [28]Çünkü Allah’ın ilmi, belirli bir mizanda sınırlı olamaz veya ölçen bir kanun ile zabt edilemez.

Bununla beraber, beşeriyet eksiklikler mahallidir. Eğer bir eksiklik söz konusu olursa, o beşeriyetten ve müşahede sahibin­den kaynaklanmaktadır; yoksa bu eksiklik, müşahede edilenden veya “varid”den kaynaklanmaz. Bu bağlamda, imam-arifin bir ifâdesinde zikredilen “Suyun rengi kabının rengidir” deyişi, tam bir şifadır.

Kuşkusuz ki Allah, en iyi yöntem ve yola ulaşmayı nasip edendir.[29]

Vaad Edilen Giriş

Araştırma Yöntemi

Bu giriş, bir takım külli kaideleri içermektedir. Bu kaidelerin bir kısmı, başka bir takım kaidelerin anlaşılmasına yardım eder­ken, bütünü ise, Özellikle Fatiha suresinin bazı sırlarının açık­lanmasını tekeffül eden bu satırların içerdiği ve pek çok akim ve idrâkin aşina olmadığı külli hakikatleri, garip ilim ve sırları ol­mak üzere, Hakkın kelâmı ve kelimelerinin anlaşılmasına yar­dım eder. Bu ilim ve sırlar, idrâkten uzak olmaları, ulvîlikleri ve sırlarının gizliliğinden dolayı akıl ve idrâklerce bilinemezler. Çünkü, bunlara sadece alışkanlık perdelerini yırtan ve basiret gözlerinden tabiat örtüleri ve inanç hükümlerinin kalkmış ol­duğu insanlar ulaşabilir. Ayrıca, bu hakikatlere, hakkında iyili­ğin takdir edildiği ve ilâhî inayetin kuşattığı kimseden başkası ulaşamaz. Böylelikle ilâhi inayet, bu insanı başarı ve minnete ulaştırıp, rabbinin “kab-ı kavseyn ev edna/bir ok kadar veya daha da yakın”[30]makamına ulaştırdığı kimsenin mirasından nasibdar eyler.

Bu kaidelerden her birisi, temel hakikatler ve ilâhî ilimlerle il­gili meseleleri kapsamaktadır. Bunların bir kısmının “şer’î delil­ler” ile, bir kısmının “nazarî deliller”, diğerlerinin ise zevke ve keşfe dayanan “burhanlar” ile tespit edilmeleri mümkündür; keşfe dayanan bu burhanlara, “nûranî” mükaşefeler ile ve de açık ve kâmil zevklerle tahakkuk eden hiç kimse itiraz edemez.

Her gurubun, doğruluğunda ittifak edip, kabul ettikleri ba­zı usulleri ve öncülleri/mukaddem vardır ki, bu usul ve öncül­ler, o kimselerin dayandıkları ve baş vurdukları mizanlarıdır. [31]Buna göre bu usul ve öncüller bu guruba mensup her hangi bir muhakkik tarafından tam olarak kabul edildiğinde, bu kişi, bunlardan sahih kıyaslar ve yetkin deliller oluşturabilir ki, bu usulleri benimseyen kimseler, bu deliller ve kıyaslarda kendi­sine itiraz edemez; çünkü bu usuller, o gurubun mizanı ve mi’yarıdır.

Bu durum sabit iken ve iş açıkladığım gibi olmakla beraber, bu kaidelerde zikredilen ve bundan sonra gelecek meseleleri -ifâdelerinde böyle bir yöntemi benimseyen kimseler gibi- şer’î veya nazarî ve zevkî deliller ile ortaya koymaya çalışmadım; fa­kat Allah takdir etmişse, yazarken bu delillerden zikrettim. Bu­nu da, perdeli kimseleri meseleye ısındırmak, tereddüt sahibi zayıf kimseleri teskin ve bu bilgilere ortak olanlara da hatırlat­mak için zikrettim.

Fakat, girişin başında bir bölüm takdim ediyorum, bunda na­zarî aklın mertebesine, akılcılara ve fikrin sahibini ulaştıracağı nihai noktaya dikkat çekeceğim; böylelikle, fikrin imkânlarının eksikliği, sırrı, neticesi ve gayesi bilinir.

Binaenaleyh bu kitaba ve bunun gibi ehl-i tarîkin ifâdelerine vâkıf olan kimse, şunu tam olarak idrâk eder/tahakkuk ki: Fikrî delillerde ve cedelci takrirlerde herhangi bir fayda ve çare bulun­saydı, nebiler, resuller ve Hakkın hüccetlerini ayakta/kaim tutan ve onların taşıyıcısı olan veliler, bu delillerden ve yöntemlerden yüz çevirmezlerdi; bu veliler, nebilerin ve resullerin vârisleridir. [32]

Bununla beraber, zikrettiğimin dışında bir takım engeller da­ha vardır ki, bunlar ifâdelerimde sözü edilen yöntemi takip et­memi engellemişlerdir.

Bunlardan birisi şudur: Ben, Allah’ın kitabını tefsirle ilgili ifâdelerimde “cedel” ve “fikir” mensuplarının tarzını, özellikle de bir hadisin sakmılmasmi belirttiği tarzı tercih etmedim. [33]Bu hadis, şudur: “Her kavim, bulundukları hidâyet yolundan an­cak cedel ile saparlar.” Ayrıca, âyet-i kerime’de Allah teala şöy­le buyurmaktadır: “Bu misâli sana ancak cedel olsun diye ve­rirler.” (Zuhruf, 58)

Böyle bir yöntemden uzak durmamın bir sebebi de, eserimin “veciz” olmasını istememdir.

Bu bağlamda başka bir sebep ise, bu hitabımın öncelikli mu­hataplarıdır. Bunlar, Ehlullah’tan ve Hakkın has kullarından olan muhakkikler ve onları sevip, kendilerine ve hallerine ina­nan temiz, nûrlanmış kalb ehli, selim fıtrat[34]ve parlak akıl sahip­leridir. Onlar, sabah-akşam rızâsını umarak Rablerine dua ederler[35]; temiz bir gönülle sözü işitir ve en güzeline tabi olurlar[36]; bundan önce ise, idrâk melekelerini “cedel”, “niza” vb. gibi özel­liklerden temizlerler ve Hakkın cömertlik nemalarına hücum ederler ve O’nu gözetirler[37]; Hakkın aziz katından kendilerine gözüken şeylerin, kimin eliyle ve hangi isim mertebesinden[38]belli bir vasıtayla veya vasıtasız olarak ulaştığma/varid bakarlar ve en güzel edeple O’nu dinlerler; bazen Rablerinin genelmizanı ile, bazen ise özel mizanı ile bu varidi değerlendirirler[39], fakat kendi akıllarının mizanı ile ölçmezler.

Binaenaleyh bu Özelliklere sahip kimseler, sahih zevklerin neticelerinden faydalanan kimselerdir. Ayrıca onlar, sarih keşif ilimleri ile bezenmişlerdir. Bu özellikte bir insan muhatabımız olduğunda, “nazarî takrîr”lere ihtiyaç duymayız.

Bu kimse, ya “ortak” tır, basiret gözüyle haberi ve haber veri­leni birleştiren “asü”a muttali olduğu için, verilen haberin doğ­ruluğunu bilir.

Ya da bu kişi, sahîh fıtrat ye imân sahibi bir mümindir, kalbi saf ve temizdir; tabiatının ve de mahalde (kalb) yerleşmiş çeşitli ilgi ve meşguliyetlerinin neden olduğu ince perdenin ardından işittiği haberin doğruluğunu bilir. Kalbteki bu ilgi ve meşguli­yetler, o kişinin söz konusu bilgiye ulaşmasına engel olmazsa da, tam bilgi/kemâl-i istida sahibi olmasını engellerler. Bu kim­se, keşfe istidat sahibidir, idrâke ehildir, işittiğinden faydalanır, imân nuru ile müşâhede/iyân makamına terakki eder.

İşte bu nedenle tembih ve işaret ile yetinilmiş, tembih ve işaret geniş açıklama ve izahlara tercih edilmiştir. Bu konuda da, Hak-km peygamberine yönelik kelâmında ve kendisine olan emrinde­ki yöntemi tercih edilmiş ve benimsenmiştir: “De ki: hak Rabbi-nizdendir dileyen imân eder, dileyen kâfir olur.” (Kehf, 29).

Hak, peygamberine, söylediği ve haber verdiği her konuda mükellef ve muhatap olan her bir fert için bir mucize gösterme­sini veya mutlak delil/hüccet ortaya koymasını emretmemiştir. Gerçi Hz. Peygamber, bunu yapmaya kadir idi, çünkü o, sustu­rucu ilâhî delillerin ve apaçık gerçek âyetlerin sahibi idi; ayrıca, Hz. Peygamber, cevamiu’l- kelim özelliğine sahip olan ve “evvel­kilerin ve sonrakilerin/geçmiş ve gelecek ümmetlerin” ilimleri­nin bahsedildiği kimsedir. Üstelik Hz. Peygamber, çeşitli zaman­larda, çeşitli insanlara karşı ve de diğerlerine nispetle basit mese­lelerde mucize göstermiş ve kesin deliller ortaya koymuştur.

“Ehl-i fikir” olmakla birlikte ilk hâkimlerin/filozof de böyle davrandıkları rivayet edilmiştir. Onların adeti, halvet, riyazet ve benimsemiş oldukları “şeriat” kaidelerinin gereğine göre dav­ranmaktı. Binaenaleyh, herhangi bir mesele kendilerine açıldı­ğında maslahatın gerektirdiği ölçüde onu mürit ve talebelerine açıklarlardı.

Fakat, sözü edilen filozofların bu bilgiyi talebelerine aktar­maları, “burhanı” takrir ile değil, “hatabî” dille olurdu. Eğer, kendilerince makbul bir maslahat, ifâde ettikleri hususa dair “burhan” getirmelerini gerektirirse, onlar da bu delili ortaya ko­yarlar ve düşüncelerini delillendirirlerdi; aksi takdirde, sadece talebelerine söylemek istedikleri şeyleri ifâde etmekle yetinirlerdi. Bu durumda, herhangi bir itiraza yeltenmeden bunu kabul eden talebe, bu bilgiden yararlanır; içinde kuşku bulunan veya herhangi bir itiraz ileri süren talebeye ise, bu hâkimler cevap vermezler, onu kendisiyle ilgilenmeye, hakkında kuşku duydu­ğu meselenin kesin bilgisini de riyazet ve kalbini temizlemekle Tanrı katından araştırmaya sevk ederlerdi.[40]

ilk filozofların bu tavn, Aristoteles devrine kadar böyle de­vam etmiştir.

Bundan sonra ise, “cedel sanatı” ortaya çıkmıştır. Cedel sana­tının kullanılışı, “Meşşailer” diye isimlendirilen Aristoteles ta-kipçileriyle başlamıştır.

“Sebepler”den bilgi alan ve “vasıtalar”a yönelen akılcıla-rm/ehl-i fikr ve teemmül tavrı böyle ise, Hakkın nuru ile aydın­lanıp, O’nun hidâyeti ile doğru yolu bulan insanların durumu nasıl olabilirdi ki? Onlar, peygamberin getirdiği gerçek şeriat ile sülük ederler ve iki risâletin “kandil”i vasıtasıyla Rablerinden bilgi alırlar; bu iki risâlet, melekî ve beşerî risâletlerdir. Ayrıca onlar, her hangi bir kevnî vasıta veya önceden belirlenmiş bir bilgi aracı veya çaba olmaksızın da Rablerinden bilgi alırlar.

Nitekim Hak, Hz. Peygamberimiz hakkında böyle haber ver­miştir: “Sen okuma ve imân nedir bilmezdim. Fakat biz onu bir nûr yaptık, o nur ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyet ederiz.” (Şura, 52). Allah, başka bir âyet-i kerîme’de ise şöyle bu­yurmuştur: “Sen bundan önce bir kitap okumamış ve onu elin­le yazmış değildin. Aksi halde inkarcılar şüpheye düşerlerdi. Hayır Kur’an, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerine yerleş­miş apaçık âyetlerdir.” (Ankebut, 48-49).

işte bu gibi tam zevk, “hak ilim” ve “doğru nûr” diye isim­lendirilmiştir, çünkü bu ilim, gaybın sırrını keşf eder, her türlü şek ve şüpheyi ortadan kaldırır.

Şimdi de, fikir ve nazarî burhanların mertebesini, bunların gayesini, erbabının durumunu, buna dair sırlan ve ilmi nüktele­ri açıklayan bir mukaddimeyi -ilâhî hüccet diliyle- kısaca zikre­deceğim. Bunun ardmdan da, ehlullaha göre sahih ilmin -ki, na­zarî ve diğer ilimler bu ilmin kısmî hüküm ve sırlarından ibaret­tir- mâhiyetini açıklayacağım. Bu ilim nedir? Nasıl elde edilir? Hükmü nedir? Eseri nedir?

Bunun ardından ise -Allah’ın izniyle- daha önceden vaat etti­ğimiz hususları zikredeceğiz.

Böyle bir mukaddime, ilmin sırrını, mertebelerini ve açıklan­ması vaat edilen meseleleri izah eden bir girişin şartı olmasaydı, bunu burada sunmaz, böyle bir takrir tarzını da benimsemezdik. Fakat bu mukaddimeyi takdim etmemizin sebebi, “perdeli” kimselerin dikkatini şuna çekmektir: Akılcıların, “hüccet”, “ya-kınî ilmin gerçekleşmesinin özelliği ve şartı” görüp, kesin ilme ulaştırmada “en kâmil metot” diye benimsedikleri tarzdan sarf-ı nazar etmemizin nedeni, o yöntemi ve onun mâhiyetini bilme-yişimiz değildir. Bunun nedeni, o yöntemin kapasitesinin/felek azlığı, meydana getirdiği afet ve sıkıntılarının ise çokluğudur; başka bir neden ise, Hakkın kâmil kullan ve inayetinin ehli olan­ları adına tercih ettiği yöntemi esas almak ve ona uymak niyetimizdir.[41]

Nazarı Delillerin Tutarsızlıkları (Tehâfüt) [42]

Kardeşler! Allah, kurbiyetine mazhâr olmuş kullarını dost edindiği gibi sizleri de dost edinsin! Bahisler üzerine na–zarı deliller getirip, yerleştirmek ve bunları fikir düze­yinde şüphelerden, cedel düzeyinde ise itirazlardan salim ola­cak şekilde aklî delillerle ispat etmek, mümkün değildir.

Çünkü nazarî hükümler, erbabının idrâk araçlarına göre deği­şir. Bu idrâk araçları, idrâk sahiplerinin teveccühlerine tâbidir. Teveccühler ise, akide, eğilim, mizaç ve münâsebetlerin farklılığı­na bağımlı oîan maksatlara tâbidir. Bunların dışındakiler ise, ger­çekte/nefsü’1-emr “kabiliyet” mertebelerinde ve onların istidatla­rına göre çoğalan ve taayyün eden esma tecellîlerinin eserlerinin farklılıklarına tabidirler. Bunlar, maksatları ortaya çıkartırlar ve itikat ve eğilimlerde hüküm sahibidirler; fikir ve itikat ehlinin ne­fisleri, bu eğilim ve inançlara arzu duyar ve onlarla bezenirler.

Çünkü tecellîler, vahdet kaynağında ve “hazretu’1-kuds” mertebesinde “vahdaniyet/birlik” özelliğindedirler ve “heyula-nî” özellik taşırlar. Fakat bunlar, gelişlerinde, kabiliyetlerin isti­datlarının ve bu istidatların tabiî ve ruhanî mertebelerinin hü­kümleriyle; ayrıca, mevtinlerin, vakitlerin ve bunlara tâbi hâlle­rin, mizaçların, cüzî sıfatların ve rabbani emirlerin gerektirdiği şeylerin hükümleriyle boyanırlar.

Bu rabbani emirler, ilk ilâhî vahiy ile ulvî suretlere, bu suret­lerin ehlinin ve bunlarda görevli olanların ruhlarına tevdi edil­mişlerdir. Böylelikle, bu tecellîlere bakan kimse de, eserleri fark­lılaştığı için tecellîlerin de gerçekte çoğaldığını zanneder, hâlbu­ki durum böyle değildir.

İşte, zikredilen sebeplerden dolayı, nazari akıl mensupları aklî düşüncede ileri sürdükleri şartlarda, fikirlerinin gereklerin­de ve ulaştıkları neticelerde görüş ayrılıklarına düşmüşler, fark­lı düşüncelere ulaşmışlardır. Binaenaleyh, bir şahsa göre doğru olan, diğerine göre yanlış; birisine göre delil olan şey, diğerine göre şüphe olmuştur.

Bu insanlar, her hangi bir konudaki tek bir hükümde bile gö­rüş birliğine varamamışlardır: Her guruba göre “doğru”, kendi­sinin doğru bulup, tercih ettiği ve mutmain olduğu şeydir.

Her hangi bir delile görünürde bir problemin sirayet etmesi, zorunlu olarak, o delilin yanlış olduğu ve bu delille ispat edil­mek istenilen meselenin gerçekte doğru olmadığı anlamına gelmez. Çünkü, biliyoruz ki: doğruluğunda hiçbir kuşkunun bu­lunmadığı pek çok şey vardır ki, bunların sahih olduğuna dair herhangi bir delil ortaya koyamayız.

Burhanlar ile ispat edilmiş pek çok mesele görürüz ki, bir gu­rup bu meselelerin doğruluğuna kesin olarak kanaat getirmiştir. Bu gurup ve kendileriyle aynı çağda yaşayan insanlar, bu bur­hanların Önermelerinde bir bozukluk ve yanlışlık veya delillere zarar veren bir zayıflık görememişler, böylelikle bunların “bedi-hî burhanlar” ve “yakını ilimler” olduklarını zannetmişlerdir.

Bir müddet sonra, aynı insanlar veya kendilerinden sonra ge­len kimseler, bu önermelerin bir bölümünde veya hepsinde yan­lışlık bulunduğunu anlamışlar, bunlardaki yanlışlığı ve bozuk­luğu/fesat ortaya koymuşlardır. Böylece de, bu burhanları tez­yif eden ve değerlerini düşüren problemlerle karşılaşmışlardır.

Ardından, bu burhanları zedeleyen problemler de tartışılmış­tır: Acaba bunlar, sadece bir şüphe midirler veya bu burhanlar-daki hüküm gibi sahîh midirler? Acaba, burhanları eleştirenlerin hâli, daha önceden bu burhanları kabul edenlerin hâli gibi midir?

Çünkü, bu burhanları inceleyen ve benimseyen kimselerin melekeleri/kuvvet, daha önce açıkladığımız gibi, birbirlerinden farklıdır; ayrıca, bazı araştırmacılarda uzun bir süre sonra bu de­lilleri zayıflatan bir görüş ortaya çıkabilir veya böyle bir şey bek­lenebilir. Bununla birlikte bu uzun süreden önce, bu delilleri dü­şüncelerinde kullanıp, bu burhanlara bağlanan kimselerin hata etmiş oldukları meçhul kalır.

Bazı insanların bu yönden hata etmiş olmaları mümkün ise, bütün insanların hata etmesi de mümkündür. Eğer hata/galat, bunun farkına varılması veya bazı insanların bazen hatalı veya bazen de doğru delillere güvenmesi söz konusu olmasaydı, din ve mezhep mensupları arasında veya başka konularda herhangi bir görüş ayrılığı olmazdı.

İşte, görüş ayrılıklarının varlığı, işaret edilen sebeplerden kaynaklanmaktadır.

Bazı akılcıların/ehl-i nazar mutmain olup, benimsedikleri ve kendilerince doğru saydıkları bir şeyi benimsemek, muhalifleri­nin düşüncelerini benimseyip, üstün saymaktan daha geçerli ve öncelikli değildir, iki veya daha fazla çelişik görüşü telif etmek | de mümkün değildir, çünkü iki görüşten birisi, mesela, diğerinin inkâr ettiği bir şeyi ispatı gerektirebilir. Bu durumda, bu iki düşünceyi uzlaştırmak mümkün olmadığı gibi, her ikisini bera­berce benimsemek de mümkün değildir. Bu görüşlerden birisini diğerine tercih, tercih edenin elindeki bir burhana dayanıyor ol­sa bile, her iki fikir de aynı durumda ve aynı hükümdedir, nite­kim daha önce bunu belirtmiştik.

Eğer bu düşüncelerden birisini benimsemek her hangi bir bur­hana dayanmıyorsa, tercihi gerektiren bir delil olmaksızın bu dü­şünce diğerinden üstün sayılmıştır/tercih bila-muraccah. Bu du­rumda ise, fikirlerin neticeleri ve nazarî delillerle kesinliğin bulun­ması ve kesin kanaatin gerçekleşmesi mümkün değildir.

Hal böyle iken, nazar ve delil mensubu olduklarını iddia eden insanların çoğu, ifâde ettiğimiz hususu kabul etmekle beraber, pek çok konu hakkında içlerinde bir kesinlik bulurlar. Bu insanlar, bu meselelere dair bilgilerinde kuşku duyma gücüne sahip değiller­dir; onlar, bu delilleri kabul etmişler ve mutmain olmuşlardır.

Bu insanların bu deliller karşısındaki durumları, bir açıdan, zevk mensuplarma/ehl-i ezvak, bir açıdan da öncülleri kabul edip, neticede kuşkulu davranmakla akıl karşısında vehim men­suplarına /ehl-i evham benzemektedir; bu noktada, gizli bir sır vardır ki, muhtemelen daha sonra bu sırra işaret edeceğim.[43]

Ehl-i Nazarda “Fikir Kanunu”

Akılcılar/ehl-i fikir, başvurulacak fikrî kanun üzerinde çeşit­li açılardan görüş ayrılığına düşmüşlerdir, bu görüş ayrılıklarını şöylece tespit edebiliriz:

Birincisi, bazı karineler üzerindeki görüş ayrılıklarıdır. Bazı karineler, bir gurup insana göre netice verirken, bazılarına göre ise aynı karineler başarısız kalmaktadır.

İkincisi, zorunlu olmadıkları hâlde bazı hükümlerin zorunlu olduğuna dair hüküm vermede düştükleri görüş ayrılığıdır.

Üçüncüsü, kanunun nazarî kısmının bedihî bir esasa dayan­ması ve selim fıtratların ilimleri elde etmede kafî olup, kanun­dan müstağni kalması yönünden bir kanuna ihtiyaç olup olma­dığı veya böyle bir kanundan müstağni kalınıp kalınamayacağı noktasındaki görüş ayrılıklarıdır.

Akılcı/ehl-i fikir insanların zikrettiğimiz bu konularda pek çok görüş ayrılıkları vardır. Bunları ortaya koyacak değiliz: çün­kü amacımız dikkat çekmek ve işaret etmektir.

Fikrî kanunu savunan kimselerin benimsedikleri başka bir görüş ise, evleviyet ve ihtimalin faydasını savunan kimselerin bağlandıkları düşüncedir. Bu insanlar, şunu iddia etmişlerdir: Biz, kesin olarak, insanların pek çok meselede pek çok hataya düştüklerini görmekteyiz, bundan sonra da, aynı durumun ger­çekleşmesi mümkündür. Binaenaleyh, az sayıdaki insanın fikrî kanundan müstağni kalması, pek çok insanın ona muhtaç olma­sını engellemez.

Evleviyete gelince: Bunu, kendilerine itiraz yönelten kimsele­re cevap bağlamında zikretmişlerdir: İtirazcılar, şunu ileri sür­müşlerdir: Sizler, kanunun iki kısma, yani zarurî ve nazarî kı­sımlara ayrıldığını, nazarî kısmın ise zarurî kısımdan elde edildiğini kabul ettiniz. Buna göre zarurî, bu kanundaki ilimleri el­de etmede yeterli ise, diğer ilimlerin elde edilmesinde de yeterli olması gerekir. Aksi hâlde, müktesep cüz, başka bir kanuna ihti­yaç duyar.

İşte onlar, bu itiraza şöyle cevap vermişlerdir: Bütün metotla­rı kullanmak/kuşatmak, kişiyi hataya düşmekten korur. Böyle­likle, fikrî kanuna muhtaç olmak, ihtiyatlı bir iş olmaktadır.

Bazı insanların selim fıtratları sayesinde, bazılarının ise çaba olmaksızın sadece kendisine mahsûs ilâhî yardım ile pek çok ko­nudaki fikirlerinde isabet etmiş olması, başka insanların bu kanu­na ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Buna örnek olarak, fıtraten şair olan kimse ile, ölçü/aruz ile şiir yazan kişiyi veya şehirli-ecnebi-ye nispetle Nahiv ilmine ihtiyaç duymayan bedeviyi verebiliriz.

Tahkik ehlinin lisanıyla deriz ki: Selim bir zeka ve fıtrat sahi­bi olmasından dolayı fikir kanunundan müstağni olduğunu ka­bul ettiğiniz azınlığın, Haktan ilim alan, O’nun cömertlik deni­zinden beslenen ve Vücûdunun esrarına muttali olan kimselere nispeti, mizana muhtaç olan çoğunluğun nispeti kadardır; çün­kü ehluîlah, “azın azı”dır.

Akılcıların kıyaslarmdaki dayanak/umde, burhandır[44]. Bur­han ise, “innî” ve “limmf’dir. Burhan’m özü ve esası da, orta te­rimdir. Onlar, orta terimin burhan ile elde edilmediğini kabul et­mişlerdir; orta terim, bir tasdik değil, tasavvur kâbilindendir.

Bütün bu söylediklerimizden şu sonuç çıkmaktadır: Mizanın bir bölümü, müktesep değildir ve mizanın müktesep bölümü, müktesep olmayan bölümünden meydana gelmektedir. Bu du­rumda, akılcılara ve ehl-i nazara göre kesin ilmin kendisine bağlı olduğu ve de işin ve aslın umdesi durumundaki burhanın özü, müktesep değildir. Bunun yanı sıra bazı şeyler vardır ki, bunla­rın sahîh veya fasitliğine dair itirazı geçersiz kılacak bir “bur­han” düzenlemek/tertîb imkânsızdır; aksine her delile, hasmın kabul ettiği bir takım itirazlar yöneltilebilir.

Bununla beraber, insan ve kendisinin dışındaki pek çok kim­se, bu durumun (hakkında burhan getiremediği, ancak doğru olduğunu bildiği bilginin) doğru olduğunda hiç bir kuşku duy­maz. İşte bu, “sahîh ilim vehbîdir, müktesep değildir” dedikle­rinde zevk ehlinin ve mezheplerinin durumudur.

Bu insanlar, şunu ileri sürerler: Hakkın katından telakki yo­luyla elde ettiğimiz ve hakkında nazarî burhan getiremediğimiz bilgilerimizde, hiçbir kimse bizi kuşkuya düşüremez. Bu bilgiler hakkında bizde hiçbir tereddüt ve kuşku bulunmamaktadır. Zevk ehlinden buna ortak olanlar, bu bilgilerimizde bize muva­fakat etmektedirler. Siz ise, sadece burhanların öncüllerindeki bozukluğu /halel idrâkte bazılarınızın kusurundan dolayı birbi­rinize muvafakat etmektesiniz. Bu burhanlar, bu girişte sebebini açıkladığımız gibi, muvafakat mevzusu olan konuların ispatı için getirilmişlerdir.

Kısaca, şu ortaya çıkmıştır ki: Herkesin nihayette mutmain olduğu bilgiler, herhangi bir kesbî delil olmaksızın, o kimsenin kendi zevkine göre doğruluğu ortaya çıkan ilimlerdir, böylelik­le o kişi, o bilgiden tatmin olmaktadır. Bu kişi ve düşüncesinde ve bilgisinin kaynağında kendisine ortak olan kimseler, o bilgi­lerin doğruluğuna hükmederler. Bu bilginin dayanağı ise, o kişinin tatmin bulduğu şeydir(müteallak)[45]

Artık, geriye şunu tespit etmek kalmıştır: Acaba, kabul edilip, hakkında doğruluk hükmü verilen bu şey gerçekte/fi-nefsihi, söz konusu kimsenin inandığı gibi doğru mudur, değil midir?

Bunun cevabı şudur: Bu durum, sadece gerçek bir keşif ve ilâhî bildirmeyle bilinebilir.

Böylelikle, şu kesinleşmiştir: Herhangi bir kuşkunun bulun­madığı yakını ilmin, fikri kanun ile ve nazarî burhan ile elde edilmesi zordur.

Bununla birlikte, gerçekte/nefsü’1-emr doğrulukları ve kabul edenlerinin nazarında kuşkulardan salim olmaları itibarıyla burhanlarla ispat edilen şeyler, doğruluk ve yanlışlıklarına dair herhangi bir kesin delilin/burhan bulunmayışından dolayı ihti­mali i ve tereddütlü olan şeylere nispetle son derece azdır.

Hâl böyle iken, şunu söyleyebiliriz: Eşyayı, sadece burhan yoluyla bilebilmek, ya mutlak anlamda veya pek çok durumda imkânsızdır.

Basîret ve selim akıl sahipleri için, sahîh bilginin elde edilme­sinin iki yolu olduğu ortaya çıkmıştır: Birisi, nazar ve istidlal ile “burhan yolu”; diğeri ise, keşf sahibi için bâtınını tasfiye ve Hak­ka iltica ile gerçekleşen “iyan/müşahede yolu”. Bunlardan na­zarî yöntemin durumu, önceki ifâdelerle netleşmiştir, ardından ikinci yol da belli olmuştur. Bu yol, soyutlanma/taarri ve tam muhtaçlık/fakr, “lübb/akıl”ü kevnî ilgilerden, ilimlerden ve ka­nunlardan bütünüyle boşaltarak Hakka yönelmekten ibarettir.

İnsan, sülüğünün başlangıcında tek basma bu ikinci yolu ger­çekleştiremez. Bu nedenle, bilgide kendisinden önce olanlara ve Hakkın yoluna sülük eden kâmillere uyması/ittiba gerekir. O kâmiller, vuslat yoluna dalmışlar, gaye ve amaca ulaşmışlardır. Bunlara örnek olarak, resulleri verebiliriz: Allah, onları emrinin ve irâdesinin tercümanları, ilminin ve inayetinin mazhârları yapmıştır. Binaenaleyh, onların hâllerine, ilimlerine ve makam­larına kâmil anlamda vâris olan kimselere, Allah’ın eşyayı mâhi­yeti üzere izhâr eden bir nûr bahşetmesi umulur. Nitekim Allah,

peygamberlerine ve onlara tâbi olan inayetinin ehline ve yaratık­larından hidâyette bulunan kimselere bu nuru bahsetmiştir.

Bu makamın, temel asılları, mühim nükteleri vardır ki, daha sonra bunlara işaret edeceğim. Ayrıca, “Bizi sırât-ı müstakime ulaştır” âyetinden söz ederken “hidâyetin sırrı” meselesinde Hakkın takdir ettiği ölçüde bunlardan bahsedeceğim.[46]

Marifet Ve Ulvî Hakikatlerin Talebeleri

Biliniz ki: İlahi bilgilerin/mevârid kendileriyle taayyün edip, belirgin/ınüteayyin hâle geldiği izhâr edici, bâsit-mücerret hakikatlerden her birisinin, bir takım levazımı, sıfatları, vccihleri ve hassaları/özellik vardır. Bu hakikatler, kev-nî hakikatler ya da isimlik veya vasıflık yoluyla Hakka nispet edilen hakikatler olabilirler. !Bu sıfatlar ve zikredilen diğer şey­ler, hakikatlerin hükümleri ve nispetleridir. Binaenaleyh bunla­rın bazısı, yakın/karîb özellik ve levazım iken, bazısı ise uzak/bait özellik ve levazımdır.

Herhangi bir hakikati öğrenmek isteyen kişi ile öğrenmek is­tediği bu hakikat arasında bir açıdan bir ilişki/münâsebet, bir açıdan da bir farklılık/muğayeret bulunmalıdır. Buna göre, bi­len ile bilinen arasındaki farklılık, o şeyin talebini gerekli kılan “yoksunluğu/fakd” mümkün kılarken, münâsebet, talep edilen şeyin farkına varmayı gerektirir.

İnsan, “camiliği/her şeyi kuşatması” açısından, bütün kevnî varlıklardan farklı iken, kevne ve ilâhî isimlere ait hakikatlerin toplamının bir “nüsha”sı olması yönünden de, bütün varlıklar­la münâsebet içindedir. Binaenaleyh insan, her hangi bir şeyi öğrenmek istediğinde, farklı olduğu yönüyle değil, kendisinde o şeye münasip olan yönüyle onu öğrenmek ister: çünkü, ara­daki münâsebet bütün açılardan ortadan kalksa, talep imkânsız hâle gelirdi, bunun nedeni, hiç bir şekilde bilinemeyen bir şeyin talep edilemez oluşudur. Aynı zamanda, bilen ile bilinen arasında bütün açılardan münâsebetin bulunması da, talebi orta­dan kaldırır; bunun nedeni ise, elde bulunan şeyin talebinin im­kânsızlığıdır.

İşte, sadece aradaki münâsebet yoluyla bazı sıfat ve arazlar hakkında oluşan bilinç, daha önceden hissedilen bu sıfat ve arazların aslı olan hakikatin bilgisini talebe sevk eder.

Binaenaleyh “nefs”, bilinen bu sıfattan veya lâzımdan veya arazdan, aşama aşama yükselip, bunlarla bu şeylerin aslı olan “hakikat”e veya bu asla izafe edilen diğer sıfat, özellik ve araz­lara ulaşmak ister.

Kıyas ve öncüllerin oluşturulması, talibin nefsinin nazarî dü­şüncesiyle idrâk etmek istediği her hangi bir hakikate ulaşması­nı temin eden bir yoldur. Buna göre talip, bazen o şeyin sıfat, lâ­zım ve hassalarını bilgi düzeyinde aşarak ona ulaşır; bazen ise, ya düşüncesinin zayıflığından veya daha önce sebebini belirtti­ğimiz idrakindeki bir kusurundan veya sadece Hakkın ve dile­diği kullarının bildiği başka engellerden dolayı o şeyin bilgisine ulaşamaz.

Bu engellerin en barizi, her fırkanın belirli bir mertebede yer­leştirilmiş olmasıdır; böylece o mertebe, ehliyle hayât bu­lur/imar ve ulûhiyet mertebesinin her şeyi kapsaması nizâma kavuşur. Nitekim, bu bağlamda, bir beyitte şöyle denilmiştir:

Onların işleri isimlere göre İcra olunur . Zâtın hükümlerle tavsifinin hikmeti de böylece gerçekleşir

Bu tarz bilmenin nihayeti, herhangi bîr şeyin hassasının veya sıfatının veya uzak veya yakm lâzımının bilgisinden, o şeyin başka bir sıfatına veya özelliğine ulaşmaktır. Talibin böylelikle Öğrenmiş olduğu bu hakikâtin sıfatı, bazen önceden bilmiş oldu­ğu veya talebe sevk eden sıfattan daha yakm bir nispet olabile­ceği gibi, bazen bu sıfattan daha uzak bir sıfat olabilir.

Bu sıfatın yakınlık ve uzaklığı, talip ile bilmek istediği şey arasındaki münâsebete ve bu münâsebetin kuvvet ve zayıflığına ve Allah’ın o kişi hakkındaki takdirine göre değişir.

Binaenaleyh, talibin “nazar” kuvveti, eşya ile arasındaki mü­nâsebetin hükmü sayesinde, bazı sıfat ve hassalara ulaşıp, bun­ların bilgisinden o şeyin hakikatini bilmeye sıçrayamazsa, o kişi bu hakikatten elde ettiği bilgiyle tatmin olur. Bu bilgi, bu sıfatın o hakikatle ilişkisine ve sıfâtm mâhiyetine göre olduğu gibi, ay­nı zamanda bu talibin bilgisinin o şeyle olan münâsebetine de bağlıdır. Böylece talip, gayeye ulaştığını ve bilgi düzeyinde bu şeyi ihata ettiğini zanneder; hâlbuki o, gerçekte, o şeyi sadece bu tek sıfat veya araz veya hassa veya lâzım açısından bilebilmiştir.

Başka birisi de, aynı hakikati kendisiyle bu hakikat arasında­ki gizli bir münâsebet yoluyla, başka bir sıfat veya lâzım veya hassa yönünden araştırmaya girişir. Böylece o da araştırır, ince­ler, bilgiyi elde etmek için kıyas ve öncüller düzenler. Böylelikle de, mesela, ilkinin ulaştığından farklı bir sıfata ulaşıp, bu haki­kate dair bilgisinin ulaştığı bu sıfat yönünden başka bir açıdan o şeyi bilmiş olur. Böylece, tam ve kuşatıcı bir şekilde bilmek iste­diği hakikatin künhüne vakıf olduğunu zannederek, o hakikâtin mâhiyeti hakkında, bu sıfat ve bu cihetin gerektirdiği şekilde bir hüküm verir; hâlbuki o, gerçekte, bu hakikate dair bilgisinde ya­nılmaktadır.

Aynı şekilde, üçüncü, dördüncü ve besince bir kişinin de bu şeyin bilgisine farklı yollardan ve farklı açılardan hareket ederek ulaşması söz konusudur.

Binaenaleyh, bir tek meseleyi inceleyen kimselerin hükümleri, idrâklerinin konusu/müteallak olan sıfat, hassa ve arazların fark­lılığından dolayı değişir. Bunlar (sıfat, araz ve hassalar), aynı za­manda talibin mâhiyetine vakıf olmak istediği şeye dair ilminin nihayeti olduğu gibi, aynı zamanda, bilinmek istenilen şeyi tanı­tan ve kendilerine göre başka şeylerden ayırt eden özelliklerdir.

Buna göre, herhangi bir bilim gurubunun idrâkinin yöneldi­ği şeyler, zikrettiğimiz ve açıkladığımız üzere, başka bir guru­bun idrâkinin yöneldiği şeylerden farklıdır. Dolayısıyla, her iki gurubun aynı şeyi tarif etmeleri, tanımlamaları, isimlendirmele­ri ve ifâde etmeleri de birbirinden farklıdır.

Bunun sebebi, zikrettiğimiz farklılıktır (idrâklerin yöneldiği niteliklerin farklılığı); başka bir sebep ise, o şeyi idrâk eden fikir kuvvetinin/nazar, insan ruhunun cüzî bir kuvveti olmasıdır; bi­naenaleyh, cüzî-fikir kuvvetinin kendisi gibi cüzîlerin dışındaki şeyleri idrâk etmesi mümkün değildir. Bunun sebebi ise, mu­hakkiklerin ve selim akıl sahiplerinin ittifak ettikleri şu kaidedir: Bir şey, hakikati itibarıyla, kendisinden farklı olan başka bir şe­yi idrâk edemez. Herhangi bir şey, kendisine zıt ve ondan farklı olan bir şeye, bu zıtlık ve farklılık yönünden tesir edemez.[47]

Daha sonra -Allah’ın izniyle- bu meselenin esasına ve sırrına vakıf olacaksın.

Artık, bu kaideleri düşün ve anla ki, perdeli kimselerin ve marifet ve müşahede sahibi pek çok kimsenin Allah hakkındaki görüş ayrılıklarının sebebini öğrenesin! Ayrıca, bu zikredilen hususları anladığında, hangi türde olursa olsun insanların bilgi-lerindeki farklılıkların sebebini de öğrenmiş olursun.

Tekrar konumuza dönüp, şöyle deriz: Fikir kuvveti, ruhun bir sıfatı ve hassası olduğu için, sadece kendisi gibi bir sıfatı id­râk etmiştir.

Ruhanî kuvvetler, muhakkiklere göre, ruhtan farklı olmadık­ları için, “nazar/fikir” sahibinin her hangi bir hakîkati bilmiş ol­duğunu kabul etmemiz gerekir. Fakat kişinin öğrenmiş olduğu bu hakîkat, o kişinin bu sıfatla ve sıfatın da o kişiyle irtibatlı olduğu bir açıdan gerçekleşmiştir. Bu sıfat, o kişinin nazar ve bil­gisinin nihayeti ve de her ikisinin konularıdır/müteallak, nite­kim daha önce bunu belirtmiştik.

Kuşkusuz, “Ehl-j nazar”m üstadı ve imamı Reis İbn Sina -ya fıtratının sahîhliği sayesinde nazarî kuvvet perdesinin ardından veya bazı ifâdelerinde ima ettiği gibi zevk yoluyla- bu sırra mut­tali olduğunda, şu kanaate varmıştır: Eşyanın hakikatlerine va­kıf olmak, insanın gücünü aşar. İnsanın bilebileceği nihai şey, eş­yanın hassaları, lâzımları ve arazlarıdır.[48]

îbn Sina, bunu ortaya koymak için/takrir açık ve kesin ör­nekler vermiş, özellikle Hakkın bilinin esiyle ilgili meselelerde olmak üzere, haberdar ve insaflı birisi gibi maksadını açıklamış­tır, îbn Sina’nın bu tavrı, ilk ifâdelerinden genellikle meşhur olan görüşlerinden farklı olarak, son dönemlerindeki eserlerin­de bulunmaktadır. Bu eserde, özellikle “nazar” mensuplarmki-ler olmak üzere, her hangi bir kimsenin sözünü ve yorumcuların nakillerini aktırmayacağım diye kendimi bağlamamış olsaydım, inkarcı ve cedelci akılcılara/ehl-i nazar karşı kendi sistemlerin­den delil getirmek için o bölümü zikrederdim; fakat, iş-bu taah­hütten dolayı, bundan vazgeçtim. Ayrıca, buradaki amaç, insa­nın idrâk kuvvetinin saît fikir gücü açısından, eşyanın hakikat­lerini idrâk edemeyeceğinin açıklanmasıdır.

Bu girişin başlangıcında, akıl sahibinin işaret edilen bu mese­leye istidlal edebileceği şeyler, bunun neden imkânsız olduğu vb. gibi, bu konuyla ilgili sırlar zikredilmiştir; gelecek bölümler­de, -Allah nasip ederse- daha fazla açıklamalarda bulunacağız.

Aklî ve hayalî-hissî zihnî idrâk vasıtalarının tekil ve çoğul olarak taalluk ettikleri her şey, bâsit-mücerret hakikatler üzerine zait değillerdir. Bu hakikatler, bölünme kabul etmeyen bir tek varlık ile oluşmuşlar, böylelikle de kendileri için/îi-nefsiha zu­hur etmişlerdir. Fakat bunların bazıları, zuhurda, hükümde, ta­allukta ve ihatada diğerlerine tabidirler. Buna göre metbu olan, daha Önceden zikrettiğimiz sebeple, “hakikatler”, “illetler”, Hak ile varlıkta kendisine tâbi şeyler arasındaki “vasıtalar”; tâbi olanlar ise, “hassalar,” “levazım”, “arazlar”, “sıfatlar”, “haller”, “nispetler”, “maluller”, “meşrutlar” vb. diye isimlendirilmiştir.

Bu hakikatler, “varlık”tan ve birbirleriyle irtibatlı olmaktan mücerret iken düşünülüp, her birisi bir şeye izafe edilmediğin­de, her türlü isimden, sıfattan, na’ttan, suretten ve hükümden -bilkuvve değil- bilfiil soyutlanırlar. Binaenaleyh, mücerret haki­katler hakkında ismin ve na’tm ortaya çıkması; terkip-bâsitlik, zuhûr-gizlennıe, idrâk etmek-edilmek, küllîlik-cüzîlik, tâbilik-metbuluk gibi ve bunların dışında dikkat çektiğimiz ve çekme-

diğimiz şeylerle nitelenmeleri, öncelikle vücûdî hükmün üzerle­rine sirayet etmesiyle gerçekleşir ve ortaya çıkar. Fakat bu sira­yet Öncelikle “Vücûd”un, her hangi bir mertebede veya mertebe­lerde ve o mertebeye göre zuhur etmesiyle “taayyün” etmesi ci­hetinden gerçekleşir; bunu, daha sonra Allah’ın izniyle, genişçe açıklayacağız, ikinci olarak ise, bu hakikatlerin hükümlerinin birbirleriyle irtibatı ve bazı hakikatlerin eserlerinin “Vücûd” ile diğerlerinde zuhur etmesiyle gerçekleşir; bu, bilinmelidir.

Buna göre, “metbu/tabi olunan” hakikatlerin ilk ve mücmel müşahedesi ve taakkulü, onların mücerret mânâlar oldukları bil­gisini verir. Bunların bir özelliği, -mutbu ve muhît olarak düşünül­düklerinde- çeşitli suretleri kabul etmek ve aralarındaki “zâtı mü­nâsebet” sayesinde bu suretlere bitişmektir/iktiran. Bu münâse­bet, mücerret mânâlar arasında ve de onları ve eserlerini kabul edip/kabil, kendilerine bitiştikleri suretler arasında bulunmakta­dır. Bu münâsebet, bütün hakikatleri birleştiren/cami ve kuşatan “Asl”m hükmüdür.[49]Nitekim, daha önce buna işaret edilmişti.

Tabi hakikatlerin ilk ve mücmel müşahedesi ve taakkulü ise, “mücerret” hakîkat olmaları yönünden haklarında hiç bir hük­mün ya da ismin veya na’tm bulunmadığının bilgisini verir. Fa­kat bu tâbi hakikatlerin özelliği, âynî/haricî varlıkta zuhur ettik­lerinde, cevher ve hakikatlerin arazları, suretleri, sıfatları ve levazımı olmalarıdır; bu cevher ve hakikatler, tabi hakikatlerden öncedirler ve tabi hakikatler bunlara bağlıdırlar.

Suret, bu ilk hakikatlerin taakkul edilmesini sağlayan ve bun­ların kendisiyle zuhur ettikleri şeyden ibarettir. O, yani suret, aynı zamanda her şeyin hakikatine verilen müşterek bir isimdir. Bu hakikat, cevher, araz veya her hangi bir şey olabileceği gibi, aynı türde veya şekilde veya tarzda da olabilir. Nitekim, toplu­mun yapısının, saf veya asker sureti gibi bir sureti vardır, deni­lir. Ayrıca, şeriat gibi koruyucu bir sisteme de “suret” denilir.

Mâhiyeti açısından suretin mefhûmu, diğer hakikatler gibi, mücerret bir hakikattir

Müşahede edilen her çeşit surette bu durum bilindiği gibi, “ilâhî mazhâr” diye isimlendirilen şeylerde de bunun benzeri­nin olduğu bilinmelidir. Çünkü işaret ettiğim tarif, gaybe ait ha­kikatlerin gayb oluşları itibarıyla sadece kendisiyle zuhur ettik­leri her şeyi kapsar.

Bu kaideden -hakkıyla düşünülürse- şunlar ortaya çıkmıştır: Zuhur, içtima, icâd, izhâr, bitişme/iktiran, tevakkuf, münâsebet, tekaddüm/öncelik, teahhur/sonralık, hey’et, cevherlik, arazlık, sûretlik, bir şeyin mazhâr veya zahir olması, ya da tâbi veya metbu olması ve benzeri şeylerin hepsi, mücerret mânâlar ve makûl nispetlerdir.

Bunlarm birbirleriyle olan irtibatı ve söylediğimiz gibi kendi­leriyle zuhur eden tek Varhk/Vücûd-ı vahid ile birleşmeleriyle, bazı hakikatlerin diğerleri üzerinde, ihata, taalluk, hüküm, önce­lik ve sonralıkta farklılıkları zuhur eder. Bu farklılık, fül-infial, tesir-teessür veya tâbilik-metbuluk, sıfât-mevsufluk, lâzımlık-melzumluk vb. şekilde isimlendirilen nispetlere göredir.

Fakat, bütün bunların varlığı ve bekası, Hakkın emri ve irâde­sinin sırnyla kendi hazretinde hükmü zuhur eden ve bütün bunları izhâr eden “cem” hükmünün kendilerine sirayet etmesine bağlı­dır; bu “cem”, ilâhî-vücûdî, ahadiyet/birlik özelliğine sahiptir.[50]

Mücerret Hakikatleri Bilmenin İmkânsızlığı

Bunu tespit ettikten sonra şu da bilinmelidir ki: Eşyanın ha­kikatlerini, daha sonra bahsedeceğimiz ilmî mertebedeki basit­likleri ve mücerretlikleri açısından bilebilmek imkânsızdır. Bu­nun sebebi, her hangi bir şeyi kendi “ahadiyetimiz/birlik” açı­sından idrâkimizin imkânsız olmasıdır; çünkü o, hiç bir şekilde, kesret/çokluk hükümlerinden soyutlanamaz. Nitekim insan, herhangi bir şeyi mücerret hakikati ya da sadece kendi varlığı açısından idrâk edemez.

Bir şeyi idrâk etmemiz, “a’yan”ımızm varlık ile vasıflanıp, hayât ve ilmin bizimle kaim olması ve bizimle idrâk etmek iste­diğimiz şey arasındaki engellerin ortadan kalmasıyla gerçekle­şir; böylelikle o şey, idrâk için müsait hâle gelir.

İşte bu, o şeye dair bilgimizin bağlı olduğu asgari şartlardır ve bu şartlar, pek çok şeyden oluşmaktadır.

Eşyanın hakikatleri, mücerretlikleri makamında, “vahdani­yet/birlik” özelliğindedirler ve basittirler; bir ve basit olanı ise, daha önce ima ettiğim ve sebebini birazdan açıklayacağım gibi, sadece “vâhid/bir” ve basit olan idrâk edebilir. Binaenaleyh biz, eşyanın sadece sıfatlarını ve arazlarını idrâk edebiliriz ki, bunlar, herhangi bir şeyin sıfat ve levazımından ibarettirler; yoksa, her­hangi bir şeyi mücerret hakikati açısından asla idrâk edemeyiz: her hangi bir şeyi, ona ait bir sıfat veya hassa veya araz veya lâ­zım itibarıyla değil de hakikati açısından idrâk edebilseydik, o hakikâtin benzerini de idrâk etmemiz mümkün olurdu. Çünkü hakikatler, hakikat olmaları itibarıyla, birbirlerine benzerler; iki benzerden birisi hakkında mümkün olan şey, diğeri hakkında da mümkündür.

Bunun ardından gelen eşyanın hakikatlerine dair mücmel bilgi, ancak bu hakikatlerin sıfat, araz ve hassalarla taayyün et­melerinden sonra gerçekleşebilir; nitekim, daha önce sıfatı, her hangi bir mevsufun sıfatı olması anlamıyla taayyünü yönünden tarif etmiştik.

Mücerretîikîeri açısından hakikatlerin mâhiyetim bilebilmek ise, özel bir vecih dışında imkânsızdır. Bunları bilmenin müm­kün olduğu özel vecih, kevnî nispet ve sıfatların arifi sınırlama­sının ortadan kalkmasıyla gerçekleşir. Arif, “Ben onun işitmesi ve görmesi olurum” makamı ile bunun üzerindeki mertebeyle tahakkuk ettiğinde bu sınırlılıktan kurtulur; üzerindeki mertebe ise, kendisine komşu ve “kurb-i feraiz”e mahsus makamdır ki, bu makamın sırrına -Allah’ın izniyle- daha sonra dikkat çekece­ğim.

Bazı hükümlerine dikkat çektiğim bu sırrm, gerçekten de, ka­palı ve anlaşılması ve ifâdesi son derece güç başka bir takım sır­ları daha vardır. Bunlardan birisi, mümkünlerin hakikatlerine sirayet eden Hakkın tecellîsinin hükmüdür.

Kâmil îmam-Şeyhimiz/îbnü’l-Arabi, Rabbine münacaat etti­ği bir kasidesinde, bu hükmün bir özelliğine işaret etmiştir ki, sözünü ettiğimiz konuyla ilişkilidir.

Hiç bir şeyde o şeyin hakikâtini idrâk edemem, Nasıl olur da idrâk ederim ki, siz içindesiniz

Varlıklar/ekvan ve vasıtalar mertebesini aşan ilâhî kattan bil­gi armaya ehil olan kimseler, bu menzil ve mukaddimelere vakıf olup, ilâhî inayetin cezbeleriyle bunlardaki perde ve engelleri aştıklarında, henüz işlerinin başında basîretleriyle şunu müşa­hede etmişlerdir: Alemin sureti, mânâlar ve hakikatler âleminin bir örneğidir. Böylelikle bu insanlar, olgular alemindeki her han­gi bir suretin, gaybî ve manevî bir hakikâtin misâli ve mazhân olduğunu öğrenmişlerdir.

Birleştirici/cami bir nüsha olan insanın uzuvlarının bâtınî kuvvetlerine nispeti, âlemin suretlerinin bâtını hakikatlere nispet­leri gibidir; bunların hükümleri de, onların hükümlerine benzer.

Buna göre, görünen şeylere nispetle insanın gözünün/basar durumu, manevî makûllere ve gaybî malumlara nispetle “basîref’in hâli gibidir:

Göz, zerreler ve tozlar gibi küçük şeyleri veya tam parlaklık hâlinde güneşin merkezi gibi büyük nesneleri görmekten aciz­dir. Göz -güneşin merkezinin nurun ve aydınlığın kaynağı oldu­ğunu bilmekle beraber- idrâk etmekten aciz olduğu için bu böl­gede siyahlık bulunduğunu zanneder.

Böylelikle, gözün idrâkinin, “tam açıklık” ve “tam gizlilik” gibi iki uçta gerçekleşmediği ortaya çıkmıştır. Nitekim aynı şey, iki perde mesabesindeki “tam aydınlık” ve “tam karanlık”ta da böyledir. Bu ikisi/tam karanlık ve aydınlık arasındaki ortak un­sur olan ve kendilerinden doğan “ziya/aydınlık” sayesinde ne­tice/fayda meydana gelir.

Bu izahı, Allah’ın izniyle, daha sonra tamamlayacağız.

İşte, akıllar ve basîretler de, küçüklük ve büyüklükte “orta” makûlleri ve malumları idrâk edip, çok küçük makûlleri idrâkte aciz kalırlar. Buna örnek olarak, mizaçların ve her an içinde bü­yüme ve yok olma gibi cüzî değişmelerin kesin ve detaylı bilin­mesinin imkânsızlığını verebiliriz.

Akıl ve basîretler, Hakkın (cc.) zâtı, isim ve sıfatlarının haki­katleri gibi insanın takatini aşan ulvî hakikatleri idrâkten de -bunları ancak Allah ile idrâk edebilirler- acizdirler; nitekim, da­ha önce bunu zikretmiştik.

Bu insanlar, uzak bir mesafeden küçük hayvanın veya yıl­dızların ve güneşin cisminin her andaki hareketleri gibi, aşırı uzaklıktan dolayı bazı şeyleri idrâk etmenin imkânsız olduğunu düşünmüşlerdir. Bunun yanı sıra, aşırı yakınlıkta da durum bu şekildedir; çünkü hava, gözbebeğine bitiştiği için idrâki imkân­sız kılar. Başka bir örnek ise, gözbebeğinin kendisidir; bu, görü­len şeylere dairdir.

“Makûlat/akledilir” ve basîret gücüyle görülen şeylerde de durum böyledir. Bu bölüme örnek olarak, insanın idrâk melekesi nefis verilebilir: İnsan, başkasını idrâk eder, fakat, kendisine nis­petle en yakın şey olan kendi nefsini ve hakikatini idrâk edemez.

Binaenaleyh bu yolla, basîret ve gözlerin/basar, ilâhî ve kev-nî-vücûdî hakikatleri ve bunların kapsadığı mânâ ve sırları id­râkten aciz oldukları kesinleşmiştir.

Ayrıca, sahîh ilmin kesb ve çaba ile meydana gelmeyeceği de ortaya çıkmıştır. Sahîh ilim, Hakkın gaybma mahsus “feyz-i ak-des”i ve imdadı olmaksızın beşerî kuvvetler/melekeler tarafın­dan elde edilemez; söz konusu imdat, daha sonra belirteceğimiz, Zât’a ait nûrî-ilmî ve ilâhî tecellîyle gerçekleşir.

Fakat tecellînin kabulü, tecellî eden/mütecellî ile tecellî edi­len /mütecellâ-leh arasındaki münâsebeti temin eden “istidad”a tâbidir; böylelikle, Hakkın eserinin kendisine bağlı olduğu/te­vakkuf “irtibat” gerçekleşmiş olur.

Çünkü tecellînin, tecellî ettiği bütün şeylerde bir hükmünün, eserinin ve suretinin bulunması kaçınılmazdır. Bunların ilki, ke­sin/muhakkak zevki ilmin içerdiği “şuhûdî hâl”dir. Bununla birlikte, Zât’a ait Gayb-ı Mutlak’tan zuhur ve taayyün etmesi açısından tecellînin kendisi, ilâhî bir tesirdir. Bu tesir, Zât mer­tebesinden tecellîgâhm mertebesine taayyün etmiştir, çünkü tecellîyi tayın ve tahsis eden tecellîgâhdır. [51]

Her hangi bir müessirin bir şeye tesiri, ikisi arasında bir irti­bat olmaksızın gerçekleşemez, irtibat ise, münâsebete bağlıdır; münâsebet ise, manevî bir nispettir ve sadece karşılıklı ilişki içinde olan/mütenasibeyn iki şey arasında taakkul edilebilir.[52]

Allah’ın Hakikatini Niçin Bilemeyiz

Şeriat mensupları, zevk ve selim akıl sahipleri arasında mu­hakkik olanlar şu konuda ittifak etmişlerdir: Hakkın hakikati, bilinemez. Zâtı açısından Hak ile yaratıkları arasında hiç bir mü­nâsebet olmadığı için başkasının ilmi, Hakkın hakikatini ihata edemez.[53]

Çünkü Hak ile yaratıkları arasında herhangi bir açıdan bir münâsebet sabit olsaydı, Hak bu açıdan yaratıklarına benze-miş, bunun dışındaki noktalardan ise onlardan farklı olurdu; Hak ile yaratıkları arasında müşterekliği temin eden yön, fark­lılık yönünden başka bir şeydir. Bu durumda ise, müstağnilik ve ahadiyetle çelişen “fakr” ve “imkân”a neden olan “terkip” ortaya çıkardı. Ayrıca halk da, bizzat mümkün ve mahluk ol­masına rağmen, bir açıdan Hakka benzemiş olurdu. Çünkü bir şey, başka bir şeye benzerse, o şey de zorunlu olarak kendisi­ne benzer.

Vâhid/Bir olan Hak, bütün bunlardan ve kendisine layık ol­mayan şeylerden münezzehtir. “Hakkın, benzeri gibisi yok­tur.” (Şura, 11)

Bu zikrettiğimiz hüküm doğru olmakla beraber, Hakkın ya­ratıklarında tesirinin bulunduğunda ise, hiç bir kuşku yoktur. Böylelikle, iki durumu uzlaştırmak güç olmuş, bu sırrı açıklaya­cak kesin bilginin öğrenilmesi zorlaşmıştır. Bununla beraber, in­sanların çoğunluğu, bu bilginin son derece açık ve belli olduğu­nu zannetmişlerdir, hâlbuki durum hiç de böyle değildir.

Ben bu meselenin bazı sırlarını -Allah’ın izni ile- açıklayaca­ğım.

Hak subhanehu ve teala, bazı kullarını bu duruma muttali kılmak isteyince, öncelikle âlemlerden müstağni Zât’ımn özelli­ğini, ulûhiyet ve ona tâbi isimler, sıfatlar ve nat’larla onlara bil­dirmiştir; bunun ardından da, Zâtının melun ile irtibatını göster­miş, onları ilâh ve melûh arasındaki “bağımlılık/tezayüf” sırrı­na vâkıf kılmıştır. Bu bağımlılık, her ikisinin hem varlık ve hem de takdir olarak diğerine bağlı olmasını ifâde eder. Böylelikle bu insanlar, Hak ile yaratıkları arasındaki “münâsebet” yönlerin­den birisini idrâk etmişlerdir.

Bunun ardından Hak, ulûhiyetini, aklen ve şer’an sabit olan “vahdaniyet” özelliğiyle ile nitelemiştir. Onlar da, ulûhiyeti ha­ricî âlemde varlığı/ayn olmayan “makûl” bir nispet olarak öğ­renmişlerdir. Böylelikle bu insanlar, Hak ile yaratıkları arasında­ki münâsebetin başka bir yönünü daha müşahede etmişlerdir. Ayrıca Hak, bu insanlara şunu bildirmiştir ki: İster pek çok cüz­den oluşmuş olsun, isterse de basit olsun her varlığın kendisine özgü bir “ahadiyef’i vardır; bu ahadiyet, “çokluğun ahadiye-.. ti/ahadiyet-i kesret” olsa da böyledir.

Her anda o varlığın zahir ve bâtınında hâkim ve galip olan şey, o varlığın sıfatlarından birisi veya çokluğunun/kesret kendisinden meydana geldiği hakikatlerinden birisinin hük­müdür.

Buna göre zahirî itibarıyla varlığa hâkim olan, dört keyfiyet­ten herhangi birisinin diğer keyfiyetlere baskınlığıdır. Bu dört keyfiyet, bir araya geldiklerinde varlığın bedeninin mizacı oluşur: İşte, bâtın açısından da durum aynen bu şekildedir. Çünkü her müridin irâdesinin, bütün hâl ve zamanlarda sadece bir ko­nusu olduğu gibi, kalb de, her şeyi kapsama gücünde olsa bile, bir vakitte sadece bir tek şeyi içerebilir.

-Hak, bu insanlara her varlığın ahadiyetini o varlığın “mâhi­yet” ve “ayn-ı sabite” diye isimlendirilen hakikati yönünden göstermiştir. Mâhiyet veya ayn-ı sabite, bir şeyin ezelde Hakkın ilmindeki taayyünü nispetinden ibarettir. Hakkın ilmi ise, iki farklı görüşe göre, kendi Zâtının bir “nispet”! veya mevsufun-dan ayrı olmayan “zâtı sıfâh”dır.

Şu hâlde, ilâhî ilimde sabit oluşu açısından her varlığın ma-lumluk nispeti, mevsufundan ayrı olamaz.

Böylelikle, özellikle Zâtın ilminde farklılığın bulunmayışı iti­barıyla -bu düşünceyi benimseyenlere göre- zikredilen bu ve-cihlerden başka bir takım “münâsebetler” de ortaya çıkmıştır: Binaenaleyh, ulûhiyet bir nispettir, mahımluk bir nispettir, taay­yün bir nispettir, kendisiyle nitelenilen vahdet de bir nispettir. “Ulûhiyet” bir nispettir; “Vücûd”tan mücerret olması açısından mümkün “ayn” bir nispettir; “Kûn/Ol” ve benzeri bir ifâdeyle yaratmaya dönük “ilâhî teveccüh” bir nispettir; Zât’a ait Gayb-ı Mutlak mertebesinden taayyün eden ve irâde nisbetiyle sınırla-nan/muhassas “tecellî” de bir nisbettir; taayyünü açısından bu tecellînin taalluk ettiği şey de, bir nispettir; “varlık ortakhğı/vü-cûdî müştereklik” bir nispet olduğu gibi, “ilmî” müştereklik de bir nispettir.

Binaenaleyh, ifâde ettiğimiz veya dar anlayış ve zayıf akıllı­lardan ve onların maruz kalacağı afetlerden çekinerek zikretme­diğimiz şeyler ile, Hak ve halkı arasındaki “münâsebet” sahîh olmuştur.

Böylece, irtibat sırrı ortaya çıkmış, “münâsebet” bağıyla ilâh ve melûh arasında “eser” meydana gelmiştir.[54]

Zevk İlmini Tahsil Araçları

Sonra şöyle deriz: İnayet ehlinden olan salihler, zikrettiğimiz meseleyi idrâk edip, işaret ettiğimiz hususlara vâkıf olunca şunu öğrenmişlerdir: Sahîh ve kâmil keşif açısından zevke dayanan “sahîh” ilmin gerçekleşmesi, ilâhî inayetin ardından cüzî, zâhi-rî-bâtınî melekelerin farklı ve çeşitli amaçlardan kurtulmuş ol­masına bağlıdır. Bunun yanı sıra, idrâk mahallinin her çeşit ilim ve itikattan, hatta “Hak”tan ibaret olan “matlub”un dışındaki her şeyden temizlenmesi de gerekir. Bunun ardından kul, kendi­sinden bilmiş olduğu tarzda, icmâlî ve küllî bir teveccüh ile Hakka yönelmelidir. Bu teveccüh, günlük bilgilerden/taayyün, kişinin itikadına ve başkalarını taklidine bağlı beğenmeler-den/istihsan, kevnî veya diğer farklı ilgi alanlarına yönelik çe­şitli arzulardan soyutlanmıştır.

Bunun yanı sıra kul, niyetini ve himmetini birleştirmeli, tam bir ihlasa sahip olmalı ve hiç bir kesinti veya düşünce bölünme­si ve niyet parçalanması olmaksızın sürekli veya en azından ço­ğu zaman bu hâlde bulunmaya çalışmalıdır.

Binaenaleyh, bütün bunlar yerine getirildikten sonra nefis ile ilâhî gayb ve “Hazretü’1-Kuds/Kudsiyet mertebesi” arasındaki “münâsebet” kemâle erer. Hazretü’1-kuds, varlığın kaynağı ve isimlere ait tecellîlerin kökenidir/memba. Bu tecellîler, bütün varlıklara ulaşıp, tecellîye mazhâr olan herkesin/tecellîgâh mer­tebesinde ve ona göre taayyün eder ve çoğalırlar; yoksa, tecellî­lerin çoğalması, bir ve mutlak olan tecellî edene/Hak göre değil­dir.

Hak, böyle bir şeyden münezzehtir.

Fakat bu tecellîlerin, bunların hükümlerinin, tecellîgâhlarmın kendilerini kabul ve eserlerini telakki edişlerinin ve de bunlar ile kabiliyetlerde zuhur eden şeylerin önemli sırları vardır. Vakit, bu sırların detaylarını zikretmemiz için yeterli değildir.

Bu mevzunun ve bulunduğumuz ilmî makamın çağrıştırdığı şeyleri, kısaca ve işaretle zikrediyoruz; bunlar, sırlarını ve mer­tebelerini açıklama sadedinde olduğumuz konulardır.[55]

Bu Bölümün İlavesi

Bilinmelidir ki: Hakkın imdadı ve tecellîleri, her nefeste âleme ulaşır. Kâmil tahkike/tahkîk-i etemm göre ise, sa­dece tek tecellî vardır. Bu tecellînin kabiliyetlere, merte­belere ve istidatlara göre çeşitli taayyünleri zuhur eder. Bundan dolayı da bu tecellîye taaddüt/çoğalma, farklı na’tlar, isimler ve sıfatlar eklenir; yoksa bu tecellî, haddi zâtında çoğalmış veya zu­huru yenilenmiş ve tekrarlanmış değildir. Öncelik/tekaddüm ve sonrahk/teahhur gibi yenilenme, tekrar, sınırlanma ve değiş­me vehmi veren mümkünlerin hâlleri, tecellînin çoğalmasında-ki durum gibidirler; yoksa tecellî/emir, ıtlakta/mutlaklık ve takyitte, isimde veya sıfatta, eksilmede veya artmada sınırlan­maktan münezzehtir.

İşaret olunan ve daha sonra da zikredilecek olan ahadi-yet/birlik özelliğindeki bu tecellî, “vücûdî nûr”dan başka bir şey değildir. Vücûd ile nitelenmelerinden önce veya sonra Haktan mümkünlere bu nurdan başka bir şey ulaşmaz. Bu tecellînin dı­şındaki şeyler ise, mümkünlerin hüküm ve eserlerinden ibarettir. Bu hüküm ve eserler, zuhur esnasında bazı mümkünlerden diğer­lerine zikredilen “vücûdî” ve “vahdanî” tecellîyle ulaşırlar.

Vücûd, Hakkın dışındaki şeyler için zatî bir şey olmayıp, ak­sine Hakkın tecellîsinden kazanılmış olduğu için âlem, süreklili­ğinde her an ahadiyet özelliğindeki “vücûdî imdâd”a muhtaç olmuştur. Bu imdat, hiçbir aralık ve kesilme olmaksızın devam eder. Zikredilen imdat, bir an bile kesilmiş olsaydı, âlem anında yok olurdu. Çünkü adem/yokluk, mümkün hakkında “lâ­zım/zorunlu”, vücûd ise yaratıcısından kendisine gelen “arızî” bir Özelliktir.

Sonra şöyle deriz: Mümkün, hiçbir anda “tefrika/dağılma” veya vahdaniyet /birlik özelliğindeki “cem/birlik” hükmünün kendisine egemen olmasından kurtulamaz. Aynı zamanda mümkün, kendisine yerleşen hâllerden herhangi bir özelliğin hükmünün, diğerlerinin hükümlerine egemen/gâlip olmasın­dan da hâli değildir, nitekim, daha önce bunu açıklamıştık.

Eğer mümkün, tefrika hâlinde bulunursa -ki, “tefrika” derken, bâtının kevnî hüküm ve ilgilerin kirlerinden temizlenmemiş ol­masını kastediyorum- kendisine ulaştığında tecellî, kalbe hâkim olan sıfatın hükmüyle karışır ve kalbi kuşatan çokluğun /kesret hükmüyle boyanır. Bunun ardından ise, aynı şey/emr, “irtibat” sırrı sayesinde diğer nefsanî sıfatlara ve bedenî kuvvetlere sirayet eder; bu, zikredilen sıfatların hükümlerinin insandan sâdır olan bütün fiil ve eserlere sirayet etmesidir. Öyle ki, bu fiil ve eserlere insanın çocukları, amelleri ve niyetine ve “ilmî huzûr”una bağlı ibâdetleri de dahildir. Ayrıca bu hükümler, bütün bunlardan dünya ve âhirette meydana gelen neticelere de sirayet eder.

Bu bağlamda Hz. Peygamber’in “Çocuk babasının sırrıdır”; “Emzirme tabiatı değiştirir” vb. gibi hadislerini hatırlamak ge­rekir. Bunlar, basiret ve akıl sahiplerine göre son derece açık ko­nulardır. Dolayısıyla onlar, bu meselelerde hiç bir görüş ayrılığı­na düşmemişlerdir.

Ayrıca, renksiz ışığın yansıdığı camın rengini almasını da bu bağlamda hatırlamak gerekir.

Binaenaleyh tecellînin sıfatları, aydınlattığı ve temas ettiği şe­ye göre çoğalır; tecellîgâ hm/tecellî edilen şey, sıfat ve kuvvetle­ri de tecellîyle birleşir. Böylece, bu şeyde bu tecellînin gereği olan Hakkm emri infaz edilir.

Buna göre, sâlik Hakkın dilediği ve belirlediği gayeye ulaştı­ğında, tecellî, bu kevnî sıfatların hükümlerinden soyutlanır ve manevî olarak “gayb” makamına döner. Bu dönüşün detayları­nı anlatmak, uzun sürer, hatta bunların açıklanması haramdır.

İşte, ilâhı tecellîlerin, âlemin çoğunluğunun içinde bulun­dukları hâl karşısındaki durumu bu şekildedir. Çünkü Hakkm Zâtına ait “iradî” emirleri, onlarda infaz olunur ve onlar, bunla­rın nereden ve hangi yolla geldiklerini bilemezler.

Tecellîgâh/mütecellâ-leh, zikredilen kevnî ilgilerin hükümle­rinden soyutlanmış iken himmet ve niyetini biri eştirmiş /cem-i mütevahhid bir hâlde bulunabilir. Bu durumda “vahdaniyet” özelliğine sahip kalbine parıldayan tecellî nuru, varlıkların ve il-gilerin/alaik pasından arınmış “tam tecellf’dir. Bu tecellî, ilk asıl olan “ahadiyet”ten zâtının kuşatmış olduğu mertebelerde bölümlere ayrılan “külli ahadiyet”lerin hükümlerini birleştir­miştir. Bu küllî ahadiyetlere örnek olarak, “ayn-ı sabitesi”nin ve ilk tecellînin ahadiyetini verebiliriz. Bu ilk tecellîyle kulun varlı-ği/ayn kendisi için zuhur etmiştir.

Kul, zikredilen tecellî açısından, bu ahadiyet ile o ana kadar bekâsının kendisine bağlı olduğu ilâhî imdadı kabul eder. Fakat kulun, ilâhî imdadı kabul etmesi, kendisine hâkim olan hâle ve ikinci tecellî esnasında kendisine hâkim olan sıfatın birliğine gö­re gerçekleşir. Bu ikinci tecellî, “fetih” katında/indinde gerçek­leşir, hatta bu tecellî, “fetih”! meydana getirir.

Buna göre birinci tecellîde ayn-ı sabite, sadece “taayyün” sı­fatıyla sınırlanmıştır; kula egemen oîan vücûdî sıfat ise, taayyün ettikten sonra tecellîye belirli bir özellik kazandırır. Bu sıfatın te­cellîye kazandırdığı bu özellik, belirli bir hüküm veya çeşitli hü­kümler ifâde eder ki, daha önce buna dikkat çekmiştik.

Şu hâlde, zikredilen “tevhit” gerçekleştiğinde, ahadiyetlere mensup olan ve onlardan ortaya çıkan bu müteaddit hükümler, hepsini kapsayan “AsiT’da mündemiç olurlar. Böylelikle, tecel­lînin mahalli ve kendisine hâkim olan sıfat, ahadîyet özelliğin­deki “cem’ î/ birleştirici” tecellî hükmüyle boyanır. Bunun ardın­dan da tecellî, mahallin hükmüyle boyanır.

Sonra bu nûr, sıfatlan ve kuvvetleri aydınlatır, bu nurun hük­mü onlara sirayet eder. Bu durumda tecellîgâhın zâtının diğer hakikatleri ve sıfatları, vahdaniyet özelliğindeki bu tecellînin hükmünü kazanırlar ve onun rengiyle boyanırlar. Bu boyanma, kesretin hükümlerinin silinmesini/izmihlal ve gizlenmesini te­min eder. Bununla birlikte kesret hükümleri, bütünüyle yok ol­mazlar, çünkü böyle bir şey, imkânsızdır.

Tecellî, ya ez-Zâhir veya el-Bâtın veya el-Cami’ isminin mer­tebesine göre tecellî eder; çünkü tecellînin küllî mertebeleri, zik­rettiğimiz bu isimlerle sınırlıdır.

Eğer tecellî, ez-Zâhir ismine ait ise ve şehâdet aleminde ger­çekleşmişse, tecellîgâha Hakkı her şeyde “hal” olarak görme imkânı verir. Böylece tevhid hükmünün sırrı, o kişinin tabiatının ve de hissî ve hayalî kuvvetlerinin mertebelerinde zuhur eder.

Bu kimse, hiç bir varlığa karşı zahit davranmaz.

Eğer tecellî, el-Bâtm ismine ait olup, tecellîgâh da idrâk ettiği şeyleri kendi “gayb” alemiyle ve onun içinde idrâk etmişse, bu tecellî, “vücûdun birliği/ahadiyyetü’I-vücûd”nin bilgisini ve onu/vücûd Hakkın dışındaki şeylerden/masiva’1-Hak nefyi -L-hal olmaksızın- ifâde eder. Böylece, tevhit sırrı ve onun gereği olan marifet bu kişinin akıl mertebesinde zuhur eder.

Bu kul, görünen varlıklara karşı zahit olur, bunların zahirî çokluklarından ve hükümlerinden darlığa düşer.

Eğer tecellî, el-Cami’ ismine ait olup, idrâk sahibi de bunu gayb ve şehâdeti birleştiren “orta mertebe” yönünden ve o mer­tebede idrâk ederse, iki tarafa da muttali ve iki iyiliği birleştirme nimetine nail olur.

Bu makâmm, iç içe girmiş/mütedahil bir takım hükümleri ve kapalı sırları vardır ki, bunların açıklanması ve izahı geniş yer tutar. Benim maksadnn, özetle anlatmak olduğu için, bu hüküm ve sırları açıklamaktan sarf-ı nazar ettim.

Allah, doğruya ulaştırandır.

Sonra şöyle deriz: Bu tecellîler, “esma” tecellîleridir. Şayet tecellîgâhın kalbine belirli bir sıfatın hükmü galip olmaz; bu ki­şi, Özel bir itikatla Hakka teveccüh veya belirli bir isim veya mer­tebe veya hazret ile Hakka iltica da dâhil olmak üzere, bütün alakalarından temizlenirse, bu durumdaki tecellî Zât’a mahsûs “ahadiyet-i cem”e göre zuhur eder.

Böylece Zât güneşi, kalb hakikatinin aynasını kalbin “ahadi­yet-i cem/bütün ilgilerden kurtulup, Hakka yönelmesi” açısın­dan aydınlatır. Bu özellik, insan kalbinin kendisiyle “benzer-lik/muzahat” makamına ulaştığı ve tecellînin kendisine yansı­ması için genişlediği özelliktir.

Bu tecellîyi, içlerindeki her şeyle birlikte ulvî ve süflî âlemler kabul edememişlerdir. Nitekim Allah, peygamberi vasıtasıyla şöyle haber vermiştir: “Beni yerim ve göğüm siğdıramadı. Mü’min, muttaki ve temiz kulumun kalbi beni siğdırabildi.”

Ayrıca, kalbin bu tecellînin istiva-gahı olması ve onun sure­tiyle zahir olması, kendisindeki bu “ahadiyet-i cem” özelliği sa­yesinde mümkündür.

Sonra kalbin yüzeyi, ilâhî istiva ile derinleşir/tebahhur, bu derinleşme ve birleşmenin/tevahhud ardından da, kendisinden bir takım kollar çıkar. Bunlar, isimlerin nispetlerine göre rûhânî sıfatların mertebelerinde “ulvî”, tabiî kuvvetlerinin mertebele­rinde ise “süflî” olarak ortaya çıkarlar. Bu durumda, “sebehat” diye isimlendirilen Zât güneşinin şuaları, gözün idrâkinin taal­luk ettiği şeyleri yakar.

Bunun neticesinde bu kişiye mahsûs kıyamet kopar, Hak is­minin lisânı şöyle der: “Bugün mülk kimindir.” (Ğafir, 40)

Binaenaleyh, bu esnada kendisi adına herhangi bir hükmün, hakikâtin veya iddianın ortaya çıkacağı kevnî bir nispet kalmadı­ğı için, Hak kendiliğiyîe cevap verip şöyle buyurur: “Mülk, Kah-har olan vâhid Allah’a aittir.” (Ğafir, 40) Çünkü Allah, zikrettiği­miz özellikteki kişide gizlenmiş olan el-Ewel’in tecellîsinden olan “el-Ahir” isminin hükmüyle, varlık hükümlerini ve başkalık iddi­alarım ortadan kaldırmıştır. Bu iddia ve hükümler, rubûbiyet makâmını elde etmek için yarışırlar, kendi çokluklarım ve hükümle­rini gizlemekle de onun birliği/ahadiyet uğruna çekişirler.

Bunlar, “ahadiyef’in kahrı altında yok olup, kurumuş bir hurma çekirdeğine dönüştüklerinde ve bunlardan geriye hiç bir kalıntının kalmadığı görüldüğünde, “ilâhî istiva” sırrı insana ait bu kalbe zuhur eder. Bu istiva, kemâl ve camilik özelliğine sa­hiptir.

Bunun ardından da, istiva ma ha İlinin /müsteva mertebesinin lisânı, “er-Rahmân” ismine ait istivanın ardından konuştuğu gi­bi, dile gelerek şöyle der: “Göklerdeki her şey O’nundur.” Gök­ler, zikredilen sıfatların ulvî mertebesidir. Bu mertebe, “Allah” isminin istiva ettiği mahal ve daha önce açıklandığı gibi “ben­zerlik/muzahat” mertebesinin sahibidir. “Yerde olanlar da O’na aittir/’ Bu mertebe, itibari olarak, onun süflîliğinin ve tabi­atının mertebesidir. “Ve ikisi arasındakiler.” Bu ise, onun ulvî-liği ve süflîliği birleştirmesinin mertebesidir. “Toprağın altında­kiler de O’na aittir/’ (Taha, 6).

Bu ise, tabiatının hükümlerinin neticeleridir; bu neticeler, kendisinden münfail oldukları için “tabiat” mertebesinden daha aşağıdadırlar. Çünkü “münfail”in mertebesi, “fail”in mertebesi­nin altındadır. Böylece iş, tamamlanmıştır.

Bu durumda, meşhur iki hadiste “Ben onun işitmesi ve gör­mesi olurum” ve “Allah kulunun diliyle ‘Allah kendisine hamd edeni işitmiştir”‘ şeklinde işaret olunan “kurb-ı neva-fü”‘in mukabili “kurb-i feraiz” zuhur eder.

Bunun ardından, “Allah” isminin mertebesinin lisânı şöyle der: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na aittir.” Bunun nedeni ise, kulun bütün sıfat ve kuv­vetlerinin, Hakkın isimlerinden birisine dönüşmesidir. Kul, Rab-bmın gaybı perdesinin ardında mestur kalır ve lisan-ı hâli, mecaz olarak değil, hakîkat olarak dile gelir:

Onun kanatlarının gölgesiyie zamanımdan gizlendim

Artık, zâtım zamanımı görür, o ise beni görmez

Şayet, günler ismimi sorsa ben bilmem

Mekânım nerede derse, mekânımı da bilmem

Çünkü o, keyfiyet ve mekândan münezzeh olmuş, hakîkat-te/ayn hasıl olmuş, mertebesi itibarıyla da izzet ve korunmuş-luk makamında her varlığın ve hakikâtin aklından perdelen-miştir.

Sonra, lisân-ı hâl ile bu işaretlerden Allah’ın şu âyetleri ken­disine okunur. “Onların işledikleri her bir ameli ele alırız.”(Furkan, 23).

Bunlar, bu insan ile zuhuru ve kendilerindeki fiilin insana nisbeti itibariyle kesretin hükmünü izhâr eden kevnî hü­kümlerdir. “Böylelikle onu zebun ettik” (Furkan, 23). Bunun anlamı, daha önce de belirttiğimiz gibi, Hakka ait “ahadiyet-i cem” ile bu kevnî hükümleri yok ettik, demektir. “Cennet ehli.” Bunlar, işaret ettiğimiz Hakkın gaybınm ve perdelemesinin mensuplarıdır. “O gün, mekân açısından daha iyi ve sözleri daha güzel olanlardır.” (Furkan, 24).

Hangi söz veya makam, Zât gaybmda sabit olmaktan, onda gizlenmekten, başkalık ve varlıklara kulluktan kurtulmaktan ve dilediği bütün şeylerde Hakkın ona vekil olmasından daha ha­yırlı ve daha güzel olabilir ki?

Sonra şöyle buyurmuştur: “Sonra sema, beyaz bulut ile par­çalanır.” (Furkan, 25)

İşaret olunan makam lisanıyla sema, kuşkusuz “uluvv” mer­tebesine aittir. Gerçekte “uluvv” ise, diğer varlıklara te’sir et­mekle hüküm sahibi olan mertebelerindir. Çünkü eser, hüküm sahibine mahsûstur; bilindiği gibi, müessirin derecesi, tesir etti­ği şeyden daha üstündür.

Bulut, nebevî ve ilâhî haberlerde işaret olunan “Ama” merte­besinin hükmüdür. Ona, “Nefes-i Rahmanı”, “hazret-i cem” di­ye işaret etmiş, onun varlıkları ortaya çıkartan, onları kuşatan, açılması ve yayılmasıyla da varlıkların gayba mahsûs ilâhî ilim mertebesinde birbirlerinden ezelî olarak farklılaşmalarını izhâr eden nûr olduğunu belirtmiştik. Nitekim bu nedenle Allah, “Al­lah’ın bulutlardan gölgeler içerisinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?” (Bakara, 210) âyetiyle, kendisinden ve işin so­nunda kıyamet günündeki hükmünden haber vermiştir.

Böylece Hak, işleri tafsil eder, çirkini temizden ayırır. Bunun ardından da, ilk olanın sırrı, sonuncuda ortaya çıkar, el-Evvel ve el-Âhiri, el-Bâtm ve ez-Zâhiri birleştiren “emr”in hükmünü orta­ya çıkartan “benzerlik” tamamlanır.[56]

Hulul Ve İttihad Yoktur

Sonra şöyle deriz: Kuşkusuz ki, işaret edilen bu kulun ve ben­zerlerinin mertebesi, zikredilen Amâ’nrn ihatası altına giren mertebelerdendir. Bu mertebeyi, söylediğimiz şeylerle birlikte, “ademî” nispeti ve “imkanı” karanlığı/zulmet açısından kulun mertebesinin Yaratıcısının mertebesinden farklılaşması izhâr eder. Bu durum, kulun “ariyet” olarak kazandığı varlık hükmü­nün, “vücûd-ı baht” ve “halis nûr” olan Hakka dönmesi/rücu; ilâhî isimlerin mazhârlan olan ve zatî risâletlerin taşıyıcıları me­leklerin bu kuşatıcı kulun mertebesinde kendilerine ait menzil­lere tenezzül etmeleriyle gerçekleşir.

Bu kul, bir nüsha ve tam ayna olması itibarıyla, Rabbı kendi­sini beşerî karanlıklardan ve kevnî hükümlerden “takdis” etti­ğinde rabbinin mertebesinin suretini elde etmiştir.[57]

İsimler, zikredilen mertebelerde yerleştiklerinde -ki bu, ku­lun sıfat ve kuvvetlerini daha önce işaret ettiğim gibi ilâhî sıfat ve isimlerle değiştirmesiyle gerçekleşir- şu âyetlerin ifâde ettiği hükümler ortaya çıkar: “Mülk o gün Rahman olan Hakka ait­tir. O gün kâfirlere” yani, çoklukları/kesret ile ahadiyet hü­kümlerini örtenler için “zor bir gündür.” (Furkan, 26) Çünkü, bir şeyin varlığının/ayn ortadan kalkması, kendisine çok ağır gelir. Aynı şekilde, bu hâlin sahibi olan sâlike de, zikredilen ma­kama ulaşmadan önce beşerî ve kevnî vasıflardan soyutlanmak ve kurtulmak, son derece güç gelir.

Söylediğimiz hâli elde etmek ve onunla ardaklanmak, olduk­ça zordur; fakat “Sabah vakti asil kavim hamd eder.”

Allah, bizi ve diğer kardeşlerimizi bu yüce makamın ehli ve bu üstün hâlin erbabı eylesin![58]

Allah’ın İlmi Hakiki, Kulun İlmi Mecazdır

Sonra şöyle deriz: Sâlik, bu perdeli makama ulaşıp, açıkladı­ğımız şeylerle tahakkuk ettiğinde ve Rabbımn gözü ile Rabbmı gördüğünde; ayrıca bu hâlin zıddıyla (:Rabbımn gözüyle kendi­sini ve her şeyi gördüğünde) tahakkuk ettiğinde, ilim ve marife­ti kendisine izafe edilir. Bu izafe, hüviyeti açısından veya kendi­sine göre değil, Rabbı açısından kendisine izafe edilir. Diğer sı­fatlar da bu tarzda kendisine izafe edilir.

Sonra kul, kendi nefsini de bu tarz üzere bilir, nefsi, kendisi­ne kevnî şeylerin en yakınıdır. Fakat kulun nefsini bilmesi, işa­ret olunan tarzda Rabbmı bildikten sonra gerçekleşir. Bunun ar­dından da, Hakkın kendisine bildirmeyi murat ettiği isimleri, küllî ve mücerret hakikatleri bilir.

Bütün bunlara dair bilgisi, münezzeh, küllî, kuşatıcı ve vah­daniyet özelliğindeki bir bilgidir.

Şu hâlde sâliğin, eşyanın hakikatlerini bilmesi ve “küllîlik” mertebelerinde onları idrâki, kuşatıcı/cami ilâhi-vahdaniyet özelliğiyle gerçekleşir. Bu özellik, zikredilen tecellînin katın­da/lede’t-tecellî meydana gelir. Zikredilen bu tecellî, sâliği bo­yar ve “ahadiyef’iyle, kulun mümkün oluşundan kaynaklanan kevnî çokluğunu ortadan kaldırır. Bunun yanında tecellî, kula ait “ahadiyetler”in hükümlerini de ortadan kaldırır.

Nitekim, “eser” ve “münâsebet” sırlarından bahsederken bunlara dikkat çekmiştik.

Sonra sâlik, bu birleştirici “ahadiyet” tecellîsinin hükümleriy­le ve zikredilen küllî sıfat İle bu hakikatlerin hükümlerini, özel­liklerini, arazlarını ve levazımını idrâk eder. Bu küllî sıfat ile sâ­lik, Zât tecellîsinin hükmüyle ve işaret ettiğimiz ilim mertebesi­ne ait gaybî-nûr ile bezenmeye/tahalli hazır hâle gelir.[59]

Ledünni İlimden Feyiz Almanın Sırrı

Bunun sırrı ve sureti şudur: İnsan, ilâhî ve kevnî mertebeler arasında bir berzah, bu ikisini ve içerdikleri şeyleri birleştiren bir nüshadır, nitekim daha önce de bunu belirtmiştik; binaenaleyh, hiçbir şey yoktur ki, insanın mertebesinde resmedilmiş olmasın.

İnsanın mertebesi, her şeyi kendisinde birleştirmesin­den/cem ibarettir. İnsanın varlık nüshasının kapsadığı ve bütün vakitlerde, neş’etlerde, mevtmlerde ve hâllerde mertebesinin içermiş olduğu şey, kendisi ile bu hâl veya vakit veya neş’et ve­ya mevtin ve ehli arasındaki münâsebetin çağnştırdığı/istid’a şeyden ibarettir. Nitekim, âleme taalluk nispeti ve âlemin ona ta­alluku açısından Hakkın adeti de böyledir, daha önce buna işa­ret etmiştik.

Şu hâlde, cüzî sıfatlarının kayıtları bağından ve kevnî hü­kümlerden kurtulmadıkça insanın idrâki, zikredilen şekilde kendisine hâkim olan cüz’î sıfata göre “mukayyet” olur. Bu id­râk ile o, ancak kendisine benzer ve bunun ihatası altında olan şeyleri idrâk edebilir, bunun dışındaki şeyleri idrâki ise, müm­kün değildir.

İnsan, kayıt ve meyil hükümlerinden, cüzî-saptırıcı/ inhirafı cezbelerden kurtulup, işaret olunan orta ve birleştirici/vasatî ve cem’î makama ulaştığında -ki bu, küllî benzerlik/müsâmet nok­tası ve manevî, ruhanî, misâli ve hissî olmak üzere bütün itidal mertebelerini birleştiren dairenin merkezidir- ve açıkladığım hâlle vasıflandığında, berzah mertebesine ait manevî “muhazat” makamında iki makâm/ilâhî ve kevnî adma kaim olur. Böylelik­le zâtıyla, her iki mertebeyle -noktanın çevrenin her bir parçası karşısındaki konumu gibi- yüz yüze/müvacehe hale gelir; bü­tün bunların bir nüshası olduğu için kendisinde onlardan bulu­nan şeyler sayesinde ilâhî ve kevnî hakikatlerin her birisine mu­kabil olur.

Böylece insan, kendi varlık nüshasının her bir ferdiyle, her iki mertebede o ferdin mukabili olan hakikati idrâk eder, böylelikle de, eşyanın hakikatleri, asılları ve ilkelerine/mebâdi dair ilim el­de eder; çünkü o, bütün bunları tecrit makamlarında idrâk et­mişti.

Bu tekil bilmenin ardından insan, kendi tümelliği ve “cemi­yeti” ile bu hakikat ve asılları “tümellikleri/ cümle” ve toplamla­rı açısından idrâk eder. Böylelikle, daha önce durumu açıklanan kimsenin aksine, o kimseye hiçbir hakikat çelişkili görünmez, hiçbir hâl veya hüküm ona göre tezat teşkil etmez.

Aşağıda zikredeceğimiz kayıtlar olmasaydı, bu müşahedenin hükmü devam eder, bunun eserleri müşahede sahibinde zuhur ederdi. Fakat, tam ve kâmil camilik, bunu engeller; çünkü bu ca-milik, her vasıf ile zuhuru ve her hâl ve hüküm ile bezenmeyi is­tilzam eden “istiab”ı gerektirir.[60]

Zikredilen bu özel hâlde sebat, güç olsa bile, zikrettiğimiz kâ­mil ihataya ve istiaba zarar verir. Bu istiab, Hakkın kâmil ve umumi varlık sureti açısından kendisiyle zuhur ettiği “istiab”tır; bu suret, mizân-i etem/en kâmil mizan, en kâmil, şâmil ve umu­mî mazhârdır.

Sonra şöyle deriz: Bu kapsayıcı zevkin ve kâmil keşfin netice­lerinden birisi de, fikrî idrâklerin gayesine, nazarî ve nazarî ol­mayan bilgilerin nihayetine ulaşmaktır; bunlar, daha önce işaret edildiği gibi, araz, sıfat, özellik ve levazımı aşmazlar.

Böylelikle, bu idrâkin sahibi, bütün fikir sahiplerinin fikir kuv­vetleriyle idrâk ettikleri, his ve nazarlanyla muttali oldukları ni­hai şeyleri; nazar mensuplarının birbirlerini suçlamasının sebebi­ni; bu kimselerin neleri idrâk ettiklerini ve neleri kaçırdıklarını; hangi açıdan isabet ettiklerini ve hangi açıdan yanıldıklarını bilir.

Bunun yanı sıra bu kişi, kuşatıcı zevk ile tahakkuk etmeyen zevk mensuplarının ve bunların dışındaki inançları zanna ve taklide dayanan insanların bilgilerini de değerlendirebilir.

Çünkü bu kimse, zevk sahiplerinin ve mukallitlerin mertebele­rini, onlara hâkim olan isimleri, hâlleri ve makamları; sahip olduklan şeyleri sevip, onunla kendilerini sınırlamalarını gerektiren ne­denleri bilir; bu hâlden kurtulma yeteneği olardan ve olmayanları tanır. İşte böylece, bütün yaratıkların mazeretlerini kabul eder, hâlbuki insanlar, onu inkâr ederler ve değerini takdir etmezler.

İşte bu, -Ey kardeşimi- vehbî ilimlerinde ve kâmil-matlup ke­şiflerinde temkin sahibi Ehlullah’m hâlidir. Sakın bunu, nihaî ga­ye zannetmeyiniz. Çünkü, her denizden büyük başka bir deniz daha vardır. İşte bu bilgi ve idrâk dolayısıyla resuller, nebiler ve kâmil veliler arasında bilgi kaynaklarının aslında, neticelerinde ve temel mertebelerin hükümlerine dair açıklamalarında hiçbir görüş ayrılığı yoktur; bununla birlikte, bu bilgilere muttalî olma­da ve onları açıklamada bazıları diğerlerinden daha üstündür.

Resul ve velilerden nakledilen görüş ayrılıkları, sadece cüzî meselelerde ve şeriat alanıyla ilgili ilâhî hükümlerdedir: çünkü bunlar, mükelleflerin hâllerine, zamanlarına ve onların alışkan­lıklarına ve maslahatlarının gereklerine tâbidir.

Böylece, her zamandaki ilâhî hükümler, bu zamanın resulü vasıtasıyla dönemindeki insanların istidat, hâl, ehliyet ve merte­beleri gereğince, ehline en yararlı şekilde belirlenmiştir.

Resuller, işaret olunan bu cüzî hükümlerin dışında Haktan haber verdikleri şeylerde ise, hemfikirdirler; sonradan gelen her­hangi bir resul, kendisinden önce gelmiş resulü ikrar ve tasdik eder. Çünkü bütün nebilerin bilgilerini aldıkları kaynak birdir. Ayrıca onlar, Haktan bilgilerini telakki ederlerken idrâk meleke­leri, müktesep ilim ve itikatların, ilgilerin ve bunun dışında da­ha önce işaret edilen şeylerin hükümlerinden temizlenmiştir.[61]

İşte, velilerin büyüklerinin durumu da böyledir. Binaenaleyh her hangi bir ilâhî esasta büyük veliler arasında kesinlikle görüş ayrılığı olmaz. Kâmil veliler arasındaki görüş ayrılığı, işaret etti­ğimiz gibi, sadece cüzî meselelerde olabilir; ya da ihtilaf, ehl-i zevk kimselerden kemâle ulaşmamış “mutavassıt/orta hâl” ve­ya bidayet mertebesindeki kimseler veya zahirî mükâşefelerin sahipleri arasında olabilir; sadece keşif yoluyla idrâk edilebilen hakikatler, mertebeler vb. şeyler, bu kimselere “misâli” kisveler içerisinde gözükür.

Çünkü bu çeşit bir keşfin bilgisi ve Hakkın bundan neyi kast ettiği, sadece gaybî ve manevî keşifle gerçekleşen ilimle tam ola­rak öğrenilebilir; bu keşif, misâlleri ve maddeyi aşar. Ayrıca, bu­nun tam olarak öğrenilmesi, vasıtaların ortadan kalkmasının ar­dından, sınırlı mertebeleri ve kevnî hükümleri aşan “ilâhî ihbar” sayesinde gerçekleşebilir.

Bu zevk sayesinde, ilâhî kelâm ve kitabet sırrı; bunların ilim ve imân özelliğiyle kalplerdeki hükmü bilinir. Ayrıca, kurb-i fe-raiz ve kurb-ı nevafil ve bunların neticeleri; kulun, kevnî kayıt­ların hükümlerinden, isim ve sıfatlara ait sınırlamalardan “haze-ratu’1-kuds”‘ mertebesinin genişliğine çıkması; ve de eşyanın bilgisiyle işaret edildiği tarzda tahakkuk etmesinin sırrı bu zevk­ten öğrenilir.

Bu zevk ve bunu meydana getiren makamın çok önemli bir takım faydaları ve kıymetli ürünleri vardır. Burada, bu ifâdele­rimizle bazı mertebelerdeki bir takını sırlarını açıkladığımız bil­gi mertebesinin gerektirdiğinin dışındaki faydalara değinmeye gerek yoktur. Bu makamın ve bunun ilavesi durumundaki sırla­rının bir kısmını, Allah teala’nm “İhdina’s-sırâta’l-musta-kîm/bizi sırât-i müstakime ulaştır” âyetini izah ederken, âyetin gerektirdiği ve Hakkın takdir ettiği ölçüde zikredeceğiz.[62]

Bazı Tasavvufî Istılahlar

Bu küllî girişteki diğer kaideleri genişçe ele almadan önce, bir kaç cümleyle bu kitapta sıklıkla tekrar edilen, özellik­le de bundan sonra tekrar edilecek lafızlara işaret etmek gerekmektedir. Bu lafızlar, ehl-i zevkin ıstılahlarını bilmeyen kimselerin konuyu karıştırmasına ve anlamamasına neden ola­bilmektedir. Bunlara işaret edildiğinde ise, zevk mensuplarının ıstılahlarına aşina olmayan birisi, bunlarla neyin kast edildiğini bilebilir; ayrıca, bunların aslı olan mertebeden söz ederken bir tanesinin zikredilmesiyle hepsini tekrara gerek kalmaz.

Şu var ki, bahsedilen konu karmaşık olduğu için, talibin da­ha önce dikkat çekilen hususları unutmasından korkarak, bun­ların özelliklerini zikretmekle izaha çalışacağım.

1- Gayb-i Mutlak: Bu kitapta, “gayb-ı mutlak” dediğimde, bu, Hak Subhanehu’nun zâtına ve hüviyetine işarettir. Hakkın zâtına ve hüviyetine yönelik bu işaret, O’nun bâtmlığı, mutlaklı-ğı, künhünün ihata edilemeyişi ve eşyadan önce olup, bütün eş­yayı ihata etmesi açısından sabittir.

Hak, biaynihi, nûr-ı mahz/mutlak nur, vücûd-ı baht/sırf vü-cûd, izzet ve müstağnilik ile mevsuftur.

2- Birinci Berzâh/Berzâh-ı Evvel: “Birinci berzah”, “hazretü’l-esma”, “hadd-i fasıl”, kâmil insan olması cihetinden “insân-i kâ-milin makamı”, “ahadiyet-i cem ve vücûd mertebesi”, “taayyün mertebelerinin ilki”, “ahadiyetin refiki” ve “gayb mertebesinin sonu”, Gayb-ı mutlak mertebesine nispetle “şehâdet mertebeleri­nin ilki” ve “iktidarın nüfuz mahalli” derken, “Nefes-i Rahmâ-nden ibaret olan “Amâ” mertebesine işaret etmekteyim.

Amâ, Gayb-ı mutlakm mensup olduğu hüviyet mefhûmu-na/makûliyet nispetle bizatihi “ilk izafî gayb”dır.

Bu terimi, mutlak kullanıp, nitelemezsem veya “gayb-ı ilâhî” dersem, bununla “Gayb-ı Mutlak”ı kastetmiş olurum.

3- Bir şeyi tabiata izafe edip, “Tabiî” dersem, bununla kast edilen, kendisinde tabiatın hükmü bulunan her şeydir.

Tabiat, bize göre, hara ret/sıcaklık, burudet/soğukluk, rutu­bet/ıslaklık ve yabu set’i/kuruluk içeren ve bu dört keyfiyete hâkim olan birleştirici hakikatten ibarettir.

“Unsurî” ise, dört rükünden meydana gelen ateş, hava, su ve toprak ve yedi gök ve zevk ehline göre bunlarm içindeki unsur­lardan ibarettir.

Artık, işaret ettiğim şeyi düşün!

Bu “gayb” ve “nefes”in dışındaki mertebeleri ise, mevzu gel­diğinde kendileriyle neyin kast edildiğini belirtecek şekilde tarif edeceğim.

Binaenaleyh, öncelikle, muhakkak/kesinleşmiş ilmin sırları, mertebeleri ve kelâmın sırlarından zikretmediklerimi açıklıyo­rum. Ardından, bu girişin içerdiği külli kaideleri, yaratma işinin başlangıcını ve sırrım zikredeceğim. Sonra da, Besmele’nin sırla­rım açıklamaya başlayacağım. Ardından, Fâtiha’nm ve büyük kitaptan ibaret olan Vücûd’un içermiş olduğu sırrı kapsayan anahtarları, özet ve değinmeyle, zikredeceğim.

Bunun ardından da, Fatiha suresi hakkındaki açıklamalarıma -Allah’ın izni ile- âyet âyet başlayacağım.[63]

Tahkik İlminin Sırları

Bu durum sabit olunca, bilinmelidir ki:

İlim, küllî ve mücerret bir hakikattir; onun nispetleri, özellik­leri, hükümleri, arazları, lâzımları ve mertebeleri vardır, ilim, Zât’a ait ilâhî isimlerden birisidir.

İlim, Mutlak Gayb’tan sadece “ilim” diye isimlendirilmesi ve şeyleri ortaya çıkartıp, izhâr etmekle nitelenmesi açısından mer­tebesinin taayyünüyle ayrılır. Gayb-ı mutlak adına mertebe, isim, sıfat, na’t ve bunun dışındaki şeyler, sadece mazhâr ve mertebelere göre ortaya çıkabilir ki, daha sonra bu konuya işa­ret edeceğiz.[64]

İlim Tarif Edilmez

İlim, bizzat nurun kendisidir. Bir şey, ancak nurun kendisiy­le idrâk olunabilir; hiçbir şey, nûr olmaksızın bulunamaz. Zuhu­runun şiddetinden dolayı da bizzat nurun tarifi, mümkün değil­dir: çünkü muarrif/tarif eden, muarraf’dan/tarif olunan daha üstün ve önce olmalıdır. İlimden üstün ve ondan önce, sadece Zât’m gaybı vardır. Bu gaybı ise, Hakkın dışında hiç kimsenin il­mi ihata edemez.

Hayât nispetinin ilimden Önceliği, mutlak değil, “farklılık” itibarıyla şarta bağlı bir önceliktir; bununla beraber hayâtın ilim­den önceliği de, ilim ile sabittir.[65]

İlim Niçin Bazen Tarif Edilir?

İlmi tarif eden kişi, ya onun sırrını bilmiyordur, veya biliyor­dur. İlmin sırrını bilen kişi, tarifinde bazı özellikleri açısından il­min mertebesine dikkat çekmeyi amaçlar, yoksa tam olarak ilmi tarif etmek istemez. Bu dikkat çekici tarifin de bir sırrı vardır. Bu da, tarif edenin ilmin hükümlerinden veya sıfatlarından birisini bilmesidir. Binaenaleyh ilmi bilmekten meydana gelen miktar, başka bir şey ile değil, sadece bu hüküm ile meydana gelir.

Bu durumda her hangi bir şey, bizzat kendisinin “tarif ede-ni/muarrif” olmaktadır. Fakat bu tarif, o şeyin kendi tekliği/aha-diyet açısından değil, nispetleri açısından yapılmış bir tariftir.

İşte bu, mertebe ve taalluk noktaları farklı olsa da bütün tarif­lerin, delillerin ve tesirlerin Özelliğidir/sır.

Bu sır ile akıllı kişi, ilâhî mükâşefelerle tahakkuk etmeden ön­ce, muhakkiklerin “Allah’ı ancak Allah bilir” ve “Ahadiyette te­cellî muhaldir” gibi ifâdelerinin anlamını kavrar. Bununla bera­ber bu insanlar, Hakkın tûrliğinde/ahadiyet ve -tecellîsi tekrar etmeksizin- dilediği kullarına sürekli tecellî ettiğinde ittifak et­mişlerdir. Hak, ister bir kişiye, isterse de birden fazla kişiye te­cellî etsin, tecellîsi tekrar etmez.

Bunu anla ve bu bir kaç cümleyi düşün! Çünkü bunlar, pek çok meselenin ve büyük sırların anahtarlarıdır.[66]

Varlıktaki İlmin Mâhiyeti Nedir?

Sonra şöyle deriz: Buna göre mevcudattan zuhur eden şey, “nûr-ı mahz” olan ilmin nispetlerinin taayyünlerinden başka bir şey değildir; bu taayyünler, “a’yân-ı sabite” hükmüne göre belir­lenir ve hususîleşir. Sonra a’yân, mertebelerine göre, birbirleri­nin hükümleriyle boyanır; sözü edilen bu mertebeler, isimlerdir.

Buna göre a’yân-ı sabite, onunla, yani nûr ile zuhur eder ve nûr da bunlarla taayyün eder ve çoğalır.

Şu hâlde, herhangi bir kimse için vasıta hükümlerinin orta­dan kalkmasıyla Zât’a ait gaybî bir tecellî özel bir tarzda meyda­na gelirse, söylediğimiz gibi o tecellî, kendi ahadiyeti ile kevnî-ayru/haricî varlığa ait renklerin hükümlerini yok eder. Bunlar (kevnî hükümler), ruhanî hükümler iseler, “nûranî perdeler”; tabiî ve cismanî varlıkların hükümleri iseler, “zulmanî perdeler” diye isimlendirilirler.

Zikredilen tecellî, bu hükümleri yok edip, belirtilen tarzda tecellîgâhm lâzımı olan kesrette gizlenmiş/müstecenn ahadiye-tin/birliğin hükmünü izhâr ettiğinde, zikredilen ahadiyetlerin hükümleri, daha Önce kendilerini birleştirmiş bir asılda toplanır­lar. Ayrıca, farklılığı gerektiren sebepler, “Vâhid” ve “Ahad” olandan ortaya çıkan ferî hükümlerin birleşmesiyle ortadan kal­kar; nitekim, daha önce buna işaret edilmişti. Böylece, tafsîlî nis­petlerin hükümleri ve kevnî itibârlar, “ahadiyet” güneşinin şu-alanyla ortadan kalkmış olur.

Çünkü âlem, halk ve emir mertebeleriyle sınırlıdır. Halk âle­mi, emir âleminin fer’i ve ona tâbidir. “Allah, kendi işi/emr üze­rine galiptir.” (Yusuf, 21) Binaenaleyh, zikrettiğimiz ahadiyet hükmüyle ilâhî gariplik zuhur ettiğinde, gerçek varhğa sahip ol­mayan şeyler yok/fani olur. Bunlar, mümkün-hâdis nispetler­dir; ezelî olan ise, baki kalır ki, o da Haktır. Böylece ilâhî ilmin hükmü ve özelliği, ezelî hâl ile zuhur eder.

Bu ilim için, kendisinde ezelde taayyün eden hakîkate/ayn’a izafesinin zuhurundan başka hiçbir durum/emir yenilenmez. Bu ayn/hakîkat, şimdi nûrî tecellî vasıtasıyla “ilim” ile vasıflan­mıştır. Bu ayn’m ilim ile vasıflanmasının nedeni, kendi hakika­tini idrâkinin yenilenmesi ve Hakkın ledünnî ilminin mertebe­sinde onu muttali kılmak istediği şeyleri kendi vahdet özelliğiy­le, Yaratıcısının nuruyla ve de vücûdî tecellîden kabul ettiği şey ile yeniden idrâk etmesidir; bu tecellîyle o, ezelî ilimde taayyün etmiştir.

Sonra bilinsin ki: ilâhî hüviyetin nurundan ibaret olan bu il­min, iki hükmü veya iki nispeti vardır: Bunlar, zahir ve bâtın nispetleridir.

Buna göre müşahede edilen varlık suretleri, zahir nispetin tafsilleridir.

Varhğa/kevn yayılmış, histe idrâk olunan ve suretlerin birbi­rinden ayrılmasını sağlayan nûr, küllîliği ve ahadiyeti/birlik açısından, zahir nispetlerinin hükmüdür.

“Zahir nispetlerinin hükmü” dememin sebebi, nurun mücer-retliği itibarıyla zahiren idrâk edilemeyişidir; bütün basit haki­katlerin hükmü de böyledir. Nûr, suretler ile kaim olan renkler ve yüzeyler vasıtasıyla idrâk olunur. Aynı şekilde, diğer mücer­ret hakikatler de, zahiren sadece maddede idrâk olunabilir.

Bâtın nispet, nurun mânâsı, zahir varlığın mânâsı ve ruhu­dur. Bu ruh, manevî bilgileri ve kendilerini makûl olmaktan çı­kartacak şekilde histe zahir olmayan küllî, gaybî hakikatleri açı­ğa çıkartır. Ayrıca bu bâtın ilmî ve nûri nispet, bu küllî hakikat­lerin ayn’mm, vahdetinin, Haktan ibaret olan aslının, aslî isimle­rinden ibaret olan hüviyetinin nispetlerinin bilgisini verir. Bun­lara “şe’nler” de diyebilirsin ki, bu isim, daha doğrudur.

Aynca bu şe’nlerin veya nisbetlerin birbirinden farklılaşma­sının bilgisini; bunlardan fer ve tâbi ile asıl ve tâbi olunan şeyle­rin bilgisini verir. Aynı şekilde, maddeye ve mürekkep nispetle­re taalluk eden hakikatleri ile hiç bir şekilde maddeyle veya mü­rekkeplerle ilişkili olmayan hakikatlerin bilgisini; Hakka ait ve kendisine nisbeti sahîh olan hükümler ile âleme ait ve ona nispet edilen hükümlerle, iki farklı nispetle Allah ve âlem arasında müşterek hükümlerin bilgisini verir. Bunun yanı sıra, söylediği­miz hususlara tâbi olan detay mesabesindeki konuların bilgisini de bu hüküm verir.

Şu hâlde varlıkların suretleri, nûr’un zahirinin nispetleridir. Makûl malumlar ise, nurun bâtın nispetlerinin taayyünleridir ki, bunlar, mümkünlerin a’yân-i sabitesi, küllî isimlerin ve bu isim­lere tâbi isimlerin hakikatleridir.

îlim, bütün mahsûs suretleri ve makûl gaybî hakîkatleriyle Hakkın nurunun şualarıdır. Bunlara, Hakkın ilminin nispetleri veya hâllerinin suretleri veya ilminin konuların m/taalluka t ço­ğalışları veya kendi hallerindeki tecellîlerinin taayyünleri de di­yebiliriz, bu taayyünler, bir açıdan “a’yan” diye isimlendiril­miştir.

Binaenaleyh, ilmin zahirî nûr’un suretidir, zikredilen bâtını ise, nûr’un mânâsıdır. Şu var ki, nûr’un suretinin zuhuru, kendi­sine eklenen tâbileriyle birlikte ez-Zâhir isminin nûr’un mânâsın­dan ayrılmasına bağlıdır. Böylece içerdikleriyle birlikte el-Bâtın, kendisinden zuhur eden şeyin aynasında tecellî eder ve yansır.

İşte, zuhur eden nisbetlerden her birisi, zahir ve bâtın nispet­lerin herhangi birisinin aynasıdır.

Hak, kendisinin yerin ve göğün nuru olduğunu belirtmiştir. Sonra da, bazı misâller vermiş, âyetin devamında olduğu üzere mertebelerinin gerektirdiği tarzda bu nurun mazhârlar ile taay­yün eden detaylarını zikretmiştir. Şöyle demiştir: “Nûr üzerine nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna hidâyet eder.” (Nur, 35)

Binaenaleyh Allah, nurun ayn’ı/hakîkati iken nûr’u kendisi­ne izafe etmiş, ulvî ve süflî âleme izafe edilen nûr’unu da, mut­lak nûr’unun bilgisine kılavuz ve delil yapmıştır. Aynı zaman­da, misbahı, lambayı, ağacı ve diğer örnekleri de, sınırlan­mış/mukayyet nurunu ve mazhârlannm mertebelerinde taay­yün eden tecellîlerini bilmeye kılavuz yapmıştır.

Allah, Peygamberinin diliyle kendisinin nûr olduğunu, per­desinin nûr olduğunu haber vermiş, “her şeyi ilmen ihata etti­ğini” ve “her şeyi muhît olduğunu” ve “rahmeti ve ilmi ile her şeyi kuşattığını” bildirmiştir.

İlâhî zevk ve ilmî keşif ile tahakkuk eden kimselere göre “şâ­mil rahmet”, Vücûd-î âmm/Genel Varlık’a aittir; çünkü vücû­dun dışındaki şeylerin, hiç bir kapsayıcılığı yoktur, aksine onlar, tahsis ve temyiz ederler.

Şu hâlde bütün bunlar, insaf sahibi -şayet keşf ehli değil ise-için bu işaretlerle dikkat çekmeyi amaçladığımız meselenin doğ­ruluğuna delâlet ederler.

Artık, bunu düşün ve bu mukaddimelerdeki bilgileri anla ki, Allah’ın izniyle değerli sırlar aydınlansm.[67]

İlmin Özellikleri

Malûm olsun ki: îlmin lâzımı olan kıdem, hudûs, fiil, in­fial, bedihîlik, iktisap, tasavvur, tasdik, zarar, menfaat gibi özellikler, mâhiyeti açısından ilmin aynısı değil­lerdir; aksine bütün bunlar, konularına/taalluk ve eserlerinin mazhârlan olan mertebelerine göre ilmin hükümleri ve Özellik­leridir. f

Buna göre, kendisinden önce mertebenin düşünülemediği, başlangıcının idrâk edilemediği ve ilmin eserinin ve hükmünün kendisinden çıktığının görüldüğü şeye, ilim “kıdem” nispetiyle izafe edilir. Zikredilen dereceden aşağıda bulunan şeylerde il­min hükmü, “hâdislik” ile nitelenir.

Gerçekleşmesi alimin zâtından başka bir şeye bağlı olmayan ilim, “fiilî ilim”dir; bu özellikle çelişen ve bundan farklı olan ise, “münfail/edilgen ilim”dir.

Kul ile Rab arasında vasıtanın bulunmadığı ve tahsili için ça­banın gerekmediği ilim, vasıtalar yoluyla elde edilse bile “vehbî ilim”dir. Çaba ile ve bilinen vasıtalar yoluyla elde edilen ilim ise, “müktesep ilim”dir.

İlmin konusu, imkânları açısından mümkünler ise, bu ilim “kevnî ilim” diye isimlendirilir. Böyle olmayan ilim ise, Hakka veya O’nun isim ve sıfatlarına taalluk eden ilimdir; bu isim ve sı­fatlar, Hakkın gayb mertebesindeki Zâtı ile yaratıkları arasında­ki vasıtalardır.

Bu girişte dikkat çekip, işaret ettiğim meseleyi tam olarak kav­radığında şunu öğrenmiş olursun ki: Ehlullah ve Hakkın seçkin kullarından olan muhakkiklere göre eşyayı ortaya çıkartan/kaşif nûr olan sahih ilim, Zâtının nuru mertebesindeki/hazret ilâhî te­cellîden ibarettir; tecellîgâhm bu ilmi kabulü ise, kesret nispetleri­nin hükümlerinin silinip, kevnî itibârların belirtilen tarzda sakıt olmasının ardından, o kimsenin sahip olduğu “vahdet” özelliğiy­le gerçekleşir. Ayrıca bu kabul, ilmin o kimsenin ayn-ı sabitesinin hükmüyle ezelde Rabbınm ilminde belirlenişine göredir. Ayn-ı sa­bite mertebesinde bu kişi ile yaratanı arasında hiçbir vasıta yok iken, ilim onun ayn-ı sabitesinin hükmüyle varid olmuştur; çünkü o, Hakkın ilminin mertebesinde daimidir, nitekim, Allah’ın izni ile tasavvurlar mertebesinden söz ederken buna işaret edeceğiz.

İlmin sırrı, gayb mertebesinde onun vahdetini bilmekten iba­rettir. Böylelikle, ilim ile vasıflanan müşahede sahibi, müşahede­nin ardından Rabbınm nuru ile yine vahdet sıfatıyla ilme ve il­min vahdetinin mertebesine muttali olur; nitekim, daha önce bu­nu belirtmiştik. Böylece, bu nûrî ve ilmî tecellî ile, Hakkın ken­disine göstermek istediği kendi mertebesi veya ihatasının altın­daki mertebelerde bulunan mücerret hakikatleri idrâk eder.

Bu müşahedede ilim, Cumhur’da olduğu gibi, tasavvur ve tasdike bölünmez, aksine sadece tasavvurdan ibarettir. Çünkü bu ilimle tasavvur, tasavvur edilen şey, isnad, öncelik, sonralık ve diğer hakikatler, mücerret olarak bir anda ve keyfiyetsiz bir şuhûd ve vahdaniyet Özelliğiyle idrâk edilir. Bu durumda tasav­vur ile tasdik arasında hiç bir farklılık bulunmaz.

Terkib ve te’lif âlemine dönüp, bu makamın hükümleriyle beraber olduğunda ise, mücerret ve basit ilim mertebesindeki durumun aksine, bazı insanlarda zihnî taakkul düzeyinde tasav­vurun tasdike önceliğini görür. Bâsit-ilim mertebesinde duru­mun farklı olmasının sebebi, orada eşyanın sadece hakikatleri­nin idrâk edilmesidir; böylece bu hakikatlerin hükümleri ve sı­fatlarını da, adeta birbirlerine benzer ve denk olarak görür.

İnsan ve ilim ile nitelenen bütün hakikatler, bu girişte açıkla­dığımız üzere, mukayyet/sınırlı oldukları için sadece mukayyet ve kendisine göre belirlenmiş/temeyyüz bir durumu kabul ede­bilirler. Buna göre ilâhî tecellî, sınırlılık âleminden olmasa bile, belirttiğimiz üzere, gelişi/vürûd esnasında tecellîgâhın neşeti­nin/âlem, hâlinin, vaktinin, mevtinin, mertebesinin ve kendisi­ne hâkim sıfatın rengini kazanır. Böylelikle insanın, tecellîlerin içerdiği şeyleri idrâk etmesi, zikredilen kayıtlara ve ondaki hü­kümlere göre gerçekleşir.

Bu hükümler ve benzeri şeylerden soyutlanma hâlinde ise, müşahede sahipleri farklılaşır. Bununla birlikte, hükümlerin bü­tünüyle ortadan kalkması mümkün değildir, bunlar, güçlenir veya zayıflar. Bu hükümlerin güçlenmesi veya zayıflamasını, daha önce tecellînin “ahadiyef’inin nisbî kesret hükümlerini yok etmesi meselesinde ifâde etmiştim.

Bu ilim sahibinin teveccühündeki mutlaklığı (rilgilerden ve meşguliyetlerden kurtulması), mertebesinin dairesinin genişliği ve ahadiyet-i cem sıfatının galip gelmesi sayesinde kevnî hü­kümlerin kayıtlarından kurtulması oranmda, idrâki, marifeti ve bu tecellînin uğradığı mertebeleri ihata etmesi artar; bu mertebe­ler, onun ihatası altında bulunurlar.

Böylece, insanın bu yolla ve bu açıdan Öğrenmiş olduğu eşya hakkındaki ilminin hükmü, Hakkın aslı ve mertebesi “bir” olan ilminin hükmü gibi olur; nitekim daha önce buna dikkat çekmiş­tik. Ayrıca, şu âyetle de buna işaret edilmiştir: “O’nun ilminden ancak dilediği şeyleri ihata edebilirler.” (Bakara, 255)

Fakat, burada kıdem, ihata gibi başka bir takım farklar kal­maktadır ki, bunları -Allah’ın izni ile- Hak ile halkı arasındaki temyiz mertebelerinin sırrını öğrendiğinde anlayacaksın.

Şöyle deriz: Bu şekilde meydana gelen ilim, hiç bir kuşkunun bulunmadığı en açık ve en kâmil keşiften ibarettir; hiçbir kuşku ona giremez, hiçbir ihtimal ve yorum ona sızamaz, hiçbir ilim ve çaba ile elde edilemez. Bu ilmi elde etmek için ruhanî, nefsanî veya bedenî ve de mizacı kuvvetlerin aracılığından yararlanıla­maz; ya da bu ilim, ulvî ruhların yardımı veya semavî/göksel ve veryüzü kuvvetlerinin ve şahıslarının veya Haktan başka her hangi bir şeyin yardımıyla da elde edilemez.

Bu ilme sahip olan ve bunu elde eden kimse, ilimdeki merte­be yönünden alimlerin en üstünüdür. Bu ilim, hakikî ilimdir; bu ilmin tecellî ettiği kimse, nûranî tecellînin mazhârı, ahadiyet vasfmdaki “cem’î” zevkin sahibidir.

Bunun dışında, insanların çoğu ve zevk mensuplarının geneli tarafından “ilim” diye isimlendirilen şey ise, tafsili mertebelerinde bu ilmin bazı hükümleri, sırları ve nurlarının şuaları yönünden bu hakikî ilmin eserleridir; yoksa bu ilim, gerçek ilim değildir.[68]

İlmin Mertebeleri

İlmin mertebeleri çeşitlidir. Bunların arasında, manevî ilim, ruhanî ilim, nisbi olarak surî-misâlî ilim, maddi-mürekkep ilim zikredilebilir.

Buna göre surî olan, yazılan ve telaffuz edilen kelimeler ve harfler gibi zahirî ifâde araçlarıdır.

Manevî ise, çeşitli mefhûmlardır; bu mefhûmları, terkipleri­ne, vad’ edilmiş ıstılahlarına ve mertebelerine göre ibareler ve çeşitli harfler içerir. Bu mertebeler, fikir gücü ve bunun dışında­ki diğer melekeler ve tasavvurlar gibi ilmin özelliklerinin zuhur mahalli ve tecellîgâhlarıdır.

İlmin ruhu, lafzı ve sayısal maddeler vasıtasıyla ilmin merte­besinden ve vahdetinin sırrından yayılan hükmüdür. Nitekim, bunları daha önce zikretmiştik.

Bu hüküm sayesinde ilim, Allah’ın ilimle kalbini ihya ettiği, nefsini ve lübbünü aydınlattığı kimseye nüfuz eder. Allah, o kimsenin nefsini ve aklını, cehalet karanlığını ilmin hükmünün taalluk ettiği “(kalb) vechi”nden izale

edip, bu sıfatı vücûdî ve il-rnî-nûrani bir sıfat veya hâl ile değiştirmekle aydınlatır.[69]

İlim Zâtı Tecelliye Eşlik Eder

Açıklandığı tarzda, Zâta ait gaybî bir tecellî meydana geldi­ğinde, ilim mutlaka onunla beraber bulunur. Çünkü Hakkın sıfatlan, gayb ve vahdet mertebesinde taaddüt etmezler; mesela ilim gibi Zât’a ait bir sıfat, Hak için mevsufundan ayrılmaz ve ondan farklılaşmaz.

Şu hâlde Hak, kime Zâtını kesin bir müşahede ile gösterirse, bu müşahede, zorunlu olarak ilmi de içerir ve onu gerekli kılar. Tecellînin hükmü, müşahede sahibi ve o kişinin zikrettiğimiz kayıtlarıyla sınırlı olduğu için, bütün müşahedelerde ve tecellî-lerdeki ilmî netice, cüzî bir netice olmuştur. Çünkü, kayıtlar ve onların lâzımı olan hükümler olmasaydı, Hakkın vasıtaları kal­dırmakla zâtını kendisine gösterdiği kimse, Kâlem-i a’la gibi, Hakkın kıyamete kadar yaratıklarına dair ilmini bilmiş olurdu; fakat bu bilme, cem’iyyet-i kübra/büyük camîlik ve suretin sır­rını içermesi[70]açısından insana ait “kemâl mertebesi”ne göredir.

Hak ile masiva arasındaki aşağıda zikredilecek farklılık hü­kümleri olmasaydı, durum, çok daha zor ve ulaşılmaz olurdu.

Bununla birlikte işaret olunan noktada kâmillerin önemli bir paylan vardır; fakat bütün açılardan kayıtlardan kurtulmanın imkânsızlığı ve yerleştikleri “cem’iyyet/her şeyi kuşatma” ma­kamı, bu sıfatın daimiliğini ve hükmünün sürekliliğini engeller. Kâmillerin yerleştirildikleri bu makam, belirli bir hâlin veya be­lirli bir sıfatın veya belirli ve farklı bir makamın hükmü altına girmeyle çelişir.

Nitekim, daha önce bunu belirtmiştik.

Kâmillerin diğer sıfat ve mertebeler karşısmdaki durumları da böyledir.

Kâmil olmayan insanların işaret ettiğimiz mertebeye ulaşamayışlarınm nedeni ise, kevnî perdeler, zikredilen kayıtlar ve o insanların cüzî mertebelerin mensupları olmalarıdır. Onların, bu mertebelerin boyunduruğundan çıkıp, bunların üzerindeki mer­tebelere yükselme istidatları yoktur.[71]

İlmin Hükümleri Ve Nispetleri

ilim, küllî tek bir hakikat olmakla beraber, bir takım hüküm­lere ve nispetlere sahiptir; bunlar, kendi mertebesinde ilmi idrâk eden herkese göre ortaya çıkarlar/taayyün. İdrâk sahibine göre ve onun mertebesinde ortaya çıkan bu nispet ile ilmin aslî-ilmî vahdetle/birlik çelişen hiç bir şey ilmin hakikati üzerinde yeni­lenmez; yenilenen, sadece müşahede sahibinden dolayı ve ona göre meydana gelen bu taayyündür.[72]

Nitekim daha önce bunu açıklamıştık.

Aynı şekilde, ilmin hakîkati de, Gayb-i Mutlak’tan sadece bö­lümün başında işaret ettiğim özelliğiyle ayrılır.

Binaenaleyh Hak, bu ilmî nispeti herhangi bir özel mazhârda ve o mazhâra göre tamamlamak /tekmil istediğinde, bu tamam­lama, ilmin hükümlerinin ortaya çıkması ve eserlerinin mazhâ-rm/tecellîgâh istidadına ait ve ona mahsus münâsebetin gayesi­ne sirâyetiyle gerçekleşir.

Diğer hakikatlerde de durum böyledir: çünkü onların kemâl­leri ve hayâtları da, hüküm ve eserlerinin kendileriyle irtibatlı şeylerde/emirler ve mazhârları vasıtasıyla onların ihatalarına göre zuhur etmelerine bağlıdır; onlarla irtibatlı olan şeyler, haki­kâtin hükmünün altında bulunurlar.

Şu hâlde, ilmin kemâli, tafsil ve nispetlerinin zuhur etmesine bağlıdır. Tafsiller, konulara/taallukat bağlı, konular ise malum­ların sayısı kadardır. Malumlar, ilmin iliştiği mertebelerin ihâtasma ve bunların içerdikleri hakikatlere göre ortaya çıkarlar. Bunların dışındaki hakikatler, evvelliği, birliği, ihatası ve zikre­dilen kayıtlara göre bütün alimlere nispetle belirlenmesi yönün­den ilme tabidirler.

Birlik/vahdaniyet özelliğindeki ilim nisbetinin malumlara ilişmesi/taalluk, belirttiğimiz tarzda meydana geldiğine göre, tafsil de bu nispetin hükmünün nihayete ulaştığı noktaya kadar kendisine tabidir.

İdrâk sahibi, birlik özelliğindeki müşahedesine göre tafsilleş-tirip, onun adma belirlenmiş nihayete varıncaya dek, ilme tafsil ve gayb’dan şehâdete zuhur suretini giydirdiğinde bu, o kişinin bu ilmî nispeti kemâle erdirmesi demektir. Bu tamamlama, il­min hükmünün zuhuru ve eserinin iliştiği şeylerle ve onlara si­rayeti ile gerçekleşir. Aynı zamanda o kişi, kendi ilminin maka­mı açısmdan, ondaki hükmü ve ona ait taayyününe tâbi durum­ları açısından ilmin mertebesini de tamamlamış demektir.[73]

Şu hâlde arif, zevkî bir ilmi dile getirip, marifeti sahîh bir mu­hakkik olduğu halde bunu izhâr ederse, bu açıklamanın nedeni zikrettiğimiz sebeplerdir. Aynı şekilde, herhangi bir hakikatin hükmünün bizzat veya dolaylı olarak mazhârı olan veya bu haki­kâtin mazhâr ve tecellîgâhı olması itibarıyla Hak ile hazır olan/huzûr mea’1-Hak herkes, belirli bir izin veya genel küllî bir izin ile bunu yapar; yoksa söz konusu arifin herhangi bir ilmi açıklaması ve izhâr etmesi, kendi çaba ve gayretine bağlı değildir.

Bu özelliğe sahip olmayan ilim, gerçek ilim değildir; bu gibi ilimlerin ilim sayılması, sadece uzak ve zayıf bir nispete bağlıdır. Bu ilmin sahipleri de, muhakkiklerin büyüklerine göre, zikredi­len yorumla “alim” sayılmazlar; çünkü hakikî ilmin sahibi, dik­kat çekilen farklara riâyet etmekle birlikte, şeyleri mâhiyetlerin­de oldukları gibi ve Hakkın işaret edilen “tafsil” ile onları bildi­ği tarzda idrâk eden kimsedir.

Bunun dışındakiler ise, bazı insanların ıstılahlarını veya inançlarını veya zevkleriyle ilgili kavramlarının suretlerini veya zanlarmı veya zihnî suretlerinin olgularmı veya tahayyüllerinin neticelerini bilmesi anlamında “alim”dir; bütün bunlar ise, ilmin araz, levazım ve kâbiliyerlerdeki hükümlerinden ibarettir.

Bu şahsın içinde bulunduğu durum, ilâhî mertebelerin ken­disini ve kendisi gibi bilgileri dile getiren kimseleri “istimal” et­mesinden ibarettir. Bu insanlar, kendilerinde ve kendileriyle zu­hur eden hakikatlerin hükümlerini izhâr ederler.[74]

Şayet Hak, bu kimseyi hakikî ilim makamına yükseltirse -is­ter bazı açılardan doğruya ulaşsın ve isabet etsin, ister etmesin-“kesin ilim” diye inandığı şeyin, gerçekte kendisinin bir vehmi ve zannı olduğunu öğrenir; hatta, daha önce “ilim” diye sahip olduğu şeyin, boş bir zan olduğunu görür. Bu durumda, bu yü­ce zevkin ehli olan kimseler gibi. Hakkın kendisine öğretmek is­tediği şeyleri idrâk eder.

Eğer ilâhî inayet, bu kişinin elinden tutmazsa, o şahıs hakkın­da Hakkın murat ettiği hüküm nihayete erip, Hakkın maksadı gayesine ulaşıncaya kadar, bu hâlde kalmaya devam eder; Hak­kın o şahıstaki gayesi, kendisinde hüküm sahibi olan mertebesi yönünden sabittir.

Bu kimse, hakikatte nefsinin durumunu bilmiyordur: Ne işte ve ne için “istimal” edildiğini, içinde bulunduğu durumun niha­yetini, elde ettiği şeyin veya en azından bir kısmının mâhiyetini, kendi zannmca değil Hakkın muradına göre ne olduğunu bilmi­yordur. İşte, Hak ve ilmin dışındaki diğer hakikatler karşısında alimlerin çoğunluğunun durumu ve vaziyeti budur.

Nitekim, daha önce tecellî sırrında bu meseleye işaret etmiş­tim.

Şu hâlde farklılık, ancak ilme bağlıdır. îlmin sırrı ise, Zât’m gayb nûrundaki ahadiyeti açısından ve işaret olunan tarzda emir/durum müşahede edilmediği sürece bilinemez.

O hâlde, ilimdeki durumu öğrendiğinde, bunun benzerini bütün hakikatlere tatbik edebilirsin.

Kuşkusuzki, sana öyle bir kapı açtım ki, büyük inayet ve ul­vî makam sahiplerinden başkası o kapıdan giremez.

Bilinmelidir ki: İşaret edilen muhakkik ile başkaları arasında­ki fark, bil-kuvve olanm, bü-fiil hâle gelmesi; eşyayı kesin/muhakkak bir ilimle bilmesi ve başkalarının aksine bunun ispatına muttali olmasıdır. Yoksa, Hakkın sırları yayılmıştır, hükmü var­lıklarda sirayet etmiş ve zahir olmuştur. Fakat marifet, ıttıla, iha­ta ve huzur ile insanlar arasında farklılık meydana gelir.[75]

Allah, doğruya ulaştırır.[76]

İlmin Konuları

İlmin sırrına, dikkat çektik, imkân ölçüsünde de ilmin merte-I belerine ve sırlarına işaret ettik. Şimdi ise, ifâde edeceğimizi vaat ettiğimiz diğer şeyleri zikredebiliriz. Öncelikle, ilmin sı­nırlı, küllî konularını zikredeceğiz. îlim, diğer şeylere ancak bunların tabileri ve tafsili levazımıyla ilişebilir.

İlmin konusu, ya Haktır veya Hakkın dışındaki şeyler­dir /ma-siva’1-Hak.

Konusu Hak olan ilim, ya “gayr” olması itibarıyla başkasına taalluktan/ilişmek münezzehliği ve müstağniliği açısından Hakla ilgilenir; veya Hakkın başkasına taalluku ve başkasının da O’nunla irtibatı açısından; veya her iki durumu birleştiren bir ilişkinin makûliyeti açısından; veya üç nispetten de münezzeh olan başka bir nispet açısından; veya ıtlak ve her çeşit sınırlılık­tan mutlaklığı açısından Hakka yönelir.

Durum, bu beş mertebeyle sınırlıdır, artık bunları düşününüz!

Sonra şöyle deriz: Ağyar/başkalarına taalluk eden ilim, ya onların a’yâmndan ibaret olan hakikatleri itibariyle kendilerine taalluk eder; veya hakikatlerinin mazhârları olan ruhları açısın­dan kendilerine ilişir; veya hakikatlerin ve ruhların mazhârların-dan ibaret olan suretleri açısından taalluk eder.

Hakikatlerin, rûhlarm ve suretlerin mücerret ve tekil “ayn”ları açısından bir takım hükümleri vardır; bunun yanı sıra, kendilerine yayılan veya “ayn”lannı izhâr eden vücûdî tecellî cihetinden birleşmelerinden oluşan “manevî hey’et” itibarıyla da bir takım hükümleri vardır; bunlardan her hükmün de, bir haki­kati vardır ki, o da onun “ayn”ıdır.

Fakat, tâbi, metbunun hâlleri, sıfatlan ve lâzımı vb. olduğu için, metbu asıllar, “hakikatler”, tâbiler ise “nispetler”, “sıfatlar”, “özellikler”, “arazlar” vb. diye isimlendirilmiştir.

Maksad bilindikten sonra, lafızların bir önemi yoktur. Özel­likle basiret ehli, hakikatler ve mânâlar âleminin genişliğine nis­petle ibare âleminin darlığını ve ibarelerin derûnda bulunan şe­yi olduğu gibi yansıtmada yetersiz kaldığını bilirler.

Sonra konuya dönüp, deriz ki: Hakikatlerin ve ruhların maz­hârları, daha önce belirttiğimiz gibi, suretlerdir. Bunlar da, ya nispî olarak basittirler veya mürekkeptirler. Şu hâlde zikredilen hükümlerin suretler alemindeki zuhuru, mizaçlar, unsurî hâller ve hükümleri ile başlangıcı ve sonu olan (iki taraflı) muvakkat vakit ile sınırlı olursa, burası, dünya âlemidir; bu özellikte olma­yan ise, hükmünün mahalli zuhur etse bile, âhiret âlemindendir.

Bunların mertebeleri/hazret, kitabın başında zikredilmiş olan beş mertebedir.

Buna göre, bunların ilkine -ki o, “gayb” mertebesidir-, Hak­kın, hüviyetinin, mücerret mânâlar ve hakikatlerin ilmi girer. İkinciye ise, şehâdet ve ez-Zâhir ismi vb. dahildir.

Hisse nispeti daha güçlü olan mertebeye, “hayal-ı mutta­sıl/bitişik hayal” vb. aittir.

Gayba nispeti daha güçlü olan ise, ruhlar âlemidir.

Varlık dairesi itibariyle ihata, cem ve şümul açısından mutlak gayb ve şehâdetin ortasmdaki âlem, Amâ’nın sureti Ümmü’l-ki~ tab’a ait olan misâM mutlak âlemidir. Ümmü’l-kitab, daha Önce ifâde ettiğimiz şeylerle birlikte, zikredilmesi mümkün olmayan şeylerin sahibidir.

Bütün bunlar, ya fiilî veya infiali ilişki/nispet veya diğer mertebelerde her ikisini birleştirmesi/hem fiili ve hem de infiali açısından dikkate alınır/itibâr ve iş tamamlanır.

Şimdi de, ilmi idrâkin suretini ve buna mahsus olan anlatma ve ifâde araçlarını, kelâmı, lafızları, işaretleri vb. açıklayacağız.[77]

İlmi İdrâkin Sureti

Bir kişi, işaret edilen ilmî mertebede ıttıla ve zikredilen keşif ile bir şeyi bildiğinde, onu, sıfat ve mazhârlarıyla bilir; o şey, bu sıfat ve mazhârlarıyla hususî ve umumî tasavvur mertebelerin­de taayyün eder. Ayrıca bu bilme, zuhurun sebebi olan teşekkül-lerdeki terkip türlerine; irâde sıfatına ait “tahsis” hükmüne; ya­kınlık, uzaklık ve bunlara bağlı olan kuvvet, zayıflık, aydınlık, perdelenme ve bunların dışında birazdan -Allah’ın izni ile- be­lirteceğimiz durumlara bağlıdır

Tasavvurlara gelince:
Tasavvur mertebelerinin ilki, vicdanî-icmâlî şuurdur. Bu şuur, alimin kendi çokluğuna ait hü­kümlerin perdelerinin ardından, zahirinde ve bâtmmdaki “cem’iyyet/her şeyi kuşatma” sırrına, nurun hükmüne ve nurun ilmi mertebedeki/hazret şualarına muttali olmasıyla gerçekleşir. Bu, ilmi bir tasavvur değildir, sadece tabiat ve alış­kanlık perdesinin ardından rûhanî-icmâlî bir idrâktir. Şu hâl­de bu tasavvur, “tasavvurat” kısmının bir tarzı değildir. Bu kısmın ilim mertebelerine dâhil edilmesi, fiile yakın bü-kuvve-liğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü biz, fiile yakın “bil-kuvve” ilim diye isimlendirdiğimiz bu şuur ile bundan önceki hâ­limiz arasında bir fark görmekteyiz; bu, izahı gereksiz açık ve bariz bir farktır.[78]

Bu zikrettiğimiz tasavvuru, vicdanî-nefsanî “basit tasavvur” takip eder. Bunu şöyle misâllendirebiliriz: Bir insana, bildiği herhangi bir mesele veya çeşitli meseleler hakkında bir soru so­rulduğunda, insan bu durumda kendisinde bu şeye dair kesin bir bilgi, o şeyin detaylarını zikretme ve ifâde edebilme gücü bu­lur. Bununla birlikte o esnada, meselenin parçaları ve tafsillerini hatırlamak mümkün olmaz; bunlar, cevaba başladığında yavaş yavaş zihinde belirginleşir/somutlaşır.

Bütün bedihî tasavvurlar, bu kısma dâhildir.

Bunun ardından hayalî-zihnî tasavvur, sonra da hissî tasav­vur gelir. Tasavvurun, ahadiyet-i cem/çokluğun birliği özelli­ğiyle bütün bunlardan meydana gelenin dışında başka bir mer­tebesi yoktur.

îşte bu, ilmin hükmü ve idrâk kuvvetlerindeki nurunun şu­alarıdır.

Buna göre Hak, bir insan veya insan dışındaki birisi vasıta­sıyla herhangi bir şeyi birisine bu mertebelerden ulaştırmak iste­diğinde, ulaştırılması istenilen şey, gaybî-ihrû mertebeden -inti­kal etmeksizin-[79]manevî olarak tenezzül eder; böylece bu emir, zikredilen tasavvur mertebelerine uğrar.

Bu emir, his mertebesine ulaştığında, telaffuz yoluyla ifâde edilmişse, işiten kimse onu öncelikle kulak duyusuyla telakki eder; şayet bu emir, yazı veya onun yerini alan uzuv hareketleri vb. şeylerle ifâde edilmişse, kişi onu göz ile telakki eder.

Bu emir, bunun ardından zihnî ve hayalî tasavvur mertebesi­ne intikal eder.

Bunun ardından da, nefsânî tasavvura intikal eder. Nefis, he­men, onu güçlerinin hükümlerinin şaibelerinden ve madde kisve­sinden tecrit eder, böylelikle emir, zikredilen bu dönüş ile “ilmî hazret”ten ibaret olan kaynağına katılır; hatta güç ve madde hü­kümlerinin bu emirden uzaklaşıp, soyutlanması bizzat kaynağına dönmesinin ta kendisidir. Çünkü o emir, daima bu ilmin mertebe­de kalmaya devam etmektedir; sadece bu emre eklenen hükümler, tasavvur mertebelerine uğramak, tenezzül etmek vb. gibi kendisi­ne izafe edilen nitelikleri kabul etmesini mümkün kılar.

Bu emir[80], zikredilen yorumla kaynağına katıldığında, yazı, telaffuz gibi kendi bulunduğu mertebede ortaya çıkan ifâde araçlarıyla o emri algılayan kişi, kendi ilim mertebesinde emre mücavir/komşu olan “ayn-ı sâbite”sinin hükmüyle onu idrâk eder; nitekim, daha önce buna dikkat çekmiştik.

Şu var ki, bu emir, iradî taayyün ile mertebelere tenezzülü ve uğraması esnasında bir takım manevî durumlar ve renklerini kazandığı özellikler elde etmiştir; böylelikle bu emir, daha önce sahip olmadığı bir taayyün ve farklılaşmaya/temeyyüz sahip olur. Bu taayyün ve farklılık da, kendisini temyiz ettiren bu hü­kümle uğradığı ve tenezzül ettiği mertebelerden meydana gelen eserlere bağlıdır. Nefis de, ikinci hâlde bu emri zabt ve idrâk edebilir. Hâlbuki bu idrâk, daha önce mümkün değildi; çünkü, ilim mertebesinde kişinin ayn-ı sâbitesiyle bu emir arasında bu­lunduğunu belirttiğimiz komşuluk sabit olmakla birlikte, emir henüz taayyün etmemişti. Bu mertebede idrâkin olmayışının ne­deni, “aşırı yakınlık” ve “vahdet perdesi”dir. Çünkü, emrin kay­nağı olan ilâhî gaybda, belirttiğimiz gibi, hiçbir şey çoğal-maz/taaddüt ve li-nefsihi taayyün etmez. Aşırı yakınlık ve vah­det/birlik, taayyün ve temeyyüz olmadığı için, iki perdedir; aşı­rı uzaklık ve çokluk da, aynı şekilde idrâk olunamaz.[81]

Bu durumların iki yönü vardır: ifrat ve tefrit. Nitekim aynı şeyi, saf ışık ve saf karanlıkta da belirtmiştik. Çok büyük cisim­lerde olduğu gibi, çok küçük cisimlerde de görme ve idrâk, son derece güçtür.

Bu bölümde ifâde ettiğim konular anlaşılırsa, yaratma, takyit, mutlakhk, ifâde, istifâde ve benzeri pek çok şeyin sırrı öğrenilir. Bu meselelerin açıklanması bir tarafa, bunlara tam olarak dikkat çekmek de mümkün değildir.

Bu ifâde ettiğimiz şeylerde netice, orta yakınlık ve iki ucu bir­leştiren sırla gerçekleşir; bu durumda idrâk, vücûd/bulma vb. şeyler mümkün olur.

Ahadiyet, kesret, aşırı yakınlık, aşırı uzaklık, saf nûr, saf ka­ranlık ve bunların dışında işaret ettiğim mütekâbil mertebeler gibi uçlarda, tek başlarına alındıklarında, orta yakınlık veya id­râkin konusu olabilecek veya idrâki mümkün kılacak bir şey bu­lunmaz. Yakınlık, iki ya da daha fazla şey arasında olabilir. Bu yakınlık, açıklamaya çalıştığımız “emir” yönünden nefsin ilim ve nûr mertebesine yakınlığına ve daha sonra işaret edeceğimiz uzaklığına; idrâk edenin, daha sonra tafsîlî hükümlerini belirte­ceğimiz ilk taayyün mertebesi olan “ahadiyet” makâmıyla ilişki­sine /nisbet ve ilâhî suretten payına/haz göre değişir. Çünkü perdelerin a zlığı-ç okluğu, temizliğin zayıflığı ve kuvveti, zikret­tiğimiz hususlara tâbidir.

Bunun nedeni şudur: İlâhi hazretin, bir hakikati ve hükmü var­dır, bunun yanında mazhârları vardır. Buna göre zikrettiğimiz ilâ­hî yakınlık, iki duruma racidir; bu iki durumdan başka her ikisinin birleşmesinden oluşan “nispef’in dışında üçüncü bir şık yoktur.

Bu iki durumun birincisi, ilâhî “ahadiyet”tir ki, Allah’ın mü­saade ettiği ölçüde bundan bahsedeceğiz. Varlıklar içinde bu makamdan en fazla nasibi/haz olanı, “Emir Alemi”dir. Emir âleminde bu mertebeye en yakın ve nasibi en yetkin olan şey, Akl-ı Evvel, Melâike-i müheyyeme; suret ile sınırlı varlıklardan ise, Arş; Adem oğullarından, kâmiller ve fertlerdir/Efrad. Kâ­millerin ve Efradın ahadiyetten olan nasiplerinin yetkinliği ve buna yakınlıkları, “ferdiyet” ve “kemâl” makamlarıyla tahak­kuk etmelerinden sonra gerçekleşir.

Hülasa-i kelâm: Hangi varlığın ahadiyet ve taayyün-i evvel mertebesine nispeti daha yakın, Yaratıcısıyla arasındaki vasıta­lar daha az olur veya bunlar ortadan kalkarsa, o varlık, el-Bâtm ismi ve ahadiyet özelliğine sahip “ilmî mertebe” cihetinden Hakka daha yakındır.

İkinci yakınlık ise, ulûhiyet hükmünün zuhuru ve bunun su­retiyle tahakkuk etmek yönünden sabit olan yakınlıktır/kurbi-yet. Binaenaleyh hangi varlığın suretten olan payı daha çok ise ve ulûhiyet hakikatlerinin kendisinde ve kendisiyle zuhuru da­ha yetkin ise, o kişi, ez-Zâhir ismi cihetinden Hakka en yakın ve perdesi en az olan varlıktır; zikrettiğimiz bu özelliklere sahip olan ise, İnsan-ı Kâmildir. Şu hâlde insân-ı kâmil, bu açıdan ya­ratıkların Hakka en yakını ve onu en çok bilenidir.

Uzaklık (Hak’tan: bu’d) mertebesi, yakınlık mertebesinin mu­kabilidir; buna göre, uzaklıkla ilgili hükümler yakınlık mertebe­siyle ilgili hükümlerin mukabili olarak görülürse, bunlar öğrenilir.

Varlıklar ve onların Hakka yakınlık ve uzaklık nisbetleri ara­sında, zikrettiğimiz hususların dışında başka bir farklılık yoktur. Bir insanın kendi zannına göre “ilâhî yakınlık” diye isimlendirdi­ği diğer durumlar ise, ya saadet yönünden bir yakınlıktır veya ina-nanm/mutekit veya taklitçinin/mukallit veya vehim sahibinin nefsine nispetle Hakka yakınlıktır, bunun dışında bir şey olamaz.

Mazhârlar, zahirî özellikler, mürekkep ve basit suretlerin maddeleri, mânâları ulaştıran araçlardır.

Şöyle de denilebilir: Bunlar, gayb mertebesinde mânâların idrâk edilmelerinin sebebidir. Bu idrâk, ruhun ve kalbin vechi-nin, özel bir yolla işaret edilen özel bir tarz üzere nûranî ilim mertebesine dönmesiyle kevn/oluş âleminden yüz çevirmekle gerçekleşir.

Buna göre alim ile bilmek istediği şey arasındaki münâsebet sabit ve aradaki yakınlık nispeti güçlü olursa, ifâde ve anlatım araçlarına duyulan ihtiyaç azalır. Öyle ki, konuşanın derûnun-daki pek çok mânâyı tarif ve bunların muhataba ulaştırılması veya önemli sırların ve pek çok bilginin hatırlatılması için bir tek kelime veya işaret bile yeterli olabilir. Bazen, münâsebet kemâle erer ve yakınlık ve birlik/tevahhud hükmü güçlenir, bu durum-

da, vasıtalara ihtiyaç duyulmaz. Bunun için, sadece gerçek an­lamda manevî “muhazat/paralellik” ve “yüz yüzelik/muvace­he” yeterlidir, çünkü ahadiyet makamında ittihat ve karşılıklı konuşma/muhataba, imkânsızdır.[82]

Bu durumda bu münâsebetin dili, bazı hakikat ve mertebe tercümanlarının bilerek veya bilmeyerek söylemiş oldukları şey­leri dile getirir:

Vecihlerde bizden hakikatlerimizjayan bahs etmiştir

Biz susmuştuk, Heva ise konuşurdu

İşaret mertebesinin lisânı da şöyle der:

İşaret edersin ve bununla neyi söylediğini bilirim

Bu esnada kendi taraflarımı takip ederim ve sen bilirsin

Fakat, “cem” sırrının ortaya çıkması için bir tek hareket veya zahirde bu gaybî nispetin mazhârı olması için bir harf gerekir; böylelikle, bundan daha azıyla bir faydanın meydana gelmesi mümkün olmadığı için, eser ve fayda meydana gelmiş olur.[83]Buna daha sonra değineceğiz. Şu hâlde bir kelime veya bir harf veya bir hareket, çokluğu koruyan/ibka söz konusu yüz yüze-lik/müvacehe ve paralelliğe/muhazat eklenirse, bu, hitabın or­taya çıkması ve kelâmın özelliği olan eserin gerçekleşmesi yeter­lidir. Bu durumda, paralellik ile birlikte bir harf veya hareket, anlamlı bir kelime hâline gelir; kelime için, “mânâ ondan daha az bir şey ile oluşmaz” denilmiştir.

Şüphesiz ki biz, bunu ilâhî keşiflerin ehli olan pek çok büyük­ten defalarca müşahede etmişizdir.

Bu makâmm sırlarından birisi de, kelâmın söz sahibi­nin/mütekellim muhataptaki bir fiili ve eseri olmasıdır; zaten is­mini de buradan almıştır. Eser, ahadiyet-i cem ile sahîh olur; bu­nunla birlikte, tecellî ve benzeri konularda belirttiğimiz gibi, (müessir ve müteessir arasında) münâsebet ve irtibatın da bu­lunması gerekir.

Binaenaleyh birleştirici vahdetin/vahdet-i camia hükmü, çok­luk ve tefrika hükmüne baskın olursa, emir güçlü ve hızlı olur; du­rum bunun aksi olduğunda ise, emir, zayıf ve yavaş olur.

Kelâm mertebesine mahsus yakınlık/kurbiyet ise, “ahadiyet-i ceırT’den ibaret olan ilk makama yakınlıktır.

İşiten kimsenin/sami’ dilini ve ıstılahını bilmediği birisinin kelâmından etkilenmeyişinin nedeni, aradaki vasıtaların çokluğu, uzaklık, birlik ve münâsebet hükmünün gizli kalmasıdır. Bu makâmm sırları, vasıtalı ve vasıtasız olarak gelen/varid ilâhî emirlerde ortaya çıkmıştır.

Şu hâlde, bizzat vasıtanın veya etkinliğinin gözükmediği her hangi bir hükme isyan edilemez ve böyle bir hüküm hemen infaz olunur. Bundan farklı özellikteki vasıtalarla ulaşan emir/ilâhî hüküm ise, bazen hemen yerine gelir; bunun şartı, (emrin gelişin­deki) “cem” hükmünün, birlik hükmüne uygun/münasip olma­sıdır. Bunlar arasındaki münâsebet, temiz ve düzgün bir ayna­nın, kendisine yansıyan surete ölçüde denk olmasına benzer.

Vasıtalarla gelen emir, bazen gecikebilir. Daha önce, eserin şartlarına ve bu noktada zikredilebilecek sırlarına işaret etmiş­tim. Bu konuya ve ilmi doğuran tecellînin sırrına, akıl sahibi ze­ki kimsenin kelâmın sırrını, aslını, hükmünü, hitabı, yazıyı ve benzeri sırların ve ilimlerin esaslarını Öğrenebileceği ölçüde açıklamalarda bulunmuştum.

Artık, açıklamaya başladığımız hususu tamamlamaya döne­biliriz:

Eğer emir, münâsebetle ilgili belirttiğimiz Özellikte değilse -şu anlamda ki, talip/ilim öğrenen ile matlubu/bilmek istediği şey arasında güçlü bir zıtlık/mübayenet bulunur ve yakınlık ilişkisi zayıf ise- emri bildiren ve ifâde eden, daha fazla anlatma ve aktarma araçları, harfler ve misâller gibi vb. maddi terkip ve yapıları kullanmak zorunda kalır; bu misâl ve harfler, gaybî mâ­nâların mazhâr ve reçeliîgâhlarıdır.

Bununla birlikte bazen, tarif ve anlatmadan maksat hasıl ol­mayabilir. Bunun bir nedeni, anlatılmak veya açıklanmak isteni­len şeyin bulunduğu mertebenin ibare ve zahirî ifâde araçlarının mertebesinden üstün olmasıdır; bu durumda hiç bir ibare o mânâyı sığdıramaz, anlatım ve ifâde araçları onu tanımlayamaz. Başka bir neden ise, Öğrenenin ve muhatabın, “Asü”daki münâ­sebetin uzaklığından dolayı anlatılmak ve ifâde edilmek isteni­len şeyi idrâkteki eksikliğidir.[84]

Bilgileri İfâde Araçları

Kelâmın bazı sırlanın, hükümlerini, sıfatlarını ve şartları­nı imkân ölçüsünde belirtim, şimdi ise, geri kalanını zik­redeceğim. Öncelikle, nefiste bulunan şeyi ifâde/tavsîl araçlarını tarifle başlıyorum:

Nefiste bulunan ve muhatabın anlaması talep edilen kelâmın mânâsını aktaran araçlar, üç kısımdır:

Bunların ilki, nefsanî-manevî harekettir; bu hareketin gayesi, basit tasavvur ile idrâk olunan nefisteki mücerret mânâları orta­ya çıkarmaktır.

Bunu, suretlerin, mânâların ve kelimelerin suretlerinin zi­hinde canlandırılması/istihdar takip eder; işaret olunan bu ha­reket, ortaya çıkarılmak istenilen şeye ilişen irâdenin hükmü­dür.

Üçüncüsü ise, harfler, lafız ve yazı veya bunların yerini alan uzuvlarla veya araçlarla veya bunlar bulunmadan yapılan işaret ve imalar ile ortaya çıkan kelimelerdir.

Bu üç hükmün temas ettiği mertebeler, zikredilen tasavvur mertebeleridir; bu da, teslise tâbi dörtlemenin /terbi’ hükmüdür ki, bu konudan daha sonra bahs edeceğiz.

Bu durum açıklığa kavuşunca, şu da bilinmelidir ki: Hak, ba­zı mertebe ve varlıklarda/a’yân kelâmı dilediği kulları için ilme ulaştıran bir yol yapmıştır. Bu bağlamda kelâm, makûl ve mah­sûs sebepler, terkipler, teşkiller, sıfatlar, gaybî hakikatleri şehâ-det âleminde ortaya çıkartan ve tanıtan mazhârlar gibidir.

Hak, harfleri ve kelimeleri de, birbirlerine eklenip, terkip ve birlik meydana getirmek suretiyle, vahdaniyet özelliğindeki mücerret kelâmının anlamını ve bu kelimelerin delâlet ettiği her şeyi bilmeye vesile kılmıştır. Duyulan /hava s, duyulur şeyle-ri/mahsûsat vb. şeyleri de, ilme ulaşmak için bir yol yapmıştır; çünkü, vasıta ve sebepler yoluyla ilim elde edenlere göre, ilmin gerçekleşmesinde pek çok yol vardır.

İlâhi ilim şunu iktizâ etmiştir: Bazı şeyler vardır ki, bunlara, mesela sadece hislerle veya başka bir yolla ulaşmak mümkün­dür; fakat Hak, ikramına mazhâr olmuş muhakkik ve vasıtasız bilgisiyle tahakkuk eden dilediği bir kuluna bu ilmi Öğretmek is­tediğinde -çünkü Hak bilir ki, bu kulların himmetleri kevnî per­deleri yırtar ve kendisinden başkasından ilim almayı reddeder­ler- bu hissî yolda veya başka bir şeyde kendilerine tecellî eder, ardından da öğretmek istediği şeyleri bildirir. Böylelikle bu mu­hakkikler de, bu ilmi vasıtasız Haktan öğrenmiş olurlar. Bunun­la birlikte ezelî ilmin hükmü, kendi hâli üzere bakidir; çünkü Kalem’in verdiği hüküm, asla değişmez.

Allah’ın öyle kulları vardır ki, bazı vakitlerde ilâhî ikram nef-hâlarmm tecellîsi esnasında kendilerinde bir takım hâller arız olur; bu haller, o kimselerin Haktan başkasından yüz çevirip, yetkin bir tezkiyenin ardından kalplerinin “verililer”iyle[85]en kı­sa zamanda ilâhî-Gayb-ı Mutlak hazretine/mertebe yönelmele­rini gerektirir. Böylelikle onlar, Hakkın dilediği ilâhî ve kevnî sırları idrâk ederler.

Bu nefis, bazen bu mertebeleri ve tafsillerini bilir veya bir kıs­mını bilir; bazen ise, elde ettiği ilim ile “tahakkuk” etmesine rağ­men bunları bilemez.

îsîm, sıfat ve benzeri şeylerden taayyün eden her şey, kendi­si taayyün etmeyen ve sadece bir mazhâr/muayyin ile tecellî ve taayyün eden kendi “asl”ı üzerine bir perdedir ve kelâm da, bir sıfattır; bundan dolayı kelâm, zâtına ait ilminin nispeti açısından kelâm sahibi/mütekellirn üzerine bir perde olmuştur. Şu hâlde Hakka ait kelâm, gaybmdan ve Amâ’daki ilminin mertebesin­den/hazret gelen ilâhî tecellîden ibarettir.

Amâ, Nefesi Rahmanı ve diğer mertebelerin ve hakikatleri­nin taayyün mertebesidir.

Bu tecellînin hükmü, yaratıcı-irâdî teveccüh/teveccüh-i irâdî-i icadî ile veya hitap için taayyün eder; bu hükmün hitap için taay­yünü, mertebe veya ismin mazhân cihetindendir. Bu isim, nefesin ve yaratma sözünün/Kün-Ol, o mazhâra nispetini gerektirir. Böylece, mütekellim isminin nispeti ortaya çıkar. Bunun ardın­dan, zikredilen hüküm, daha önce işaret ettiğimiz gibi isimlerin mertebesi olan “nefes-i Rahmanı” makamından muhataba sirayet eder. Bu hükmün bu makamdan muhataba sirayeti, iradî tahsis ve varlığın o hükmü kabul etme istidadına bağlıdır. Böylece kelâ­ma ait bu tecellînin sırrı, irâdenin hükmünün gerektirdiği tarzda, kendisini idrâk eden ve işitende ortaya çıkar.

Bunun yanı sıra tecellî, kendisine ulaştığı kimsenin haliyle, uğradığı mertebelerin, vaktin ve mekânın/mevtin hükümleriyle vb. boyanır. Tecellînin belirtilen bu mertebelerin hükümleriyle boyanması, daha önce tespit edildiği gibi, ilâhî emir onun tertip sultasına ve tertipteki mertebelere uğramasmı gerektirdiğinde geçerlidir.[86]

Tecellî, hiç bir vasıtanın bulunmadığı özel bir yolla mazhârı-na ulaşırsa, bu durumda sadece varit olduğu kimsenin hâlinin, vaktinin, mekânının/mevtin ve makamının hükmüyle boyanır.

Bütün mertebelerde kelâm, hitap eden ve muhatap arasında­ki perde vasıtasıyla meydana gelir, nitekim Allah, kitabında bu hususu bildirmiştir. Bu perde, perdeye mahal olan kimseye nis­petle, risâlet mertebesidir. Ayrıca, perdeler ve vasıtalar, azalır ve artar. Bunların en azı, bir tek perdenin kalmasıdır ki, bu da, ko­nuşan iki kişi arasındaki “konuşma/hitap” nispetidir.

Binaenaleyh, harfler ve zahirî düzenli/manzum kelimeler, zihnî harflerin ve kelimelerin perdeleri ve elçileridir. Zihnî olan­lar ise, makûl harflerin perdeleri ve elçileridir/resul.

Makûl harfler, birlik özelliğindeki kelâmın/el-kelâmü’1-vah-danî mânâsının risâletini içerir. Bunun ardından, vahdaniyet özelliğindeki kelâm, konuşulan şeyle ilişkisi cihetinden konuşu­lan şeyin risâletini içerir. Sonra, konuşulan şeyin mefhûmu, ke­lâmından anlaşılan özel tarz cihetinden konuşanın muradını içe­rir. Sonra, bu özel durumu idrâk, bu kelâmın hitap sahibinden muhataba geçmesinin gerekçesinin bilgisini ifâde eder.

İşte bu, kelâm olması itibarıyla kelâm sıfatının kendisinden çık­tığı irâdenin sırrıdır.-Bunun üzerinde Zât’a ait kuşatıcı/muhit ilim mertebesi vardır. Gayeler ve hükümleriyle, etkenlerin/bais, mak­satların ilkeleri, illetleri ve sırlan bilinir. Çünkü sonuçlar, başlan­gıçların aynısıdır. Bunlar, karışma, hükümlerin birbirine girmele­ri/tedahül ve burada ifâde etmemiz gerekmeyen bir takım neden­lerden dolayı başlangıç ve sonuç arasında gizlialmışlardır.

Sonuçta, başlangıcın hâkimiyeti/galebe ortaya çıkar. Kitabın sonundaki “Havatimü’l-fevatih” isimli bölümde -Allah’ın izniy­le- bu meselenin bazı sırlarına değineceğiz.[87]

Tamamlayıcı Açıklama

Malûm olsun ki: Gayb-ı Mutlak’tan, şehâdet âlemine, ister isimler isterse de sı­fatlar veya mücerret kevnî “a’yân”dan zahir olan her hakikat, “cem” hazretinin hükmüne tâbi “içtima” nispetiyle zahir olur. Bu içtima nisbeti, daha sonra bahsedilecek “hadd-ı fasıl”‘a men­suptur.

“Cem” hazretinin hükmü, ahadiyet özelliğiyle Gayb’tan, ma­kûl ve mahsûs bütün eşyaya sirayet etmektedir. Bu içtima, umu­mîliği açısından öncelikle Hakkın külli irâdesinde, bunun ardın­dan da mümkün varlıkların/a’yan istidatlarından kaynaklanan talep ve kabulde ortaya çıkar/taayyün. Bu içtima, özel olarak da, her bir isim ve sıfâtm mertebesi cihetinden mutlak irâde nis­petleri ile gizli/karnin her bir mümkün hakikatinin arasında ta­ayyün eder. Bu taayyün, mümkünlerin hakikatlerinin birbirle­riyle birleşmesi ve terkiplerinden ve de bu terkip ve birleşme va­sıtasıyla da birbirleri için zuhur etmelerinden öncedir.

İki veya daha fazla hakikat arasında gerçekleşen her çeşit ic-timayla mertebeler, sıfatlar ve bazı isimler yönünden ortaya çı­kan/mü teayyin ve irâde edilen şey, haricî varlıkta zuhuru ger­çekleşen cüz’î emirler/şey, suretler, teşekküller, şahsî/somut haller ve benzeri şeylerdir.

Beşerî harflerden oluşan cüz’î kelâmda da durum böyledir. Eser ve fayda, en az iki veya daha fazla harfin veya iki ismin ve­ya bir isim ile bir fiilin birleşmesiyle/terkip gerçekleşir, bu me­seleye daha sonra değineceğiz.

Aynı şekilde, rûhânilik yönünden harflerle amel etmek ve onları kullanmak/tasrif de böyledir; tesir, iki veya daha fazla harfin bir araya gelmesiyle meydana gelir..

İşin uzmanlarına göre bir harf, tek başına müessir olamaz. Bir harfin tesir edebileceğini ileri sürenler -şeyhimiz İmam Muhyid-diıı İbnü’l-Arabî gibi- zihinde müşahhas olan harfi, lafız ve yazı­da gözüken harfe ekleyerek bu tesirin gerçekleştiğini dikkate al­mışlardır. Bu, şeyhimin bana şifahen söylediği kendi ifadesidir. Bu durumda, zihin ve yazıdaki harf iki tane olmaktadır. Şu hâl­de -muhakkiklerin ittifakıyla- tek harften kesinlikle bir tesir meydana gelmez.

Arapça alimlerinin, “Şm”, “Kaf”, “Ayn” gibi harflerin bilmen tesirleri hakkındaki ifâdelerini ise, bu harflerin esasta iki harf ol­duğu şeklinde cevaplandırmak mümkündür. Asla riâyet edip, işitenin konuşanın kastını anlamasına güvenerek, herhangi bir nedenle bu harflerin birisi hazf edildiğinde diğer harfle yetinil-miştir. Binaenaleyh, karine ile güçlenen idrâk veya “asıl” ile ta­nımlanan şey, düşen harfin yerini almıştır; böyle olmasaydı, da­ha Önce açıkladığımız gibi, tek harften tesir meydana gelmezdi.

Kelâm, daha önce ifâde ettiğimiz üzere, kendi irâdesine tâbi bir güçle mütekellimin/konuşan muhataptaki tesirinden ibaret­tir; bu irâde, mütekellimin nefsindeki şeyi muhataba ulaştırmak ve ibraz etmekle ilgilidir. Hakkın, kendi kelimeleri ve harfleri[88]olan a’yân-ı mümküneyi yaratması ve gaybî-hubbî[89]bir hareket ile nefsinden bunları izhâr etmesindeki durum da böyledir. Bu gaybî-hubbî hareket, “iradî teveccüh” diye ifâde edilmiştir. Bu teveccühün hükmü, bütün a’yân vasıtasıyla kendilerini ve ter­kiplerini kapsayan Vücûd ile zahir olur; böylece Hak bilinir, sı­fatlarının, isimlerinin ve kemâlinin hükmü ortaya çıkar, bunu -Allah’ın izni ile- daha sonra açıklayacağız.[90]

Arapça’daki Altı Terkibin Sırrı

Şimdi de, kelâma özgü altı terkibin sırrını açıklayacağız: Bu terkipler, Nâhivciler arasında meşhurdur. Nâhivciler, bu terkip­lerin iki tanesinin anlamh/müfid olduğunda ittifak etmişler; bi­risinde çeşitli noktalarda görüş ayrılığına düşmüşler; kalan üçü­nün ise, bir anlam taşımadığında görüş birliğine varmışlardır.

Buna göre ittifak edilen terkip, ismin isim ve fiil ile terkibidir; bazı açılardan görüş ayrılığına düştükleri terkip ise, nidada is­min harf ile olan terkibidir; herhangi bir anlam taşmadığmda it­tifak ettikleri terkip ise, fiilin, fiil ve harf ile, harfin harf ile terki­bidir. Burada, bazı sırlarını açıklamak için eğildiğimiz mertebe yönünden sözü edilen ilâhî ilimde bunların esasını -Allah’ın iz­ni ile- ortaya koyacağız.

Malûm olsun ki: Hakikatte/tahkik isim, mümkünün ilimde sabit “ayn”mı izhâr eden tecellîdir; fakat bu durum, Gayb-ı mut­laktan çıkan tecellînin mazhârı ve tecellîgâhı olan bu “ayn”m mertebesinde taayyünü yönündendir. O hâlde mazhâr olan mümkün “ayn”, kendisiyle ve kendi mertebesinde taayyün eden tecellînin ismidir.[91]

Taayyünü açısından tecellî, taayyün dışı olan/gayr-ı müteay-yin Gayb-ı Mutlak’a delâlet eden bir isimdir.

isimlendirme ise, ismin taayyün ettiği ve kendisine delil ol­duğu Asl’a delâletinden ibarettir; bu konu hakkında daha fazla açıklamayı isimlerin kaidesi bölümünde yapacağız.

Harf, kendi hüküm ve tabileri de dâhil olmak üzere, her şey­den mücerret olması itibarıyla “ayn-ı sâbite”nin aynıdır.

Fiil, -hüviyeti itibarıyla değil- mucid/Yaratan olması açı­sından Hak ile -sadece “ayn” olması itibariyle değil- Hakkın mevcut ettiği bir şey olması ve icat ve eserinin hükmünü kabu­lü açısından “ayn” arasındaki “te’sir nispeti” ve yaratıcı hü­küm irtibatıdır. Ayn’m yaratılış ve Hakkın tesirini kabulü, bu zuhur dairesinde yaratıhşmı/icâd tercih ettiren istidadına bağlıdır. Bu icâdm hükmü, Kâlem-i a’la’nm zâtında nakşedil­miştir.

Bunu anla, burada açıklanması mümkün olmayan derin sır­lar vardır.

Bu sabit olunca, şu da bilinmelidir ki: Zikredilen altı terkibin ilki, ismin isim ile terkibidir. Bu, ilk isimler ile aslî sıfatların esas-ları/ümmehat arasında gerçekleşen birinci ictimadır. Bu sıfatlar­dan dolayı Zât, âlemi yaratmaya ve Gayb’tan izhâra teveccühü iktizâ etmiştir. Bu terkip, bunun ardından işaret olunan birinci nikahın sahibidir.

Buna dair pek çok işaretimden birisi de, şu ifâdemdir: Hak-km zahirî, adeta kendi iktidarının nüfuz mahalli olması gibi, bâ­tını için tecellîgâh/mecla olmuştur.

ikincisi, ismin, yaratıcı/mucid veya hâhk vb. ismin hükmün­den ibaret olan fiilin hakikâtinin/ayn mazhârı olması itibarıyla ayn-ı sabiteyle terkibidir. Ayn-ı sabite, kabul ve daha önce işaret ettiğimiz “istidat” özelliğiyle bu fiilin mazhârı olur.

Binaenaleyh bu iki terkip, zorunlu olarak, fayda verirler/mu-fid ki, bu, vücûdî mertebelerde gerçekleşmiştir. Diğer terkip ise, bir fayda vermez; bu terkip, mümkün “ayn” m sırf mümkün bir “ayn” olması açısından her hangi bir ayn’a -ilmî iktizâ ile değil-kendisini dikkate alarak izafe edilmesidir. Aynı şekilde Hakkın âlemle irtibatını gerekli kılan “hazret-i cem” hükmü sirayet et­meden tecellî nispeti de böyledir[92]; veya yaratmanın makûliyeti-ni, ilâhî tecellînin ulûhiyet yönünden sirayeti olmadan mümkü­ne izafe edilmesi de bir fayda vermez, yani ondan her hangi bir netice meydana gelmez.

Ulûhiyet, irtibat ve münâsebeti (:Allah ve alem arasında) var eder.

Aynı şekilde, üçüncü bir şey/emir olmaksızın bir tecellînin başka bir tecellîyle irtibatı da, hiç bir fayda vermez; söz konusu üçüncü şey, fiilin mazhârı ve Zât gaybmdan tecellînin taayyünü­nün sebebidir, ayrıca tecellîden farklıdır ve taaddüdü ispat eder. Aynı şekilde ayn-ı sabite, daha önce belirttiğimiz gibi vücûdî te­cellînin bitişmesi/iktiran olmadan, yaratılış/icâd emrini kabul sıfatı kendisine eklenerek dikkate aldığında, hiç bir netice ve fayda vermez Çünkü, kabil olmadan tecellîyle tecellî, adeta birisinin kendi kendine vurması gibi, hiç bir sonuç vermez. Mümkün ayn’m başka bir ayn ile birleşmesinden bir netice çıkmayışmm sebebi de budur. Bu ayn, ister daha önce belirttiğimiz yaratıcı tecellîyi kabul özelliği gibi kendi tâbilerinden birisi olsun, ister başka bir ayn’a tâbi olan müstakil-metbu bir ayn olsun, durum aynıdır.

Nida meselesine gelince: bunun bir benzeri, Hakkm “ayn”a cüz’î isimlerinin mertebeleri ve mazhârlarından yaratmayı em­retmesi ve ona “Ol/Kün” demesid ir/tekvin sözü. Çünkü, “haz­ret-i cem”den zatî tecellî sırrı, bu söze sirayet etmemiş olsaydı, bunun hükmü gerçekleşmezdi. Bu durum, nâhivcilerin “Ey Zeyd” ifâdesini takdir etmeleri gibidir. Bu ifâde anlamlıdır, çün­kü bu, Zeyd’i çağırdığımı veya “Zeyd” diye bağırdığımı ifâde eder.

Tahkikte bunun örneği, âlemimizde vasıtaya bağlı olan emir­dir. Bu emre, zatî isimlerden birisi olan “irâde”nin hükmü bitiş­mezse, hükmü geçerli olmaz. Bunun için Hak, “el-Hâdî” isminin lisanıyla peygamberinin makamı cihetinden bazı insanlara “Na­maz kıl” diye emreder, onlar ise namaz kılmazlar, namaz da mevcut olmaz. Fakat, namazla memur olan “ayn”a istidat özel­liği ve zâtı tecellîyle yaratıcı hükmü kabul izafe olunduğunda, namaz kesinlikle zuhur eder. Bu tecellî, namazın “ayn”ma ve “musaîlî/namaz kılan” diye isimlendirilen mazhâr mertebesin­deki zuhûruyla ilişkilidir.

Bunun ardından bilinmelidir ki: Terkib, cem ve istihale -ki istihale/başkalaşma, mürekkep cüzlerin hükümlerinin birbirle­rine sirayet etmesi demektir- arasında mânâ ve ruhlar mertebe­sinde değil, suretler mertebesinde bir fark vardır; “terkip” ve “cem” hakkındaki açıklamalarımızı tamamlamadan önce bu far­kı dile getireceğiz.

Şöyle derim: Sadece ictima/(çeşitli hakikatlerin bir araya gel­mesi), şahısların askeri bir nizâmla veya safta veya halka halin­de toplanmalarına benzer. İçtima ve terkibin hükmü ise, inşa edilecek evin kerpiç ve ağaçlan gibidir. İçtima, terkip ve dönüş-nıe/istihâle ise, varlıklar için ustukussat/unsurlar gibidir, çün­kü ustukussaün kaynaşma ve temasla birleşmesi ve terkipleri, varlıkların meydana gelmesi için yeterli değildir; bilakis, varlık­ların/kainat meydana gelebilmesi için bunların birbirleriyle etki ve tepki içinde olmaları gerekir.

Bütün bunlar için benzer bir “keyfiyet” sabit olur/istikrara ka­vuşur: O da, etken ve edilgen bu hareketlerin kemâlidir; bunların nihayeti- “mizaç” diye isimlendirilir. Bu durumda bunlar, etken ve edilgen hareketlerin ardından, gerçekleşmesi bu mizaç niteliğine ve bu istikrara bağlı olan nev’î sureti kabule istidat kazanırlar.

Burada, istihalenin zikredilmesi ve hükmünün cem ve terkibe izafe edilmesindeki gaye, istihalenin cem ve terkibin gayelerin­den birisi olduğuna dikkat çekmektir. Daha önce ifâde ettiğim, bazı isim ve mertebeler açısından iki veya daha fazla hakikat ara­sındaki bütün ictimalarla kast edilen, zuhuru haricî varlıkta mey­dana gelen şeydir. Bu.ise, irâdenin taalluk ettiği şey olan nihaî ga­ye değildir. Bunun için emri, bazı isim ve mertebelerle sınırladım. Şimdi de, istihale ve hükmünün neticesiyle ilgili olarak, “gayele­rin birisidir” dedim. Hatta bununla, bütün suretlerde veya suret ile irtibatlı olan her şeyde hükmü sari olan ilâhî tesviyenin sırrına işaret ettim; bu ise, “tesviye” diye ifâde edilen cüz’î varlık istida­dının meydana gelmesi içindir. Bu durum, bu örnekte, zikredilen hareketin ardından diğer nikah mertebe!erinde ve üç hareketin mertebesindeki “mizaç keyfiyeti” açısından “hepsi için meydana gelen “istikrar” diye ifâde edilmiştir.

Mizacın bunlardan her birisine nisbeti, her birisinin kendi özelliğine göredir ki, bu, manevî, ruhanî, surî, basit ve mürek­kep olabilir.

Sonra, mesela madde beşerî ise, ilâhî nefhâyı kabule istidat kazanır. Allah teala şöyle buyurmuştur: “Sonra onu yeni bir ya­ratış ile yarattık.” (Müminûn, 14) Nitekim sahih bir teveccüh, her türlü ilgiden soyutlanmak/tefriğ ve daha önce belirttiğimiz şartlarla Hakka sülük eden kişi hakkında da “tesviye” meydana gelir. Böylelikle sâlik, zikredilen ve zikredilmeyen şeyleri doğu­ran ilâhî tecellîyi kabule istidat kazanır. Bu meselenin sırrının anlaşılabilmesi için, daha sonra ilâhî-küllî irâdenin gayelerine özetle de olsa işaret edeceğiz.

Şimdi, tekrar açıklamaya çalıştığımız konuya dönüyoruz.

Şöyle deriz: Terkib, ya manevîdir; bu, alemi/kevn yaratmaya yönelişi esnasında ilâhî isimlerde gerçekleşen “içtima”dır. Bu nedenle, terkip ile cem arasındaki farkın suretler mertebesinde ortaya çıktığına ve onun üzerindeki mertebelerde çıkmadığına işaret etmiştim.

Zikredilen bu içtima, esmâî kelimeleri ve kevnî hakikatleri iz­hâr etmek için ilmi harflerin rabbani tasnifi ve te’lifinin menşeidir.[93]Bunlar, isim ve sıfatlarıyla Hakkın Zâtının sırrını ve hük­münü varlıklarında ifâde ederler. Bu te’lif ve inşanın maddesi ise, Nefes-i Rahmânî’dir. Nefes-i Rahmânî, kapsayıcı daire/hi-zane-i camia ve Ümmü’l-kitab’dır. Daha sonra, Hak nasip ettiği ölçüde, bu konu hakkında açıklamalar yapacağız.

İşte bu, ilk içtima olan manevî terkibin hükmüdür. Bundan zuhur eden terkip ise, ya surî-maddî veya maddîye benzeyen bir terkiptir. Buna göre, maddîye benzeyen terkibe, nûranî ruhların kendi kuvvetleri ve onlara sirayet eden isimlerin özellikleri cihe­tinden olan hareketleri örnek olarak verilebilir; bu özelliklerin bir araya gelmeleri, ruhların varlığının sebebidir. İsimlerin özellikle­rinin bir araya gelmesi ise, misâlî-mazhârlanyla ve onlara göre sınırlanmaları/takayyüt; ayrıca, bu isimlerin mazhârlarınm mer­tebeleri ve esma mertebelerinden kendileri için hasıl olan özellik­ler cihetinden gerçekleşir; bunun gayesi ise, ulvî suretleri ve nis­peten bâsit-cirimleri/ecram-ı basita meydana getirmektir.

İşte bu, ikinci nikahın hükmüdür; daha önce işaret ettiğimiz ise, isimlere ait/ismî-gaybî, ilk nikahın hükmüdür.

Bu iki nikahtan sonra gelen terkip ise, maddi terkiptir; mad­di terkip, tâbii-mürekkep suretlerin meydana gelmesi için zikre­dilen şeylerin bir araya gelmesidir. Bunun ardından da, insanın suretini izhâr etmek için mürekkep-tâbii suretlerin, kendi kuv­vetleriyle ve zikredilen şeylerle birleşmesi gelir.

Binaenaleyh, “cem ve vücûd” mertebesinden gaybî bir hare­ket ile ulaşıp, ahadiyet-i cem ile sirayet eden vahdaniyet özelliğindeki her eser/eser-i vahdanî, iradî[94]teveccüh ile hususîleş-miş/tahassüs hakikatlere, daha önce sahip olmadıkları bir içti­ma kazandırır.

Buna göre, bu şekildeki her içtima, bir terkiptir: Her terkibin de, bu terkibin neticesi olan bir sureti vardır; her suretin kendisi­ne özgü bir hükmü, bir de başkalarıyla müşterek olduğu bir hük­mü vardır. Hükmü genel ilâhî harflerden, mahreç mertebelerinin her birisinde bulunan özel-beşerî harflerden ve ilâhî suretin mah­reçlerinden ibaret olan büyük âlemin mertebelerindeki harflerden oluşan terkipler, sonsuzdur; binaenaleyh bunların, “suretler” ve “kelimeler” diye isimlendirilen neticeleri de sonsuzdur.

Bunların lâzımı olan isimler, sıfatlar, özellikler, keyfiyetler ve benzerleri gibi hükümler de sonsuzdur. Bu nedenle, ilâhî ve kevnî kelimeler tükenmezler; çünkü, özelliklerine dikkat çekilen mümkünler gibi, terkip ve içtima türleri de nihayetsizdir.[95]

Bunların, sadece asılları ve küllîlikleri mütenâhidir. Şu hâlde, beşerî tasavvur ve idrâk araçlarının hangisiyle idrâk edilirse edilsin, idrâk edilen bütün suri şeyler -ister insanın varlık mer­tebelerinde ister herhangi bir itibârla kendi dışındaki mertebe­lerde olsun-, herhangi bir mertebede veya mertebelerdeki içtima nisbetinden ibarettir; bununla birlikte, içtima türleri, sınıfları, zikredilen küllî ve tafsîiî mertebeleri değişiklik arz eder.

Şu hâlde, birleştirici terkip/et-terkibü’1-cem’î, terkip ve bir­leştiren kimsenin terkip ve birleştirmeyle izhâr etmek istediği suretin harici varlığmı/ayn meydana getirir; söz konusu bu terkip, mürekkep şeyin harici varlığının zuhur şartıdır. Buna göre, hudusun, terkibin, cemin ve zuhurun konusu/müteal-lak, mücerret varlıklar/a’yân ve küllî hakikatler değil, suret­lerdir; küllî hakikatler, bütün cem ve terkip mertebelerinde terkip edilen ve birleşen/cem şeylerin asılları, bizzat cem ve terkibin aynıdırlar.

Terkib ve cem’in -işaret edilen bu husus dikkate alınırsa- mü­cerret hakikatlerin birbirlerine eklenmesinden başka bir nisbeti yoktur; bu ekleme ise, cem ve terkip işini yapanın kastından çı­kan bir harekete bağlıdır. Böylelikle terkip ve cem, vücûdî sure­tin hakikatini ortaya çıkarmak veya nefiste zuhuru amaçlanan kelimeyi ibraz için hareket eder veya ettirilir; bunun sonucunda ise, gayb hâlinin ardından kelime, eklenme/inzimam nispetiyle müşahede edilir hâle gelir.

İlâhi meşiyete ve istidada göre herhangi bir varlık mertebe­sinde ilâhî yaratma ile zuhur eden her şey için durum böyledir. Böylece, söylediğimiz gibi, hareket ve kasıt ile birleştirici terkip, idrâk, müşahede ve içtima meydana gelir, burada zikretmediği­miz ve zuhur eden bütün şeylerin lâzımı olan sirayet edici hü­küm, zuhur eder..Bütün bunlar, mevcut a’yân değil, sadece nis­petlerden ibarettir.

Şu hâlde, müşahedenin konusu, basitlerden mürekkep olan şeylerdir. Şu var ki, bu mürekkeplik, basitte mündemiç bir emri izhâr eden “cem/birleştirme” nispetinden başka bir şey değil­dir; basitteki bu mündemiç emir, bu içtima amaçlandığı şekilde olmasaydı, bilinmez ve hakîkati zuhur etmezdi.

Binaenaleyh basitlik, bir perdedir, hakikatleri örten terkip ile bu perde ortadan kalkar; bununla birlikte, herhangi bir varlık durumu/emr-i vücûdî ortaya çıkmaz. Bu ise, son derece garip bir durumdur.

Emir, birleşme ve eklenme/inzimam nispetidir; bu emir, bir­leşen şeyde, isim, sıfat vb. zahir olan şeyler gibi, bu ietimadan önce bilinmeyen bir hüküm izhâr etmiştir. İşte idrâk, terkib va­sıtasıyla bu şeye ilişmiştir/taalluk.

Bu nedenle kitap, harflerin ve kelimelerin birbirine eklen­mesini esas alarak, askeri birliğin toplanması anlamındaki “ke-tibe” kelimesinden türetilmiştir; söz konusu eklenme, tâbilik yoluyla gayb mertebesindeki mücerret mânâların eklenmesini de gerekli kılar. Bunun örneği, arazların cevherlere tâbi olarak mekânda bulunmalarıdır/tahayyüz, çünkü onlar, cevherler­den mücerret düşünüldüklerinde mekânda bulunmak kendile­rinin bir sıfatıdır.

Ardından, bu eklenmeyi iki farklı hüküm takip eder. Bunlar­dan birisi, “nazm” ve birleşme ve terkip diye isimlendirilen “it­tisal/süreklilik”; diğeri ise, fasıl ve temyizdir.

Bunu da, iki durum takip eder: değişme ve şekillenme.

“Nazm”a gelince, bu, eklenme, birleşme ve terkib vb. diye ifâde edilen şeydir; bunun hükmünü daha önce açıklamıştık.

“Fasıl” ise, mânâ ve hakikatlerin hükümlerinin birbiriyle girişikliğini/tedahül, münâsebet ve tâbilik açısından birbirleriyle irtibatlı oluşlarını ifâde eder.

İlmin dili, tanıtıcı ve açıklayıcı araçlarıyla hükümleri tayın edip, onları asıllarına izafe eder. Böylelikle, hükümleri birleşti­ren ve genelleştiren tek Vücûd’un hükmüyle meydana gelen ka­rışıklık, “temyiz” ile ortadan kalkar.[96]Öğrenci de/müteallim, bu hükmün mesela hangi hakikate dayandığım bilir ve hiç bir ka­rıştırma olmaksızın onu o hakikate nispet eder. Böylelikle bütün mânâlar, kendi aslına izafe edilmiş, her asıl da, kendisine özgü ve tâbi hükümlerle diğer asıllardan farklılaşmış olur.

Bu, bu ve daha Önceki fasıllara dercettiğim sırlan bilen kimse için, sahih ilimden sonra huzur makamının en önemli faydala­rından birisidir.

Sonra şöyle deriz: İçtima, farklılık, tahlil, terkib, zahir olan ta­ayyünler ve şekillenme/teşekkül çeşitleriyle varlıkta meydana gelen değişmenin konusu, cüz’î şekillenmeler/teşekkülat ve sûretlerdir; bunlar, küllî ve makûl mücerret hakikatlerin ve şekil­lerin hükümleridir.

Çünkü, şehâdet âleminde taayyün eden cüzî şekiller ve so-mutlaşmalar/teşahhusat, gaybî-küllî şekillerin ve basit hakikat­lerin mazhârlarıdır. İdrâk edilen keyfiyetler ise, herhangi bir mertebede veya varlıkta teşekkülü açısından teşekkül edenin hâllerinden ibarettir. Hakikatler, soyutluk, cevherlik, ve aynî sı­fatta müşterek; aralarında müşterek olan Vücûd-ı ânım itibarıy­la da bir ve benzerdirler; kendisinde hiçbir şeyin çoğalmadı-ğı/taaddüt ve farklılaşmadığı ilâhî-gaybî sır yönünden ise, su­retler ve şekiller zuhur etmiştir.

Buna göre, “zâti hadler/hudud-ı zatiyye” diye isimlendirilen şeyler, sûretlenen ve şekillenen/müteşekkel için değil, suret ve şekiller için zâti bir özelliktir; fakat teşekkül eden bu şey, sadece şekil ile görülebilir. Böylelikle, bu gerçeği bilmeyen kimse ise, mahdudun, bizatihi teşekkül eden olduğunu zanneder, hâlbuki mahdut şekildir; şu var ki, teşekkül eden, sadece şekil vasıtasıy­la görülebildiği gibi, şekil de teşekkül eden şey ile görülebilir.

Aynı şekilde, eşyanın hakikatlerinden onun araz ve sıfatları­nı bilip, böylece sıfatı hakikati açısından öğrendiğini zanneden kimse de büyük hata etmiştir; hâlbuki, o sıfatı, herhangi bir mev-sufun/sıfat sahibi sıfatı olması itibarıyla bilmiştir.

Nitekim, daha önce buna dikkat çekmiştik ve idrâk edilen keyfiyetler hakkında da, şunu belirtmiştik: İdrak edilen keyfi­yetler, mutlak anlamda değil, teşekkül etmiş olması cihetinden teşekkül eden şeyin hâlleridir.

Bu bilginin konusu, hakikatler değil, nispetlerdir; sahibi de, hakikatlerin mâhiyetlerini değil, nispetlerini selbî veya izafî ka­yıtlarla bilebilir. Çünkü hakikatlerin künhünü bilmek, daha önce zikrettiğimiz, büyüklerin zevkine mahsus bir metotla gerçekleşir.

Sonra şöyle deriz: Her basit şeyin haddinin cüzleri, basitin kendi hakikâtinin cüzleri değil, sadece haddinin cüzleridir. Had, zihni mertebede aklın farz ettiği bir şeydir; bizatihi had ise, hü-

viyeti itibarıyla bilinemez; böylelikle cüzleri, ne kendisinden gerçek anlamda nefy edilir ve ne de ispat edilebilir.[97]Bu ve kita­bın başında açıkladığımız sırlar, mutlaklık ve basitlikleri itiba­rıyla ilâhî-gayb mertebesinde eşyanın hakikatlerinin bilinmesini imkânsız kılınıştır. Bu mertebe, daha önce ilmin sırrı hakkında dikkat çektiğimiz üzere, bunların en ulvî kaynağıdır.

Binaenaleyh, örneğin teşekkül eden şey, şekilden mücerret olarak dikkate alınırsa, gaybî-ilâhî ilim mertebesinde bulunur ve bu nedenle, açıkladığımız üzere, bize taayyün etmez, belirlen-mez, hiçbir tasavvura sığmaz; bunun tanımı, tahdidi, isimlendi­rilmesi ve ifâde edilmesi, mümkün değildir. Çünkü buna dair bilgi, ancak mücmel olarak elde edilebilir.

Bu mücmel bilgi ise, şudur: Şeklin ardında bir şey bulunmak­tadır ki, bu şey, mücerret, yani sıfatlardan, suretlerden ve kendisi için taayyün eden itibârlardan ve şekillerden soyut olarak dikka­te alındığında, hiçbir tasavvurda sağdırılamadığı gibi, görmek ve belirlemek bir tarafa, bunun taakkuîu de mümkün değildir.

“Teşekkül” etmiş olmakla nitelenen şeyi sınırlayan şeklin kendisiyle zuhur ettiği bir Özellik olmalıdır ki, her ikisi de, yani şekil ve teşekkül eden şey, bu özellik cihetinden idrâk edilebil­sin; şekil ve teşekkül eden şeyin idrâkini temin eden, “ortak­lık/cem” nispetidir.

Bir şeyin şekil ve teşekkülden mücerret olarak dikkate alın­ması, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, -şayet kendisine özgü ve onu başka varlıklardan ayırt eden bir hakikati varsa- o şeyin ha-kîkâtinin bilinmesini imkânsız kılar; bu hakikat, ne her hangi bir itibâr veya temeyyüz veya taakkul düzeyindeki bir taayyün ve ne de tanimlayıcı/muarrif bir mazhâr vasıtasıyla bilinebilir

Dikkat çektiğim hususu düşün ve anlamaya çalış! Bu konu­nun detaylarından da uzak dur!

Allah, doğruya ve hidâyete ulaştırandır.[98]

Küllî Kaide

Bu kaide, harflerin, kelimelerin, noktaların, i’rabın, vücûdun, imkânların, mümkünlerin sırrını; bütün bunlara mahsus mertebeleri ve bunlara delâlet ve istinat eden şeyleri; âlemin Rakk-ı menşur’da yazılmış bir kitap olması­nın sırrını içermektedir

Malûm olsun ki: Vücûd-ı münbâsit/fa’yan üzerine yayı­lan Varlık), Nurdan ibarettir; daha önce ilmin sırrın­dan bahsederken bunun hükmüne dikkat çekmiştik. Nûr, Rakk-ı menşur’dur. “Neşr” diye ifâde edilen inbisât/yayıl-ma, mümkünlerin hakikatleri/hakaik-i mümkünat üzerinde gerçekleşir. Böylece her hakikat, Hakkın ilminde diğer hakikat­lerden temeyyüzü ve sabitliği açısından “gaybî-harf” olur; nite­kim altı terkibin sırrından söz ederken buna işaret etmiştim.

Hakikatlerin bir kısmı tâbi, bir kısmı ise metbûdur. Tabî ha­kikatler, metbû hakikatlerin hâlleri, sıfatları ve levazımıdır. Bun­dan dolayı nıetbû hakikatler, hâllerinin onlara izafesi ve tâbi ol­ması itibarıyla, Vücûddan mücerret iken taakkul edildiklerinde “gaybî kelime” olurlar. Metbu mâhiyet, varlığından sonraki levazımından soyutlanmış halde Vücûd ile vasıflanması/ittisaf itibarıyla taakkul edildiğinde de “vücûdî harf” olur. Metbu mâ­hiyet, Vücûd ile vasıflandığında tâbi levazımının kendisine ek­lenmesiyle taakkul edildiğinde, “vücûdî kelime” olur.

Bu vücûdî kelimelerden oluşan âyetler ise, birleşik yapılar-dan/hey’et oluşmuş bir yapı/heyet ile özel bir sıfatın hakikâti­ne veya belirli bir hâle veya küllî bir asla veya belirli bir cinse ek­lenmiş özel bir lâzım türüne delâlet mânâsı taşıyan şeylerdir; âyetleri oluşturan birleşik yapılar, iki veya daha fazla kelime arasında gerçekleşir ve bu hey’et vasıtasıyla idrâk edilen anlaşı­lır/mefhûm mânâlar bütününü ifâde ederler.

Bunlardan oluşan sureler ise, herhangi bir mertebenin hüküm­lerini veya küllî bir sıfatı veya küllî bir hâli açıklayan şeylerdir; bu küllî hâl, çeşitli sıfatlan veya farklı ve çeşitli hâlleri istilzam eder.

Nazil olan kitaplar ise, ilâhî-ilmî hükümlerin suretlerini; her­hangi bir küllî mertebeye ve belirli bir devir veya devirlerdeki bir guruba mahsus “imkânî” hükümleri açıklayan şeylerdir.

Kur’an, şeriatların hükümlerinin sona ermesini gerektiren be­lirli bir vakte kadar hükmen diğer asrın ehline ait haberler yö­nünden farklı tabakalarına göre varlıklara mahsus “imkânî” hâl­leri kuşatan/muhît ilmin suretleridir; şeriatların hükümlerinin ortadan kalkacağı bu belirli vakit, güneşin battığı yerden doğma vaktidir.

Dayanak noktası ve merci olan küllî mertebeler, zikredilen beş mertebeden ibarettir. Pek çok meselede yaptığımız gibi, ihti­yaten ve okuyucunun unutmasından çekindiğimiz için, bunları tekrar zikredeceğiz; bazen, tekrarlamadaki amacımızı bilmeyen kimse, bunun faydasız olduğunu zannedebilir.

Şöyle deriz: Bu beş mertebenin ilki, hakikatlerin ve mücerret mânâların kaynağı/maden olan ilâhî gayb mertebesidir. Bunun ardından, ruhlar âleminin ve daha Önceden zikredilen şeylerin ait olduğu izâfî-gayb mertebesi gelir. Bunun mukabilinde ise, şe-hâdet mertebesi bulunmaktadır; nisbî olarak basit ve tâbiî-mü-rekkep suretler bu mertebede bulunmaktadır. Bunun ardından, daha önce ifâde edildiği gibi, şehâdet mertebesine nispeti daha yakın olan mertebe gelir. Beşinci mertebe ise, zikredilen bütün bu mertebeleri birleştiren mertebedir.

Bu mertebelerin beşeri “nefes” alemindeki benzerleri, mah­reç mertebeleridir.

Buna göre mahreç mertebelerinin ilki, nefesin kaynağı olan kalbin bâtınıdır. Bu mertebenin mukabilinde, şehâdet mertebesi gayb mertebesinin mukabili olduğu gibi, iki dudak bulunmakta­dır; kalan üç mahreç mertebesi ise, göğüs, boğaz ve hançeredir.

Her varlığın bu beş varlık mertebesinden birisine isnat edilme­si veya insân-ı kâmil’de olduğu gibi bütün bunların hükmünün mazhân olması gerektiği gibi, aynı şekilde, her harfin de bu mah­reç mertebelerinden birisine isnat edilmesi ve mesela “Vav” har­finde olduğu gibi bu mertebelerin hepsinin hükmünü kuşatması gerekir. Zikrettiğimiz bu mertebelerin dışındaki mertebeler ise, bu aslî-ana/esas mertebeler ile bunların benzerleri olan işaret et­tiğimiz mahreçler arasında ortaya çıkan tafsîlî mertebelerdir.

Nefes-i Rahmânî’nin harflerinden ibaret olan beşerî nefesin harflerinden her bir aynî varlık, beş sübûtî hükme sahiptir; bu hükümlerin her birisinin kuvvetinde, diğer dört hükmün topla­mı bulunmaktadır. Ayrıca, bu beş sübûtî hükme sirayet eden al­tıncı bir selbî hüküm daha vardır; bu selbi hükmün sübûtî hü­kümlere sirayeti, bir şeyin vasfı olan sübûtî bir hüküm kendisiy­le çelişen özelliği de ortadan kaldırmayı gerektirmesi yönünden gerçekleşir; sübûtî hüküm, kendisiyle çelişen selbî hükmü ya bir açıdan veya çelişki ve bu çelişkinin hükmüne göre çeşitli açılar­dan ortadan kaldırır.

Bu altı hükmün, beş sübûtî alâmeti ve mertebesi vardır; bun­lardan birisi, kalan dördünün içeriğini kendinde toplar. Altıncı alâmetler ise, sabit bir hükmü meydana getiren selbî hükümdür. Çünkü alâmetin terk edilmesi, bir alâmettir.

Binaenaleyh, bu on iki şeyin akılda tutulması, bundan sonra zikredeceğimiz hususların anlaşılmasını temin eder.

Beş sübûtî hüküm şunlardır: Bunların ilki, mevcudun ilâhî ilimde sabit olan mâhiyeti açısından olan hükmü; ikincisi, rûhâ-nîyeti açısından olan hükmü, üçüncüsü ise, tabiatı ve sureti açı­sından olan hükmüdür. Çünkü bazı rûhânî varlıkların bizzat bir suretinin olması şart değilse de, “tahkîk” kaidesine göre, her

varlığın bir rûhâmyetinin olması şarttır. Dördüncü hüküm, bu hükümlerle zuhur eden ilâhî tecellî açısından olan hükümdür. İlâhi tecellî hükmü, bunların hepsinin birleşiminden meydana gelen manevî heyete lâzım olan “ahadiyet-i cem” özelliğiyle bu hükümlere sirayet eder. Beşinci hüküm, “gaye”den ibaret olan mertebe yönünden sabit olan hükümdür. Selbî-altmcı hüküm ise, daha önce dikkat çektiğimiz hükümdür.

Alâmetler ise, noktalar, irab veya bunların yerini alan şeyler­dir; bunlardan her birisinin de, birisi selbî olmak üzere, altı mer­tebesi vardır.

Buna göre noktaya ait beş mertebe, noktanın bir tane, iki ta­ne, üç tane olması ve harfin altında ve üstünde bulunmasıdır; noktayla ilgili selbî hüküm ise, nokta sizliktir.

İ’raba ait beş mertebe ise, merfuluk, mansupluk, mecrurîuk, tenvin ve diri sükûndur; selbî-alhncı hüküm ise, ölü sükûn ve irabın yerini alan harfin düşmesidir/hazf.

Binaenaleyh, merfuluk/ref, ruhanî mertebeye aittir; nasb ve cer ise, zahirî ve tabiî surete aittir; diri sükûn, ilâhî-ilk ahadiyet hükmüne aittir. Bu hüküm, eşyaya hâkim olan genel cem merte-besine/hazretü’1-cem’i’l-âmm aittir. Şu hâlde diri sükûn, eseri görülen fakat varliğı/ayn müşahede edilmeyen sabit ve makûl bir şeydir/emr.

Nitekim şeyhimiz ve imamımız, bir mısraında kasıtsız olarak buna işaret etmiştir.

Cem, aynının vücûdu olmayan bir hâldir Tahakküm ona aittir, “Ahad”a değil[99]

Bu sükun da, sübûtî hükme racidir; bu rucü, fânînin hükmü­nün baki kalıp, kevnî nispetlerin hükümlerinin ortadan kalkma­sıyla Hakta fânî/istihlak olmakla gerçekleşir. Şu hâlde varlığın unvanı olan hareke, gizlidir, hüküm ise mevcuttur. Hükmün nispet edildiği kimse, zahirî varlık/ayn değildir, tşte bu, kulun Hak ile perdelenmesi şeklinde işaret edilen kurb-ı feraizin hük­müdür; böylelikle, bütün berzahlar gibi, o kulun da kendisi de­ğil hükmü ortaya çıkar.

Diri sükun mertebesine ait olan şeylerden birisi de, tenvindir. Tenvin, istidatların hükmünün küllî olarak sona ermesiyle gaye­lerde istikrar ve sebat kazanır; çünkü bu işin/emr tafsili düzey­de gaye ve nihayeti, sadece nispî ve farazi olarak gerçekleşebilir. Ölü sükun ise, ölmek, donuklaşmak, bozulmak, fena ve benzeri şeylere benzer.

Eşyada hüküm, varlıkları cihetinden vücûdî a’yâna değil de mertebelere ait olduğu için, varlıklara izafe edilen hüküm, mer­tebelerinin hükmünün eşyayla zuhuru itibarıyla izafe edilir. Mertebelerden meydana gelen eser ise, iki itibâra bağlıdır: Birin­cisi bütün eşyaya yayılan ahadiyet özelliğindeki ilâhî “cem” hükmünün sirayeti itibârı; ikincisi ise, evvellik nispetine tâbi baskınlık/galibiyet itibârıdır. Çünkü bazı mertebelerin diğerleri üzerinde hüküm sahibi olması ve galip gelmesi, ihata sayesinde gerçekleşir ve öncelikli oluşa göre ortaya çıkar.

Sonuç başlangıcın aynı, “sonluk/ahiriyet” diye ifâde edilen gaye, başlangıcın kemâlinin sureti olduğu için, başlangıç ve so­nuç arasmda sadece “evvellik” hükmünün gizlenmesiyle farklı­lık ve temeyyüz gerçekleşir; nitekim daha Önce buna işaret et­miştim.

Bunun için tenvinin şekli, hükme delâlet eden irabın şeklinin katı olmuştur. Tenvinin ikili olması ise, zikredilen iki itibârdan dolayıdır.

Allah nasip ederse, hareke ve noktaların diğer sırlarını da be­lirteceğim.

İdrâkin konusu olan farklı mertebelerdeki bütün vücûdî su­retlerin mücerret makûl hakîkatlerin bileşiminden ibaret oldu­ğunu belirtmiştik; bunlar, zikredilen Hakka ait ahadiyet-i cem hükmüne tâbi olan “içtima nispeti”yle zahir olmuşlardır; bu zu­hur, bazen bir kısım vücûdî mertebelerde gerçekleşirken, bazen bütün mertebelerde gerçekleşir. Buna göre, harflerden ibaret olan gaybî-mevcûdat, Nefes-i Rahmanı’nin sahibidir. Beşerî ne­fesin harflerinin ise, zikredilen küllî beş mertebeye ve bunların mahreçlerdeki örneklerine göre, bir takım tedahül ve karışımla vardır; bu örnekler, “terkip” hükmü, birleşnıeden doğan “te­lif” ve de kelâmı söyleyen kimsenin kendisiyle boyandığı ve te­siri konuşulan şeyde ortaya çıkan “cem”e göre ortaya çıkarlar.

Terkibin bütün hallerindeki gariplik ve zuhur, bu karışım ve .tedahülün aralarında gerçekleştiği şeylerden birisine aittir; buna göre, bu gariplik ve zuhur mertebe yönünden gerçekleşmişse, bunun kaynağı zikredilen “cem” hükmüdür; vücûdî zuhur açı­sından gerçekleşmişse, bunun kaynağı “evvellik”tir.

Şu hâlde noktalar ve i’rab, bu şeyleri tam olarak tarif, temyiz ve tayın edip, esaslarına dikkat çekmektedirler. Buna göre noktalar, mertebelere, i’rab harekeleri ise, hüküm ve sıfatlara mahsustur.

Bu beş mertebenin, kendilerine tâbi başka mertebeleri vardır; bunlar, fiil mertebesi, infial/edilgenlik mertebesi ve de mukave­met, itidal ve denklik gerektiren bunların birleşimi olan merte­bedir. Bu tâli mertebelerin insandaki mazhârları ise, ses, dil ve dişlerdir.

Beş mertebenin hükümlerinin zuhuru, daha önce belirttiği­miz gibi, öncelik itibarıyla olduğu için, bu üç mertebede de em­rin zuhuru iki itibâra bağlı olarak gerçekleşir: Birincisi, ruhanî kuvvetler açısından işaret edilen baskınlığın/gâliplik zuhuru, diğeri ise tabiî kuvvetler açısından zuhurudur. Çünkü a’yânm istidatlarının farklılığı ve isimlerin konularının ve kendilerini yaratmaya dönük teveccühlerinin çeşitliliği, şunu gerektirir ki: Bunların bir kısmı mevcut olduğunda, ruhlar mertebesinde ta­ayyün edip, bu mertebelere izafe edilirler; bir kısmı ise, tabiat ve zuhur mertebelerinde zikredilen iki mertebenin birinde veya her ikisinde iki itibâr ile ve iki cihetten zuhur ederler; bu iki cihet, bunların iki nispetten birisinin hükmüyle boyanmasmı/insibağ gerektirir ki, bunlar, fiil, infial/edilgenlik veya bir itibârla bun­ları birleştiren üçüncü bir durumdur.

Çünkü, mesela, evvelîik veya mertebeye ait ahadiyet-i cem hükmü cihetinden beş hükümden birisi baskın olduğu için bir harfin ruhanî nispet yönünden fiilî mertebede taayyünü, hükme “jrab” ile, mertebeye ise “nokta” ile dikkat çeker; bu durumda, nokta, harfin üzerinde ve bir tanedir. Eğer baskınlık, iki itibâr ile yani ruhanî ve tabiî itibâr ile gerçekleşirse, iki nokta olur. Du­rum bunun aksi ise, yani harf, zikredilen iki itibârdan birisi ve­ya ikisiyle birlikte edilgenlik mertebesinde temeyyüz etmiş ise, noktalar harfin altında bulunur. Buna, buradaki ruhanî ve tabîî mertebeye nispetle evvelîik hükmü de eklenip, bunların arasın­da “tenasüp” gerçekleşirse, irab da noktalar gibi harfin altında bulunur.

Bu durum, beş mertebenin iki hükmünden birisi ölü sükûne, diğeri ise tabiat suretine ait ise, böyledir.

Her iki itibârda ve onlarla mütenasip beş hükümde durum bunun aksi olursa, i’rab ve noktalar harfin üzerinde bulunur.

Eğer baskınlık/gâliplik, iki sükûnun dışında beş mertebenin her hangi birisine ait olur ve mertebelerde taayyün eden şey “in­fial” nispeti açısından taayyün ederse, i’rab harfin üstünde, nok­ta ise altında bulunur.

Baskınlık “cem” ve “denklik/tekafü” mertebesinde -ki bu mertebe, üç mertebenin sonuncusudur- meydana gelip, bu beş mertebeden birisinin hükmü diri sükûne ait olursa, nokta, har­fin üzerinde bulunur ve üç tane olur.

Bu birleşik terkip, zikredilen iki itibâr ile -ki bunlar, ruhanî ve tabiî nispetlerdir- zuhur ettiği için, sadece peltek “Se” ve “Şm” harfleri üç noktalı olmuştur.

Binaenaleyh peltek “Se”, ruhanî kuvvetlerin, “Şm” ise tabiî kuvvetlerin birleşmesinin hükmüne mahsustur.

Harfin altındaki noktaların ikiden fazla olmamasının nedeni, şudur: Zikredilen karışım, açıkladığımız sebeplerden dolayı, ruhlar ve tabiatlar arasında gerçekleşmiştir ve bunlar, yani ruh­lar ve tabiatlar, mânâların, hakikatlerin ve mertebelerin mazhâr-larıdır. Buna göre ruhanî nispetler, ifâde ettiğimiz üzere, mufas­sal olarak galip gelirse, nokta harfin üzerindedir; tabiî kuvvetler galip gelirse, nokta ruhlar ve tabiatlar mertebesini belirtmek için, altta bulunur.

Üçüncü nokta ise, itidal denkliğine ve ilâhî-ahadiyet-i cem sırrına işaret ettiği için, hükmünün kapsayıcı olmasından dolayı harfin üzerinde olmuştur. Ahadiyet-i cem makamı, bütün hü­küm ve eserlerin istinat ettiği makamdır; buna, bu kitabın pek çok yerinde işaret ettik.

Üçüncü nokta, harfin altında bulunsa idi, bu makama dikkat çekmezdi; çünkü üçüncü noktanın işaret ettiği şey, mağlup edi­lemeyen ve her zaman galip gelen ilâhî emirdir. Bunun için bu nokta, ilki ruhanî, diğeri tabiî olan iki noktanm üzerinde bulun­muştur. Bu iki nokta, tabii ve rûhâni mertebelerin karşılıklı ola­rak birbirlerine tesir etmeleri açısından denk olduklarına işaret etmek için aynı sırada yazılırlar; üçüncü nokta ise, açıkladığımız sebeplerden dolayı, bunların üzerine konulmuştur.

“Cem” hükmüne sadece peltek “Se” ve “Şm”dan ibaret olan iki harfle dikkat çekilmesinin nedeni, ahadiyet özelliğindeki “cem” hükmünün ve vücûdî-itidâl hükmünün, bu iki mertebe dışında müşahede edilmeyip, makûl olarak bulunmasıdır. Bu kâmil itidale dair hiçbir suret, meydana gelmez ve zuhur etmez. Aynı şekilde, hükmü kapsayıcı olan “küllî-cem” ve kendisinden daha kâmil bir şey olmayan “kemâl” de, varlıkta taayyün etmez­ler; her ikisi de, mertebe ve her şeyin onda ve onunla -kendisine göre değil- göre zuhur ettiği mazhâra göre müşahede edilir.

Noktaların mertebelere, i’rap çizgilerinin hükümlere delâlet et­mesindeki sır şudur: Nokta, görülmeyen makûl bir şeydir, bunun­la birlikte o, bütün çizgilerin, satıhların ve dairelerin aslıdır, bütün bunlar, nokta ile zuhur ederler, fakat noktanm kendisi, hüviyeti itibarıyla zuhur etmez. Aynı şekilde mertebeler de, görülmeyen makûl hakikatlerdir. Bunlar, görülen her şeyin aslıdırlar ve onla­rın üzerinde hâkimdirler. Çizgi, bitişik/mütecavir noktalardan ibaret olduğu için, hükme delil olmuştur; çünkü hüküm, hâkim ve mahkum-i aleyh/(hakkmda hüküm verilen şey) arasındaki makûl bir nispetten ibarettir. Yaratıcı bir hareket ile de, süreklilik/ittisal meydana gelir; böylelikle hükmün, hâkim olması itibarıyla hâkimin/hüküm sahibi ve mahkum-ı aleyh ve bih’in/hakkında ve kendisiyle hüküm verilen şeyin varlığı ortaya çıkar.

Allah, mürşittir.

Şeddelemenin/teşdid sırrı ise, üç mertebeden meydana gelen birleştirici/cami nispet hükmünün, diri sükun mertebesinin hükmüyle karşılaşmasıdır/telaki. Diri sükûn, ilâhî-cem merte­besine aittir; bu ikisinden zuhur eden ise, Öncelik sahibidir. Bina­enaleyh hüküm de, zuhurun aynıdır.

Şeddenin varliklardaki sırrı ise, kurb-ı nevafil ve kurb-i fera-iz’in neticesinden bilinir. Kurb-ı nevafil, taliplere; kurb-ı feraiz ise, talep ve irâde edilenlere mahsustur. Buna göre muhakkik, “ev edna/daha da yakın” makamını geçtiğinde, daireyi iki kıs­ma bölen çizgi ortadan kalkar. Talep edilen için, hüküm cihetin­den öncelik/evvellik ve zuhur gerçekleşir. Talip ise, âhir-lik/sonluk ve onun gereklerine naildir.

“Kulunu gece vakti yürüten Allah münezzehtir” (İsra, 1) âyetinin ve “Dur, Rabbin namaz kılıyor” hadisinin sırrını kav­rayan kimse, imâ edilen gerçeği anlar.

Bunun ardından deriz ki: Suretler, “mürekkep” ve nisbî olarak “basit” diye ikiye ayrılmışlardır. Basit, farklı keyfiyet­lerden soyut ve cüzleri birbirine benzer olduğu için, terkibin, zâtı açısından basitte hiç bir mahsûs hükmü gözükmez; aksi­ne onun basitteki hükmü sadece makûldür. İşte bu nedenle, gâliplik ve izafeyle kendisine mahsus harfler, noktasız olmuş­lardır. Çünkü noktalar, tarif için konulmuştur. Bu harflerin ta­biat ve suretlere nispeti, tek bir açıdan olduğu için, bunların mertebesine sadece suret ile, hükümlerine ise irab ile dikkat çekmek yetirli olmuş, böylelikle başka bir tanımlayıcıya ihti­yaç kalmamıştır.

Bu özellikteki harfler, ıstılahta on dört harf iken, “tahkik” ka­idesine göre, on iki harftir. Çünkü bunlardan birisi, Eliftir.

Muhakkiklere göre Elif, tam harf değildir; çünkü Elif, her­hangi bir mahreçte belirlenmeden nefesin çıkartılmasından iba­rettir. Bu nedenle muhakkiklere göre Elif ve Hemze, işaret ede­ceğimiz üzere, tek bir harftir. Lam-elif de, Lam ve Eliften meydana gelen bir harftir. Bu harf, makûlluğu ve mürekkepte hük­münün zuhur etmeyişi açısından terkibin sırrına delâlet eder; ayrıca bu harf, ilâhî ve kevnî mertebelerden ibaret olan iki haz­ret arasında gerçekleşen irtibatın sırrını, basit ve mürekkepler arasında meydana gelen karışımın sırrını bildirir.

Bu harfin, burada zikretmemizin uygun olmadığı başka bir takım sırlan daha vardır.

Noktasız harfler, şu hâlde, on iki tanedir. Bunlar, Arş’ta var sayılan takdirî on iki burca istinat ederler; Arş, basit cisimlerin ilki, hüküm, ihata ve suret açısından ise, en büyüğüdür.

Burçların alâmetleri, sekizinci felekte ve daha önce zikredilen mertebelerde müşahede edilen menzillerdir; bunların hükümle­ri, bütün harflere sirayet ederler.

Varlıklar da, on iki tanedir: Beş tanesi aslî, bunların lâzımı olan iki itibarî; üç tane de talî ve bunlara tâbi iki varlık; böylece bunların hepsi, on iki tane olmaktadır.

Noktalı harfler ise, on dört tanedir. Bunlar, yedi kat gök mer­tebesine, anasır-ı erbaa’ya (ateş, toprak, su ve hava), müvelledat-1 selase’ye (cemadat, nebatat ve hayvanat) ve sekizinci feleğe işa­ret ederler ve onların alâmetleridir; sekizinci felek, kuşatıcı ber­zah ve Araf’tır.

içerdiği mümkünlerle birlikte imkân mertebesi, “gayb” ol­duğu için, karanlıktır. Mümkünler de, Vücûdî Nûr’da taayyün eden şeyler olup, bunların birbirleri için hükümlerinin zuhuru Hak ile ve Hakta olduğu için -ki Hakkın, ne bir kaydı ve ne de temeyyüzü vardır- varlıkta gerçekleşen misâl, Asil’a mutabık olmuştur.

Binaenaleyh okka-mürekkep, Hakkın vücûd ve ilim açısın­dan kendilerini ihata etmesi cihetinden imkân mertebesi ve içer­diği mümkünlerin benzeridir.

Mümkünlerin hakikatleri ise, okkada gizli olan harflere ben­zer. Nitekim buna, “Allah var idi, onunla birlikte başka bir şey yoktu” ve benzeri sözleri izah ederken, “Zât’a ait ilâhî-gayb mertebesinde hiçbir şeyin çoğalması ve vücûdî taayyünü yok­tur” ifâdemle dikkat çekmiştim.

Kağıt ve üzerine yazılan şeyler, mevcudatın suretlerinin ken­disinde taayyün ettiği Vücûd-î âmm’ın nurunun yayılması­na/inbisât benzer.

Yazı, yaratmak ve izhârın sırrıdır.

Vasıta ve araç ise, ilâhî Kalem’dir.

Yazar ise, Yaratıcı, Hâlık, Barî, Musavvir olması açısından Hak’tır; nitekim, altı terkibin sırrı, temeyyüz/farklılaşma ve kudretin sırrı bahsinde buna işaret etmiştim.

Uç parmağın benzeri, neticenin kendisiyle ve kendisinde ger­çekleştiği ilk ferdiyettir/ferdiyet-i ula; daha önce bunu belirt­miştik.

Kasıt, irâdedir.

Yazılmak istenilen şeyin düşünülmesi, varlıkta zuhur edecek malumatı/eşyanın hakikatleri ihata eden ilâhî ilme tâbi iradî tahsistir.

Burada yazmak istediği şeyi yazan alimin istidadı, iki asla ra-ci olduğu gibi -ki, bunlar yazıdan önce gelen ilim, diğeri ise mah­sûs şeylerden elde edilen hissî ilimdir-, orada da durum aynıdır.

Buna göre birinci ilmin benzeri, Hakkın zâtını bilmesi ve zâ­tına dair ilmi ile her şeyi bümesidir.

Mahsûs şeylerden elde edilen ilmin benzeri ise, Hakkın mümkünlerin hakikatlerini imkân mertebesinde görmesi, kendi zâtından kaynaklanarak ilminin onlara ezelde ilişmesi/taalluk ve onları bilgisine ve bulundukları hâle göre ortaya çıkartmasın­dan/izhar ibarettir.

İşte bu, alimin ilminin maluma tâbi olmasının sırrıdır.

Bu iki ilmî aslı birleştiren nispetten, pek çok sır öğrenilir. Bu­rada, bunların detaylarını açıklamaya hâlimiz ve vaktimiz mü­sait değildir. Bunlardan birisi, “Bilelim diye sizi imtihan ediyo­ruz” (Muhammed, 31) âyetinin sırrıdır.

Dikkat çektiğim şeyi anla! Bu kaideye ve önceki bölümlere pek çok sır dercettim. Bunların muamması çözülürse, bunlarla Çok değerli ve önemli bilgilerin kapısı sana açılmış olur.

Allah, hidâyet ve ihsanın velisidir.[100]

Küllî Kaide

Bu kaide, Hak ile masiva/onun dışındakilerarasındaki farklılık mertebelerini ve tâbilik ve istilzam yoluyla bu mertebelere mahsus temel sırları içermektedir:

Malûm olsun ki: İşaret olunan beş temel hazret/mertebe diğer mertebe ve hazretlerin esasları olmakla birlikte, bunların bir kısmı diğerlerinin ihatası altında bulunur­lar. Buna örnek olarak, ortadaki mertebenin iki kenarında bulu­nan mertebeleri verebiliriz. Çünkü bunlardan birisi, “şehâdet” diye nitelenen ez-Zâhir ismi mertebesine dahil iken, diğeri ise şehâdet mertebesinin mukabili olan aslî-gayb mertebesine dâhil­dir; nitekim orta mertebe de, bu mertebeler üzerine zait bir şey değil de, bir “nisbet” diye dikkate alındığında, her iki tarafa bir­den dahil olmuştur;s söz konusu bu nisbet, her ikisinden mey­dana gelen birleşmeden/cem ibarettir.

Ortadaki mertebe de, hakikatinin ez-Zâhir ismi ve zuhur ol­duğu kabul edilirse -ki, bunlar Asıl mesabesindeki Bâtın’m gay- ‘” bmdan çıkan ferlerdir, çünkü zuhur, kendisinden önce farz olu­nan veya bilinen bir batırdıktan olabilir-, böylelikle her dördü de, ilk gayb’a dahil olurlar. Fakat bunun bu tarzda akledilmesi, hükümleri, kesreti, kelâmı, itibârları, kevnî ve ilâhî isimlerin taf­sillerini, bu beş külliden kendisine ulaşılan mertebeleri ortadan kaldırır; müşahede, kelâm hüküm ve tafsil ise, ancak bunlar ile ve bunların iliştiği şeylerle gerçekleşir ki, bunların iliştikleri/ta-allukat, gaybm sahibi ilâhî hazret, şehâdetin sahibi kevnî hazret ve her ikisini birleştiren sırdır.

Bu sabit olunca, şu da bilinmelidir ki: Küllî emir, zikredilen bu asıllara göre, üç kısma ayrılır. Birincisi, sadece Hakka ait olan kısım, ikincisi kainata ait olan kısım, üçüncüsü ise Amâ’daki “Nefsî” makamda (Nefes-i Rahmanı) müşterek olan kısımdır; bu makam, işaret olunan birleştirici sırdır.

Hakka ait olan kısım, hiç kimsenin ortak olmadığı şeylerdir. Bunlar da, iki çeşittir: Birisi, bir açıdan sübûtî olanlar, diğeri ise bir açıdan selbî olanlardır.

Buna göre sübûtî olanlar, Hakkın vücûdî ve ilmî ihatası, var­lık ile nitelenmiş her şeyden önce olması; irâde ve talebinin ön­celiği, her vakitte, hâlde, mevsimde, mazhârda her hüküm sahi­binin hükmünü ona göre kabul etmesi; vücûdun vâcibliği ile sü-bütün vâcibliğini sürekli birleştirmesidir/cem.

Selbî olanlar ise, Hakkın belirlenmesinin, sınırlanmasının ol­mayışıdır. Hak, hiç bir şeyde münhasır olmaz, varlığının başlan­gıcı yoktur, ihata olunamaz. Binaenaleyh Hak, bu durumlara her açıdan ve her hâl üzere layıktır, çünkü bunlar, Hakkın zâtının iktizâ ettiği şeylerdir; yoksa Hakkın zâtı, bunları gerektirmiyor­du da, bunlar kevnî mazhârlarda ve onlara nisbetle meydana gelmiş, bundan dolayı da Zâtına izafe edilmiş değillerdir. Şayet böyle olsaydı, Hakka a’yân ve hakikatlerden veya bunlar saye­sinde tekil veya çoğul olarak Zâtının ezelde iktizâ etmediği bir hüküm dönmüş olurdu. Böylelikle Hak, başkasından veya baş­kası sayesinde yeni bir hüküm veya özellik kabul etmiş ve bu hüküm veya özellik, başkasının varlığı sayesinde Hak için sabit olmuş olurdu; fakat bu özelliğin kaynağı olan “başkası”nm yok olması farz edilse, bu hüküm veya özellik de ortadan kalkardı.

Çünkü Hakkın Zâtı, bu başkası olmadan bu hükmü iktizâ et­memişti. Böyle bir durum ise, sahih değildir, çünkü buradan ha­dislerin Hakkm zâtı ile kaim olduğu, O’nun da başkalaşma kabul ettiği neticesi çıkar; ya da, bu hüküm tekrarlanıp, böylelikle sabit olan hakkında, sabitliği veya mümkünlüğü nefyetme hük­mü verilirdi ki, böyle bir şey, hakikatlerin değiştirilmesi kabilin­den bir iştir ve muhaldir.[101]

Şu var ki: Burada ince bir sır vardır, Allah’a yemin olsun ki, bu sırda tahkik vardır: Bütün bu sıfatlar ve diğerleri, sadece Amâ’da bilinir ve sabitlikleri ve taayyünleri zahir olur. Amâ’, zikredilen berzah, şehâdet ve Zâta ait mutlak gayb arasındaki “fasıl”dır; nitekim, bunu daha sonra öğreneceksin.

Binaenaleyh Hak için herhangi bir şe’nde sabit olan şey, Zâ­tının ezelde iktizâ ettiği şeydir; Hakkın dışındaki şeyler için ha­kikati açısından sabit olan şey, o şeyin zâtının iktizâ ettiği şeydir; Hak ve Hakkın dışındaki şeyler için nefyi sabit olan şeyler de, onların zâtlarının nefyini iktizâ ettiği şeylerdir. Buna göre yeni­lenen şey, bu şeylerin ortaya çıkması ve varlıklar ile ve onlar için bilinir hâle gelmesidir; yoksa bunlar, Hak veya Hakkın dışında­ki kimse için sabit olmuş veya ortadan kalkmış değillerdir. Zu­hur, sadece zikredilen Amâ’da ve onunla gerçekleşir.

Zikredilen kısımlardan âleme ait olan ve âlemin kendisiyle Hak’tan ayrıldığı özellikler, daha önce Hak için sabit olduğu be­lirtilen her şeyin yokluğudur. Mesela âlemin/kevn, ilk irâde ile veya kadîm bir varlık vb. ile vasıflanmayışı; varlığı vâcib olmak­sızın sadece sübûtunun vâcib olması, kendisi üzerinde hâllerin değişmesiyle hâdislik özelliğiyle vasıflanması gibi. Hak ise, hâl­lerde başkalaşmadığı için hâdislik ile vasıflanamaz.

Varlığına ve yokluğuna işaret edilen zikredilen sıfatların dışın­dakiler ve ilk berzahta ortaya çıkan şeyler/umur ise, iki vecih ve hükümlü müşterek özelliklerdir. Bunlar, bir açıdan Hakka nispet edilebilirken, bir açıdan Haktan başkasına nispet edilebilirler. Bunların, bu berzah mertebesinde müştereklik nispetiyle Hak için sabit olmalarının nedeni, Hakkın zâtının, bu mertebede ve bu tarz­daki ortaklık nisbeti şartıyla onları kabulü iktizâ etmesidir. Bunlar, Hakkın zikredilen farklılık özelliklerinden birisinin hükümleridir. Bu özellik, Hakkın her çeşit hâl, mertebe, zaman, mevtin ve maz-hârda her hükmü, hüküm sahibine göre kabul etmesidir.

Kevnî varlıkların/a’yân bu berzahta gerçekleşen müşterek emirlerd eki/durum hükmü, isex Hakka dair belirttiğimiz tarz­dadır. Şöyle ki: Bunların hakikatleri, kendilerini bilfiil ve şartla­rıyla kabul edecekleri zuhur etmiş her şeyi kabul etmeyi gerek­tirmiştir/iktizâ; burada yeni olan şey, kendilerini var sayan ve­ya nefyeden kimse hakkında bu şeylerin sabitlikleri veya yok­lukları değil, zuhur etmeleri ve bilinmeleridir.

Bu berzah, aydınlık/ziya özelliğine sahiptir. Hakkın, yaratık­larından farklılaşmasını temin eden mertebe ise, gayb ve mutlak nûr mertebesidir; bunun özelliği, kendisiyle idrâkin gerçekleş­mesi, fakat kendisinin idrâk olunamayışıdır.

Açıklamaya çalıştığımız taayyün etmiş ilâhî mertebelerde bunun benzeri, Fâtiha’nm birinci kısmıyla özelliğine dikkat çeki­len, Asıl’dır. Bu Asl’m vârisi ve hakkını yerine getirenler ise, “Sabık”[102]; ibâdetlerden ise, gündüz farz ibâdetleri ve önceliği olan bütün ibâdetlerdir.

Diğer keyanî/varlık mertebe ise, imkân ve makûl adem mer­tebesine işaret eden zulmetin/karanlık sahibidir. Bu zulmetin Özelliği, kendisi idrâk edildiği hâlde onunla bir şeyin idrâk edi­lemeyişidir.

Fâtiha’nm son kısmı ve talep cümlesi bununla ilgilidir; bu tale­bin konusu, surenin sonuna kadar isbat ve tenzihî-nefiy özelliğiy­le nitelenen kimseler adına gerçekleşen “hidâyef’tir. Bu, kevnî ve arızî sıfatların nispetlerinden soyunup/insilah, asıl üzere baki kalmaktan ibarettir; bu asıl, kâmil kulluğun rubûbiyetin karşısında bulunması gibi, nûr’un mukabili “İmkanı” sebattır. Bu makam, Hak’ta “ikinci fena/istihlak” makamıdır. Bu fenanın bazı sırlarına, ilim ve fethin sırrına dair ifâdelerime ilave olarak, daha sonra hi­dâyetin sırrını açıklarken -Allah’ın izni ile- işaret edeceğim.

Bu mertebeye, gece ibâdetleri ve “âhirlik” özelliği olan ibâdetler aittir; bu küllî karanlık makamların mazhârı olabilen kimse ise, “zalim”dir[103].

“Ziya” Özelliğiyle nitelenip, “Amâ” diye isimlendirilen Ber-zâh’a ise, “Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım dile­riz” makamı istinat etmektedir. Bunun özelliği, hem kendisinin idrâk olunması ve hem de kendisiyle idrâkin gerçekleşmesidir. Akşam ve sabah ibâdetleri gibi “berzâhî/ara” ve “camı/birleşti­rici” ibâdetler, öncelik ve sonralıkla sınırlı olmayan bütün ibâdetler, bu kısma mahsustur.

Allah’ın hüccetlerinin ve bu büyük ilâhî makamların mazhâ­rı olabilen vârisler, “muktesit/dengeli”[104]kimselerdir; bunlar, ortada dururlar ve her şeye yaratılışını veren Rableri[105]gibi her hak sahibine hakkını verirler.[106]

Binaenaleyh bu makam, birinci ferdiyet makamıdır. Bu makamda, “sonuçlandırma/intaç” ve ruhanî, gaybî, tabiî, unsurî ve bütün bunları içeren nikah ile “te­nasül/üreme” gerçekleşmiştir.

Bütün bunlardan, namaz vb. gibi İslam’ın beş şartı bilinir; bunlar ise, beş aslî mertebeden öğrenilir. “Rab” ismi hakkında “rabbu’l-âlemîn/âlemlerin rabbı” meselesini izah ederken Al­lah’ın nasib ettiği kadarıyla bahsedeceğiz.

Şimdi de, bu birleştirici berzah makamının diliyle şöyle deriz: Haktan ilâhî hükümler, O’nun gayb hazretinden ortaya çıkarlar ve haber verildiği gibi yine O’na dönerler. Fakat ilâhî hükümlerin Haktan çıkıp, tekrar O’na dönmeleri, mümkünler ile gerçek­leşir. Mümkünlerin hükümleri ise, Hak ile birbirlerine bağlanır­lar/ittisal.

Haktan mümkünlere gelen şey, Hakkın “yarahcı/icâdî” izhâ­rıdır; Hakkın katında mümkünlerden bulunan şey ise, (yaratıcı izhârı) “kabul” ve onların (mümkünler), kendileriyle taayyün eden (ilâhı) isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin zuhurunda ve Haktan Hakka dönmelerinde “şart” olmalarıdır; nitekim bunu daha önce belirtmiş ve tasavvurların sırrı bahsinde ifâde etmiştik.

İlimde mertebenin varlıktan/kevn önce gelmesi, şöyledir: İlim, âlime alimin hakikâtinin gerektirdiği tarz üzere taalluk/ilişmek eder; ayrıca, taalluk ve salt-taallukun konusu da bunda müessir­dir. Çünkü taalluk, taalluk ettiği şeye ve hükmüne tâbidir.

Şu var ki Hak, şeylerin hakîkatlerini kendi Zâtından bilir, bu­nun sebebi, onların Hakkın zâtında resmedilmiş/irtisam olma­larıdır. Binaenaleyh Hakkın, hariçten elde ettiği hiç bir ilmi yok­tur. Buna göre bu ilim, sadece mertebe ve nispetle önce veya sonra olmuştur, bunu anla.

Varlıkta öncelik, kaidenin başında zikredildiği gibi, sadece Hakka aittir.

Şu halde, “vücûdî Öncelik”, “Allah, her şeyin yaratıcısıdır” (Zümer, 62) ; “O, evveldir, bâtındır” âyetlerinde ve Hz. Pey-gamber’in “Allah var idi, onunla beraber başka bir şey yok idi” hadisinde ifâde edilmiştir. Âhir isminin ifâdesi ise, “Al­lah’a yardım ederseniz, o da size yardım eder” (Muhammed, 7); “Onların vasıflarını cezalandıracağız” (Enam, 139) vb. âyet­ler ve Hz. Peygamberin “Siz usamncaya kadar Rabbmız usan­maz”; “Nefsini bilen Rabbını bilir”; “Bana bir karış yaklaşa­na bir arşın yaklaşırım” gibi ifâdeleridir.

Bu kaidelerde imâ yoluyla anlatılan sırları anla!

Malûm olsun ki: Öncelik, sonralık, taalluk, izhâr, kabul vb. gi­bi şeylerin hepsi, her nefeste meydana gelmektedir ve hükmün hepsi, iliştikleri/taalluk şeylerden ayrılmaz. Buna göre, her varlı-

ğm isimlerle olan hükmü, isimlerin hükmü gibidir ve her açıdan müsemmâyla/isimlendirilen birliktedir. Ayrılma, her açıdan, her hâl ve takdire göre ve bütün mertebelerde muhaldir.

Buna göre, alem bütün olarak, Vücûd-ı Baht’m/Mutlak Var­lık mazhârıdır; her varlık da, herhangi bir varlık mertebesinde özel bir isim nispeti açısından O’nun mazhârıdır. Vücûd ise, “a’yan”m hükümlerinin muzhiri/izhâr eden, bu hükümlerin ba­zı mümkünlerden diğerlerine ulaşmasının şartıdır. Ayrıca o, zik­redilen Berzâh’ta mümkünlerin kendi nefislerini ve birbirlerini bilmelerinin de şartıdır; söz konusu bu Berzah, küllî aynadır.

Bu konu ve makamın bir takım sırlan vardır ki, zamanımız bunların zikredilmesi için yeterli değildir; bahsettiğimiz mesele­lerin asıllarını açıklamak ve hakikatlerini bildirmeye dair yük­lendiğim görevi ifa için bu kadarını belirttim. Yoksa, ferler, asıl­lar ve tafsiller hakkında kendi anlayışıyla veya zevkiyle veya ak­tarıcı olarak konuşan kimseler, hatıra, fikir ve kalb mertebesinde ortaya çıkmış hakikatlerin ve makamların ürünleriyle ilgili çok şeyler söylemişlerdir.

Fakat bu mertebenin ve makamın hakikatini, gözüyle görür-cesine ve muhâtabm nefsinde somutlaştıracak şekilde, kesin bil­giyle bilenler çok azdır. Bu az insanlar, ardından, bu meselenin nispetlerinden, tafsillerinden ve hükümlerinden öyle bahs eder­ler ki, ifâdelerinde, tafsili açıklamanın dayandığı esasların hük­münün sürekliliği ortaya çıkar; öyle ki, bu esaslar, kendilerine dayandırılan tafsili şeylerden hiç birini nakzetmezler.[107]

Çoğunluk ise, böyle davranmaz, çünkü onlar, hakikatlerin esaslarını ve makamlarının asıllarını bilmezler, bilakis, bazı ferler­den, bazılarına intikal etmekle detaylar üzerinde konuşurlar.[108]Bunun için aralarında görüş ayrılıkları olur, çelişkilere düşerler, bilgilerini kontrol ettiklerinde ise, şaşkınlığa/hayret kapılırlar.

Özetle, bu esasları takdim etmemizdeki amaç, zikrettiğimiz husustur.

Araştırmacı, bu satırlarda ortaya koyduğumuz şeylere dikkat etsin, böylece, âlemin Nefes-i Rahmanı ile Gayb’tan şehâdete çı-kışım/bürûz öğrenir; vahdet makamının ve bu makama tâbi olan zikrettiğimiz ve daha sonra “isimlerin isimleri” konusunda zikredeceğimiz meseleleri; isimlendirmenin sırrını; sirayet eden tecellînin sırrını; varlıkların Allah’ın tükenmeyen kelimeleri oluşlarının sırrını ve insanın zikredilen iki mertebenin nüshası olmasının sırrını öğrenir.

Buna göre, mahreçler mertebesinde harflerin ve kelimelerin insanın nefesinden meydana gelmesi, varlıkların Nefes-i Rahmân’dan çıkışının ve varhk/vücûdî mertebelerinde taayyün et­melerinin benzeridir ki, bu mertebelerin sonuncusu şehâdettir; bunlar, ilâhî irâde ve “Ol” emri ile çıkmışlardır. Buradaki farklı­lık, isimlerin mertebelerine göredir.

İlahi isimlerin teveccühlerinin çeşitliliği^ kevnî hakikatlerin ve de bunların mertebe ve istidatlarının farklılığı, bize göre, beşerî harflerde meydana gelen farklılığa benzer; beşerî harflerdeki bu farklılık, mahreçlerdeki boğum ve bitiş yerlerine göre gerçekle­şir. Buna göre Nefes’in (Nefes-i Rahman) kendisi sonlu olmasa dahi, ondan bütün zamanlarda varlıkta taayyün eden şey, sonlu bir “emir”dir; bunun nedeni, kabiliyetlerin ve mertebelerin Ne­fes-i Rahmanî’yi kabullerinin sınırlı ve mütenâhi olmasıdır.

Buradan “İlmimi kıyamet gününe kadar yaratıklarım üzeri­ne yaz” ifâdesinin sırrı öğrenilir. Binaenaleyh bu ifâde, mutlak değil, “kâbil/mümkün” dikkate alınarak mukayyet anlamda zikredilmiştir; bununla birlikte mümkünler ve onlara ilişen ilâhî ilim, sonsuzdur. Ayrıca bu ifâdenin mukayyet olmasının bir ne­deni de, sonsuz olan şeyin varlığa bir defada girmesinin imkân­sız olmasıdır, nitekim daha önce bunu belirtmiştik.

“ehl-i nazar”dır. Konevî’nin bunlara dair hükmü, yöntemlerinin zorun­lu olarak, eksik ve sınırlı bir bilgiye ulaştıracağıdır. Konevfye göre,Sonra şöyle deriz: Buna göre, nefes tek bir hakikat olsa da, mahreçlerde boğaz düğümleri/makta sebebiyle meydana gelen farklılıklara göre farklı isimler elde eder:

Nefesin süresinin herhangi bir boğum ile sınırlanmadan uza­tılması, “Elif” diye isimlendirilir; nefesin kaynağı olan kalbe nis-betle en yakın boğum ile ilk taayyünü ise, “hemze” diye isimlen­dirilir. Bunun ardından ise nefes, mesela “Ba”, “Sin”, “Şm” vb. şekilde isimlendirilir; nitekim Asıl da, “Kalem”, “Levh”, “Arş” vb. şekilde isimlendirilmiştir.

Hiç bir harf, taayyünün dışında, nefesten farklı değildir ve on­dan ayrılmaz. Vücûdî varlıklar ve isimlerin hakikatlerinin her bi­risi de, “gayb”, “şehâdet” vb. diye nitelenen Mutlak Varlık’tan sa­dece çoğalmaları/taaddüt ve taayyün etmeleri cihetinden farklıla-şırîar; bu taayyün ve taaddüt ise, eşyaya nisbetle değil, Hakka nis­petle imkâni-gayb mertebesinde gerçekleşir. Ayrıca bu taayyün, ilâhî Gayb mertebesinden “izafî” gayb’da farklılaşan/temeyyüz isme ait ilk taayyünden ibaret olan şehâdet mertebesinde gerçek­leşir; izafî gayb, zikredilen haddir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu ilk taayyünün beşeri nefesteki benzeri, “hemze”dir.

Şu halde “hemze”, taayyünün kendisidir; böylece zikredilen bu taayyün ile nefesin izafe edildiği Mutlak Gayb’tan “zatî tecel­lî” zuhur eder. Kevnî varlıklardan ise, Kalem zuhur eder.

Bizim nefesimizde hemze ile ilk taayyün eden ve onun birli­ğini /ahadiyet bildiren şey ise, Eliftir. Şehâdet âleminde hemze ile taayyün eden ilk tam harf, “Ba”dır. Çünkü Hemze ve Elif, da­ha sonra işaret edeceğimiz üzere, harf değillerdir. Cem/birleş­me, terkip, çeşitli tarzlardaki çeşitli mertebeler ve daha önce açıkladığımız tarzda “ahadiyet-i cem” hükmünün sirayet etme­siyle, bütün varlıklar zuhur ederler. Ayrıca, lafızların, kelimele­rin ve harflerin suretleri, küllî mertebelerde ve mahreçlerde mâ­nâları yüklenmiş ve onlara delil olarak zuhur ederler. Bunların mânâları taşımaları, kevnî varlıkların mertebe ve isimlerin hü­kümlerini, müsemmânm/Hak sırrını taşımalarına benzer; bu varlıkların müsemmânm sırrını taşımaları, isimlerin kendisine

delâlet etmesi ve bir açıdan ondan farklı olmayışı itibanyladır.

Bunu öğren, Allah mürşittir. [109]

Küllî Kaide

Bu kaide, şu konuları içermektedir: İsimlerin sırrı; isimlerin isimlerinin sırrı; isimlerin mertebelerinin, kemâllerinin, bu, kemâllere ait olan ve kendisindeki kemâli el­de etmeye dönük talebin sırrı; isimlendirme­nin faydası; isimler ve aralarındaki farklılık. Allah’ın izni ile düşünürken, bunları öğreneceksin.

İsim ve hakikatlerin bir bölümü, daha önce açıkladığımız gi­bi, aslî ve metbu isim ve hakikatler; bir bölümü de, cüzler, ferler, sıfatlar ve lâzımlar gibi tabî ve tafsili isim ve hakikat­lerdir; bununla birlikte, isimler mertebesinde bölünme ve parça­lanma yoktur.

Buna göre, metbu isimler, Güneş ve nûr gibi, genellikle, âlem isimleridir; veya, “alim” diye isimlendirilen mevsufuna izafe et­meksizin “ilim” mânâsı için “ilim” isminin verilmesinde olduğu gibi, sıfatlara ait “sıfat isimleri” gibidir.

Tabi olanlara ise, sıfatlan ve fiilleri Örnek verebiliriz; buna gö­re sıfatlar, kırmızı ile nitelenen şeye “kırmızı”, hayât ile nitelen-miŞ şeye de “diri” demeye benzer.

Fiil isimleri ise, “Dirilten/el-Bais”, “Affeden/el-Ğafur” gibi isimlerdir.

Fiil, faile; nispet ve izafet ise, bunların varlıklarının/ayn ken­disiyle ortaya çıktıkları şeye delâlet ettikleri için, isimler bir açı­dan bu üç kısma ayrılmışlardır; bu konuda, akıl sahibinin yeter­li göreceği kadar açıklamalarda bulunmuştuk.

Bu açıklamaların ilkini, altı terkipten bahsederken yapmıştık. Bundan daha önce ve bunun ardından ise, Nefes-i Rahmanı ve bu kaideden önce harflerden bahsederken bu konuya dikkat çekmiştim.

Bu konunun sırlan hakkında -Allah’ın izni ile- daha fazla açıklama yapacağnn.

Delile delil olan şey, kendisine delil olacağı için, bu üç kısım­dan her birisinin Hakka bir delâletleri olmuştur. Böylelikle delâlet, iki türe ayrılmıştır: Dolaylı delâlet/delâlet bi-vasat, do­laysız delâlet/delâlet-bidüni vasat.

Buna göre, dolaylı delâlet, iltizam ve tâbilik delâleti; dolaysız delâlet ise, mutabık delâlettir, istidlal, tâbi isimler ile meydana gelir. Daha önce bu isimlerin, şekil, teşekkül ve teşekkül eden şe­yin/müteşekkil sırrında dikkat çektiğim tarzda, bu tarz isimle­rin kendilerine tâbi olduğu aslî hakikatler üzerindeki sıfat ve cüzlerden ibaret olduklarını belirtmiştik.

Bu aslî isimler ile ve bunlardan tafsîli-tabilerin varlıkla-rı/a’yân zuhur eder. Tabinin, iki hükmü vardır: birisi, delâlet; diğeri ise, kendisini, aslını ve mertebelerini tarif etmektir. Tâbi, tâbilerin varhklarmdaki “asıl” olması itibarıyla metbuya bağlıdır; bunun başka bir nedeni ise, tabinin, metbuların “delil” ve “bilgi” oluşlarının sırrını izhâr etmedeki “asıl” olmasıdır.

Binaenaleyh, akledilen her türlü farklılaşma/temeyyüz ve çoğalış/taaddüt, isimdir; bu şeyden, söz konusu farklılık cihe­tinden farklılaşan şeyin hakikati, çoğalmanın bu şey için gerek­li/lâzım olduğu ve farklılaşan bu şeyin, Asl’m bilinmesinde şart olduğu öğrenilir; bu asıl, çoğalmanın ve farklılaşmanın kaynağı­dır. Ayrıca bundan, bu Asl’m mertebe itibarıyla çoğalma ve farklılaşmadan önce geldiği de öğrenilir. Bunun “isim” olması­nın nedeni, Asıl üzerinde bir “alâmet” olmasıdır. Asıl’ın, kendi­sini temyiz edecek bir mümeyyiz bir şey ve temeyyüz olmaksizın taayyünü mümkün değildir. Buna göre, taaddüt/çoğalma ve temeyyüz, isim ve lafzın lâzımı olan iki hükümdür. Asıl’a delâlet eden ayırt edici mânâya/mümeyyiz mânâ delâlet eden şey ise, ismin ismidir/ismü’1-isim.

İsmin çeşitlenmesinin/tenevvü’ sebebi ise, kesrettir/çokluk. Kesret, sıfatların, özelliklerin, arazların, lâzımların, vecihlerin ve “netice” olan itibârların farklılığı sebebiyle ortaya-çıkar; bu itibâr­lar, farklı mertebelerde gerçekleşen hakikatlerin bileşimlerinin neticeleridir. Hakikatler, bu mertebelerde farklı istidatlarla zuhur eden keyfiyetler ve terkiplerin hükmüyle ve de “cem ve vücûd” mertebesine mahsus “ahadiyet” emrinin sırrıyla birleşirler.

Şu hâlde varlıkta zuhur edip, farklı imtiyaz ve zuhur türleri­ne göre “Gayb”tan ayrılan her şey, isimdir. İsmin “küllî” ve “te­kil” olarak mertebe ve vücûd itibarıyla kendisinden önce olan şeylere tâbi olmasının neticesi ise, daha önce de belirttiğimiz gi­bi, delâlet ve tariftir. Bâtm olan her şey, kendisine tâbi ve fer’î mesabesindeki şeye nisbetle, “asalet” ve “şartlık” mertebesinin sahibidir; nitekim daha önce buna işaret etmiştik.

Taaddüt/çoğalma ve kesret/çokluk, “vahdet” Özelliğiyle nite­lenen ve bütün taayyünlerden ve farklılaşan şeylerin çokluğundan önce bulunan Mutlak Gayb’tan ayrılan ilk taayyünde zuhur ettiği için, cem ve terkip sırrıyla, cüzî sebeplerle, şartlarla ve keyfiyetler­le zuhur etmiştir. Bu keyfiyetler, her birisine özgü bir mânânın bu­lunduğu bütün hakikatlere aittir. İsimlerden mümeyyiz /ayırt eden ve muayyin/belirleyen olan her şey, ilâhî gaybta başka biri­sinin ortak olmadığı belirli bir hükmü ifâde eder. Bununla beraber, bütün farklılaştırıcı/mümeyyiz eşya, delâlet ve tarifte ortaktırlar.

Böylelikle, bütün isimlerle iki fayda meydana gelmiştir:

Birincisi, ismin diğer isimlerle müşterek olduğu faydadır; bu yön, ismin kendi aslına delâletidir. Bu açıdan isim, müsemmâsı-nm aynıdır.

ikincisi ise, ismin kendi hakikâtini tanımlamasıdır. [110]İsmin hakikati, kendisiyle başka isimlerden ayrıldığı özelliğidir. Böyiece, bu ifâde ettiğimiz özellikle ve isimleri birleştiren mertebe için matlup olmakla her isim, “isimlik” elde eder; böylece, kendisine özgü bu farklılık/temeyyüz onunla ortaya çıkabilir. Şayet bu farklılık olmasaydı, bu isim bilinemeyecekti; bu ise, kendisine ait “istidat” talebinden önce gelen bir taleple gerçekleşir. Nitekim, bu meseleyi daha önce zikretmiştik, Allah’ın izniyle tekrar zik­redeceğiz.

Bunun sırrını anladığında, şunu da bilmelisin ki:

Âleme taalluk eden ilâhî her ismin, kendisine has ve kendisi­ne raci bir kemâli vardır. Bu kemâl, ismin hükümlerinin ve eser­lerinin vücûdî varlıklarda/a’yan zuhûruyla tamamlanır, ortaya çıkar ve gerçekleşir. Bu a’yân, ismin tecellîgâhları, taayyün yer­leri, hükmüyle ve eseriyle ismin saltanatının zuhur mahalleridir. İsmin saltanatının zuhuru, lisan-ı mertebesiyle, “cem” ve “vücûd” mertebesi olan ‘-Allah” isminden, kendisindeki kemâli izhâr için yardım dilemesiyle gerçekleşir. Çünkü her ismin, mer­tebesi yönünden kendisine has bir lisanı vardır.

Bütün isimlerin toplamının lisanı ise, ‘”Bilinmek istedim”, “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarat­tım” (Zariyat, 56) vb. ifâdelerinde belirtildiği gibi, tafsili nisbet-leri ve bunların suretlerinin a’yânmı kabul etmektir. Her isim, müşterek di İleriyle /cemiyet, tafsili nisbetlere bunu söylerler; bu nisbetler, zikredilen bu mukabele mertebesinin ihatası altında bulunurlar.

İsimler, söylediğimiz gibi, “Allah” isminden kendi kemâlleri­ni tamamlayacak ve saltanatlarını ortaya çıkartacak şeyi izhâr etmesini talep ederler. Bu ise, onlardan her bir ferdin hükmünün bütün şeylere sirayeti ve de bütün isimlerin hükmüyle boyana­rak aslına dönmesiyle gerçekleşir. Bununla birlikte isim, hakika­ti açısından ilâhî gayb mertebesinde bulunduğu hâl üzere kal­maya devam eder; nitekim, tasavvur mertebelerinden bahs ederken buna değinmiştik.

Varlıklardan her bir ayn’in da, kendisine ait bir kemâli var­dır; bu kemâl, o varlık için sadece Haktan kazanılmış varlık ile gerçekleşir. Bu varlık, ya bazı vücûdî mertebelerde ve bazı mev-tinîere göre kazanılır, veya bütün mertebelerde ve bütün mev-tinlere göre kazanılır. Fakat bu talebin kaynağı/mebde’ ve men­şei ise, isimler mertebesidir. Çünkü isim, muhakkiklere göre, bîr açıdan müsemmânm aynıdır. [111]Nitekim daha önce ve harflerin nefes ile olan ilişkilerini anlatırken buna işaret etmiştim.

Harflerin nefes karşısmdaki durumları, isimlerin müsemmâ karşısındaki durumlarına benzediği gibi, hükümleri de aynıdır. Müsemmâ, varlıkların a’yânının aksine, Zâtını ve Zâtının levazımını ezelî olarak bilir. Varlıkların a’yânının kendi zâtları­nı ezelde bilemeyişlerinin sebebi, varlıklarının hadis olmalarıdır. Dolayısıyla, “hayât” ve “vücûd” gibi ilmin gerçekleşmesinin kendisine bağlı olduğu şartlar bulunmadığı için, varlıkların ka­dîm bilgilerinin olması sahih değildir. Şu hâlde, hadislerin talep makamında da öncelikleri olamaz. Çünkü, bir şeyi bilmeyen kimsenin, cehaleti anında, bilmediği şeyi bilmediği yönden talep etmesi, kesinlikle geçerli değildir. [112]

işaret ettiğimiz “cem” makamından gaybî bir talep ile taay­yün eden şey, her isme nisbetle bu ismin hükümlerinin gerektir­diği imkân mertebesinin nisbetleridir; bu nisbetler, bu ismin hükmünün zuhur mahalli olan bazı mümkünlerin a’yânıyla irti­batlıdırlar.

İlmin her hangi bir sınıfı, cinsi ve türü için bu “cem” merte­besi ve hükümlerinin ihatasında bulunan isimlerden taayyün eden her hangi bir şey, bu sınıf, cins ve türün istidadının talep ettiği/istid’a ve bu mertebenin nisbetlerinden olan şeylerdir; bu nisbet, bu türün veya kendisini talep eden ve belirleyen bu kev-nî hakikâtin mertebesinde rubûbiyet sırrı ile taayyün eder.

Böylece bu taayyün ve talep/istid’a ile “Allah” ve “Rahman” isimlerinin saltanatı, hükümlerinin nüfuz etmesiyle, kevnî haki­kat üzerinde zahir olur. Böylece, bu hakikat üzerindeki rubûbi­yet, bu nisbet cihetinden her iki isim hakkında küllî ve tekil ola­rak gerçekleşir. Bunun neticesinde ise, kendisini kabul eden ha­kikatte görülen esere göre Hakka izafe edilen bir isim zuhur eder. Bu ismin Hakka izafesi,” “Allah” ve “Rahman” isimlerinden birisinin mertebesi açısından sabittir. Nitekim Allah, âyette buna dikkat çekmiştir: “İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Han­gisi ile dua ederseniz, en güzel isimler O’nundur.” (Isra, 110)

Bu sırrı anla, çünkü bu, son derece kapalı ve önemli bir sırdır.

Şu hâlde her şey, kemâli talep eder. Bu noktada, hariçten her hangi bir engel de yoktur; çünkü, sadece isimler, durumu zikre­dilen mümkünlerin makamı ve bunları birleştiren sır vardır. Bu sır, insandır; insanın, kendisine has bir hükmü vardır.

Allah’ın dilediği kadarıyla, insanın özelliğini belirten açıkla­malar yapacağız.

Müstağniliği, yaratıklarıyla münâsebetinin ve ilişkisinin ol­mayışı açısından Zât hakkında, hiç bir şey söylenemez; nitekim daha önce bunu belirtmiştim. “Engel” diye isimlendirilen şey, bazı a’yânın bazılarındaki hükmünden ibarettir; bu hüküm, ade­ta başkasının kendi dışındaki kemâli gibi, içinde kendi kemâli­nin de bulunduğu özel bir tarzda Hak ile zuhur etmiştir.

Bu durum, eksikliklerde, perdelerde ve elemlerde de böyledir.

İki kemâlin neticesi, zikrettiğimiz husustur. Külli gaye, hangi mertebe ve surette olursa olsun her varlığın nihayette ulaştığı hâl ve durumdan ibarettir; varlık, o hâl veya durumda yerle­şir/istikrar ve küllî -tafsili değil, çünkü tafsili olan şeyin, sade­ce nisbi ve farazi bir sonu olabilir- açıdan hükmü devam eder.

Bunu bil ve bu kaidenin içeriğini düşün. Hiç kuşkusuz ki, farklı lisanlarla, isimlerin sırları hakkmda pek çok ve çeşitli sır­lara dikkatini çektim. Bunların bir kısmı, bir kısmından daha üs­tündür. En büyük sırra ise, tam olarak, kitabın başındaki tavsi­yemin gereğini yerine getirirsen ulaşabilirsin.

Allah, irşada ulaştırandır.[113]

Başlangıç/Mebde’ Ve Yaratılışın Sırrı

Daha önce, ilmin ve kelâmın sırrını, bunların mertebeleri­ni ve hükümlerini, ilim ve kelâma özgü ifâde ve aktar­ma araçları gibi levazımını, isimlerin sırrını, farklılık mertebelerini ve benzeri konuları mümkün olduğunca açıkla­mıştık; bununla beraber, daha önce de bu konularla ilgili Al­lah’ın açıklanmasını ve izâhınl takdir ettiği sırları bu konulardan bahs ederken beyan etmiştik. Şimdi ise, asılların ve ana ilim ve hakikatlerin diğer neticelerini ve semerelerini zikredeceğiz. Bunları zikredeceğimizi vaat etmiştik.

Öncelikle, Allah’tan yardım dileyerek, “başlangıç” ve “yara­tılışın sırrıyla başlıyoruz.

Hak, her şeyi zâtına dair bilgisinin aynısıyla bilir. Hak, başkasmdan veya başkası vasıtasıyla kazanılmış herhangi bir ilim ile vasıflanmış değildir. Bunun ardından Hak, nefsinde aleme dair ezelî bilgisine göre onu yaratmıştır. Şu hâlde âlem, Hakkın ilmi­nin sureti ve mazhârıdır.

Hak subhanehu ve teala, eşyayı ilim ve varlık açısından iha­ta etmeye devam etmektedir; nitekim bunu bize öğretmiş, haber vermiş ve anlatmıştır. Zuhur eden her şey, O’ndan zuhur etmiş­tir. Çünkü Haktan başka hiç bir şeyin, Hakla birlikte varlığı yok­tur. Nitekim sözü doğru Peygamber Efendimiz, “Allah var idi, O’nunla beraber başka bir şey yok idi.” diye haber vermiştir.

Allah teala da, kendisini tanıtarak nefsi hakkında şunu haber vermiştir: “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Gaybi ve şehâdeti bilir, rahman ve rahim’dir.” (Haşır, 22) Başka bir âyetinde de, kemâlinin sıfatlarına dikkat çekip, şöyle buyurmuştur: “O evvel­dir, âhirdir, zahirdir, bâtındır. O her şeyi bilendir.” (Hadid, 3)

Böylelikle, Hakkın seçkin kullarının ve kurbiyetine ve ikram­larına mazhâr olanların muhakkikleri, öncelikle Hakkın onlara açtığı ve kendilerini muttali kıldığı varlığının sırlarıyla, daha sonra da haber verdiği şeylerle şunu öğrenirler: Mertebelerin sa­yısı fazla olsa bile, hepsinin sayısı iki mertebeye racidir. Bunlar, gayb ve şehâdet bir de bunları birleştiren mertebe. Nitekim, da­ha önce buna işaret edilmiştir.

Binaenaleyh her şeyin bir zahiri vardır ki, o şeyin sureti ve görünen yönünden ibarettir; bir de bâtını vardır ki, o da, o şeyin ruhu, mânâsı ve gaybıdır.

Bütün suretler, gizli ve açık farklı türlerine rağmen, “şehâ­det” Özelliğiyle nitelenen “ez-Zâhir” ismine mensuptur.

Bütün mânâlar ve mücerret hakikatler de, gayba ve el-Bâtm ismine mensupturlar. Bunlar, belirli sebeb ve şartlar ile ortaya çıkan cüz’î suretlerin asıllarıdır.

Var olan her şey, mânâ veya ruhaniyeti veya her ikisi açısın­dan, mertebe ve şeref yönünden suretten önce gelir; bu yönden onun önceliği vardır. Suretin ise, ilmî Öncelik açısından olsa bi­le, başka bir açıdan mânâ ve ruhaniyete önceliği vardır. Çünkü cüzü bilmek, küllü bilmekten öncedir; zahiri bilmek, bâtını bil­mekten öncedir ve onu bilmenin şartıdır.

Beşerî ruhlar, mizaç düzeyindeki inşanın ardından ve miza­ca göre taayyün ettikleri için şu ortaya çıkmıştır ki: Suret ve bâ­tını hakikatlerden her birisi, bir açıdan ve itibâr ile Öncedir, baş­ka bir vecih ve itibâr ile de sonradır.

Hak, rahmeti ve ilmiyle her şeyi kuşattığı, rahmet ise, daha önce belirttiğimiz gibi, “kapsayıcı varlık”tan ibaret olup, onun dışındaki hiç bir şeyin şümul ve genelliği olmadığı için, “er-Rah-man” isminin eşyayı ihatası zuhur etmiştir. Her şeyin kendisine özgü bir parçası ve Mutlak Varlıkta kimsenin ortak olmadığı be­lirli bir payı bulunduğu için, er-Rahim isminin özel olarak her şeyi kapsadığı bilinmiş olur. Böylelikle Hakkın, zâtı ve bu iki

âyette zikredilen küllî isimleri açısından, her şeyi ilim ve varlık yönünden ihata ettiği sahih olmuştur.

Sonra şöyle deriz: Zuhur eden ve müşahede edilen her şey, zuhurdan önceki bir batmlıktan zuhur etmiştir. Gayb, şehâdet-ten önce gelmiştir. Bütün bu bahiste zikredilen şeylerdeki önce­lik ve evvellik, ister varlık yönünden, ister mertebe yönünden, ister ikisiyle beraber olsun, aynıdır.

Şu hâlde, ez-Zâhir ismi ve onun ile zuhur eden diğer suretler, Hakkın gaybmda bulunmaktaydılar ve zikredilen ilâhî gayba en yakın sıfat olan vahdaniyetin altında müstehlek idiler. Böylece, vahdaniyet ve istihlak/fenâ perdesi, aşırı yakınlık ile onları Zât­larını ve Rablerini idrâkten engellemiştir.

Sonra, Hak, kendilerini bilgisine göre temyiz ettiğinde, tecel­lîsinin nuruyla onları izhâr etmiştir. Böylelikle O’nun nuru ile bu varlıklar, aydınlanmış, zuhuru ile zuhur etmiş, böylece bâtın ve mefkud/yok hükmünde olmanın ardından, görülür ve mev­cut hâle gelmişlerdir. Onlardan önce gelen ve zuhur eden her şe­yi kapsayan batmî mertebe “gayb” diye isimlendirildiği gibi, bunları birleştiren mertebe de, zuhur etmelerine nisbetle “şehâ-det” diye isimlendirilmiştir.

Gayb, ikidir: İzafî ve hakikî gayb. Buna göre, izafî gayb, hük­münün tafsili ortaya çıkan gaybdır; hakikî gayb ise, Hakkın zâ­tının ve hüviyetinin mertebesidir/hazret.[114]

Vahdet Ve Kesreti Birlik Ve Çokluk

İttifak edilen şeylerden birisi şudur: Allah’ın hakikatini, ken­disinden başka hiç kimsenin ilmi ihata edemez. Çünkü, O’nun hakkında belirli bir hüküm taayyün etmediği gibi, O, hiçbir vasıf ile de sınırlanmaz, belirlenmez, taayyün etmez ve sonsuzdur. Hiçbir şekilde taayyün etmeyen şeyin taakkul edil­mesi, mümkün değildir; çünkü akıl, kuşatamadığı ve kendisin­ce belirginleşmeyen bir şeyi ihata edemez. Şayet Hakkın hakika­ti, herhangi bir vecih veya bir nisbet ile bile olsa taayyün etsey­di, mutlak olarak değil, kendisiyle taayyün ettiği şey ile ve ona göre olan bu taayyünüyle bilinirdi.

Bu gayb hakkındaki bu bilgi, icmâlî bir bilgidir. Bu bilgi, en yüce keşif ve ilâhî tarif ile meydana gelmiştir. Bu bilgide, taay­yün dışı/gayr-ı müteayyin bu gaybî mertebeden taayyün eden tecellîden başka hiç bir vasıta yoktur. Bu tecellîye ve bunun na­sıl gerçekleştiğine dikkat çekmiştik. Ardından da, kendisinden zuhur eden ve farklılaşan isimler, vücûdî eserler, mazhârlara ait nûranî tecellîler ve benzen şeyler ile Hakka istidlal etmeye de dikkat çekmiştik.

Nitekim bu meseleye, şekil, teşekkül ve teşekkül eden şey bahsinde değinmiştik.

Çünkü bu gayb, zuhur eden ve bilinen ve bunların dışındakişeyin aslıdır. Bunlarm dışındaki derken, sadece Hakkın bil­eği âlemlerden müstağnilik makamı ve aradaki münâsebetin yokluğundan dolayı başkasına ilişmeyen nisbeti kast etmekteyim. Hakkın âleme taalluk nisbeti ve de ulûhiyet, ulûhiyetin hükmü, ilim ve tesirle ilgili olarak zikrettiğimiz münâsebetlerin sırrı cihetinden âlemin Hakka taalluk etmesi yönünden ise Hak­ka dair, kendisiyle zuhur edip, O’nu izhâr eden şey ile hüküm verilir/Hak, mahkûm-i aleyhtir; bu yönden Hak, dilediği kulla­rına Zât’mm gaybmdan her tecellî edişinde kendini bildirir, ta­nıtır ve öğretir.

Bu gayba nisbetle en yakın mertebe, Nefes-i Rahmânî’den ibaret olan Amâ”dır; bu mertebeye, taayyün-i evvel hükümleri­nin ilki ve mutlaklığa en yakını olan ahadiyet istinat etmektedir.

O, yani Ama mertebesi, bütün isim ve sıfatların mertebesi ve de daha önce belirtilen “na’t”larm sahibidir. Amâ’, zikredilen ilâhî gayba nisbetle ilk şehâdet mertebesidir; yoksa, Amâ, kendi­sinin altında bulunan mertebelere nisbetle ise, “izafî gayb”drr. Amâ, ayrıca, bütün surî veya manevî çokluğun “iki tahlilde”[115]kendisinde sona ermesi açısmdan da, şehâdet mertebesinin so­nuncusudur.

Âlemde görülen çokluk, zikredilen ahadiyetten yayılmış ve bir itibârla da onunla zuhur etmiştir; fakat bunun anlamı, hüvi­yeti itibarıyla bir/vahid olandan, hüviyeti açısından çokluğun sâdır olması demek değildir. Çünkü, daha önce de belirttiğimiz gibi, her hangi bir şeyden hakikati açısmdan kendisine zıt bir şe­yin çıkması mümkün ve geçerli değildir. Vahdet ve kesretin, bir ve çoğun birbirleriyle çeliştiğinde de bir kuşku yoktur. Şu hâlde bunlardan birisinin, kendisinden farklı olduğu yönüyle diğerin­den sudur etmesi imkânsızdır.

Fakat, bir olanın ve birliğin/vah id ve vahdet pek çok nisbet-leri olduğu gibi, çokluğun da sabit bir birliği vardır. Şu hâlde bunlardan birisi diğeriyle ilişkili olduğunda veya ona tesir etti­ğinde, bu, sözü edilen müşterek özellikle gerçekleşir.

Bu kaidenin açıklamaya çalıştığımız konudaki tezahürü şu­dur: Bir’in, iki hükmü vardır. Birincisi onun, herhangi bir sıfat, isim, na’t veya sabit bir hüküm veya arız veya lâzım şeklinde bir sıfat diye düşünülmeden sadece kendisi için “bir” olmasıdır; şöyle ki, o -linefsihi- kendisidir.

Hüviyetten ibaret olan Gayb-ı Mutlak ile ahadiyet özelliğin­deki bu ismî taayyün arasında bu taayyünün kendisinden başka hiç bir fark yoktur. Aynı şekilde, bu gaybda hiçbir şeyin taayyün ve vücûdî bir çokluğu yoktur. Aksi hâlde Hak, başkası için zarf olurdu ki, O’nun ahadiyeti/birlik bundan münezzehtir.

Sonra şöyle deriz: “Bir/VahicT’e izafe edilen iki hükümden diğeri ise, onun kendisini kendisi ile bilmesi ve bunu bildiğini de bilmesidir. O, vahdetini ve mertebesini, vahdetin kendisi için sa­bit bir nisbet veya zorunlu bir hüküm veya kimsenin ortak olma­dığı ve başkası için sahih olmayan bir sıfat olduğunu bilir; bu nisbet, nisbeti açısmdan Bir’in hükmüdür.

Ayrıca, âleme ilişmekten/taalluk müstağnilik nisbeti ve de daha önce zikredilen ona ilişmek/taalluk nisbeti buradan bili­nir. İşte bu nisbetten, sabit olan bu nispî taaddüt nedeniyle, çok­luk Bir’den meydana gelmiştir. Şöyle ki: Hakkın kendisini ken­disiyle bilmesi ve kendisinin lizâtîhi bir olup, varlığında ortağı olmayışı, mutlak vahdet hükmünden farklıdır; böylelikle nispî kesrete /çokluk bağlı olan taaddüt/çoğalma, haricî/aynî taad­düdü izhâr etmiştir.

Bir için şart olan bu iki hüküm, özelliği bilinmeyen ve hak­kında belirli hiç bir hükmün sahîh olmadığı Zât’a ait gayb’dan sonra gelirler. Bu gayb hakkında, daha önce de ifâde ettiğimiz gibi, vahdet/birlik, kesret/çokluk vb. gibi hiçbir belirgin sıfat ortaya çıkmaz.

Adede nisbetle birin hükmü, şu Özellikte olmasıdır: Kendi­siyle sayılır, adedin ortaya çıkmasını sağlar; yoksa bir, sayı de­ğildir. İkilik de, adetin illetidir, fakat o, maddi illete benzer. Üç ‘se, tam sayıların ilki, sayıların çokluk ve terkiplerinin ilkidir.

Bu veciz işaretimizle vahdetin mertebesine dikkat çektikten / şimdi de kesretin mertebesine dikkat çekeceğiz; böylece her ikisine dair ikâzımız tamamlanmış, artık bunların hükümle­ri de kapalı kalmamış olur. Şöyle deriz:

Kesret/çokluk, iki kısma ayrılır: Birincisi, cüzlerin ve zâtın kendisinde kaynaştığı dayanaklarm/mukavvimat kesreti; buna örnek olarak, madde ve suret cüzleri veya -bu konuda farklı gö­rüşler bulunmakla birlikte- cisme nisbetle cevher ve araz; cevher ve arazdan oluşan türlere nisbetle ise, fasıllar, cinsler verilebilir.

Kısaca bu kesret, daha sonra bir şeyin kendisinden meydana geldiğinin tasavvur edilebilmesi için, başlangıçta muhtaç olu­nan kesrettir.

İkinci kısım ise, bir şeyin levazımının kesretidir. Bu da, bir şe­yin nefsinde gerçek anlamda “bir” olması veya cüzlerden ve da­yanaklardan mürekkep olmasıdır. Bu şey, varlık kazandıktan sonra, zâtmdaki mânâ ve vasıflar kendisinin lâzımı olurlar; zâtı ise, ister nefsinde başkasından mürekkep olsun, ister böyle ol­masın, bunlardan oluşmaz. Aksine bunlar, zorunlu olarak ve varlık açısından bu şeye tabidirler. Öyle ki, bu şeyin varlığı ve bir şeye taalluk ettiği tasavvur edildiğinde, bu mânâlar onun lâ­zımı olurlar. Buna örnek olarak, altı sayısını verebiliriz. Altının varlığı, çift olmadan tasavvur olunamaz. Bu demek değildir ki, çift, altının bir parçasıdır. Çift, zorunlu olarak altı sayısının lâzı­mıdır ve mertebe olarak da kendisinden sonra gelmiştir. Altı, ay­nı zamanda, yarım, üçte bir ve üç, beş ve diğer rakamlarda bu­lunan “ferdiyet” kavramlarını da içerir.

Tahkik derecesine ulaşamamış akıllı kişi, buradan ihatanın sırrını kavrar. Bunun yanında ihata eden, ihata ettiği şeyin zarfı olmadığı gibi, ihata edilen şey de, kendisini ihata edenin bir cü­zü değildir. Ayrıca bu kişi, Bir’in lâzımı olan sıfatların onun bir­liğine hiçbir şekilde zarar vermeyeceği gibi çeşitli sırlan öğrenir.[116]

Şehâdet Ve Gayb

Vahdet ve kesret hakkında izah etmek istediğimiz husus­lar belli olmuştur. Bunların bilinmesi, yaratılışm/emr başlangıcının sırrına dair zikredeceğim şeylerin anlaşıl­masına yardımcı olacaktır. Bu “Emr”, “âlem” diye isimlendirilen büyük kitabın anahtarıdır. Böylelikle bundan, son nüshaya ula­şıncaya kadar “âlemin nüshası” ve “nüshanın nüshâsı”nm bilgi­sine tedricen yükselinir. Son nüsha, daha önce vaat ettiğim gibi, bazı sırlarını açıklama niyetinde olduğumuz “Fatiha”‘dır.

Bu itibârla şöyle deriz: Hak Subhanehu, Zât’mm gayb merte­besindeki nurundan ibaret olan ilmiyle, Zât’a mahsus mutlak kemâline bakmıştır. Bu kemâlin Hak için sabitliği, haricî bir şe­ye dayanmaz, çünkü burada O’nun dışında kalan hiç bir şey yoktur; böylelikle, işaret edilen müstağnilik sahih olmuştur. Bu nazar/bakış, önceki bir perdeden veya daha önce bulunmayan yeni, haricî bir şeyden değildir. Hak, kendisine layık olmayan şeylerden münezzehtir. Binaenaleyh, nispîliğin dışında, burada hiçbir teceddüt/yenilenme, öncelik ve sonrahk yoktur.

Fakat müşahede sahibinin bilgisinin lisanı, şimdiki âlemimiz­de şeyleri ve aralarındaki hüküm, sıfat, öncelik ve sonralıktaki farklılığı öğrenip, bunları gayb’daki nûranî ve ilmî mertebelerde idrâk ettikten sonra, bu hakikatlerin sırlarını ibarenin taşıyabile­ceği kadarıyla ve hitab esnasında muhatabın hâlinin, hitap ede­nin ve dinleyenin mertebe ve makamlarının gerektirdiği ölçüde dile getirir. Çünkü, bütün bu zikrettiğimiz unsurların açıklama-

ya çalıştığımız konuda bir hükmü vardır ki, bu hüküm, ifâde edilen şeyde de bir tesir icap ettirir. Bu tesir, o şeyi içinde bulun­duğu mutlaklık ve münezzehlikten çıkartır. Bu mutlaklık ve münezzehlik, o şeye zikredilen kayıtların ve ifâde araçlarının gerektirdiği tarzda maddeler ve çeşitli keyfiyetler sebebiyle ek­lenen ve arız olan sınırlılıktan önce gelir; nitekim, daha önce ke­lâmın sırrı bahsinde buna işaret etmiştim.

Özetle, insanın yaratılışının melekeleri/kuvvetleri, müşahe­de ve tecrid hâlinde arifin nefsinin idrâk ettiği her şeyi, benzer­liğinin kemâlini idrâk, onu ifâde etmek, müşahedenin kendisine taalluk ettiği tarzda ibraz etmekten acizdir. Bunun için arif, şe-hâdet âlemine döndüğünde müşahede ettiği şeylerin hepsini de­ğil, küllilerini ve bazı cüzîlerini aklında tutabilir. Çünkü, tabiî kuvvetleri yetersiz ve basiretin idrâk boyutu karşısında nakıs ol­duğu gibi, bu kuvvetlerin feleği/kapasite de, nefsin geniş alanı­na ve hazretü’l-kuds’deki mertebesinin dairesinin genişliğine nisbetle dardır.

Bahsettiğimiz noktada arifin hâli, aslında yazı yazmayı tam olarak bildiği hâlde eli titrediği için bilgisine göre bunu ifâde edemeyen eli titreyen iyi katibin hâline benzemektedir. Bu kişi, bildiği tarzda istediği şeyi yazamaz, çünkü, alet gayesine yar­dımcı olmamaktadır. Şu hâlde vasıtaların, araçların ve hüküm­lerinin durumlarını ve bunların kullanıcılarının nefsindeki şeye nisbetle eksikliklerini bilmeyen kimse, kusuru bu araçları kulla­nan şahsa nisbet eder, hâlbuki durum hiç de böyle değildir.

Eksiklik, aletten ve onun yaratılmış cüzî-haricî varlık istida­dının veya varlık ve yaratılmışlık dairesinin dışında gayb ale­mindeki küllî istidadından kaynaklanır. Aletin bu istidadı, failin onunla izhâr etmek istediği şeye tam olarak cevap vermede ek­sik kalır.

Burada, şayet araştırır ve elde edebilirsen önemli bir sır vardır.

Bu konu netleşince, tekrar yaratılışın başlangıcı ve bunun taf­silinden ibaret olan konumuza dönüyorum:

Şöyle deriz: Sözü edilen bu nazar ile Hak, işaret edildiği tarz­da hüviyetinin gaybmda gizli olan ve Zâtına mahsus zorunlu varlık kemâlinden farklı bir kemâli daha müşahede eder ve ani­den iki kemâl arasında tam bir aşk/taaşşuk ilişkisinden ibaret muttasıl bir bağ meydana gelir. İşte bu gizli kemâl, daha sonra belirteceğimiz “cela” ve “istida” kemâlidir.

Hâdislik hükümlerinden mücerret olan Hakkın bu ilmî naza­rı, “şuhûdî” nispet cihetinden başka bir gayb tecellîsinin meyda­na gelmesini/inbias gerekli kılar ve onu talep eder; söz konusu “şuhûdî” nispet, daha sonra bizde taayyün edip akledildiğinde “el-Basîr” ismiyle ifâde edilir. Bu gerektirme, tecellînin kendisi için/linefsihî taayyün etmesi içindir; bu tecellî, zuhurunu talep eden ilâhî ilmin gördüğü şeye taalluk etmiş olarak “hubbî/sev-gi” renkle boyanmış/insibağ bir halde iken kendisi için taayyün eder. Bu tecellînin ilmin gördüğü şeye ilişmesinin/taalluk nede­ni, ilim mertebesinin muhabbet mertebesinden önce gelmesidir; çünkü, mutlak anlamda bilinmeyen herhangi bir şeye muhabbet asla taalluk etmez, nitekim, “Miftah-u gaybi’1-cem” isimli kita­bımızda “kevnî ve esmaî talep” hakkındaki ifâdelerimizde buna işaret etmiştim.

Gaybta sadece Hakkın bildiği ve müşahede ettiği şeyler bu­lunduğu için – ki, bunun nedeni, Hakkın eşyayı ihata etmesi ve eşyanın Hakkın zâtında resmedilmiş/irtisam olmasıdır- bahset­tiğimiz durum, irâdenin kudretten önce gelmesinde olduğu gi­bi, mertebe ve nisbet açısından olan bir önceliktir. Binaenaleyh, ilmin bu noktadaki benzeri, onun hükmü ve hikmetidir ki bun­lar, bizdeki basarî/göz ve aklî görüşlerdir; her iki kuvvet de, il­min hüküm ve hikmetinin mazhân ve benzerleridir.

Böylelikle gayenin gerçekleşmesinin, iki öncülün terkibine bağlı olduğu bilinmiştir; çünkü birliği açısından ve ahadiyeti makamında Bir, başka bir şeyi meydana getiremez ve çokluk Bir’den zuhur etmez, binaenaleyh onunla birlikte, sadece kendi­si bulunabilir.

Ayrıca şu da Öğrenilmiştir ki: Gaye olan kemâl, kesret/çok­luk olmaksızın zuhura gelmez. Ve öğrenilmiştir ki: Gayenin ger­çekleşmesinin kendisine bağlı olduğu şey de, gayedir.

Bu durumda mutlak gaybtan sadece bir öncül taayyün etmiş­tir. Bu öncül, “bais-i hubbî/sevgi dürtüsü” ile gerçekleşen tecel­lîdir. Vahdaniyetin sırrı ve Zât’a ait gaybî ve vücûdî sırla ilgili olarak ifâde ettiğimiz gibi, mutlak gayb’tan hüküm de infaz olunmaz ki, mutlak gayb, bu mertebede sultanın sahibidir ve zikrettiğimiz nisbetleri ihata eder.

Bu, fayda vermeyen ve netice doğurmayan altı tertibin birli­ği sırrıdır. Ben, daha önce bunu şu ifâdemle belirtmiştim: “Tecel­lî hükümlerinin “fiil” diye isimlendirilen ve tecellînin mazhân olan başka bir şeysiz birbiriyle birleşmesi, hiç bir sonuç ve fayda vermez. Fiil, Yaratıcı ve Mucit olması itibarıyla Haktan mefule ulaşan te’sir nisbetine bağlı tecellîdir. Bu tesir, farklı mertebele­rine göre, fiilinin kendisi ile/mefulun bih, kendisinde gerçekleş-tiği/mefulun fih veya kendisiyle birlikte/mefulun-meah veya kendisi için/mefulun leh gerçekleştiği şeye ulaşır.

Buna göre tesirin “mefulun-fih”e ulaşması, mefulun maksat veya maksatlardan birisi olması durumundadır; “ınefulun-bih”e ulaşması ise, mefulun vasıta ve şart olması durumundadır; “me-fukm-meah”a ulaşması ise, mefulun illetin parçası veya sebeple­rinden birisi veya bir itibârla gaye olması durumundadır; tesirin “mefulun-leh”e ulaşması ise, bu fiilin faydasının ona/mefule dönmesi veya o şeyin fiilin gayesi olması durumundadır.

İşte bu, Hakkın âlemi âlem için yaratmasının ve ibâdetin Ma’bud için değil, âbid için emredilmesinin sırrıdır. Çünkü Hak, izzet ve müstağniliği itibarıyla, fiilinin herhangi bir amaca bağlı olmasından münezzehtir; bilakis O’nun fiilinin gayesi, âle­me yönelik zatî rahmetidir.

Diğer fiil mertebelerini de buna kıyas et! Kuşkusuz ki sana bir kapı açmış bulunmaktayım.

Sonra şöyle deriz: Neticenin meydana gelmesini ve sadece “hubbî tecellî” ile hükmün gerçekleşmesini erteleyen başka bir sebep ise şudur: Şayet bir şeyin meydana gelişini veya imkânını tek öncüle bağlı farz etseydik, bu hüküm ile taayyün eden ve ayn’ı zahir olan bazı kimselerin idrâkine şu gelirdi: Yaratılış işi-ve kevnî inşanın konusu ve gayesi, sadece ve sadece Hakkın mertebesine mahsûs şeylerin tahsilinden ibarettir; hâlbuki böyle bir düşünce, Hakkm müstağnilik mertebesi hakkında nakıs bir vehimdir. Bu mertebe, Zât’a ait vücûdî kemâl mertebesidir; bu mertebe, kendisine layık olmayan şeylerden münezzehtir.

Binaenaleyh zikredilen bu tecellînin hükmü, bu ve zikredil­mesi mümkün olmayan başka engellerden dolayı gerçekleşme­yince, Gayb-ı Mutlak’tan nihai mertebesini/müstakar talebe dö­ner; nitekim bu durum, mazhârlar ile taayyün eden diğer tecel­lîlerin de adetidir/sünnet. Onlar da, kesret/çokluk alemiyle münâsebetleri olmadığı için, hükümleri tecellî ettikleri şeylerde gerçekleştiğinde kendi asıllarına dönmek isterler.

İşte bu, tafsîlî tecellîlerin tecellî ettikleri şeylerin hükümlerini kazandıktan sonra kendileri için meydana gelen “insilah/soyut­lanma” ve Gayb’a dönüşlerinin/rücû sebebidir. Bunu, tecellî ve mütecella-leh/tecellî edilenin sırrı bölümünde ve de tasavvur mertebelerinde belirtmiştim. Ayrıca bu, beşeri ruhların büründük-leri/telebbüs neş’etlerden soyutlanmalarının ve asıllarına dönme­lerinin nedenidir. Beşerî ruhlar, bu neş’etlerle kemâle erip, bütün oluşlarm/neş’e sırlarının özünü, bütün suret ve mevtınlerin sırla­rını elde ettikten sonra, vahdetlerine zarar veren sûretleriyle değil, çokluk hükümleriyle boyanmış olarak asıllarına dönerler.

Sonra şöyle deriz: Zikredilen bu dönüş ile “gaybî hareket” ve mukaddes bir “şevkî-devir” meydana gelir. Bu hareket ve dev­rin hükmü, Gaybm kuşattığı kevnî ve esmaî hakikatlere sirayet eder. Bu tecellî, dönüşünde diğer ilmî taayyünlere uğrar, böyle­likle tecellî, gaybî ve şevkî mukaddes bir hareketle uğradığı ilmi taayyünleri harekete geçirir. Bunun sonucunda ise, diğer haki­katlerden aşk dürtüleri/bevais-i hubbiyye, hubbî ve manevî ha­reketler neş’et eder. Bunlar, kendilerinde sirayet eden tecellînin sırrının hükmüyle Haktan kendi varlıklarını ve kemâllerinin bu­lunduğu şeyi izhâr etmesini talep ederler; böylece bu şey, kuşa­tıcı devri hareketlerin miftahı olur.

Bu miftah, gizli şeyleri izhâr eder, bil-kuvve ve imkân hâlin­deki varlıkların a’yânını/varlık, fiile çıkartır. Bu cömertlik nis­peti, Gaybî ahadiyet altında fânî/müstehlek olmuş hakikatler­dendir. Böylece bu cömertlik/cevad nisbetinin mertebesinin li­sanı, zikredilen tarzda kendisinden talep edenlere yardımcı ola­cak şekilde ortaya çıkar; bunun nedeni ise onun, hakikâtinin ve hükmünün gerçekleşmesine bağlı olan kendi kemâlinin zuhuru­nu istemesidir.

Böylelikle, iki öncül meydana gelmiş olur: Birincisi, hubbî te­cellînin içerdiği talep; diğeri ise, fiilin mazhârı olduğunu belirt­tiğimiz “kabul” özelliğindeki kevnî istidat talebidir. Böylece, şimdi “kudret” diye isimlendirdiğimiz nisbet ortaya çıkar/taay­yün. Bu nispet, kendisi için taayyünü “irâde”den ibaret olan bir konu/müteallak talep eder; böylece rükünler, tamamlanır. Çün­kü ilmin zikredilen şeyleri müşahede etmesine neden olan tecel­lî, gaybî ve vücûdî nurun hakikatini ortaya çıkartan “hayât” nis­betinin hükmüyle boyanan “hüviyet tecellîsi” dir. Sonra hubbî tecellî, ilim ile beraber, hubbî sınırı unvanı olan “irâde” nisbeti-ni izhâr eder. Bunun ardından da, açıkladığımız gibi, kudret ta­ayyün eder.

Böylece, istenilen neticenin kendilerine bağlı olduğu esaslar tamamlanmış olur. Bu esaslar, iki öncüldür. Her öncül iki müf-redden/kavram oluşur; böylece dört tane olurlar. Bunların bir tanesi, tekrarlanır; tekrarlanan öncül, eser ve eserin kemâlinin meydana gelmesi için diğer üç öncülde gizli olduğunda diğer üçünün hükmünü kazanan/insibağ “irâde” nisbeti yönünden “ahadiyet-i cem/çokluğun birliği” sırrıdır; böylece de, “ferdi­yet” meydana gelmiş olur.

Bunun ardından, “tekrar”‘dan ibaret olan bu gaybî hareket ile, nikah sırrı zuhur eder. Bunu -“zuhur” tâbiliği değil- “istil­zam” tabiliğiyle netice takip eder.

Artık geriye, zikredilen esaslara göre maksadın ortaya çık­ması için mertebenin “hubbî hareket” ile taayyün etmesi kalır; bu mertebe, ikrida: m nüfuz mahallidir. Bu esaslar, aslî nisbetler ve gaybî vahdaniyet mertebesinin lâzımı olan Zâtı isimlerdir. Bu isimler, Zât’in Özelliklerini taşırlar ve onun sırlarının mazhârla-

rıdır. Bunların dışındaki isimler ise, küllî isimler ise, Zatî isimle­rin tâbileridirîer; böyle değiller ise, tedvin ve tastir/kevn âlemi­ne ilişen ve o âlemde taayyün eden tafsîlî isimlerdir.

Daha önce açıklamıştık ki: Herhangi bir şeyin sırf basitliği ve birliği/vahdet açısından kendiliğinde bir tesirinin olması asla mümkün değildir. Binaenaleyh bu durum, vahdet makamının kendisinden farklı ve mertebe açısından aşağısında olan şeyler­den ayırt edilmesini gerekli kılmıştır. Böylece bu makamdan, ik­tidarın gerçekleşmesinin mahalli olmaya münasip şeyler ayrışır. Çünkü iki eşit şey -ki bunlar, iki nisbet veya iki varlık olabilirler-eşit oldukları noktada birbirlerine tesir etmede herhangi bir ön­celiğe sahip değillerdir. Şu hâlde, birisinin o şeyden dolayı diğe­rinden üstün olduğu, birisinin müessir, diğerinin ise daha alt mertebede olmasını sağlayan bir “neden” veya “gerekçe” bulun­malıdır. Bunun nedeni, bu kemâl sıfatının veya üstünlüğü ge­rektiren durumun öncekine ait olmasıdır; böylece alt mertebede bulunan, üstün ve müessir olan şeyin eserinin mahalli olur.

İlâhî gayb’da hiçbir şeyin vücûdî çoğalması/taaddüt olmadığı için -çünkü bu mertebe, her şeyden öncedir ve çokluk ve çoğalan şeylerin kaynağıdır-, bu, nisbetler yönünden manevî bir çoğalma ve Zâta ait hâller arasında gerçekleşen bir tercihtir. Böylelikle kes­ret, vahdetin mukabilinde ve vahdetin iki yönünden birisinde bu­lunur; vahdetin hükümleri ve nisbetleri, kesrete bakar; diğer açı­dan ise zuhur nisbeti, kesrete bakar. Hepsi ise, “celâ” ve “istic-lâ”nm kemâl makamına bakarlar. Bütün bunlar, gaybî bir münâ­sebet ve irtibat gözüyle gerçekleşen, aşk ve sevgi bakışıdır.

Böylelikle Zâta ait birlik ve çokluk/ahadiyyü’l-cem’iyyu özelliğindeki hüküm, ilmi nisbette maksadı meydana getirmek ve hakikâtini ortaya çıkartmak için sirayet eder. Bunun netice­sinde de ilâhî gayb, iki kısma bölünür. Bununla beraber, “hub­bî” sır, bu işte/emir sulta sahibidir. Bu nedenle bu sır, “kahır” özelliğini yitirmez; bu özellik, ahadiyete tâbi olan muhabbet ve gayretin/ilâhî kıskançlık lâzımıdır.

Binaenaleyh o, yani ahadiyet özelliğindeki bu “kahır” hük­mü, kendisinden üstün ve ona yakın olmaktan da müstağni olu­şu itibarıyla, ondan farklı olduğu yönden kesrete ilişir; bu iliş­me, kesret taayyün ettikten sonra gerçekleşir, çünkü taayyün­den önce, zıtlık ve gayret hükmü ortaya çıkmadığı gibi, diğer nispetlerin hükmü de ortaya çıkmaz.

Akıllı kişi, buradan tenzihin menşe’ ve mebdesinin farkına varır; ayrıca, rahmet-gazabm, rahmetin gazaptan önce gelmesi­nin, rızâ-öfkenin/saht, celal-cemâlin, kâhır-lütfun -nasıl istersen öyle söyle- sırrının farkına varır. Çünkü bütün bunlar, bu iki as­la racidirler. Bunların en iyi ve en uygun ifâdesi, ilâhi haberle be­lirtilen ifâdedir ki bu da, “rahmet ve gazab”tır.

Sonra şöyle derim: Bu iki kısmm/şatr birisinde, tâbileriyle bir­likte pek çok hükümleri yönünden kesretin istinat ettiği “vahdet” nisbeti aynşır/infisal. Böylelikle ez-Zâhir isminin mertebesi, zik­redilen ayrılma/infisal ile gayb mertebesinden ortaya çıkar/taay­yün; bu taayyün, kendisi ve O’nun ile taayyün eden şey için orta­ya çıkmıştır/taayyün. Bu durum, söz konusu taayyünün, ne ka­dar, nasıl, ne zaman ve nerede gibi soruların sorulduğu makam­larda madutlar/sayılır şeyler için zuhurundan öncedir.

Bunun ardından da taayyün, şehâdet sayesinde Gayb’tan ay­rılır. Böylelikle, ez-Zâhir’in kendisinden ayrılmasıyla “el-Batm” için icmâlîbir mertebe taayyün eder ve zuhuru açısından ez-Zâ­hir’in gaybıyla izhâr ettiği sıfatlar, hükümler, suretler ve ona tâ­bi levazım müşahede olunur. Böylece, kendisinde bâtın olan şey bilinir; kendisinden zahir olan şehâdetle gayb bilinir, şehâdet de gayb ile bilinir.

Ez-Zâhir ismine mahsûs kısımda ayrılan şeylerin hepsi, “ce-lâ” ve “isticlâ”[117]nm kemâline tâbidir ve onun hizmetindedir.

Diğer kısım ise, en korunmuş izzet makamındaki mutlaklığı ve kemâli üzerinde kalır; bu kemâl, na’tlardan, kayıtlardan ve işa­ret edilen icmâlî taallukun dışındaki bütün idrâklerin taallukla­rından münezzehtir.

Bunun “şatır” diye isimlendirilmesi, taayyün ettiği ve sınır­landığı için değildir; bilakis kendisinden herhangi bir kısım ta­ayyün ettiğinde, bu kısım, taayyün etmeyişi cihetinden ona de­lil olur. Çünkü kendisi asıl, kendisinden taayyün eden şey ise, onun delilidir; binaenaleyh o, hem delil ve hem de medlul ol­maktadır, nitekim ilmin sırrı bahsinde buna işaret etmiştik.

Her delil, delâlet ettiği şey üzerinde bir perdedir; bununla be­raber delil, o şeyi delâlet ettiği açıdan tanımlar.

Bunun ardından da, kendisinden ve kendisiyle taayyün eden her şeydeki hükmüne göre bu asıl adına bir isim meydana gelir ve zuhur eder. Bu isim, o şeye/medlûle iki şekilde delâlet eder: Birincisi, taayyün eden şeye ait olan hükmün delâleti, diğeri ise, taayyün eden her şeyin aslı olduğunu belirten icmâlî delâlet.

İşte bu, isimlendirmenin sırrıdır.

Sonra, iki kısım arasındaki ayrım sınırını/hadd-i fasıl koru­yacak bir şey gerekmektedir. Bu şey/hafız, taayyün edip, farklı­laştıktan sonra kendisinden ayrıldığı şeyle birleşmesini ve karış­masını engeller. Böylece ez-Zâhir ismi ve hükümleri süreklilik kazarur/bâki kalır, yaratılış tecellîsi ve taayyün hükmü geçerli­liğini muhafaza eder. Eğer zikrettiğimiz bu şeyleri engelleyecek bir koruyucu/hafız olmasaydı, nizâm bozulurdu; çünkü ayrılan ve farklılaşan şeyde, zâtı olarak ilk gaybı arzulayan bir yon var­dır. Çünkü bu gayb, her şeyin kaynağıdır ve eşya asıllarına, cü­zîler de, küllîlerine arzu duyarlar.

Şu hâlde ahadiyet, işaret olunan bu sınırın özelliği olmuştur. Böylelikle bu had/sınır, hiçbir şekilde varlığı/ayn zuhur etme-ven gaybî bir “makûT’dür.

İki şey arasında perde olan her ayracın/fasıl da bu şekilde “ayn/varhği”i değil, sadece hükmü zuhur eder. İşte bu sının/had koruyan, Haktır; fakat Hak, ez-Zâhir isminin bâtını cihetinden bu sının korumaktadır. Bu, ez-Zâhir isminden “gayb”da kalmış nis-betidir; bu nisbet sayesinde ez-Zâhir ismi baki kalır ve müsemmâ-sına delâleti mümkün olur ki, müsemmâ da, “el-Bahn”dır.[118]

İnsan-ı Kâmil

Ez-Zâhir isminden olan bu bâtın nisbet, Gayb’tan ayrılma­yı kabul etmez. Çünkü o, ez-Zâhir, el-Bâtın ve Mutlak’ı, fiil/etkenlik ile infiali /edilgenlik, istek/talep ve istenme-yi/matlupluk birleştiren hakikattir. Bu nisbetin bir yönü vardır ki, zahiri takip eder, bir yönü daha vardır ki, o da mutlak-bâtım takip eder.

Buna göre bu iki yönün birisi, gayba ait mutlaklığı takip eder, diğeri ise, şehâdet mertebesindeki sınırlanma ve çoğalmanın/ta­addüt sahibidir. Böylelikle bu nisbet, zikredilen kısmın kendi­sinden ayrıldığı hüviyete benzemiştir. Bu nisbetin hüviyete ben­zemesi, iki kısmın asılda birleşmesi ve farklılığın sadece “imti­yaz” ile gerçekleşmesinden dolayıdır; bu ise, vücûdî değil, “ade­mî” bir nisbettir.

İşte, zikredilen bu koruyucu hakikat, “insân-ı kâmil” merte-besidir. İnsân-ı kâmil, gayb ve şehâdet arasında bir berzahtır, kendisinde kulluk/ubudiyet ve efendilik/siy âdet hakikatinin zuhur ettiği bir aynadır. Bu mertebenin şeriat lisanı ile ismi, Amâ”dır; sıfatı, ahadiyettir. Bu mertebede taayyün eden bütün sıfatlar, zâtı isimlerdir. Bu mütekâbil/zıt isimlerin, bunların hü­kümlerinin, bâtınhkları açısından bunların levazımı olan sıfat ve özelliklerin toplamından meydana gelen makûl suret ise, zikre­dilen “ulûhiyet” suretidir.

Bu isimler ve mertebede bunları takip eden külli isimler, bir­birlerinden ayrılmazlar ve herhangi birisi diğerinin hükmünden yoksun kalmaz. Bununla beraber her mertebede, her durumda ve her anda kendisine mazhâr olan şeye nisbet ile hâkimiyet sa­dece bunlardan birisine aittir; diğerlerinin hükmü, bu birin hük­münün altında ezilmiş/makhûr ve ona tâbi olmuştur. Zât’a ait ilâhî emir, bu mazhâra o hâkim ismin cihetinden ulaşır. Bu maz­hâr, varlığı ve kulluğu açısından bu isim ve mertebe yönünden Hakka dayanır. Böylelikle o mazhâra, mesela “Abdu’l-Kadir”, “Abdu’l-Cevad”, “Abdu’1-Hayy” vb. denilir. [119]

Herhangi bir isme mensubiyeti diğer isimlerden daha güçlü olmayıp, bütün isimlerin eserlerini kabul etmekle ve Hakkın va­kit, hâl, mevtin açısından kendisine tahsis ettiğinin dışında -ki, bu tahsisin ve sınırlanmanın hükmü devamlı değildir- herhangi bir tahsis olmadan bütün isimlerin hükümleriyle zuhur etmekle birlikte, münâsebetin veya hükmün veya aşkm/taaşşuk fazlalı­ğından dolayı orta noktadan/vasatı nokta mertebelerden birisi­ne cezb edilmeyen kimse, Abdü’1-Cami ve bil-fiil zikrettiğimiz şeyleri kuşatan kimsedir. Bu kimse, cem, zuhur ve izhâr ile sınır­lanmadığı gibi, bundan dâ soyutlanmaz. Bununla beraber, mer­tebenin mazhârı olmakla birlikte, dilediği şeyde, dilediği zaman yerleşir / temekkün. [120]

Hak ve halk mertebelerinin iki nisbeti olan efendilik ve kulluk hakikâtine bağlı olan suret, insân-ı kâmildir. İnsân-ı kâmil’in mertebesine en yakın ismi ise, Abdullah’tır. “Cel┑nm kemâli, Hak­kın zikredilen bu insandan ibaret olan kul ile zuhurunun kemâli­dir; isticla’nin kemâli ise, Hakkın kendisini kendisiyle kendisinde ve vahdaniyetinin mertebesinde müşahedesi ile kendisini kendi­sinden ayrı olan şeyde müşahedesini birleştirmesinden/cem iba­rettir. Bu ayrılık/imtiyaz sebebiyle Hak, “başkası/gayr” diye isimlendirilir, hâlbuki imtiyazdan önce böyle değildi. îsticlâ’mn kemâli, ayrıca, bu “başka”nm başka ve farklı olması yönünden kendisini kendisiyle; kendisinden ayrıldığı şeyi de kendi gözüyle ve ayrıldığı şeyin gözüyle/Hakkın gözüyle müşahede etmesidir.

Böylelikle Bir, kendisine hamd eden şeyden aralarında ger­çekleşen ve kendilerinden kendi aralarında zahir olan nispî fark­lılık ile ayrılmıştır; bunun neticesinde ise, her birisi kendi birli-ği/ahadiyet ve birleştiriciliğiyle/cem baş başa kalmıştır.

İlmin nispetleri ve kesret hükümlerinin mazhârları olan var­lıklar/a’yan-ı mevcudat ve bunların ahadiyetleri/birlik, Hakkın gaybmda gizli hâlde bulunmakta idiler; bunlar, nispî çoğalışları açısından da Hakkın nisbetine, gaybma ve genişliğine/seat en yakın sıfat olan “ahadiyef’ten farklıdırlar. İşte bu nedenle bu varlıkların taayyünlerini ve çeşitli hükümlerini kuşatan nispetin makûliyeti, “imkân” mertebesi diye isimlendirilmiştir. Bu çeşit­li hükümler, kendi açılarından taayyünle zuhuru kabul edip et­meyişlerinin eşit olması yönünden kendilerine mahsûstur. Kes­ret ise, daha önce de belirttiğimiz üzere, dört sayısında çiftin bu­lunması gibi, kendileri için zorunlu bir sıfattır.

Böylelikle, mevcutların mertebesi ile vahdaniyet arasında bu açıdan bir farklılık meydana gelmiş, bunun soncunda ise ilâhî meşiyet, vahdaniyet makamının bu yönden kendisine münasip olmayan şeylerden ayrılmasını gerektirmiştir. Bu yön, zikredi­len kesretin kaynağı olan vahdetin iki hükmünden birisidir; Çünkü farklılık, bu mertebede çokluk bulunmadığı için, Zât’a ait gaybî ve ilmî makama mahsûs diğer yönden meydana gelmez.

Bunun için eşya, hakikatleri açısından gayb mertebesinde kalmaya devam ederler ve varlıklarının taaddüt etmeyişi ve ço-galmayışı yönünden ilmî mertebeden farkhlaşmazlar; bununla Erlikte onlar, zikredilen farklılıktan dolayı, başka bir itibâr ile

ilim mertebesinden ayrılırlar. Böylelikle, vahdaniyet mertebesi­nin kemâli, bu mertebeden kesrete nisbeti dalia güçlü olan yö­nün ayrılmasıyla “yaratılış” ile zuhur eder .Vahdaniyetin /birlik hükmü, kendisiyle çoğaldığı yönden kesretin/çokluk her nisbetine sirayet eder; kesretin üzerine aha-diyetin egemenliği zuhur eder. Böylece çoğalan her şeyin, bir açıdan çoğalmadığı ve çok olmadığı; kesret ile nitelenen her şe­yin kendisine ait bir birliğinin olduğu öğrenilir; kesretin bütün cüzleri için, onlardan çokluğu nefyeden birliğe denk olan bir “birlik/ahadiyet” zuhur eder. Böylelikle, çokluğun nihayetine ulaşmasından sonra iş, aslıyla birleşir. Bu asıl, vahdetin, kesretin ve bunlarla taayyün ve zuhur eden her şeyin kendisinden çıktı­ğı kaynaktır; binaenaleyh bu asıl, ilâhî gayb’dır.

İlahi gayb, bütün taayyünlerin kaynağı; histe, akıllarda ve zi­hinlerde meydana gelen bütün taaddütlerin membaıdır.

Sonra şöyle deriz: ez-Zâhir ismi, “imkân” diye ifâde edilen kesret suretini taşıyarak Gayb-ı Mutlak’tan farklılaşıp, mertebe­si de “gaybî nikah”[121]in gerçekleştiği mertebe ve iktidarın nüfuz mahalli olan Amâ’da belirince/temeyyüz, ez-Zâhir ismi ile bera­ber kendisine izafe olan diğer levazım ve tâbiler de ayrılır. Böy­lelikle Hak, hüviyetinden ve bâtınının gaybından ayrılan ilk zâ-hirlik mertebesinde, kendisini kendisiyle müşahede eder; bunun neticesinde ise, Zât’ı kendisi için ve zâtı isimleri ile ve aslî nis-betleriyle zuhur eder. Bunların taayyünü, Zât’a mahsus ahadi­yet makamının hükmü ve ilk taayyün ile gerçekleşir, ilk taay­yün, zikredilen hadden ibarettir; bu taayyün, Amâ’dan ibaret olan ahadiyet-i cem makâmmdadır.

Buna göre, mertebeleri ve hüviyet gaybmı tahkik eden irfanı İtibârların ilki -ki bu, bütün itibârları ortadan kaldırır- “sırf mut-lakhk” mertebesidir. Bu makam, kayıttan, mutlaklıktan, isim ve sıfatlar gibi sübûtî ve selbî herhangi bir durumda sınırlı kalmaktan münezzehtir. Bu makam, herhangi bir şekilde tasavvur veya taakkul veya farz edildiğinde, bu makamın her frangi bir ifâdesi olmaz; buna dair nihai ifâde, bu ve bunun gibi bir tembihten ibarettir.

Bunun ardından, Hakkın kendisini, kendisiyle bilme ve onun, bu itibârın dışında başka birisinin llir Şekilde düşüneceği selbi veya sübûtî bir durumun taayyünü veva bir hükmün dik­kate alınması veya her hangi bir taallukun taakkulu olmadan, sadece kendisi için olması itibârı gelir; bu itibâr, kendi hükmü­nü başkasından nefy eder ve o, Zât’a maJısus müstağnilik, var-Iık/vücûdî kemâli ve mutlak-hakiki vahdetin dayanağıdır. “Al­lah var idi ve O’nunla birlikte başka hiç Hr şey yoktu” ve ben­zeri ifâdeler, bu ikinci itibâr ile Hakka izafe edilir.

Bunu, Hakkın aslî isimleriyle ilk zâhirük mertebesinde ken­disini kendisiyle müşahede mertebesi taKip eder. Bu da, Zât’a mahsus mutlak Gayb’a nisbetle zuhur mertebelerinin ilkidir.

Nitekim, daha önce buna işaret etmiştir.

Buraya kadar zikredilen bütün bu taayyünler, “başka/gayr” için hiçbir hakikat veya mertebesi için bir hüküm ortaya çıkma­dan önce, işaret edilen tarzda kendisi için kendisiyle zuhur ede­nin/Hak taayyünleridir.

Artık, lafızlarla büsbütün kendini sırlamadan, ifâdeden maksadı ayıklamaksın; çünkü lafızlar, vaK^ya Söre dar’ bu Sibi makamlarda zayıf, mâhiyeti gerçeği üzere anlatmaktan eksiktir. Şu hâlde lafızların perdesini aşan kimse, bu kapıdan garip sırla­ra muttali olur.

Allah, irşada ulaştırandır.

Sonra şöyle deriz: Zikrettiğimiz şeyin üzerinde ez-Zâhir’in, başkasının mertebesinde kendisini müşahede etmesi mertebesi gelir. Bu esnada, “başka”, kendisini ve kendisiyle veya kendisi için zuhur eden şeyi idrâk etmez. Bunur nedeni, kendisinden ayrıldığı şeye olan nisbet ve yakınlığının, £ayb-i mutlak hükmü-

nün ve zikredilen vahdaniyet özelliğindeki tecellînin o şeyin üzerindeki hâkimiyetidir.

îşte bu, “müheymînler”in Hakkın cemâlinin celalindeki özel­likleri ve hâlleridir.

Sonra, tafsil ve tedbir nisbetleriyle irâdenin taalluk hükmü, tedvin ve tastır âlemini yaratmak, ilâhî kemâlleri ibraz etmek için zuhur eder. Bunlar, Hakkın nurunun mazhârları, ilminin nisbetlerinin kisveleri, isimlerinin aynaları ve “rakk-ı men-şur”daki taayyün mahallerinden ibarettir. Böylelikle bu iradî ta­allukun neticesi, ez-Zâhir’in ilk şehâdet mertebesinde kendisin­den ayrılan “başka/gayr”nm mertebesinde kendisini müşahede etmesidir. Böylece Gaybm hükmü, zuhur mertebesinde taayyü­nü zuhur etmiş bütün nisbetlerde zuhur eder.

Bu nisbetlerin zuhur mertebesindeki zuhuru, ilâhî ilimde sa­bit olan taayyünlerine ve bu nisbete dönük iradî teveccühe göre ortaya çıkar. Bunun zuhuru, daha önce de belirttiğimiz gibi, şe­hâdet mertebesinde kendjsinden ayrılan şeyin onu müşahede edip, kendisinden dolayı “halk” ve “siva” diye isimlendirileceği zahir bir nisbetin zuhur etmesine bağlıdır. Böylece bu tecellî ile o, kendi hakikâtini/ayn, kendisinden ayrılan ve kendisiyle “baş­kanından ayrılan şeyi idrâk eder.

Burada çok önemli bir sır ve değerli bir bilgi vardır ki, ona dikkat çekeceğim. Bunun ardından da, bu bölümün gerektirdiği ölçüde yaratılış tertibinin sırrını zikredeceğim; çünkü bu, Bes-mele’nin tefsirinin başlangıcıdır.

Şöyle deriz: Çeşitli sıfatları veya zıt nisbetleri içeren her varlığın ve emrin/durum hüküm ve eserinin, bütün durum­larda, anlarda veya şe’nlerde kâbile/kabul edici ulaşması, onu bu hükme ve tesire sevk eden durumun önceliğine göre orta­ya çıkar. Ayrıca bu taayyün, kabilde tahakküm ve tesir esna­sında diğer sıfatlarına nisbetle kendisine hâkim olan sıfata ve kabilin hâline ve istidadına göredir. Her hangi bir varlıktan sâdır olan herhangi bir şeye dönük bir teveccüh, zikredilen bu üç şeyden birisine ortaya çıkar, diğer iki durumun hükmü de bakidir.

Kabile ait diğer nisbet ve sıfatların hükümleri ise, bu esaslar­dan birisinin baskınlığına/galibiyet tâbidir. Bu teveccühün neti­cesinin sureti de, aynı şekilde, zikredilen galibiyet hükmüne tâ­bidir ve kendisi de bu hükme göre zuhur eder. Bununla birlikte diğer nisbet ve sıfatların hükmü, bu surette mündemiçtir. Fakat bu nisbet ve sıfatların hükmü, galip olan bu yegane duru­mun/emir hükmüne nisbetle gizlidir ve ona tâbidir.

Herhangi bir varlığın bir şeye teveccühü, teveccüh yönü “bir” olmadan asla netice vermez. Bu yön iki veya daha fazla ol­duğu hâlde teveccüh o şeye ilişmişse, bu teveccüh hiçbir netice vermediği gibi, onun hiçbir hükmü de geçerli olmaz/infaz. Bu­nun sebebi, şudur: Bütün müessirlerin tesir ettikleri şeylerdeki tesirleri, “ahadiyet” ile sahîh olur, netice de asla tâbidir.

Bunun açıklaması şudur: Yaratmaya dair ilâhî teveccühün başlangıcı, ahadiyet-i cem ile ahadiyet kaynağından sâdır olmuş­tur. Bu teveccüh, bazen “ibâdet”, bazen “marifet” diye ifâde edi­len “celâ” ve “isticla”‘mn kemâline taalluk eder. Bu ise, “Ben in­sanları ve cinleri sadece bana ibâdet etsinler diye yarattım” (Zariyat, 56) âyetinin iki tefsir ile (ibâdet ve marifet) yorumudur. Hakkın gaybmdan bu teveccüh ile ortaya çıkan şey, sadece ve sa­dece “a’yân” üzerine yayılan Varlık’tır/ei-Vücûdü’1-münbâsit.

Âlem ve içindekiler, Hakkın mertebesinin/hazret gölgesi ve ilminin mazhân oldukları için, hüküm, ilme tâbi ve onun feri durumundaki her şeye sirayet etmiş ve uzanmıştır.

Bunu, böylece bilmelisin.

Bu durum netleşince, tekrar konumuz olan yaratılış emrinin başlangıcı sırrına dönüp, böylece konumuzu tamamlayacağız.

Şöyle deriz: Böylelikle, tedvin ve tastir âlemini yaratmaya dö­nük ahadiyet özelliğindeki ilâhî teveccüh hükmü, daha önce bahsettiğimiz “müheymîn” ruhların zuhurundan sonra, a’yân-ı sabite üzerine yayılır. Bu hüküm a’yân-ı sabite üzerinde yayılırken, gaybın içermiş olduğu kendisiyle taayyün eden ve bir açı­dan da kendisinden ayrılan bütün şeylerin hükümleriyle boyan­mış hâldedir. Böylece bu teveccüh, “cem” ve “vahdaniyet” özel­liğine sahip bir teveccüh olur.

Bu teveccühün cemliği/cem’iyyet, İlmin ihata ettiği ve izhâ­rına taalluk ettiği şeylerden birisi olarak Gayb’m kendisini ku­şatmış olmasından kaynaklanır; ahadiyeti/tekliği ise, irâdenin vahdaniyet özeliğinde olması, bütün irâde sahiplerinin irâdele­rinin konusunun, her durumda bir tek şey olmasından kaynak­lanır. İrâde sahibi olan Hak, birdir, binaenaleyh irâdesi de, kuş­kusuz yeganedir. Bu irâdenin iliştiği şey de, her durumda sade­ce bir tek şeydir. İrâdenin iliştiği bu tek şey, bu iradî teveccühün gayesi ve neticesi, ilâhî teveccühün menzili, ilâhî iktidarın ger­çekleşme mahallidir. Bu da, tek durumdur ve bu mahal, daha önce bahsettiğimiz Amâ’dır.

Böylece zikredilen ilâhî teveccüh, tedvin ve tastır âleminde ifâde ettiğimiz gibi, birleşik/mütevahhid bir “vücûdî netice” meydana getirmiştir. Bu hetice, gayb alemindeki nispî kesre­ti/çokluk taşımaktadır. Böylece Hak, onu “Kalem” ve “Akıl” di­ye isimlendirmiştir.

Bunun “akıl” diye isimlendirilmesi, Rabbma yakın olan cihe­ti itibarıyladır; bu yön ile Hakkm kendisine hibe ettiği şeyleri ve imdadını kabul eder. Ayrıca o, kendisini, kendisinden ayrılan ve kendisiyle başkasından ayrılan şeyi bilen taayyün etmiş ilk var­lıktır/mevcut. Bu özelliğiyle de, mertebe açısından kendisinden önce gelenlerden farklıdır ki, onlar, “müheyyemûn”‘dur.

Bu teveccühün “Kalem” olması İse, âleme/kevn dönük yönü açısındandır; böylelikle tesir ve imdat eder. Ayrıca, zâtına bıra­kılmış/tevdi’ mücmel-gaybî çokluğu taşıması onun “Kalem” di­ye isimlendirilmesinin başka bir nedenidir. O, zâtına bırakılmış bu mücmel çokluğu, mertebe vasıtasıyla veya vasıtasızca kendi­sinden zuhur eden şeylerde tafsîlleştirir.

Binaenaleyh, bu teveccüh, daha önce zikredilen teveccühün neticesi olduğu için, daha önce dikkat çektiğim gibi, “cem” ve “ahadiyet” özelliklerini kapsamış; kendisiyle varlığında zuhur eden “ikilik/senâiyye” açısından “dörtleme/terbi”‘ sırrı zuhur

etmiştir. Bu ikilik, kendilerini meydana getiren daha önce dikkat çektiğimiz teveccühteki makûl ikilik yönünden zikredilen aha­diyet makamına tâbidir. Fakat bu dört taneden birisi, Zât’a mah­sus “cem” sırrı olup, bunun hükmü de bütün mertebe ve varlık­lara sirayet ettiği ve de onunla ilgili hiçbir nisbet veya özel mer­tebe taayyün etmediği için, fiilen/tahakkuk durum, üçlü/mü­selles olmuştur.

İşte bu da, daha önce işaret ettiğimiz, ilk ferdiyetin/ferdiyeti ulâ sırrıdır.

İrâdenin hükmü, bu açıdan hükmünün gerçekleşmesiyle so­na erip, irâdenin konusu/müteallak “Kalem” zuhur edince, ikinci bir teveccüh ile başka bir nisbet taayyün etmiştir. Bu te­veccühün ikinci olması, Hak açısından değil, taayyün açısından­dır, çünkü Hakkm işi, birdir. Böylelikle Gayb’tan, iki hükümlü bir tecellî zuhur ve taayyün etmiştir. Bunlardan birisi, cem ve ahadiyet özelliğinde zatî hüküm; diğeri ise, bu hükmün varlığı­nın uğradığı ve kendisinden farklılaştığı şey -ki bu Kalem’dir-ile boyanması yönünden meydana gelen hükümdür. Böylece, dörtleme sırrını taşıdığı hâlde Levh-i Mahfûz’un varlığı, Kalem mertebesini takip eden mertebede zikredilen bu teslis hükmüy­le taayyün eder. Çünkü Levh-i mahfuz, işaret edilen teslis hük­müne Levh’e ait mertebenin hükmünü ilave etmiştir. Böylece teslise tâbi olan dörtleme meydana gelmiş, şekiller ve suretler mertebesini birleştiren/cami mertebe taayyün etmiştir; bununla teslis/üçleme ve terbi/dörtlemeyi kast etmekteyim.

Levh’de Amâ’nm içermiş olduğu çokluğun tafsili zuhur eder. Böylece, el-Mufassı! isminin mazhârliğı kemâle erer. Nite­kim daha önce durumunu ifâde ettiğimiz Kalem ile, işaret edilen “cem” ve “ahadiyet” özelliklerini kuşatması yönünden “el-Mü-debbir” isminin mazhârlığı kemâle ermişti.

Sonra, cisimlerdeki hükmü yönünden zuhuru itibarıyla tabi­at mertebesi taayyün eder; burada Tâbiât, daha önce dikkat çe­kilen ilk aslî isimlerin zâhirliklerinin sahibidir.

Bunun ardından, “Heyula” mertebesi taayyün eder; heyula mertebesine, “âlemin mertebesi” olan “imkân” bahsinde dikkat Çekmiştik.

Heyula ve bu heyulanı mertebeden sonra taayyün eden küllî cisim île manevî terkip sırrı zuhur eder; bu terkip, mümkün var­lıkların Hak ile ve Hakkın da ulûhiyeti açısından onlarla irtiba­tından meydana gelmiş mevhum bir terkiptir.

Bunun ardından ise, Arş taayyün eder. Arş, feyiz veren Mut­lak Varlığm/el-Vücûdü’1-Mutlak el-Faiz mazhârıdır. Arş, Ka-lem’in benzeri, el-Muhît isminin suretidir.

Daha sonra da, Kürsî taayyün eder; Kürsî, mâhiyetleri açısın­dan taayyün eden varlıkların mazhârı ve Levh-i mahfûz’un ben­zeridir.

îlk ikiliğe ait harf, “Ba” harfidir; Ba harfi, sayısal/adedî mer­tebelerin ilkidir.

Zikredilen çokluğu taşıyan üçlemeye/teslise ise, “Sin” harfi aittir.

Çokluğun icmal ve tafsilini birleştiren dörtlemeye/terbi’ ise, “Mim” harfi aittir.

“Allah” ismi için ise, bütün isimleri içermesi açısından; son­ra da varlıkların kendisiyle ve kendisinden zuhur ettikleri Nefes cihetinden, suretler âleminde hiçbir zahirî mertebe taayyün et­mez.

İfade ettiğimiz mertebeyi, Arş’a istiva eden “er-Rahman” is­mi takip eder.

Bunun ardından ise, daha sonra açıklayacağımız üzere, “Kürsf’ye istiva eden “e-Rahim” ismi gelir.[122]

BÖLÜM I

BESMELE’NİN SIRRI

Besmele” İfadesinin Açıklaması

Bu şerh, neticeleriyle birlikte Besmele’nin mâhiyetini açıklamaktadır:[123]

Zevk Diliyle Şerh

Bilinmelidir ki:

Daha önce işaret ettiğimiz ahadiyet özelliğindeki ve isme ait/ismî “taayyün-i evvel”, ilâhî-Gayb-ı Mutlak’tan aynlan ilk şeydir. Bu taayyün-i evvel, isimler mertebesinin anahtarı ve zik­redilen “sınır/had” dir.

Taayyün-i evvelin insan nefesinde harfler alemindeki benze­ri, “Hemze”dir. Elif ise, vahdaniyet özelliğindeki Nefes-i Rah-mânî’den ibaret olan Amâ’nni suretinin mazhârıdır. İlâhî harf­ler, kelimeler ve isimlerin isimlerinden ibaret olan bütün varlık­ların suretleri, bu nefes-i Rahmanı ile ve onda meydana gelmiş ve taayyün etmiş oldukları gibi, beşerî harfler ve kelimeler de, insanın nefesi ile taayyün etmişlerdir.

Binaenaleyh hiçbir harfin haricî varlığı/ayıt, daha önce be­rttiğimiz gibi, “Bir”n mazhârı olan Elif olmaksızın meydana gelemez. Elifin varlığı da, kelâm mertebesinde, mutlak bağım-sız şekilde zuhur etmez; çünkü Elifin makamı, vahdettir; vahi-vbır ise, hiçbir şeyin varlığının zuhur etmediği vahdet mer-esrncle kendisinden başkası idrâk edemez. Çünkü başka bi-°nu idrâk etmiş olsaydı, onun “vahid/bir” olması sahîh ol-

Şöyle ki: Başkasının onu idrâk etmiş olması, onun hakikatinin üzerinde zait bir durumdur. Hariçten bir durumun/şey onunla birleşmesi de mümkün değildir; çünkü kendisinin haricinde hiç bir şey yoktur. Şu halde o, ancak kendisini, kendisinden zuhur eden ve ayrılan şeyi idrâk edebilir. Çünkü kendisinden ayrılan şey, pek çok açıdan ondan farklı değildir.

Harflerin suretlerinin kendisinde ortaya çıktiğı/inbias be­şerî nefesin kaynağı, kalbin bâtınıdır, bunun için kalb, izafî gayb’m sahibidir. Kalbin bâtını, Nefes-i Rahmânî’nin kendisi­ne ait olduğu Gayb-ı Mutlak’m benzeridir. Gayb-ı Mutlak, ahadiyetin ve işaret olunan ilk taayyünün dayanağı dır/müs-tened.

İki dudak da, beşerî nefesin ve kelâmın son mertebesi olmuş­tur. İki dudak, vahdetten /birlik ve onun ile taayyün eden ilk iki­liğin mukabilinde, şehâdet ve zahirî ikiliğin sahibidir. İşte bun­dan dolayı vahid/bir, kendisiyle/binefsihi hiçbir mertebede ta­ayyün etmemek özelliğinde olmuştur, bilakis o, tayin eder, fakat taayyün etmez; Elif de, daha Önce de açıklamış olduğumuz üze­re, onun mazhândır.

Binaenaleyh, vahdete en yakın mertebe, zikredilen birinci iki­lik olduğu gibi, Elife en yakın harf de, “Ba” harfi olmuştur. Vah­dete en yakm mertebenin bu ilk ikilik olmasının nedeni, daire­nin son noktasının başlangıcıyla komşu/mücavir olması ve kes­ret/çokluk hakkındaki bilgimizdir.

Kesret, sonuçta kendisinden doğduğu vahdete ulaşır. [124]

Devrf Nazariye Ve Ulvf Harfler/Huruf-İ Âlryât

Varlığın, hakikatlerin, mertebelerin ve mevcutların bütün hükümleri, “devrî”dir. Küllî şeylere/emir ve onlara tabi olan şeylerin makûl ve mahsûs hareketleri de, “devrf’dir. Bu durum, basiret sahibi akıllı kimselerce bilinen bir husustur. Böylelikle, belirttiğimiz bu nedenden dolayı, “Ba” harfi Elif’e nispetle ikin­ci mertebede zuhur etmiştir.

Taayyün eden her zahir şeyin kendisinden ortaya çıktığı ve onunla zuhur ettiği asla delâlet eden bir isim olduğunu zikret­miştik. Buna göre harfler, lafzı ve rakamsal kelimeler de, isimle­rin isimlerinden ibarettir; çünkü onlar, gaybî isimlerin hakikat­lerine delâlet ederler.

İlk taayyünü açısından Hakka delâlet eden şey, “cem” ve “ahadiyet” özeliğindeki isimdir. Bu isim, isimlerin ve isimlendi­rilen şeylerin anahtarıdır; harfler aleminde ise, bir açıdan “Hemze” ve “Elif”tir; buna göre, onun taayyünü, “Hemze”, bunun ile taayyün eden şey de, “Eliftir.

Şu halde Hemze, taayyün eden harfler ile hüviyeti ve mut-laklığı açısından nefes arasında bir berzahtır. Nefes de, taayyü­nün kendisi olan Elif mertebesinde “Hemze” ile taayyünü açı­sından, “Ba” vb. gibi taayyün eden harfler ile mutlakhğı ve ta-ayyünsüzlüğü açısından kendisi arasında bir berzahtır.

Ayrıca o, Zât gaybmdan farklılaşan/temeyyüz ve isimlerin anahtarı olan isim ile gaybî mutlakhğı ve bu birinci esmaî mer­tebede taayyünsüzlüğü açısından Zât arasında bir berzahtır; ni­tekim, “had/sınır” 1 izah ederken bunun sırrına değinmiştik.[125]

Hemze Ve Elif

Sonra şöyle deriz: Şu halde Hemze ve Elifin her birisi, diğer berzahlar gibi, bir açıdan zahir, bir açıdan gizlidir/ ha fi. Vah­det/birlik ile nitelenen ve ilk taayyünün sahibi olan isim de bu şekildedir ki, daha Önce bunu defalarca belirtmiştik.

Buna göre Hemze’nin gizliliği, kendi aslı gibi, rakamsal harf­lerde zuhur etmeyişidir; Hemze’nin aslı, taayyünün kendisi ve zikredilen sınırdır/had: çünkü o, sadece taayyün eden bir şeyde veya şey ile zuhur edebilir. Hemze’nin zuhûruyla ise, kendi­siyle konuşmak /kelâm ve eserini görmek mümkün olur.

Elifin hükmü ise, bunun aksinedir; onun sureti, rakamda zu­hur eder, nefesin lafzında taayyün etmez. Çünkü o, özel bir bo­ğumda belirlenmeksizin nefesin uzatılmasından/imtidad iba­rettir.

Buna göre Hemze ve Elif, beraberce bir harftir. Bu makamda taayyün, taayyün eden şeyin bir cüzü olur. İşte, “vahdet” in ve isimlerin anahtarı olan isme tabi “temeyyüz”ün durumu da böy­ledir.

Gayb-ı Mutlak’tan “tedvin ve tastir” alemim yaratmak için taayyün etmiş tecellîyle Haktan ilk sâdır olan şey “Kalem” oldu­ğu gibi, aynı şekilde, mazhân “Elif” olan ahadiyetinin mertebe­sinde “Hemze” ile taayyünü açısından beşerî nefesten meydana gelen harflerin ilki de, “Ba” harfidir.

Hemze, bâtmdaki nefese ait mutlaklığa en yakını ve ilk mer­tebedir. “Ba” ise, bu mutlakkğa nisbetle varlıkların en yakınıdır.

Ba harfi, gayb mertebelerinin sonuncusu, şehâdet mertebele­rinin ilkidir.[126]

Sin Harfi

“Ba” harfinden sonra “Sin” harfi, zikredilen ilk “teslis” hük­müyle boyanmış iken zahir ve bâtın arasındaki ortada, fakat çokluk/kesret mertebesinde zuhur eder. Çünkü basit sayıların ait olduğu tecrid mertebeleri, önceki mertebelerle tamamlan­mıştır.

Nitekim daha önceki ifâdelerimiz üzerinde düşünmüşsen, bunu öğrenmişsindir.

“Sin harfinin sayısal değeri, altmıştır; altmış, onlar mertebe­sindeki tamlık derecesidir. Çünkü zahir çokluk ile emir tamam­lanmıştır. “Bir” in mazhân olan Elif, beraberlik ve cem hükmü­nün ahadiyet ile sirayeti sırtını bildirmek için, “Ba” ile “Sin” ara­sında gizlenmiştir. Elif, aynı şekilde, diğer isimlerin asılları olan “Allah” ve “er-Rahmân” isimlerinin “orta”smda da gizlenmiştir. Daha önce “vasât/orta”nm sırrını açıklamıştım.

Aynı şekilde o, başka bir açıdan zikredilen bu üç mertebenin mukabili olan üç mertebede gizli kalmıştır. Bunlar, kâmil rubû-biyetin mukabili olan kâmil ubudiyete aittir; bu, “Sin” ve “Cim” harfindeki sakin “Ya” harfidir.

Böylece Hakkın, bütün hakikatlerde tecellîsi ve sayıları orta­ya çıkartan/izhâr birin sayısal mertebelerdeki sirayeti bilinmiş olur; bununla birlikte bir sayısı, hüviyeti ve mâhiyeti itibarıyla zuhur etmez, nitekim daha önce bu da ifâde edilmişti. Ayrıca, böylelikle zikredilen iki sirayet ile nisbetler, taalluklar ve hü­kümlerle sınırlanmaktan münezzehlik ve mutlaklığı birleştir­mek/cem mümkün olabilir.

îma ettiğim şeyi, sadece Hakkın hüküm sahibi olduğunu ve O’na icabet etmenin sırrını bilen kimse anlayabilir.

Sonra şöyle deriz: Bilindiği gibi Elif, Zât’a ait “sirâyef’e mah­sûstur. “Ba”, taaddüt ve ahadiyet özelliğindeki cem makamın­dan meydana gelmiş kevnî zuhur mertebelerinin ilkidir. Yaratı­lış kapısını açmak, taayyün ettiği şeye izafe edilmeksizin taay­yünün benzeri olan Hemze’ye mahsustur. Çünkü Hak, Zâtı açı­sından yaratma vb. gibi herhangi bir şeyi gerekli kılmaz. Şu hal­de taalluk/ilişme, iktizâ vb. gibi şeyler, melûh ile irtibatlı olan ve melûhun da kendisine bağlı olduğu ulûhiyet nisbeti itibarına bağlıdır. Ulûhiyet cihetinden, nisbetler, isimler ve itibarlar Hak­ka izafe edilir.

Yaratılış/icat, bir olan Vücûd’un -mâhiyeti yönünden ve ken­dinde taaddüt ve taayyün etmediği halde- taayyünü ve müm­künlerin hakikatleri mertebelerinde ve onlara göre taaddüd et­mesi üzerine zait bir şey değildir. İşte bu sebeple şöyle dedik: Hemze, yaratılış sırrının mazhândır. Binaenaleyh o, bâtını nis-bet ve sıfatların sonuncusu olan kudrete aittir. Bu nispet ve sıfat­lar, meşiyetin izhânna hükmettiği şeylere ilişirler.

Zikredilen dörtlemenin/terbi’ sahibi olan “Mim” harfi ise, mülk” makamıdır. Ferdiyet hükmü, bu mertebede de tamam­lanmıştır, çünkü ferdiyetin, her mertebede o mertebeye göre bir mazhârı ve hükmü vardır. İşte, her mertebedeki hükmünün mâ­hiyetinin bilinmesi için bunu tekrarlıyoruz. Ayrıca, böylelikle mertebelerin ve kendilerine uğrayan ve zuhur eden şeylerdeki tesirlerinin hükmü bilinir.

“Ba” harfinden sonra Besmele’nin bütün kelimelerine sirayet eden gizli “Elif”‘in sırrı ile “Sin” harfi zuhur edip, onunla da çok­luğun sureti zuhur ettiği için, tecellî ve emir, aslına dönmek ister. Tecellînin aslına dönmeyi istemesi, kesret/çokluk mertebesinde hükmünün gerçekleşip zuhur etmesi ve nisbetlerinin varlıkları­nı/a’yan ibraz etmesinden sonradır. Tecellînin dönmek istediği aslı, daha önce dikkat çektiğimiz gibi, “ahadiyet makamı”dır. Böy­lece “Sin” harfi için istenilen ittisal gerçekleşmemiştir, çünkü o, zuhur eden her şeyin zuhurunun kendisiyle devam ettiği ilâhî is­min elbisesinin/sevb bir parçasıdır; ahadiyete dönmek ise, bunu ortadan kaldırır ve halin hükmü bunu gerektirmez/iktizâ.

Aynı şekilde, Bir’in mazhârı olan Elif de, bütün isimleri bir-leştiren/camî “Allah” isminin mazhârını ta’yin etmek için ev-vellik makamında zuhur eder. Eliften önce, herhangi bir varlı­ğın/kevn kendisiyle birleşebileceği/ittisal hiç bir şey yoktur, çünkü o, İfâde ettiğimiz üzere, “Gayb”a komşudur /mücavir.

“Sin”‘in, sakin olması mümkün değildir. Çünkü kendisi ile “Ba” arasında makûl olan vahdaniyet özelliğindeki yayılan te­cellî ile aslî irâde, onun hakkında “hareke” hükmünü vermiştir, böylelikle “emir” gerçekleşir. Böylece zikredilen tecellînin sır-rıyla kendinde tam bir daire döner, bunun sonucunda ise, “Mim”in haricî varlığı/ayn zuhur eder.

“Mim” harfi, kendi feleği olan gaybî dairenin, sayısal ma­kamda basit mertebelerden içermiş olduğu şeyleri kapsamış ol­duğu halde, fakat “kesret”ten ibaret olan kendi mertebesine gö­re zuhur eder; böylece, daha önce zikredilen aslı gibi iki vecih ve iki hükümlü olur.[127]

Mim Harfi

Şu halde, irâde hükmünün sirayeti ve dairenin tamamlanma­sı açısından Mim harfi, bütün basit sayılar ile zuhur eder ki,bunlar dokuz tanedir. Çünkü “Mim” harfi, zahirî suretinde iki “Mim”den ibarettir. Her “Mim”‘in sayısal değeri kırktır; ortada­ki “Ya” harfinin sayısal değeri ise, ondur. Böylece hepsinin top­lam değeri doksan olmuş olur. Doksan, onlar mertebesindek dokuzun aynısıdır. îşte “Mim”‘in “Sin” ile ve “Sin”‘in “Ba” ile olan ilişkisi de, öncelik ve ikilik itibarıyla, böyledir. Bu ikiliği, “Kalem” ve “Levh”‘in hükmünü belirtirken zikretmiştim.

Tekrar, “Mim” harfine dönüp, şöyle deriz:

Böylelikle sayısal değeri on olan “Ya” harfi, Mim harfinin iki sureti arasında ortaya çıkmıştır, çünkü orta, bütün hükümlerin kendisinden meydana geldiği “cem” makamıdır. “Ya” harfinin sakin olması, tesirde şart olan gizliliğe işarettir; çünkü eser, zu­hur ettiği şeylerde, “gaybî” mertebelere racidir. Şu halde zahir olan her şeyden görülen eserler, o şeyde veya ondan bâtın olan bir emre bağlıdır. Böylece irâdenin hükmü de, kendisinden Önce gelen mertebelerde gizli kalmış, daha sonra konusunun ortaya çıkmasıyla birlikte kendisi de zuhur etmiştir; irâdenin konu-su/müteallak, irâde edilen şeydir/murad, nitekim daha Önce buna işaret etmiştik.

İşte, Şeyhimiz ve Efendimizin/Seyyidüna (r.a.) de belirttiği gibi, bu “cem” ve “âhirlik” özelliğinden dolayı “Mim” harfi, in­sana tahsis edilmiştir; binaenaleyh “Mim” harfinin bir açıdan dokuzu, başka bir açıdan da doksanı ihata etmesi, sayılan isim­lerin hükümlerini kuşatmasına ve bu ihata ve zikredilen devir­deki hükmüne İşarettir.

“Mim” harfinin sureti açısından varlıkların sonuncusu olarak zuhur eden insana tahsis edilmesi, ilk “hubbî/bilinmek iste­mek” tecellînin benzeridir. Bu tecellî, gayb mertebesinde zikre­dilen gaybî dönmeyle kendi üzerine döner/devr; böylece, müm­künlerin hakikatlerinde gizli olan hubbî ba islerin/dürtü ve “aş-kî”-devrî hareketlerin anahtarı olur.

Bu meseleye, yaratılışın başlangıcının sırrından bahs ederken değinmiştim.

“Ba'”nın hükümlerinden birisi, ilk ikiliğe delâlettir. Bu ilk iki-uk, “cem” makamına, ilâhî ahadiyetten sonra gelen kevnî mertebenin önceliğine ve kendisi ile “Sin” harfi arasında makûl “Elife işaret eder; bu gaybî “Elif”, ahadîyete mahsûstur.

“Sin” harfinin hükümlerinden birisi, “Ba” harfinin delâlet et­tiği şeylere ve “Ba'”dan önce “müheymen” ruhlarının dayandı­ğı nisbetlere işaret etmektir. Bunlara örnek olarak, aslî-bâtınî isimler gibi, Yaratılışın başlangıcı ve gaybî şatrın/kısım ayrılı­şından bahs ederken işaret ettiğimiz şeyler verilebilir.

Beşerî nefeste bunun benzeri, ilk taayyünün sahibi Hemze ile gaybm sonuncusu ve şehâdetin başlangıcı olan “Ba” arasında bulunan harflerin mahreçleridir.

“Mim” harfinin hükümlerinden birisi, medlulün delilden sonra zuhur etmesi gibi, sureti sonradan zuhur eden “cem” haz-retinin/makam sırrına delâlet etmektir; bu sır, “Allah” ismidir. “Mim” harfinin ona delâlet etmesinin nedeni, bu harfin, Hakka en kâmil ve güçlü delil olan insana mahsûs olmasıdır. Böylelik­le Allah ismi, iki “Elif”, iki “Lam” ve bir “He” harfi ile zuhur et­miştir. Buna göre bir “Elif”,/’el-Bâtın” isminin nisbetine aittir; bu elif, “el-Bâtm” isminin varlığıyla değil de, eseriyle zuhur etmesi gibi, yazıda gözükmez, telaffuzda ortaya çıkar. Diğer gözüken Elif ise, ilk ez-Zâhir ismine aittir. “Lam”lardan birisi, bazı kısım­larının diğer bir kısmı için Hakkın gaybmda zuhur etmesi yö­nünden alemin Hak ile irtibatı nisbetine aittir. Hak, daha Önce ilim bahsinde işaret ettiğim gibi, mazhâr ve aynadır. Vüak^ ifâdede temyiz mertebelerinden önce ve sonra gelir. “He” harfi ise, el-Ahir-el-Evvel, el-Bâtın-ez-Zâhir isimlerini birleştiren/ca­mi’ “gaybî hüviyef’e mahsustur.

Bu beş sırrı düşün, hazeraM hams’ı/beş mertebeyi, dört aslî is­mi ve bunları birleştiren sırrı iyice aklına getir!. Aynı şekilde, beş nikahı; harflerde, noktalarda ve irabta zuhur eden hümasilik/beş-li hükmünü düşün! “Allah” isminin diğerlerini nasıl birleştirdiği­ne bak! Sonra, emir ve mertebe açısından “cem’ul-cem”in sahibi olan “He” harfinin sırrına bak! Bu harfin sayısal değerinin niçin beş olduğunu düşün! Aynı şekilde, zikredilen teslis ve ter-bi’i/dÖrtleme ve bunların hükümlerinin yayılmasını düşün! Bes-mele’deki her bir kelimenin, nasıl olur da, bir açıdan bunları içe­rirken, bir açıdan da bunlann mahalli olabildiğini düşün!

“Allah” ismi, şeyhimizin görüşüne göre, görünen ve görün­meyen harfleri toplandığında, altı harften ibarettir: Elif, iki Lam, telaffuzda gözüküp, yazıda gözükmeyen Elif, He ve zammenin “işba”‘ıyla gözüken Vav. Bu altı harfe, bu ismin delâlet ettiği ha-kîkat, yani Ulûhiyet ilave edildiğinde, bunlar yedi olur; Ulûhi-yet, Zâtı açısından Hakkın aleme/kevn ilişen isimlerine taalluk etmesi nisbetidir.

Ayrıca, daha önce sırlarına dikkat çektiğim hakikatlerin hü­kümlerinin yayılmasına bak! Bu birleştirici isimden/Allah sonra gelip, birleştirmede, hükümde ve kapsayıcıhkta kendisine ortak olan “er-Rahmân” küllî isminde de durum böyledir. Nitekim Hak, bize böyle haber vermiştir. Ben de, gerek bu eserimde ve gerekse “Miftahu’l-gaybi’l-cem”‘ isimli eserimde buna dikkat çek­miştim. Çünkü “er-Rahmân” isminin harfleri de, altı tanedir. Ye­dincisi ise, “Mim” ile “Nun” arasında düşünülen/makûl gizli “Eliftir. Bu Elif, ahadiyet-i cem’in mazhârıdır, bunu düşün!

“Besmele”, zahirî açısından, teslîs/üçleme ve dörtleme­den/terbi’ ibaret olan yedili sırrı bir araya getirmeyince, bu, “ız-mar/gizleme” ile tamamlanmıştır; bununla “Besmele” kelime olmuştur. Buna göre gizlenen kelimenin takdiri, “bede’tu/başla-dım” veya “ebdeu/ başlarım”dır. Bununla birlikte, “Besmele” lafzı, daha önce dikkat çekilen teslisi ve dörtlemeyi birleştirir.

Aynı şekilde, Zât’a ait “gayb” sırrını da, itibarların dördüncü­sü olan mutlaklık ve bir tek itibar ile sınırlanma yönünden dü­şünmen/istihdar gerekir; sonra, bu sırrın, gaybm iki kısma/şatr bölünmesini gerekli kılan iki öncüle sirayet edişini; sonra da, dikkat çektiğim rahmet ve gazab nisbetlerini; vahdetliği itibarıy­la mutlak birliği; O’na istinadı yönünden kesret nispetini; bu iki­liğe dayanan Ba harfinin hükmünü; bunun ardından gelen/talî kesrete işaret eden “Sin” harfinin hükmünü düşün. Bu tâli çok­luğa örnek olarak, Kalem-Levh; vahdaniyet özelliğindeki Arş’a nisbetle suretler aleminde zuhur eden taksimin mahalli olan Kürsî’yi verebiliriz. Arş’m, işi, kelimesi, ihata ve umumiliği bir­dir; bunun nedeni, Er-Rahmân isminin onda istiva etmesidir. Ayrıca, Kalem’e ait el-Müdebbir isminin sırrını ve yine Levh’e aıt el-Mufassıl isminin sırrını ve bunun kerimKürsı’de er-Ra-

him ismi ile tahsis ve temeyyüzünün gerçekleşmesini düşün.

Bunun ardından,, zâtı ve küllî isimleri yönünden Hakkın hük­münün, ihatasının ve birleştiriciliğinin umumiliğine bak! Sonra hepsinin, mücmel olarak “Allah” isminde, tafsili olarak da “er-Rahmân” ve “er-Rahim” isimlerinde mündemiç oluşlarına bak! Bunun ardından da, bütün bunların, “Allah” isminin Zât’a ait gaybm mazhârı “He” harfinde mündemiç oluşlarına bak! Ayrı­ca, dikkat çekilen ilk iki nisbetle beraber hazerat-ı hams’m/beş varlık mertebesi hükmüne bak! Yedili sır, bu iki nispet ile zuhur eder ve tamamlanır.

İlk mertebenin hükmüne bak! Bu hüküm, bozulmadan ve da­ğılmadan altındaki mertebelere nasıl sirayet etmektedir! Böyle­likle, onun bir faraziye veya tahmin olduğunu düşünmemen için, doğruluğuna güven duyacağın bir takım mazhârları öğren­miş olursun.

Bu, kapalı ilâhî sırlara dair bir ikâz ve önemli bir tertiptir; bu­nu, latif, alim ve habir olan Rab tertip etmiştir.

Ben, bu sûrenin tefsirinde bu metodu benimsemiş değilim. Sadece, Hakkın kitabına ve Özellikle de Kur’an-i Kerim’in ve di­ğer ilâhî kitapların bir nüshası ve örneği olan bu sûreye tevdi et­tiği önemli sırları ve ilginç bilgileri belirtmek için bu kadarını zikrettim. Böylelikle, Hakkm, harflerini ve kelimelerini, “el-Mü-debbir” ve “el-Habîr” olarak düzenlemiş olduğu bilinmiş olur. Binaenaleyh, ilâhî kitapta bir harf iki harfin arasında veya bun­ların önünde veya ardında bulunuyorsa, bu harf oraya belirli bir amaç, kâmil bir ilim ve tam bir hikmet ile konulmuştur.

Akıllar, bunun sırrına ulaşamaz.

Bu Özelliği/tavır keşf edemeyen kimse, Kur’an’m bâtınlarının sırrını bilemez. Hz. Peygamber, bu bâtınları şu hâdisiyle belirtmiş­tir: “Kur’an’m zahn vardır, yediye varıncaya kadar da batni var­dır.” Başka bir rivayette ise, “yetmiş batnı vardır” buyurmuştur.

Bu keşfe ulaşmamış kimse, “Hak, her şeye yaratılışını ver­miştir” (Taha, 51); “Emri tedbir eder” (Ra’d, 2) vb. âyetlerin sırrını da anlayamaz. Hz. Peygamber’in “Bana, altı şey tahsis olun­muştur” buyurup, zevk ve kuşatıcılığmm/câmilik kemâline de­lâlet etmek için bunların arasında Fatiha ve Bakara sûresinin son

âyetlerinin bulunduğunu belirttiği hadisin sırrını da anlayamaz. Ayrıca, Allah Teala’nın “Hamid ve hâkim olanın katından tenzil olunmuştur” âyetinin sırrını; Hz. Ali’nin “Eğer bana izin verilse idi, Fatiha’nın tefsirinde söyleyeceklerimi yetmiş deve taşırdı”; Hz. Hasan (r.a)’m “Allah yüz dört kitap indirmiştir, yüzünü dört kitaba -ki bunlar, Tevrat, incil, Zebur ve Kur’an’dır- tevdi etmiş, bu kitapların hepsini Kur’an’a, Kur’an’da bulunan şeyle­rin hepsini de “Mufassal”a koymuş, mufassaldakilerin hepsini de Fatiha’ya koymuştur” sözünün sırrını anlayamaz.

Şimdi, her şeyin bu üç isimde mündemiç olmasına; ardından iki ismin ve bunların altında bulunan şeylerin, “Allah” isminin ihatasına; bunun ardından da her şeyin, Allah isminin “He” har­fine mündemiç olmasına dikkatini çektim.

Şayet yaratıkların himmet ve akılları, bu zevkin zirvesine yükselmekten, perdelerini yırtıp, ürünlerinin ve kemâllerinin bahçelerinde dolaşmaktan aciz ve nakıs; tabiatlan ise, araların­daki münâsebetin uzaklığından dolayı engel olmasıydı, -aciz ve nakıs değilsem de- akılların, zihinlerin, basiretlerin ve fikirlerin nasipleneceği sırlan açıklardım. Fakat: “Allah, insanlar için bir hayır açarsa, onu engelleyecek yoktur; bir hayn engellerse ar­tık onu gönderecek yoktur. O aziz ve hâkim olandır.” (Fatir, 2)

Şüphesiz ki -Allah’a hamd olsun- bu kadarı, bütün zeka sahip­leri için bir ikâz olmuştur ve şeyhimiz Ekmel-İmam’a/İbnü’î-Ara-bî muvafakat etmişizdir. Öyle ki, bidayetin sırrı hakkındaki söz, “Bismillahirrahmanirrahîm (Rahim ve Rahman olan Allah’ın adı ile)”‘nin sırrı bölümüyle birleşmiştir. Bu dille, onu açıklıyorum, bu­nun ardından ise, Allah’ın nasip ettiği şeyleri açıklayacağım.

Allah’a yemin olsun ki, ben böyle bir şeyi amaçlamamıştım. Bu kelâm, şeyhe muvafakat ve şerhin tertibi, kasıtsız gerçekleş­miştir. Bundan sonra ise, bunu dikkate aldım, bundan dolayı da Allah’a bu konuda şükrediyorum.

Bunun sebebi şudur: Ben bu kitapta, kasıt ve çaba olmaksızın Hakkm akla getirdiği basit bir kaç sözün dışında, ne şeyhin vene de bir başkasının sözünü nakletme niyetinde değilim. Hak, bunları kendi cömertliğinin nefhalan olarak akla getirir. Nite­kim bu durum, şeyhimiz ve zevk mensuplarının çoğunluğunda zaman zaman olagelirdi. Bu durumun hakikatini bilmeyen kim­se ise, bu tarz bilginin, kasıtlı ve çabaya dayanan mütalaa, araş­tırma ve derlemeyle meydana gelen bir nakil olduğunu zanne­der, halbuki durum böyle değildir. Nebevi zevklerde bu gibi şeyler çoktur. İşte bu kuşkudan dolayı kafirler, “Öncekilerin hi­kayeleri” (Enam, 25), “Onları yazar, sabah-akşam bunlar ona yazdırılıyor” (Furkan, 5) demişlerdir.

Allah fazıl, İhsan ve irşadın velisidir.

“Besmele” ve “Allah” isminin ve harflerinin şerhine dair, Hakkın zikretmeyi takdir ettiği Ölçüde bilgi verdim. Bununla birlikte, “erRahmân” ve “er-Rahim” isimleriyle ilgili mücmel işaretlerim de oldu. Şimdi ise, bu iki ismin tefsirinde, kendileri­ne hususiyet kazandıran özelliğe dair Hakkın kalbe imla ettirip, kalemin yazdığı şeyleri zikrediyoruz.[128]

Besmeledeki Er-Rahmânu’r-Rahîm

Öncelikli mertebelere, yani teslise/üçleme tabi olan dört­lemeye/terbi’ “Allah” isminin zahirinin içerdiği beş es­rar eklendiğinde, On iki mertebe tamamlanmış oldu. Bunlar, küllî isim mertebelerini ve hüküm ve mertebe açısından kendilerine tabi olan mertebeleri içermektedir.

Daha önce irab ve noktanın sırrından söz ederken bu merte­belerin bazı hükümlerine işaret etmiştim. Bu on iki mertebeyle, sayı mertebeleri tamamlanır. Sayı mertebeleri, dokuzda sona eren birler, sonra onlar, sonra yüzler, sonra ise binler basamak­larından oluşur.

İsimlerin mertebeleri, hükümleriyle birlikte kendilerini kuşa­tan mertebede/hazret taayyün edip, mazhârlarım ve kemâlleri­nin tamamlanıp, daimi olmasını temin edecek şeyi izhâra tevec­cüh ettiklerinde, bunu, Vücûd-ı Rahmân’m suretinin zuhuru ta­kip etmiştir; bu surete, şâmil Vücûd-î âmm izafe olur ki, nitekim daha önce buna dikkat çekmiştik.

Er-Rahmân ismi, diğer isimlerin aksine, şümulünün ilmî ve­ya amelî bir eyleme bağlı olmayışından dolayı, “mübalağa” siy-gasıyla gelmiştir. Bu ismin misâli, mazhârı ve kuşatıcı Arş ve zu­hur eden ilk suretten ibaret olan istiva-gahi da, şümul, ihata ve mekansızlık açısından kendisine yerleşen şeye/er-Rahman uy­gun olarak zuhur etmiştir. Böylece, er-Rahmân isminin rmızhârı cevher ve arazdan -ya da başka bir görüşe göre heyula ve suret­ten- mürekkep cesetlenmiş bir suret olsa bile, onun hiç bir mekanı olmadığına işaret edilir. Bu durumda, kendisini ihata etmek­le onu istiva-gah yapan şey/müstevî, mekandan müstağni ve özellikle bir mekanın onu sınırlamasından münezzeh olduğu için, vücûdî makam üzerine istiva “Varlık”tan ibaret olan rah­met ile; Arş’tan ibaret olan mazhârı üzerine istiva ise, “erRah-mân” ismiyle gerçekleşmiştir; bunun sonucunda ise, bu mazhâr-da/Arş hiçbir taksim, tahsis ve farklılık meydana gelmiştir.

Bunun ardından iki kabza, “rahmet” ve “gazab” diye ifâde edilen ve daha önce dikkat çektiğimiz iki nisbetin hükmüyle, üzerine rahmet hükmünün sirayet ettiği şeyleri, kendisine ilgi gösterilen “said” ve hangi mertebede gayesi bulunursa bulun­sun kendisine ilgi gösterilmeyen “şaki” diye temyîz eder. Bu temyiz, bazı kevnî hakikatlerin tekvini emri taşıyan ilâhî nidaya icabetlerinin süratine ve bu tecellîyi -nezihliğine zarar verecek bir şey eklemeden- kabulüne; bazı hakikatlerin ise, zikredilen bur tarz üzere bu icabeti yapamayışları ve bu tecellîye nezihliği-nin razı olmayacağı kötü hükümler ve özellikler giydirmelerine göre değişir.

Bununla birlikte tecellî, bu özeliklerden hoşnut olmasa da, kemâli bunları kuşatır.

Bu durumda, zikredilen gaybî ve ilmi tafsîlîn sırrı, er-Rahim ismine mahsus “Kürsî” makamında zuhur eder.

Böylece hüküm, iki kısma ayrılır: Bunlardan birisi, kendisine bağlanıp, onunla amel edeni, bizzat bu makamda ebedî nimet ve halis rahatın ehli olan saitler arasına katılmaya götürür, çünkü orası, ehl-i yemin makamı ve “er-Rahim” isminin mazhârıdır.

Bu hükmün diğer kısmı ise, sevilmeyen kimselerden ibaret olan şakiler arasına katılmayı yasaklamak ve nehy etmekten iba­rettir. Bu şakilerde, diğer kabza/gazap hükmünün baskm olma­sından dolayı, haldeki tahsisin dışmda, “er-Rahim” isminin hiç bir eseri zuhur etmez. Böylece birinci ferdiyete tabi mertebeler­de “teslîs” mertebeleri tamamlanmış olur.

Buna göre “Allah” ismi, evvelliği açısından melûhun istinat ettiği ulûhiyet mertebesine aittir; Fatiha’nın birinci kısmı, bu mertebeye mahsûstur.

“er-Rahim” ise, zikredilen tahsisin sahibidir; “Fatiha” süresinin sonu, ilâhî icabet ve bu kısımda “Bu kulum içindir ve kulum için dilediği şey vardır” kutsi hâdisiyle ifâde edilen tahsisin sahibidir.

Buna göre, er-Rahim, daha önce de belirttiğimiz gibi, ehl-i ye­min ve ilâhî cemâlin mensupları içindir.

Lütuf ve kahrı birleştiren er-Rahmân ise, diğer kabza ve celâl ehli içindir.

Câmiliği yönünden “Allah” isminin mensupları, iki kabzayı birleştiren berzahın sahipleridir; bunlar, aynı zamanda, kurbi-yet, genişlik, vecih ve kemâl makamının da sahipleridir.

Artık, kulağına giren şeyleri düşün ve onu idrâkinde berraklaştır.

Bunlar, kendilerinden değerli sırların çıkartılacağı ilâhî tem­bihlerdir. Bu sırlardan birisi, küllî mertebelerin hükümlerinin, ihata ettikleri mertebe ve mazhârlara sirayetini bilmektir. Böyle­likle bu mertebe ve mazhârlar arasındaki irtibat gerçekleşip, bu irtibat, ulvî himmet, nûranî ve alışkanlıkları yırtan/harika idrâk sahibi akıllı kimselerin, Allah’ın tevfik ve inayeti ile daha yuka­rıya terakkileri için bir merdiven olur.

Allah, irşad ve hidâyetin velisidir.[129]

Kul, Rabbını Nasıl Zikreder?

Besmele üzerindeki ifâdelerimizi, bu makama dayanan nebe-vî bir işaret ile bitiriyoruz. Bu işaret, Hakkın kulunun “Besmele” ile münacâtını açışına cevap olarak buyurduğu şu ifadesidir: “Kulum beni zikretti.”

Şöyle deriz: Zikir, zikre ve mezküre/zikredilen veya sadece birisine dair bir ilmin bulunmasıyla yapıldığı gibi, bazen de böy­le bir bilgi olmadan yapılır. Şayet zikirle birlikte böyle bir ilim bulunursa, o zikir, “huzur”un mazhârı ve sebebidir. Huzur, bi­linen şeyi ortaya çıkartmakla ilgili bir hakikattir ve huzurun, beş mertebesi vardır:

Birincisi, sadece hakîkati/ayn açısından bir şey ile “hazır ol-k”

İkincisi, sadece varlığı açısından bir şey üe “hazır olmak” tır. Üçüncüsü, sadece rûhânîyeti açısından bir şey ile “hazır ol­mak” tır.

Dördüncüsü, sadece sureti açısından bir şey ile “hazır ol­mak” tır.

Beşincisi ise, zikredilen dört hükmü birleştiren mertebesi açı­sından bir şey ile “hazır olmak” tır.

Hak ile huzur ise, ya Hakkın zâtı açısından veya isimleri açı­sından gerçekleşir.

İsimleri açısından Hak ile huzurun konusu, ya fiil isimlerin­den birisi veya sıfat isimlerinden birisidir.

Binaenaleyh, fiillere ait olan isim, fiille taayyün eder ve türle­rine göre ayrılır.

Sıfatlar yönünden gerçekleşen huzurun konusu ise, ya selbî veya sübûtî bir durumdur/emir.

Konusu Zât olan huzur ise, ya zihinde “sem’î itikat” veya “na­zarî burhan” veya “nebevi imân”m bildirmesi veya zevkî müşahe­deden veya hepsi veya bir kısmından meydana gelmesi yönünden oluşmuş bir emre racidir; bütün bunların, “huzur” sahibine nisbet-le beş hükmün birisine veya hepsine göre olması gerekir.

Binaenaleyh huzur mertebelerinin en kâmili, özel bir ilişki açısından muayyen bir itibara bağlı olmaksızın Hak ile ha-zır/huzûr mea’1-Hak olmaktır. Bu huzurun sahibi, vücûdî veya nispî veya “cem” ve “fark” suretiyle birlikte selb ve ispata bağlı olan isimlerle ilgili bir hükmün itibarı olmaksızın veya bunlar­dan birisiyle sınırlanma veya “sınırlanma/takyit” sırrıyla hep- ,; siyle sınırlanmadan Hak ile birliktedir/huzûr. |

Böyle olmayan huzur ise, sahibinin sırât-ı müstakim ehli ol- 1 ması şartıyla, ya özel bir mertebe açısından veya muayyen bir. isim açısından nispî bir huzurdur. Huzurun sahibi sırât-ı müsta­kim mensubu değilse, o huzur, her durumda “siva/başka” ile huzurdur.

Tekrar başlamış olduğumuz konuya dönüp, şöyle deriz:

Zikirle birlikte olan ilim, ya zikri aşıp, mezkure/zikredilen taalluk eder. Bu ilmi, sırrına işaret edilen huzur takip eder. İlmin zikredilene taalluk etmesi, bundan sonra zikirlerin neticelerinde zikredilen ve daha önce dikkat çektiğimiz şeylere göre tabi olur.

Bazen de bu zikirlikte beraber olan ilim, zikri aşmayıp, ilmin konusu, sadece zikrin kendisi olur; bu durumda huzur, sadece zi­kirle veya zikir ve zikirden anlaşılan anlamla birlikte olur. Bu ikin-cî durumun gerçekleşebilmesi, zikir, kendisine ve mezküre/zikre­dilen delâletinin ötesinde bir anlama işaret ettiğinde mümkündür.

Şayet bununla beraber hayal hükmü zikre bitişirse, zikrin sure­ti, onun zihinde somutlaşmasının sebebi olarak düşünülür/istih-dar; bu suret, ister fiil, ister hareket, ister keyfiyet veya varlık su­reti olsun, ister lafız veya başka bir şey veya bunların hepsinden veya bir kısmından teşekkül eden bir emir olsun, durum aynıdır.

Eğer, zikre hâkim bir tahayyül bitişmezse o, yani “zikir” diye isimlendirilen şey, özel olarak tanzim edilmiş harflerin tekrar­lanmasından ibaret olur; bu harfler, kendileri için herhangi bir medlulün anlaşılması veya düşünülmesine uygundurlar.

Zikrin neticelerine gelince: bunlar, zikredenin/zakir inanç ve ilmine göre; zikrin delâlet ettiği mânâların içeriklerine göre; za-kirin telaffuz ettiği veya hayalinde canlandirdığı/istihdar veya taakkul ettiği ismin harflerinin toplamından meydana gelen bir-leşik/terkibî heyetin zorunlu özelliklerine göre; zikir esnasında zakire hâkim sıfata ve zikredilen beş hükmün hâkimiyetine gö­re; veya bizzat zakire istinat eden durumların toplamının /cemi­yet hükmüne göre ve bunlardan birisinin veya hepsinin egemen olmasına göre zuhur ederler.

Zikir sahibine istinat eden hususların hükümlerinin birinin veya hepsinin baskın olması, mevtine, neş’ete, vakte, teveccühe sebep olan emrin önceliğine, mahallin rûhânîyetine ve şu veya bu şekilde saltanatı olan ilâhî isme göre ortaya çıkar.

Sana açıkladığım konuları düşün ve anlamaya çalış! Çünkü bunlar, ulvî-nazarî aklınla müşahede edip, bilgisini merak ve ta­lep ettiğin şeylerin muammasını açar.

Allah, ihsanın velisidir ve gerçeğe hidâyet eden ve sırât-ı müstakime götürendir.[130]

BÖLÜM II

FATİHA SURESİ’NİN BİRİNCİ KISMI

Külli Fatihler

Bunlar, Kitab-ı kebire/büyük kitap, kitab-ı sagire/küçük kitap ve bunları arasındakikitaplara mahsûstur.Bu bölümün içerdiği konular arasında, şun­lar da vardır: Fatiha’nın içermiş olduğuhakikat ve fasılların mertebelerine dikkat çekmek; bunların birbirleriyle olan irtibatlarının Özetle açıklanması:

Bu bölüm, lafız ve mânâ olarak vârid olduğu tarzda yazıl­mıştır. Gerçi hepsi de, mânâ açısından böyledir, yani bun­lar, çaba ve fikir ile yazılmamışlardır; fakat bu bölüm, bu özellikte lafız ve mânâyı birleştirmede yeganedir, ki, bu ve baş­ka eserlerimde genellikle böyle değildir.

Bilinmelidir ki: İki durum arasında farz edilen veya kendisi­ne başlangıcın veya bitişin nisbet edildiği herhangi bir şeyin bir fatihası/başlangıç ve bir de hatimesi/son olmalıdır. Bir şeyin başlangıcı/fatiha, o şeyin başlangıç mertebesi, hatimesi ise, o şe­yin sona erdiği mertebedir. Bunun yanında, her iki hükmün kendisine raci olduğu ve bunları birleştirip, onlarla taayyün eden üçüncü bir durum daha vardır.

îşte “Fatiha sûresi”, işaret olunan bu hususlar cümlesinden-dir. Aynı şekilde insan, alem ve zikrettiğimiz şekilde alemin feri olup, ona tabi olan şeyler de böyledir.

Bu sabit olunca şu bilinmelidir ki: Hak subhanehû ve teala, Zâtının ve kendisinden başkasının bilmediği hüviyetinin gayb hazinesini “el-Cami” ismiyle açmıştır. “el-Cami” ismi, cem/bir­leşme ve tefrika /dağılma, ıtlak/mutlaklık ve takyit/sınırlılık, evvellik/ilklik ve âhirlik/sonluk, zâhirlik ve bâtmlık sıfatlarını birleştirir. Hak, onu isimleri ve “a’yân/mevcudat” için bir miftah/anahtar olmaya tahsis etmiştir.

îşte bu miftah, yaratılışın başlangıcı sırrında dikkat çektiği­miz “hamd”den ibarettir. Bu ismin “ahadiyeti” ile, ilk açılma ve genişleme/bast ve intişar mertebesinde, her şeyde zuhur eden çokluğu ve farklılığı açmıştır.

Hak, sıfatlar kapısını hayât ile, cem’i tafsil ile, tercihi ihtiyar

ile açmıştır; icmali tafsil ile, taayyünü temyiz ile, tahsisi istidlal ve tezkar/hatırlama ile açmıştır; rahmetinin ve genişliğinin ka­pısını, Vücûd-i âmm tecellîsiyle açmıştır; hususu umum ile, umumu genişlik ile, genişliği ilim ile, yaratmayı kavil ile, kavliirâde ve iktidar ile açmıştır.

Hak, idrâk ve idrâk araçları kapısını da, telakki, yansıma ve nurların bitişmesiyle/iktiranü’I-envâr açmıştır; kemâllerin kapı­sını, gayelere, muhabbete, hayrete ve öğrenmeye ilişen/taalluk idrâkler ile açmıştır; teveccühlerin kapısını, “hubbî/bilinme ar­zusu” hareket ve gayesine ilişen yaratıklarına karşı duyduğu şevkinin hükümlerinin ortaya çıkmasıyla açmıştır; ülfet kapısını, münâsebet bağıyla ve ittihat ve görme hükmüyle açmıştır. Hak, zuhur ve izhâr mertebelerini kemâle erdirme için, Hz. Adem ile büyük hilafet/hilafet-i kübra kapısını açmıştır; Adem ve Havva ile beşerî üreme ve doğum kapısını açmıştır; Adem ve Havva ile kendilerinde kemâle eren zürriyetin tafsilinin sırrını intişar­dan/yeryüzüne yayılmak önce izhâr etmiştir; iftirak kapısını, zıt­lığı göstererek ve nefret hükmünü izhâr ederek açmıştır; kerem kapısını ise, müstağnilik ve perdeleri yok etmekle açmıştır.

Hak, ikram kapısını marifet ile; fetih kapısını, seçmekle/isti­fa; seçme/istifa kapısını, inayet ile; inayet kapısını, muhabbet ile; muhabbet kapısını ilim ile; ilmi ise, müşahede ve ihbar ile aç­mıştır. Hak, kendisini bilmekten hayrete düşmek ve aciz kalmanın kapısını, bir tek hakikatte siniriılık-mutlaklık, tenzih-teşbih, gösterme ve gizleme gibi zıtlıkları birleştirmeyi düşünmedeki tereddüt ve acizlik ile açmıştır. Hak, yollarının kapısını, gayeler ile ve her gayeyi ihata ettiğini bildirmek ile açmıştır. Şöyle bu­yurmaktadır: “Dikkat edin bütün işler, Allah’a varır.” (Şura, 53); “Bütün emir, ona racidir.” (Ali İmran, 109)

Böylelikle Hakkın, kendi genişliğiyle bütün mertebeleri, ni­hayetleri ve bölgeleri irnar/ta’mîr ettiği bilinmiş olur.

Hak, istikâmet kapısını maksat ve gayelerin konularıyla aç­mıştır; bunlar, sülük sahiplerine ve seferlere nisbetle yolların ga­yeleridir. Hak, sâliğin sınırlanmasını gözetmek, maslahat ve mertebesini belirlemeye dikkatini çekmek için, bu yollardan di­lediklerini şeriatlarıyla belirlemiştir; böylece hükmün, ilk sefer­lerde taayyün eden şey olduğu bilinmiş olur.

Hak, her şeyi kuşatan yaratıcı ve genel “rahmanı” rahmeti iti­barıyla, ilk külli paralellik/muhazat kapısını, yaratılmış müm­künlerin kabiliyetlerinin mutlaklığı ve bu mümkünlerin, Vü-cûd’un zuhuru için ayna mesabesinde olmalarıyla açmıştır. Ay­rıca bu kabiliyetler, ilâhî isimlerin eserlerinin zuhur ve taayyün­lerinin şartı olmaları itibarıyla da, vücûdî tecellînin yerini almış­lar/ivaz ve hükümleri birbirlerine nüfuz etmiştir; bu vücûdî tecellî ile mümkün kabiliyetlerin harici varlıkları ortaya çıkar. Böylece, bu da “kaza” ve “kader” sırrının anahtarı olmuştur.

Hak, ilâhî hükümler kapısını haller ile açmıştır; mizanları ise, eserlere göre mânâ ve suret olarak itidal ve inhiraf/sapma ile aç­mıştır; kurbiyetine mazhârhğı, ilme dayanan hükmünü ve yüce tedbirinin kapısını Kalem-i a’la ile açmıştır. Kalem-i a’la, varlık­ların ve başkalarının yardım unsurundan mukaddestir. Hak, bu­nunla kendisine yönelmenin hükmünü ve bu hükmün, yakınlı­ğa/kurbiyet olduğu kadar yüz çevirmeye de neden olan levazı­mını belirlemiştir.

Hak, vücûdî-tafsil kapısını, değişmeden, bozulmadan, başka­laşmadan, fikirler tarafından mülahaza edilmekten korunmuş olan “Levh”i ile açmıştır; zaman kapısını “an” ile açmıştır; key­fiyet kapısını ise, “şe’n/durum” ile açmıştır. Bunların hükümle­rinin umumiliğine, basîret sahiplerinin dikkatini çekmiştir. Hak, cismanî mazhârlar kapısını, kuşatıcı dairevi felek ile açmıştır.

Cismani mazhârlar, ihata, nihayette gaye gerçekleştiğinde tekrar bidayete dönmek gibi, gayba ait ulvî hakikatlerin misâlleridir.

Hak, “ed-Dehr” isminin suretinin kapısını, Arş’m ve kendisi­ne tabi olan devirlerin günlük hareketiyle açmıştır; vakitlerin ka­pısını, bütün feleklerin ve seyyar yıldızların/kevkeb geride bı­raktığı hareketlerin takdiriyle açmıştır; hareketlerin kapısını, zu­hur ve izhârın kemâline taalluk eden “hubbî” dürtü/bais ile aç­mıştır; şahsî tafsîlî ve emre bağlı temyizin kapısını ise, ulvî Kürsî ile açmıştır. Kürsî, (bilginin) vürûdun/gelişi ve sudûrun mahal­li, Mukarrebin’in menzili, Ebrar’ın mekanıdır.

Hak, emir kapısını “beka” ile açmıştır; ibkayı itidal ile açmış; terkip kesretinin hükümlerini, ahadiyet ve cem hükmünün bas­kınlığı ve bu hükümle ihtilaf hükmüne riâyet etmekle ortadan kaldırmıştır; bu ihtilaf, miktarı muhafaza etmekle zıtlar arasında sabittir.

Hak, yüce göklerin dinçlik/neş’ kapısını, güneş feleği ile aç­mıştır; aynı zamanda onu, gece ve gündüzün anahtarı yapmış­tır. Unsurların kapısını, yüce Arşını taşıyan ismiyle açmıştır; bu­rası, istikrar makamı değil, istiva makamıdır. Unsurların terkip­lerinin kapısını, “müvelledat” ile açmıştır; müvelledatm kapısı­nı, madenler ve taşlar ile açmıştır; emrinin kapısını, davet ile; da­vetin kapısını, vaad, teşvik ve korkutmanın/inzar güzelliğiyle açmıştır.

Hak, emrine bağlanma/imtisal kapısını, “sema/işitme” ile aç­mıştır; sema kapısını, nida ile; nida kapısını yüz çevirmek ile; hüccet kapısını inkâr ile açmıştır; unutma kapısını, gaflet ile; gaf­let kapısını ihata ve birleştirmedeki nakışlık ile açmıştır. Zikir ka­pısını, huzur ve düşünmek ile açmıştır; rubûbiyet saltanatının kapısını, merbub ile; talep ve ubudiyet kapısını, muhtaçlığı, aciz­liği ve düşkünlüğü görmekle açmıştır. İbâdet kapısını, “el-Kah-har” ve “el-Muktedir” isimlerinin hükmü altında infiali/edilgen­lik müşahede etmekle açmıştır; münacat kapısını ise, makûl mü-vacehenin/yüz yüzelik şahinliği, edebe uygun doğru telakki, tes­lim, iktida ile açmıştır. Övgü kapısını, rubûbiyet makamının merbub hakkında içermiş olduğu lütuf ve rahmeti bildirmek ileaçmıştır. Bununla beraber Hak, her halde ve durumda dilediğ her şeyi ve dilediği şekilde yapmaya kadir ve mâliktir.

Hak, şükür kapısını ihsan ile açmıştır; ihsanını artırmayı, şü­kür ile açmıştır. Hak, ihsan ve lütfuna mazhâr olan kimselerde kahrının hükümlerinin nüfuzunu göstermiştir. Böylelikle, ni­metlere hürmetsizlikten sakındırmış ve düşünen kimselere öğüt vermiştir.

Hak, isteme kapısını, hacet, umut, hüsnü zan ve beklemeyle açmıştır; övgü ve tazim kapısını, rubûbiyetin izzetinin altında kulluğun zelil oluşunu göstermekle açmıştır; böylece kul, taş­kınlığı, büyüklenmeyi ve böbürlenmeyi terk eder.

Hak, yardım isteme kapısını, kabul, tevekkül ve destek iste­mek ile açmıştır. İki kabzanın/tutuş ayrılmasını, icabet ve “ina-be/yönelme” hükmünü tahsis etmekle açmıştır; bunların hük­mü, saidlerde, şakilerde ve facirlerde ortaya çıkar.

Hak, hidâyet ve beyan kapısını, af ak/ufuklarda ve en-füs’te/nefislerde izhâr ettiği âyetleriyle açmıştır. Bunların hü­kümlerini ve hikmetlerini anlayış/fehm ve nutkun hakîkatiyle açmıştır; bunları, emrinin mütercimi olan seçilmiş, seçkin zâtlar­da kemâle erdirmiştir.

Anlaşılmazın/mu’cem kapısını, “irab” ile açmıştır; müphe­min kapısını, fesahat ile; remzin kapısını şerh ile; karmaşığı tah­lil ile; sınırlılığı mutlaklık ile; çiftleri teklerle açmıştır; emel kapı­sını, imkân ve aldanma/iğtirar ile; iddia kapısını ise, ihtiyar ile açmıştır; sakınma kapısını, imkân ile; kuşku kapısını, tah­min/farz ile; itminan kapısını, müşahede ve görmekle; irsiyet kapısını, nesep ve mensubiyet belgesiyle; kazançlar kapısını, neş’etler, vakitler ve ömürler ile açmıştır. Sebeplere tevessül ka­pısını ise, tecrübe, alışkanlık ve tekrarlama kuşkusuyla açmıştır.

Hak, selâmet kapısını asıl üzere baki kalmak, ariyet hükmün­deki arazlar ile sınırlanmamak, iddiadan uzaklaşmak ve eserle­re tabi olmakla açmıştır. Cüret kapısını ise, hükümle, mehil ver­mekle, ihtimalle, cehaletle ve bağışlanma ümidiyle açmıştır.

Hak, kahır ve intikam kapısını, şirk, çekişme, kavga ve inti-kam/intisar ile açmıştır. Hak, benzerleri göstermekle süreklilik ve devamlılık kapısını açmıştır; ismet kapısını, dirayet ile; müsa­maha kapısını izan, itiraf ve özür dilemekle açmıştır.

Hak, “el-Mütekellim” isminin kuşatıcılığına nisbetle aziz olan kitabını, “Ummü’l-Kitab” ile ve de ilim ve zikirleri birleşti­ren fatih ile açmıştır. Fatiha’yi, ilk aslî isimlerden sonra gelen küllî isimlerin zikri ile açmıştır; bunlar, derecelerde ve eserlerde zikredilmiştir. Hak, isimlerinin zikrini, nutk ve ortaya çıkmanın başlangıcında tam harflere karşı önceliği olan “Ba” harfi ile aç­mıştır.

Hak, zâtını ve camiliğinin mertebesini bilmenin, onu göster­menin ve bütün sıfatlarının üzerindeki kemâl tecellîsinin kapısı­nı, varlıkların sonuncusu olarak izhâr ettiği varlık ile açmıştır. Hak, onu kendi sureti üzere yaratmış, sırrını ve suretini ona giy­dirmiş, bütün hazinelerinin koruyucusu ve bütün anahtarların aslı olan anahtar, lamba ve nurların kaynağı yapmıştır. Onu an­cak, onun anahtarı olan kimse bilebilir. O ise, zâtının içerdiği, alem ve neşetlerinin kuşattığı, mertebe ve makamlarının ihata ettiği anahtarlardan, Rabbımn kendisine göstermeyi ve açmayı dilediklerini bilebilir.[131]

Mefatihu’l-Gaybi Gaybın Anahtarları

İlah teala, “Gaybın anahtarları onun katmdadır, O’ndan başkası onları bilemez” (Enam, 59) buyurmak­tadır. Kuşkusuz bu âyette geçen nefiy, bütün bunları Haktan başkasının bilemeyeceği; “mefatih-i gayb” oluşları yö­nünden ve Hakkın öğretmesi ve tarifi olmaksızın bilinemeye-cekleriyle ilgilidir.

Bunların, bizzat kendilerini, birbirlerini ve kimin anahta-rı/miftah olduklarını bilip bilemeyecekleri veya herhangi bir ça­ba ve gayret olmaksızın sırf Hakkın öğretmesiyle bunlarm bili­nip bilinemeyecekleri hususunda ise, herhangi bir nas yoktur.

Bunların bazı sırlarına muttali olan kimse, imkânsız olan şeyin şu olduğunu anlar: Mefatihü’1-gayb, ilk açılışı itibarıyla Gayb-ı Mutlak’m miftahları/anahtarları olmaları yönünden bilinemez­ler; yoksa hakikatleri açısından, bilinemeyecekler demek değildir. Çünkü miftahlık, bunların hakikatleri üzerinde zait bir sıfattır. Bu sıfatın bilinmesi, bunların açılmalarını ve ilk fethin keyfiyetini müşahede etmekle bilinir. Bu ilk fetih, her şeyin öncesinde oldu­ğu için, sadece Hak tarafından bilinebilir. Çünkü “Hak, var idi ve O’minla beraber başka hiç bir şey yok idi.”

Şayet birisi, bu yaratıcı fethin sırrını ve keyfiyetini görmüş ol­sa idi, O’nun aynı değil, el-Evvel gibi olurdu, çünkü birinci fetih, gerçekleşmişti.

Aynı zamanda miftahlığm mânâsı, kendisiyle nitelenmiş ha-kîkat ile gayb arasındaki bir nispettir. Bu gayb’m açılmasıyla,miftahlık ile nitelenen hakikat için bu nispet ve sıfat sabit olur. îki şey arasındaki bir nisbetin tahakkuku, bu iki durumun bilin­mesine bağlıdır. Bu iki şeyden birisi Zât’a ait ilâhî gaybdır. Hak­kın zâtının, herhangi bir isim, hüküm, nisbet veya mertebe itiba­rı olmaksızın hakikati açısından, bilinemeyeceğinde hiç bir gö­rüş ayrılığı yoktur.

Binaenaleyh işaret olunan marifet, bu açıdan imkânsız ol­muştur. Bu konuda, tekrara ve yinelemeye gerek olmayacak de­recede açıklamada bulunmuştuk.

Kâmil tahkik/ tahkik-i etemm şunu ifâde etmiştir ki: Herhan­gi birisi, bu miftahlarm zâtlarına dair bir bilginin kokusunu aldı­ğında, bu, o kişinin resminin, hükmünün, nâ’tmm, isminin Hak-kın nurlarının parıltıları ve Vech-i keriminin dalgaları altında fânî ve helak olmasından sonradır; nitekim daha önce, en doğru yol üzere kadim makama sülük eden sâliğin halinin açıklanma­sı bölümünde buna işaret etmiştik.

Bu durumda alim, mütealim/ilim öğrenen ve ilim vahdani­yet/birlik mertebesinde bulunurlar; karışıklık ve benzerlikler ortadan kalkmış, “La ilahe illallah/Allah’tan başka hiç bir ilâh yokur” sözünün anlamı tahakkuk etmiştir. Bununla beraber Hak, basiret ve basarların/göz idrâkinden, akıl ve fikirler tara­fından ihata edilmekten, cihet, itibar ve çeperlerin sınırlamasın­dan münezzeh olması açısından Zâtının gaybmda bulunur.

Allah münezzehtir, kendisinden başka hiç bir ilâh yoktur. O, aziz ve gaffardır. Nitekim bunu, ifâde etmiş, açıklamıştık ve ha­ber verdiği ve işaret ettiği şeye de dikkat çekmiştik.[132]

“Hamd Alemlerin Rabbı Olan Allah İçindir” (Fatiha, 1)

Bu bölüm, dört meseleyi içermektedir Birincisi, haindin sırrı; ardından “Allah” isminin sırrı, sonra “Rab” isminin sırrı, sonra “alemlerin/alemin” sırrının açıklanması gelmektedir.[133]

Mukaddime

Bu konuya girmeden önce, veciz bir esasın takdimi gerek­mektedir ki, bu esas, daha önce ifâde edilen kaidelerden mevzu-umuzla ilgili olanların bir kısmını hatırlatacak, bundan sonra zikredilecek şeylerin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

İşte bu ve benzeri nedenlerden dolayı bu küllî kaideleri tak­dim ettim ve bu kaidelere ilim ve hakikatlerin küllilerini yükle-dim. Üstün akıl sahibi/lebîb, bundan sonra gelecek~tafsil£mese-leleri bilmede bu küllî ilim ve hakîkatlerden yararlanır. AyrıcaT açıklanması asıllarının bilinmesine bağlı olan kapalı yerlerde, ifâde edilmiş küllilere dikkat çekmekle yetinmek için bu kaide­leri zikrettim. Bu kapalı konuların bilinmesi, bu aslın ve hük­mün sırrını bilmekle gerçekleşir; bu durumda tekrarlamaya ve yinelemeye gerek duymam.

Geçen ifâdelerden bu konuyla ilgili olarak hatırlanması ge­reken şey şudur: Her varlığın -ki, her ne olursa olsun- bir zâtı ve bir de mertebesi vardır. Varlığın mertebesinin, bir takım hü­kümleri vardır, bu hükümler, onun “hakîkat-i sabitesi” ile taayyün eden varlığında zuhur ederler. Binaenaleyh bu hüküm­lerin sahibinin zâtindaki eserleri, “ahval/haller” diye isimlen­dirilir. Mertebe, her şeyin hakikatinden ibarettir. Mertebe, o şe­yin mücerretliği açısından hakikati değildir, aksine o şey ile kendisini izhâr eden Varlık/Vücûd ve ona tabi hakikatleri bir­leştiren/cami nisbetinin makûliyeti açısından onun hakikati­dir. Nitekim, daha önce açıkladığımız üzere, bazı hakikatler, bazısına tabidir; tabi hakikatler, metbu hakikatlerin halleri, sı­fatları ve lâzımlarıdır.

Aynı zamanda şunu da açıklamıştık ki: Varlıklar, muhtelif hakikatler üzerine zait bir emir değillerdir. Bunlar, bir tek varlık ile zuhur edip, kendi mertebelerinde ve o mertebelere göre taad­düt ve taayyün etmişlerdir; yoksa bu tek Vücûd, bu hakikatlere bitişmeden mücerret olarak dikkate alındığında, kendiliğinde asla taaddüt etmez.

Hakkın da, bir zâti ve bir de mertebesi vardır; Hakkın merte­besi, “ilâh” olması nisbetinin makûliyetinden ibarettir.

Bu nisbet, mâhiyeti açısından, “ulûhiyet” diye isimlendirilen şeydir. Hakkın, bir takım hükümleri vardır -ki bunlar, melûhla-rındaki eserlerinden ibarettir-, ayrıca ulûhiyetin hükümleri ola­rak isimlendirilen sıfatları ve levazımı vardır.

Bütün sınırlı itibarlardan münezzeh olması, O’nun hiçbir şe­ye ve hiç bir şeyin de kendisine ilişmeyişi/taalluk açısından Hakkın zâtına dair hiçbir şey söylenemez; nitekim bu konuyu defalarca belirtmiştik.

Hakkm yaratıklarına ve onların da Hakka taalluk etmeleri, bunun yanı sıra tecellîgâhları ve mazhârları oldukları için bu ta­allukun yaratıkların hallerine göre gerçekleşmesi yönünden ise, Hakkm zâtına rızâ, gazab, icabet, ferah ve benzeri bir takım hal­ler izafe edilir. Bu haller, “şuun/şe’nler” diye isimlendirilmiştir. Ayrıca, Hakkın zâtına, ulûhiyetten ibaret olan mertebesinin /’müesser-fih”teki eserleri yönünden de bir takım sıfatlar izafe edilir ki, bunlar “mertebe hükümleri” diye isimlendirilir. Bu sı­fatlara örnek olarak, kabz/daraltma, bast/açma, ihya/diriltme, imate/öldürme, kahır, lütuf vb. verebiliriz.

Artık, bu küllî mukaddimeyi düşün ve aklında tut ki, bundan -Allah’ın izni ile- yararlanasm.

Bu sabit olunca, tembih lisanıyla hamdin açıklamasına başlı­yoruz.[134]

Hamd’ın Mânâsı

“Hamd, Allah’a mahsûstur” âyeti hakkında şunu deriz:[135]”El-hamdulillah”, ahadiyet makamından değil, tafsil ve cem makamından olan bir hamddir. Hamdin, iki denk arasında ol­ması sahih değildir, bilakis, hamd esnasında mahmûdun/övü-len, mâhiyeti açısından ve ona nispetle hamidden/öven üstün olması gerekir.

Hamd -hangi tarzda yapılırsa yapılsın- sureti açısından ke­mâlin bir ifadesidir. Buna göre hamd, başlangıçta övenin nefsin-deki niyetinin ve niyetin ortaya çıkışının kaynağının kemâline işarettir; hamdin niyetin kaynağına işaret etmesi, övenin/ha-mid, hamd ile niyetlendiği şeyi ortaya çıkarmaya yönelmiş ol­masıdır.

Hamd, ayrıca, övülenin/mahmûd övülmesine neden olan ve bunu gerektiren hali cihetinden bilinmesine işarettir.

Hamd, başka bir anlamıyla, başlanılan şeyin kemâlini ve ar­zulanan şeyin gerçekleşmesini tarif eder. Bununla beraber, bu tarife bir talep sirayet eder; bu talebin konusu, sürekli bu kemâli gerçekleştirmek, kemâlin gerçekleşmesinden sonra da hük­münün en kâmil tarzda baki kalmasını istemektir. Bu kemâl, kıymetli ve yüce ürünler meydana getirir:

Bunların ilki, kendisi ile başlanan gayb’dır, sonuncusu ise, onu gerektiren şehâdettir; bununla birlikte hamd, gayb’ta sona erer.

Gayb ve şehâdet hamdini birleştiren sır ise, hamdlerin ve ta­rafların/etraf nisbetinin kendisinde eşitlendiği makama racidir ve “hamdin hamdi”ne mahsûstur; bu hamd, kapsayıcı ve kuşa­tıcı hamddir ve bunun ifâdelerinden birisi, “Her hal üzere hamd olsun” deyişidir.

Sonra bilinmelidir ki: Herhangi bir habercinin, herhangi bir şey hakkındaki ihbarından veya övgü veya başka bir ifâdeyle ta­rifinden çıkartılacak ilk sonuç, o kişinin kendi nefsi hakkında şöyle hüküm sahibi olduğuchır: Bu kişi, kendisinden haber ver­diği veya övdüğü şeyi bilmektedir ve muhbir ve tanımlayıcı ola­rak o şeyi tanımlamaktadır.

Bunun ardından, o kişinin ihbarının, tarifinin ve övgüsünün detaylarından, şu netice ortaya çıkar: Acaba, o kişinin kendisi ve tanıdığı, kendisinden haber verdiği ve Övdüğü kişi hakkında id­dia edip, verdiği hüküm, gerçekte sahih midir, değil midir? Bu durum, isabete göre doğru veya yanlışlıkla ortaya çıkar. Bina­enaleyh o kişi, işin başında, kendi hakkmdaki hükmü açısından nefsini, kendisinden haber verip, Övdüğü ve tarif ettiği kimseyi tanıdığını iddia etmektedir. İkinci durumda ise, iddiasına delil getirir ve kendisi ve başkası hakkındaki iddiasını geçerli kılacak şeyi dile getirir.

Bu ortaya çıktığında şunu deriz ki: Hamd, hüviyeti itibarıyla mutlak ve küllidir, lisanı yoktur ve ondan meydana gelen veya ona izafe edilen hiçbir hüküm yoktur. Böylece, özellik ve nispî ortaklık yoluyla Hakka ve halka mensup olan bütün sıfatlar, isimler, küllî ve mücerret hakikatler, bu özelliktedir; nitekim, J daha önce bu konuyu açıklayan çeşitli tembihlerimiz olmuştu.

Bilinmelidir ki: Hamd, belirtildiği üzere, “senâ”dan ibarettir. Her hangi bir Övgü/senâ sahibinden Övülen kimseye yönelik sena, açıkladığımız gibi, bir çeşit “tariftir. Sena sahibinin bu ta­rifi, bazen zâtına, bazen hallerine veya mertebesine veya hü­kümlerine veya hepsine birden yöneliktir. Daha önce zâtlar, hal­ler, mertebeler ve hükümler hakkmda yeterli açıklamalarda bu­lunmuştuk. Bununla beraber, burada insan hakkında zikredece­ğimiz bir örnekle bu konuyu daha fazla açıklamış olacağız. Çün­kü insan, en kâmil örnek ve birincil amaçtır. İnsandaki ve ona nispetle durumun/emir keyfiyeti bilindiğinde, bu emrin insanla ilişkisi açısından diğer varhklardaki tezahürü de bilinmiş olur; çünkü hiçbir şey, insanın dışında değildir.

ŞÖyle deriz: İnsanın hakikati, onun “ayn-ı sâbitesi”dir. Ayn-ı sâbite’yi, Hak tarafından bilinen/malum bir nisbet ve insanın ezelde Hakkın mertebesindeki temeyyüzü şeklinde tarif etmiş­tik. İnsanın bu mertebedeki temeyyüzü, kendi mertebesi ve Hakkın ilmine göre gerçekleşir.

Bu hakikâtin halleri, insanın içinde değişkenlik gösterdiği, kendisine izafe edildiği, kendisiyle nitelendiği suretler, neş’etler, gelişmeler/ta tav vur gibi durumlardan ibarettir. Bunlar, Haktan kazanılmış Vücûd ile zuhur etmişlerdir.

İnsanın mertebesi ise, ubudiyeti ve me’lûhiyetinden ibarettir.

Bu mertebenin hükümleri, insana izafe olunan sıfat ve emir­lerden ibarettir. Bu sıfat ve emirler, ona mümkün ve me’lûh bir kul olması, bunun yanı sıra ilâhî ve kevnî mertebelerin bir “ay-na”sı olması yönünden izafe edilirler. Ayrıca insan, mertebe ve hilafet suretiyle zahirde bu sıfat ve emirlerin içermiş oldukları şeyleri kapsayan bir nüshadır.

İnsan ve alem ile ve ikisinde zuhur edip, alem ve insanın müşterek veya Özel olarak vasıflandıkları her şey, ahadiyet ve cem özelliğindeki ilâhî tecellînin sırrı ve de bu tecellînin, insan ve alemde isimlere, sıfatlara göre ve kabilin kabulüyle çoğalan ilmî nispetlerin hükümleri nedeniyle zuhuru üzerine zait bir durum değillerdir. Bu nedenle bunların, yani insan ve alemin tekil ve çoğul olarak, bütün açılardan ve bütün kısım ve zikredilen itibarlardan Hakkı övmeleri, bu övgünün ve bu emrin aslına, ilâ­hî kattaki nispetlerine delâleti ve bunun ifâdesinden ibaret olur. Buna göre bu övgü, bazen tafsil cihetinden, bazen ahadiyet-i cem açısından, bazen suret ile zuhur ettiği için misâllik yönün­den “benzerlik/muzahat” makamında, bazen ise eksikliklerle “mukâbele/zıthk” makamında gerçekleşir. Alem ve insan, bu eksikliklerle Yaratıcı ve Efendilerinden ayrılır; Hak ise bu özel­liklerle kendisinden başka hiç kimsenin müşterek olmadığı zıt­lık makamında tek başına kalır.

Buna göre tafsil cihetinden yapılan sena şöyledir: insanın ve alemin zâtlarının içermiş oldukları bütün hakîkatler, arazî ve cevherî her bir fert, zikredilen dört lisan ile ona yönelmiş/bakan ve kendisi açısından Hak ile irtibatlı olan ilâhî isim ve sıfata hamd eder. Bu dört lisan, lisan-ı zât, lisan-ı hal, lisan-ı mertebe ve lisan-ı hükümdür.

Ahadiyet-i cem lisanıyla bütün olarak hamdin konusu, Zât’a ait mertebedir. Bu mertebe, bütün isimleri, sıfatları, alemleri, mertebeleri /hazret, nisbetleri ve izafetleri kuşatır ve cem eder. Bu birleştirici/cami nisbetin hükmü, zât, isim, sıfat ve fiil açısın­dan ilâhî makamla ve kevnî makamla ilişkisi itibarıyla, zikredi­len her bir kısımda ortaya çıkar. Ahadiyet ve cem özelliğindeki bu hüküm, hamd makamında “hamdü’1-hamd/hamdin hamdi” diye ifâde edilmiştir; çünkü, her makamda bu hükmün, o maka­ma göre bir ismi vardır.

Bu hamdin gereği şudur: Eşyanın varlığının ve bekâsının kendisine bağlı olduğu, hakikatlerin, isimlerin ve sıfatların eser ve hükümlerinin onunla zuhur ettiği Zât’a ait en büyük ilâhî ni­met, insana ve aleme bazen isimler, sıfatlar ve mertebeler açısın­dan ulaşır, bazen de bu açılardan değil, bizatihi/biayniha ulaşır. İşte bundan dolayı, adil hikmet ve kâmil hazretin hükmü, bu ni­metin cami/birleştirici ve vahdaniyet/birlik özelliğindeki bir hamd ve şükür ile karşılanmasını iktizâ etmiştir; bu hamd ve şükrün özelliği, kâmildir ve bütün hamd çeşitlerini kuşatır. Bu hamd, kendisiyle rablerine hamd etmeleri, Rablerinin de bir tek halde iki hamdi birleştiren bir suretle onlarla kendisine hamd et­mesi yönünden kâmillerle zuhur eder. Bu hamd, ilâhî ve kevnî mertebelerin hükümlerini ve bunlara mahsûs isim, vasıf ve ha-kîkatleri/ayn aşar.

Allah, mürşiddir.

Hamd hakkında şunu belirtmiştik: “Her hangi bir kimsenin bir şeye dair övgüsü, övülenin övüldüğü cihetten öven tarafın­dan tanınmadan gerçekleşmesi mümkün değildir. Çünkü haki­katte övgü/hamd, bir çeşit tariftir. Tarif ise, tarif edilen şey bi­linmeden gerçekleşemez.” Bizim bu ifâdemiz, Zât’a ait tarifin dı­şındadır.

Binaenaleyh Zât’a ait tarif, “vicdanî” bir şeydir. Vicdanî bilgi­ler ve zâta ait durumlar, ilim mertebelerinin en açığı, ilmin en üs­tün kısımlarıdır. Binaenaleyh bu itibarla bir şey, kendisine hamd etmektedir ve iki itibar ve iki vecihten kendi nefsine delâlet et­mektedir; nitekim buna, ilmin sırrı bölümünde işaret etmiştik.

Ayrıca, bütün varlıklar, Allah’ın kelimeleri oldukları için, on­ların Hakka hamd etmeleri, işaret ettiğim gibi kendisinden elde ettikleri şey ile ve hakîkatlerinin/a’yân aynasında yansımış te-cellîsiyle gerçekleşir.

Buna göre varlıkların Haktan elde ettikleri şeyle kendilerine bitişen/iktiran Hakkın nuru ve sıfatının sırrı, kendilerinde ve onlardan Hakka hamd eden şeydir. Bu durumda Hak, yaratıkla­rının/halk mertebeleri açısından ve halkı ile bizzat nefsini öven­dir, hamdin sahibi yaratıkları değildir.

Bu durum, hamdin dışındaki bütün meselelerde de böyledir. Binaenaleyh bütün emir, Hakka racidir ve her övgünün sonu O’na döner. Böylelikle hamd, O’nun bir sıfatı ve nisbetlerinden birisi olmaktadır. Bu nispet, sadece “hamd” diye isimlendirilme­si itibarıyla Haktan farklı olur. Bu açıdan ve bu itibar ile hamd sahibi/hamid, hamd ve mahmûd/hamd edilen olmaktadır. “Hamdin hamdi” bahsinde dikkat çektiğim şeyi hatırla ki, bu konu, onun sırımdandır.

Bilinmelidir ki: Hamdin kısımlarından, geriye sadece hassas bir ek kalmıştır. Bu ek, zikredilen asıl ve kısımlara dahil olmak­la beraber, bu konuda daha fazla izahat verecektir; çünkü bu ekin özelliği, daha önce zikredilen şeylerden daha anlaşılır ol­masıdır.

Bunu öğrendiğinde şunu deriz ki: Hamd, bir açıdan, övüle-nin/mahmûd kendisini övmesi ve başkasının onu övmesi diye iki kısma ayrılır. Bunun ardından hamd, bir şeyin kendisini öv­mesi veya başkasının onu övmesi itibarıyla üç türe ayrılır. Çün­kü başkası, onu ya mahmûd/övülen ile kaim olan bir fiil veya tenzih veya sübûtî bir sıfat ile över, hamdi yapan, bu sıfatlan gü­zel bulur/istihsan ve bundan dolayı da bu sıfatlar açısından mahmûdu över; veya hamd eden kişi, bu sıfatların hükmünün mahmûd ile ve onda zuhuru açısından bu sıfatlara dayanarak hamd eder. Bu hamdin gerçekleşmesi, kendisiyle bunlar arasın­da sabit bir münâsebete bağlıdır. Nitekim, daha önce bunu be­lirtmiştik.

Bu kısım, bir açıdan, fiil sıfatı kısmına dahildir. Çünkü güzel görmek/istihsan ve benzeri şeyler, bir çeşit infialden hali değildir.

“Hamdin hamd”i, bi-zatihi bütün kısımlara sirayet ve zuhur eder, bu zuhur ve sirayet olmasaydı, hamd sahîh olmazdı; çün­kü daha önce belirttiğimiz üzere, her varlık ve mertebedeki hü­küm, “cem” özelliğindeki sırra mahsustur.

Hamd, iki çeşittir: Bunlardan “ilim”den ibaret olan birincisi, mahmûd’un üzerinde bulunduğu durumu hamd etmektir. İkin­cisi ise, bundan daha özeldir, bu da, ondan meydana gelen şeye hamd etmektir. Bu ikinci kısım, “şükür” diye isimlendirilir. Ke­limelerin, suretlerin, sıfatların, hallerin, zuhur eden ve makûl keyfiyetlerin belirttiğimiz şeye delâletleri açısından tayini, son­suzdur.

Hamdin, hamidin/öven ve mahmûdların/övülenler zikret­miş olduğumuz bu kısımların dışında kalan her hangi bir kısmı ve mertebeleri yoktur.

Bu konudaki tespitlerimizin neticesi, şu hususun bilinmesi­dir: İlâhî mertebeye hamd ve sena lisanıyla nisbet edilen her şey, ya subutî veya selbî bir emir ifâde eder. Buna göre selb, teşbihe raci iken, ispat/olumlama, hamde dahildir.

Hamd sahibi, hamd ederken zikredilen hamd mertebelerin­den hangisiyle hazır/huzûr olursa, Hak yönünden hamd sahibi­ne yönelik netice ve ceza, bu mertebe cihetinden ve ona göre olur. Kim, “hamdin hamdi” ile ve herhangi bir mertebe veya sı­fat veya belirli bir şart ile sınırla nmaksızm, “cem” sırrıyla hazır olursa/Hakkı hamd ederse, bu kimsenin hamdinin neticesi, Hak olur. Çünkü bu hamd sahibinin, kainata taalluk eden herhangi bir himmeti yoktur ve herhangi bir mertebe veya sıfat veya isim veya başka bir şey ile sınırlanmış değildir. Neticeler, esaslara bağlıdır.

Bu konuyu anla ve bu bölümün sırrını düşünüp, dar ve ve-cizliğine dikkat et! Kuşkusuz, Allah’ın yardımıyla “icmâl”in perdelerini yırtarsan, tafsil bahçelerinde dolaşırsın.Allah, ihsan ve irşadın velisidir.[136]

“Hamd, Allah İçindir

“Lillâhi/Allah İçin” İfâdesi

Daha önce isimlendirmenin, isimlerin, bunların konularının ve hükümlerinin külli sırlarına dikkat çekmiştik. Bunu, sınırlı, hükmü genel, anlaşılması zor asıllar ile yapmıştık. Hiç bir zevk, tafsîlî-cüzî nispet dışında, bu asılların makamlarına mahsûs zev­kin dışında değildir. Bu cüzî nispet, o zevkin zikredilen zevkin ihatası altına girdiğine şahitlik eder. Bu isim/Allah hakkında “Besmele”den bahsederken -Allah’ın takdir ettiği ölçüde- açık­lamalarda bulunmuştuk.

Burada ise, Allah’ın takdir ve meşiyeti ölçüsünde, bu konu­nun gerektirdiği bilgileri vereceğiz.

Şöyle deriz: Hamdi “Allah” ismi açısından Hakka izafe et­mekten ibaret olan “Hamd Allah içindir” sözü, bir ihbardır. Bu isim, külli ve cami’ bir isimdir; mâhiyeti açısından bu isim hak­kında herhangi bir hamd veya hüküm taayyün etmez ve hiçbir şeyin ona isnadı sahîh değildir. Nitekim buna, mutlak hamd ve diğer mücerret hakikatler bölümünde işaret etmiştik.

Bu isme izafe edilen her istek, teveccüh ve iltica, mütevecci­hin/teveccüh sahibi, sailin /isteyenin ve mültecinin/iltica sahibi haline göre, bu cüzî ve sınırlı nisbet ile izafe olunur. Buna göre bu isim, mutlak olarak zikrediîemez ve tekrarlanamaz. Bu isim, haki­kat açısından değil, sadece lafzı açısından zikredilir ve tekrarlanır.

Mesela hasta, “Ey Allah” dediği vakit, safi ve sağlık bahşedi-ci olması açısmdan bu isme iltica eder; aynı şekilde boğulan kimse de, “Ey Allah” dediği vakit, bütün isimleri birleştiren bu isme “kurtarıcı” ve “yardımcı” olması açısmdan iltica eder vb.

Hamdde de durum böyledir. Hamdin, zikredilen durumlar­dan birisine göre belirmesi/taayyün gerekir; bu durum, hamdin nedeni ve onu gerekli kılan sebeptir.

Bu isim/Allah, hakkında çok söz söylenmiş bir isimdir. Bu­nun, camid-özel isim mi veya müştak/türetilmiş olup olmadığı hususunda görüş ayrılıkları olmuştur. Bilginlerin bu konuda pek çok ifâdeleri vardır ki, onları aktarmak veya tartışmakla il­gilenmeyeceğim. Ben, sadece kendi zevkim ve marifetime göre, tahkik kaidesinin iktizâ ettiği şeyleri zikredip, bunlarla dil hük­münün gerektirdiği şeyleri uzlaştıracağım.

Şöyle derim: Hakkm zâtına tam olarak delâlet eden “alem” bir isminin olması sahîh değildir; öyle ki, bu isimden, başka bir anlamın anlaşılması mümkün değildir. Bunun nedenini, zevk ve nazar diliyle, ayrıca Kur’an’ın nazil olduğu dilin ıstılahı/Arapça açısından açıklayacağım. Bu dil, mânâların, şer’î emir ve haber­lerin zarfıdır.

Hakkın böyle bir isminin olamayacağının “zevk” diliyle izahı şudur: Hak, zâtı ve diğer ilgilerden mücerretliği açısından, hiç­bir emri iktizâ etmez, hiçbir şey O’na uygun değildir, hiçbir hü­küm ve itibar ile sınırlanmaz, hiçbir bilgi O’na taalluk etmez, hiçbir şekilde belirlenemez. İsimlendirilen veya bir itibar veya resim ile ve bunların dışındaki bir şey ile taakkul olunan her şey, bir açıdan belirlenmiştir, bir itibarla sınırlanmıştır, bir hüküm ile zabt altına alınmıştır. Hakkm mutlaklığı, mücerretliği ve zâtına mahsûs müstağniliği ile, zikrettiğimiz şeylerden hiçbiri O’nun hakkında caiz değildir. Hakka dair, selbî veya icabı veya bunla­rı birleştirmek veya bunlardan münezzeh olmak gibi bir hük­mün verilmesi sahîh değildir; bilakis bu makam, hiçbir şekilde ifâde edilemez ve hakkında hüküm verilemez.

Nitekim bunu daha önce belirtmiş ve tekrarlamıştık.

Ayrıca, daha önce de ifâde ettiğimiz gibi, basitlikleri ve vah­detleri/birlik açısmdan eşyanın hakikatlerini idrâk edebilmek,imkânsızdır. Çünkü vahid/bir ve basit olan, ancak biri ve basiti idrâk edebilir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, bizim, kendi ahadiyetimiz/birliğimiz açısından herhangi bir şeyi idrâk etme­miz imkânsızdır. Hakkın ahadiyeti, zâtı açısından mücerretliği ve bütün mücerretlik ve basitlikleri aşacak şekilde hiçbir şeye ta­alluk etmediğinde hiç bir görüş ayrılığı yoktur.

Binaenaleyh, eşya ile aramızda pek çok açıdan münâsebet bulunduğu ve onların da taalluk ve kayıtlardan soyutlanmaları söz konusu değil iken, eşyanın hakikatlerini mücerretlikleri ma­kamında idrâk ermekten aciz isek, Hakkın hakikatini idrâk ve zabt etmekten aciz olmamız daha tabiîdir. O’nun bilgisiyle ta­hakkuk etmekten aciz isek, -O’nu müşahede etsek bile- hakikâ­tinin künhü üzerine zait bir anlam gerektirmeksizin kendisine mutabık bir delâlet taşıyan bir isim ile Hakkın zâtını isimlendir­memiz zorunlu olarak imkânsız olacaktır.

Şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Hakkın zâtına, zikredildiği gi­bi, kendisine mutabık özel bir isim vermemizin imkânsız oldu­ğunu kabul edelim. Fakat, Hakkın kendisini zâtına mutabık de­lâleti olan bir isimle isimlendirmesi niçin caiz olmasın ki? Bunun ardından da Hak, bu ismi bize bildirir, biz de bu ismi ve hükmü­nü Hakkın bildirmesiyle öğrenmiş oluruz. Bu durumda Hakka bu ismi veren biz değil, bizzat kendisi olmuş olmaz mı?

Bu itiraza şöyle karşılık veririz: Bunun cevabı iki açıdandır. Birincisi, tümevarım yoluyla bu itirazın cevaplanmasıdır. Şöy­le ki: BÖyle bir ismi, Hakkın isimleri içinde bulamadığımız gi­bi, Allah’ı en iyi bilen kimseler olan peygamberler, özellikle de resullerin en kâmili ve en bilgilisi olduğuna imân ettiğimiz Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından bize böyle bir bilgi aktarılma­mıştır.

Şayet böyle bir isim bulunsaydı, kuşkusuz, bize nakledilirdi. Nasıl nakledilmezdi ki? Böyle bir bilgi, özellikle Allah’a iltica, yakarma ve dua konularında olmak üzere, peygamberlerin ha­ber verdiği en önemli, en değerli ve en yararlı bilgilerden birisi­dir. Bahusus, Hz. Peygamber (s.a.v), bir duasında şöyle buyur-

muştur: “Ya Rabbi! Ben, kendini isimlendirdiğin veya kitabın­da indirdiğin veya kullarından herhangi birisine bildirdiğin veya gaybmm ilminde kendine ayırdığın bütün isimler hür­metine senden isterim/’

Hz. Peygamberin bu hadisinden şu sonuç çıkar: Hakkın en yüce ve kendisine en yakın isimleriyle dua etmek, dua sahibi için daha yararlıdır. Böyle bir isim ile dua etmek, duaya icabetin ve amaca ulaşmanın sebeplerim pekiştirir. Hakka nispet edilme­ye en müstahak isim, O’na delâleti daha kâmil ve her hangi bir ortaklık olmaksızın o isimden anlaşılan mânânın yeknesak oldu­ğu isimdir.

İhtiyaç olduğu halde böyle bir isim bulunmayıp, Hz. Pey-gamber’in duasının mefhûmundan da böyle bir ismin Haktan zuhur etmediği anlaşıldığına göre, böyle bir isim, ya imkânsız bir şeydir veya o, Hakkın gayb ilminde kendisine ayırdığı isim­lerden birisidir.

Nitekim Hz. Peygamber, duasında böyle isimlerin varlığın­dan bahsetmiştir.

Şayet, herhangi bir yaratılmış böyle bir ismi elde etmiş olsay­dı, kuşkusuz o, Hz. Peygamber için gerçekleşirdi; çünkü o, Al­lah’a göre yaratıkların en keremlisi, onun feyzini kabul ve telak­ki etmede istidadı en kâmil olanıdır.

Bundan dolayı, kendisinden önceki ve sonraki varlıkların il­mi Hz. Peygambere bahş edilmiştir.

Böyle bir ismin, müştereklik vehmi veren veya çokluk ve ta­addüt anlamı ifâde eden başka bir anlam taşımadan, Zât’a tam olarak delâlet ettiği için, isimlerin en değerlisi, en şereflisi ve en âmili olduğu ortaya çıkmıştır. Şayet bu isim, Hz. Peygamber ta­rafından bilinmiş olsaydı, duasında şöyle demeye ihtiyaç duy­mazdı: “Veya kullarından herhangi birisine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine ayırdığın ismin ile.”

Çünkü, Hakka götüren ve ona sevk eden şeylerin en üstünü­nü elde eden kimse, özellikle icmal ve müphemdik yoluyla, baş­ka bir şey ile Hakka tevessül etmekten müstağnidir; çünkü bu ısım, diğer bütün isimlerden üstündür.

Uz. Peygamber, ihtiyat niyetiyle, duasında zikredilen taksimi kullanıp, daha doğru ve yaraşır olanı benimseyince, böyle bir is­min kendisi tarafından bilinmemiş olduğu ortaya çıkmıştır.

Şöyle bir itiraz yöneltilebilir: Allah’ın bazı kullarını gördük ve bazı kimselerden işittik ki: Onlar, Hakkın bir veya birden faz­la isimlerini bilirler ve bu isimlerle pek çok şeyde tasarruf eder­ler. Bu insanlar, kendilerini ilgilendiren konularda Hakka bu isimlerle dua ederler, dua ettikleri şeylere Hakkın karşılık ver­mesi de gecikmez. Bu durum, Ehlullah’uı muhakkikleri arasın­da sahîh ve yaygındır. Bu kabilden olarak, Bel’ain’ın Hz. Musa ve kavmine bir isim ile beddua etmesini zikredebiliriz. Böylece onlar, Allah’ın dilediği müddet yaşadıktan sonra çölde ölmüş­lerdir; bu bilgiyi, “Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku” (Araf, 175) âyetini yorumlarken bazı müfessirler zikretmiştir. Gerçi Bel’am, Allah teâlamn da bildir­diği gibi, asilerdendir, bununla birlikte Hz. Musa ve kavmine yaptığı bedduası, o ismin özelliğinden dolayı geçerli olmuştur.

Bu itiraza şöyle cevap verebiliriz: Biz, Hakkın bir veya birden fazla isminin bulunup, Hakkın bunları kendisine bildirdiği ve tanıttığı kimselerin bu isimlerle varlıkta tasarruf sahibi olabile­ceklerini imkânsız görmüyoruz. Aksine biz de, bunu biliyoruz ve buna inanıyoruz. Biz, ismin hükmünün nüfuzunun umumi J olabileceğini ve sıfat veya fiil gibi vb. başka herhangi bir anlam ^ taşımadan sadece Hakkın Zâtma tam mutabakatla delâlet edebi­leceğini imkânsız görüyoruz. Sizin iddianız, bizim ifâde ettiği­mizi ortadan kaldırmaz, bu bilinmelidir.

Bizim bu itiraza verebileceğimiz diğer bir cevap da şudur: Bu isim ile Haktan bize ulaşan bilgilendirmenin vasıtasız olması ke­sinlikle mümkün değildir; biz bunu, serî ve zevki dille açıklayıp, ortaya koyacağız:

Bunun şer’î dille delili, Allah Teala’nm şu âyetidir: “Hiçbir kul yoktur ki, Allah onunla ya vahiy veya perde olmaksızın konuşmuş olsun.” (Şura, 51).

Allah’ın zâtma tam olarak delâlet edebilecek her hangi bir is­min olamayacağının “zevk” diliyle delili ise, şudur: Hitabm ken­disine bağlı olduğu şeyin en azı bile, bir perdedir. Bu perde, hi­tap eden/muhatıb ve edilen/muhâtab arasında gerçekleşen “hi­tap” nisbetidir. Hitap, tecellînin hüküm ve şartlarındandır, tecel­lî ise, sadece belirli bir mazhârda olabilir. Tecellînin hükümleri, mazhârlara ve mazhârlarm hallerine tabidir. Çünkü daha önce de açıkladığımız gibi, Hakkın tecellîsi ve hitabı bir olsa bile, ulaştığı ve uğradığı tecellîgâhm hükmüyle boyanır. Muhatap, özel bir istidat, mertebe, rûhânilik, hal, suret, mevtm gibi çeşitli şeylerle sınırlıdır; binaenaleyh bütün bu zikrettiğimiz şeylerin Haktan vârid olan tecellîde bir eseri bulunur.

O halde, bize vârid olan/gelen ve bize ulaşan şey, bulundu­ğu hal üzere kalmaz ve bizim de onu, o halde iken idrâk etme­miz sahîh değildir; biz, bize gelen şeyi, kendimize göre idrâk ederiz.

Ayrıca, bu hitabın alıcı/kabil ve kabilin nispetleri açısından -sahîh ve sabit olduğu gibi- herhangi bir değişime uğramadığını farz edebiliriz. Fakat bu durumda bile hitabm, sadece hitap özel­liğiyle bir veya iki muhataba tahsis edilmiş olması, kendisini üzerinde bulunduğu mutlaklık ve Hakkın kendisi için iktizâ et­tiği tam mücerretlik halinden çıkartırdı.

Emrin, dikkat çekilen kayıt hükümlerinden ayrılmış olması na­sıl mümkün olabilir ki? Durum bu şekilde olunca, hiçbir mutaba­kat meydana gelemez; çünkü çeşitli itibar ve kayıtlar ile mukayyet olan şey, her türlü na’t, sıfat, hüküm, kayıt, itibar ve benzeri şey­lerden münezzeh olan Mutlak ve Mücerred’e mutabık olamaz.

Eğer birisi, bu ismin hitap ve tecellînin birliği açısından mü­şahede yoluyla bilinebileceğini iddia ederse, ona şöyle cevap ve­ririz: Kâmil ve sahîh zevk, şunu ifâde etmiştir: Hakkı müşahede, fenayı gerektirir. Bu fenanın ardından müşahede sahibi, idrâk ettiği şeyi izah edebileceği bir imkâna/eser sahip değildir.

Kâmil tahkikte şu vardır: Bir kimse, Hakkı müşahede ettiğin­de, o, kendisinden Haktan bulunan şeyi müşahede etmiştir. Haktan o kimsede bulunan şey ise, o kişinin ilimde taayyün eden ayn-ı sâbite’sinin birliğiyle kabul ettiği Hakkın “gaybî” te­cellîsinden ibarettir. Bu ayn-ı sabite ile o, herhangi bir vasıta ol­maksızın özel bîr açıdan başkasından farklılaşır; böylelikle o ki­şi, bundan sonra isim ve sıfatlara ait mazhârlar vasıtasıyla zahir olan tecellîleri bununla kabule istidat kazanır.

Böylelikle sûfîlerin “Allah’ı ancak Allah bilir” ifadeleriyle, bi­zim “Herhangi bir şeyin kendisine zıt bir şey ile idrâk edilmesi mümkün değildir” ifâdemiz, bir de arifin Allah’ı zevk ve müşa­hede marifetiyle bilmiş olduğuna dair iddiasını birleştirmek mümkün olur.

Kurb-i feraiz ve kurb-ı nevafil’in sırrını bilen ve bu noktadaki açıklamalarımızı bilen kimse, işaret ettiğimiz şeyin farkına varır.

Her halükarda biz, istidadımız, mertebelerimiz, hallerimiz vb. açısından smırhyızdır. Binaenaleyh biz, ancak bizim gibi sı­nırlı şeyleri ve de daha önce zikredildiği gibi ancak kendimize göre kabul edebiliriz. Bize vârid olan/gelen tecellîler, ister zâta ait, ister isimlere ve isterse de sıfatlara ait tecellîler olsun, zikre­dilen kayıt hükümlerinden hali değillerdir.

Daha önce belirttiğimiz ifâdelerimizi derleyip, bu eserde dağı­tılmış nükteleri aklında canlandırarak bir araya getirirsen, daha fazla açıklama ve beyana gerek kalmaz; çünkü, bu ve benzeri önemli sırların çıkartılabileceği ölçüde açıklamalarda bulunduk.

Sonra şöyle deriz: Bu görüşümüzü aklî delil ile şöyle ortaya ko­yabiliriz: İsmin vad’ edilmesinden amaç, zikredilmesiyle müsenımây a/isimlendirilen işaret etmektir. Buna göre, Allah’ın zâtına göre bir ismi olsaydı, bu isimden amaç müsemmâyı belirt­mek için o ismin başkasıyla birlikte zikredilmesi olurdu. Hiç kim­senin, Hakkın zâtını bilemeyeceğinde ittifak edildiğine göre, bu hakîkat için böyle bir ismin vad’ edilmesinde hiç bir fayda kal­mazdı; böylece, bu çeşit bir ismin bulunmadığı sabit olmuştur.

Ayrıca, vad’ edilmiş bir isme, his ile idrâk olunan, vehimde ta­savvur edilen ve akılda zabt edilebilen bir şey için ihtiyaç duyulur. Böylece bu şey, vad edilmiş bu isim ile, kendi özel zâtının farkına varır. Hakkın, hislerle idrâki imkânsız olduğu gibi, vehimlerde ta­savvuru ve akıl kuvvetiyle zabt edilmesi de imkânsızdır; binaena­leyh Hak için, özel bir ismin konulması imkânsızdır.

Mümkün sadece, Hâlık, Bari, Muhsin vb. gibi Hakkın sıfatla­rına delâlet eden lafızları zikredebilir.

Sonra şöyle deriz: Hak için özel bir ismin vad’ edilmesinin amacı, bu “müsemmâ”nm türü veya cinsi itibarıyla veya her­hangi bir özelliği açısından kendisine ortak olan şeyden ayırt edilmesidir. Hak ise, bir cins veya tür altına girmekten veya bi­risinin ona ortak olmasından münezzehtir; bu nedenle Hakka dair özel/alem bir isim vad’ etmek, imkânsızdır.

Alem isim, bilinen bir şey için vad’ edilebilir. Halk ise, Hak­kı zâtı açısından bilemez; bu durumda Hak için alem bir ismin vad edilmesi, imkânsız olur.

Ayrıca, lafızlar, varlıklardaki/a’yân şeylere değil, zihinlerde somutlaşan şeylere delâlet ederler. Bunun için, “lafızlar mânâ­lara delâlet eder” denilmiştir. Mânâlar ise, ifâde sahibinin kas­tettiği şeylerden ibarettir, bunlar ise, zihnî durumlardır. Buna göre lafzın mânâya delâleti şöyledir: Uzaktan bir cisim görülüp, onun taş olduğu zannedildiğinde “o taştır” denilir. Cisme yak­laşıp hareket ettiği görüldüğünde ise, “o kuştur” denilir. Daha fazla yaklaşıldığında ise, “insandır” denilir. Binaenaleyh tasav­vurların farklılığından dolayı isimlerin farklılaşması, lafızların medlulünün haricî varlıklar değil, zihni suretler olduğuna delâ­let eder.

Zikrettiğimiz şeyi teyit eden bir husus da şudur: Eğer lafız, haricî varlığa delâlet etse idi, bir insan “alem kadimdir” ve bir başkası ise “alem hadistir” dediği vakit, alemin aynı anda hem kadim ve hem de hadis olması gerekirdi. Fakat biz, lafızlar zih­ni mânâlara delâlet eder dediğimizde, bu iki ifâde, bu iki insanın zihni tasavvurlarına göre kendilerinden meydana gelmiş iki hükme delâlet eder; böylece arada bir çelişki kalmaz.

Lafızların medlulünün, haricî varlıklar değil de, zihinlerde bulunan şeyler olduğu belli olmuştur. Zihinlerde bulunan şeyler ise, somut, sınırlı ve diğer zihni somut nesnelerden ayrılmış şey­lerdir. Hak ise, zâtı açısından zihnî, aklî ve haricî bütün somut­laşmalardan ve tasavvurlardan münezzehtir. Hai böyle iken, bu durumda nasıl olur da, cüz’î terkib ile bir araya gelmiş basit la­fızlar, vad’î bir hükmün veya vad’î veya ıstılahı bir kayıt ile sı­nırlanmış bir mefhûmun ortaklığı olmadan, tam mutabakatla Hakkın mutlak Zâtına delâlet edebilsin?

Bunun imkânsız olduğu, son derece açıktır.

Açıklamak istediğimiz şeyi “zevkî” ve “aklî” lisan ile ortaya koyduktan sonra, bu isimle ilgili dil hükmünün gerektirdiği şey­leri zikredip, bu konuyu tamamlayacağız. Böylece, zevki hüküm ile Arapça’daki dil-ıstilâh bilgisi arasında kitabın başında şart koştuğum uzlaştırma ve uyum gerçekle sebilsin.

Başarıya erdiren Allah’tır.

Bazı Arapça alimleri, “Allah” isminin yedi özelliğe sahip ol­duğunu, bu özelliklerin başka isimlerde bulunmadığını ileri sür­müşlerdir:

Bunların birincisi şudur: Hakkın bütün isimleri bu isme nis-bet edilirken, o, bu isimlerden hiçbirisine nispet edilmez. Bilgin­ler, bu konuda şu âyetten delil getirmişlerdir: “En güzel isimler Allah içindir, o isimlerle O’na dua ediniz.” (Araf, 180) Böylece bütün isimler, “Allah” ismine nisbet edilmiş, bu ismin önemine dikkat çekmek için başka bir isme nispet edilmemişlerdir.

Bu özelliklerden birisi de, diğer isimlerden farklı olarak, ya­ratıklarından hiçbir kimsenin bu isim ile isimlendirilmemesidir. Bu konuda da “O’nıın bir benzerini bilir misiniz” (Meryem, 65), âyetinden delil getirmişlerdir. Bu âyetin anlamı, Allah’tan başka “Allah” ismiyle isimlenmiş herhangi bir şey bilir misiniz, demektir.

Bir diğer özellik ise, şudur: Dilciler, bu ismin başındaki nida edatını “Ya/Ey”yı hazfedip, şeddeli mim olarak ismin sonuna ilave etmişler ve “Ailahumme/Ey Allah’ım” demişlerdir; bu is­min dışındaki hiçbir isimde böyle bir şey yapılmamıştır.

Bir diğer özellik ise, şudur: Onlar, hemzenin yerine Elif ve Lam’ı koymuşlardır; bu, başka isimlerde yapılmamıştır.

Bir diğer özellik de şudur: Dilciler, “Ya-Allah” deyip, hemze­yi okumazlar. Bu, başka bir isimde yapılmamıştır. Böylece, nida edatı olan “Ya” ile Elif ve Lam’ı birleştirmişlerdir. Bunu, aşağı­daki mısrada olduğu gibi şiirin zorunluluğu olmadıkça, başka bir şeyde yapmamışlardır:

Senden dolayı ey sevgilim/Ya’ileti, kalbim heyecanlanır Ve sen bana karşı sevgide cimrisin

Ferrâ ise, şöyle bir şiir okumuştur:

O ve İsimlendirdiği kimse mübarektir: Senin İsmin üzere: Allahümme Ya-liahl Bir başka şair ise, şöyle demiştir:

Ey firar etmiş iki veletjYa-l-ğuleman, Ki siz bana kötülük giydirdiniz

Bu ismin özelliklerinden birisi de, ona yeminde özel bir harf eklemeleridir. Bu ek, “Tallahi yapmayacağım” ve “Yemin olsun ki, kesinlikle yapmayacağım” derken, “Ta” harfini bu ismin ba­şına getirmeleridir.

Bu yedi özellik ile, “Allah” kelimesinin harflerinden bahs ederken değindiğimiz, yedili hükmü hatırlayınız! Bundan, ilk ferdiyete ve ona tabi dörtlemeye, sonra önceliği olan ikiliğe, ken­disinden sonra gelen ve ona bitişen beşli hükme terakki edersin. Hakikatler arasındaki ahenge ve ortaya çıkan/zuhûr cüzîlerin, bâtın haldeki küllî asıllarına tabi oluşlarını düşün! Bu durumda değerli, çeşitli bilgi kapıları sana açılır.[137]

Lafza-i Celâl’in İştikakı/Kökeni

Bu yüce ismin köklerinden birisi, birisi “Elihe” filidir: “elihe er-raculü ile’r-racüîi-ye’lehu, ilahen”, yani adam, adama sığındı. “Fe-alehehu” Yani, o da, onu güven altına aldı ve emin kıldı.

İkinci kök ise, “Velihe-yulehu”‘dan alınmıştır. Bu kelimenin aslı, “Vellahu”dur. Burada “Vav” harfi, “hemze” ile değişmiştir;

nitekim aynı durum, “vesad-isad”, “veşah-işah” kelimelerinde de söz konusudur. “Veleh”, şiddetli muhabbet demektir. Aslın­da, “me’lûh” denilmesi gerekirdi, fakat Araplar, alem isim olma­sı için yapışma muhalefet edip, “ilah” demişlerdir. Nitekim he­sap edilen ve yazılan şeye de, “hesap” ve “kitap” demişlerdir.

Bu ismin başka bir kökü ise, bir şey perdelendiği vakit söyle­nen “Lahe-yeluhu”‘; veya bir şey ortadan kalktığında söylenen, “Lahe-yelihû” kelimeleridir.

Bu ismin başka bir kökü ise, bir yere ikamet edildiğinde kul­lanılan “elihtü bi’1-mekan/mekana yerleştim”den gelir.

Bir diğeri ise, “ilâhîyef’ten türemiş olmasıdır; ilâhîyet, yarat­maya kadir olmak demektir.

Bu ismin iştikakı hakkındaki diğer görüşle ilgili olarak Dilci­ler, şunu ileri sürmüşlerdir: “Allah” deyişimizdeki asıl, gaipten kinaye olan “He” harfidir. Şöyle ki: Onlar, akıllarında bir mevcut ispat etmişler ve ona kinaye harfi olan “He” ile işaret etmişlerdir. Bunun ardından da, o varlığın eşyanın yaratıcısı ve mâliki oldu­ğunu öğrendikten sonra, bu harfe mülkiyet “Lam”‘ım eklemiş­lerdir. Böylece “Lehu”ya dönüşmüştür. Bunun ardından ise, ta­zim niyetiyle bu kelimeye “Elif” ve “Lam”‘ı ilave etmişler, böyle­likle bu anlamı pekiştirmişlerdir. Böylece kelime, bütün bu tasar­ruflardan sonra, “Allah” sözümüzdeki şekline dönüşmüştür.

Bir diğer görüş şudur: İnsanın, bir şeyde şaşıp kaldığı ve ona ulaşamadığmdaki durumu, “Ye’lehu” diye ifâde edilir. “Veleh”, aklın gitmesidir.

Bu ismin başka bir kökü ise, deve yavrusunun annesine düş­künlüğünü ifâde etmek için kullanılan “velihe el-fasîlu”dur. Bu­nun anlamı, kulların bütün hallerde Allah’a yalvarırken istekli ve tutkulu olmaları demektir.

Bir diğer görüş ise, bu lafzın abede-ya’bedu-ibadeeten keli­mesinde olduğu gibi, elihe-ye’lehu-ilâhun’dan türetilmesidir. İbn-i Abbas (r.a) “Seni ve ilâhını terk eder” âyetindeki “ilâh” ke­limesini “ibâdet” diye yorumlamıştır.

Şu da ileri sürülmüştür: Bu ismin aslı, “ilâh”tır, sonra “Elif”‘ ve “Lam” ilave edilmiş, “el-ilâh” haline gelmiştir. Bunun ardından ise, harekesi kendisinden önce sakin olan “Lam” harfinde bulunması itibarıyla “Hemze” tahfif edilip, hazf edilmiş, böyle­ce kelime, “Ellah” haline gelmiştir. Sonra arızî hareke, lâzım ha­rekenin yerini almış, böylece birinci lam harekesi sakin olduktan sonra ikincisinde idğam edilmiştir. Bunun ardından kelime “Al­lah” diye ifâde edilmiştir.

Böylelikle, bu cami’ isme dair izahatımızı, zevk, nazarî araş­tırma ve dildeki kullanım açısından açıklamış olduk.[138]

İsmin Mânâlarının Zahir Ve Bâtın Uyumu

Bu ismin iştikak vecihlerini ve bunların mânâlarını düşünüp, bir kısmının diğerlerine dahil olması yönünden bu köklerdeki tekrarları ortadan kaldırırsan, bu ismin mânâları arasındaki mu­tabakatın, hem zahirî ve hem de kendisine mensup bâtın sırları açısından olduğunu öğrenirsin. Bu isme, mensup bâtını sırları daha önce ifâde etmiştik. Eğer sözü uzatmaya neden olmasıydı, bunları sana belirtirdim, fakat zikredilen şeyler, akıl ve basîret sahibi için yeterlidir.

Daha önce açıkladığımız üzere, alemin Hakka zâtı açısından istinadı sahih değildir. Alem, ilâh oluşu nisbetinin makûliyeti açısından Hakka istinat edebilir. Hakkın ilâh olarak taakkulu ise, zâtı üzerine zait bir itibardır ve alemin Hakka, Hakkın aleme taalluku, sadece bu isimle sahîh olabilir. Hal böyle iken, bütün isimlerin, mertebelerin ve nisbetlerin mercii, zikredilen her şeyi içeren bu tek nisbet olmuştur. Çünkü bu nispet, Hakka istinat eden ve izafe edilen bütün hükümlerin, isimlerin, vasıfların, na’tlann ve nisbetlerin aslıdır.

Bunu anla, Allah mürşiddir.[139]

Rab

Hamdın sırrını, mertebelerini, kısımlarını ve bu sûrede hamdın kendisine izafe edildiği “Allah” isminin sırrını açıkladıktan sonra, şimdi de bu ismin ardından gelen “Rab” isminin sırrını açıklayacağız:

Bu isim, ancak izâfeli olarak vârid olur ve düşünülür. Bu is­min, lügat-ıstılâhî açıdan beş hükmü vardır, bunlar da beş sıfatı gerekli kılarlar.

Bu isinin hükümleri şunlardır: Sebat, siyâdet/efendilik, sa­lah/iyilik, mülk ve terbiye. Çünkü Rab, ıslah edici/Muslih, Efendi, Mâlik, Sabit olan ve terbiye edendir/Mürebbi.[140]

Allah Teala’nın Islah Etmesi

Rabbın ıslah edici/muslih olmasının sırrı şudur: Mümkünle­rin mâhiyetleri icabı ve kendiliklerinde varlığa mensup olmala­rı, varlığı kabul edip, onun ile zuhur etmeleri, varlığı kabul et­meyip, zuhur etmeme yönünden “imkân” mertebelerinde kal­malarından öncelikli değildir. Binaenaleyh Hakkın, onların ya­ratılış yönünü “imkân” perdelerinde kalmalarına tercih etmesi; hayır varlıkta, şer ise yoklukta bulunmakla birlikte, Hakkın sırf yaratma açısından kuluna nimetini arttırmasının sayısız bir ni­met olması; hiç kimsenin, tam sağlık gibi bu nimetin en küçük bir bölümünün şükrünü eda edememesi, Hakkın kulu hakkında en yararlı, en uygun ve en iyi olanı gözettiğinin delilidir.[141]

Efendilik Hükmü

“Siyâdet/efendilik” hükmü, başkasının varlık kazanmada ona muhtaç olması ve kendisinin ise varlık kazanmada başka­sından müstağni kalışı açısından Hak için sabit bir özelliktir. Çünkü varlığın kaynağı ve hakikati, kendisidir. Gma/müstağni-lik, gerçekte izafî-selbî bir hakikattir ve müstağni kimsenin, müstağni olduğu hususta başkasına muhtaç olmayışına delâlet eder. Bazen bu, bir, bazen ise birden fazla durum olabilir; bu­nunla birlikte müstağniliğin mutlak olarak hükmünün zuhuru imkânsızdır. Nitekim hamd ve diğer hakikatlerin sırrını açıklar­ken buna işaret etmiştik.

Gma’nm/müstağnilik dört mertebesi vardır: Zahir mertebe: Bu mertebenin birinci hükmünün mahalli, dünya alemidir, mad­desi de dünya metaldir.

Bâtın mertebe: Bu mertebe iki kısma ayrılır: Birincisi, faydası dünya alemini aşmayan mertebedir. Bu mertebe, “baba/etken” ve temkin sahibi nefislerden olgunlar için gerçekleşen “nefsî” müstağniliktir. Bu kimseler, isimlerin, harflerin, bâtını teveccüh­lerin sırlan ile ve kimya/simya, teshir ilimleri sayesinde varlık­larda tasarruf ederler.

İkinci kısım ise, faydası herhangi bir mertebe veya sadece bir hal ile sınırlı olmayan kısımdır. Buna örnek olarak, Allah’a gü­venip, O’na tevekkül edenlerin ve tasarrufu terk etseler bile var­lıklarda tasarrufa kadir olanların hallerini verebiliriz. Bu insan­lar, Allah’ın katmdakini tercih edip, O’na karşı olan edeplerinin gereği kadir oldukları halde tasarrufu terk ederler.

Bir kısım ise, bütün bu zikredilen kısımları birleştiren müs-tağnilik mertebesidir.

“Fakr/ihtiyaç”in mertebeleri, zikredilen bu mertebelerin mukabilidir. Binaenaleyh, herhangi bir müstağnilik mertebe­sinde taakkul edilen herhangi bir ademî/yokluk “nisbet”, fak-nn mertebelerinden birisidir. Mutlaklık ise, daha önce belirtil­diği üzere, imkânsızdır. Kuşatıcı/cami müstağniliğin mukabi­li olan kuşatıcı “fakr” ise, sadece “insân-ı kâmil” için müm­kündür.[142]

Sebat Hükmü

Sebat hükmü, Rab ismine mahsûs beş hükümden üçüncüsü-dür. Buna göre sebat, zâtı ve kendisi için sabit olan durum­lar/emirler ile kendi dışındaki şeylerden farklılaşması açısın­dan, her vecih ve hal üzere, her mertebede ortaksız olarak Hak-km sebatıdır. Bunları, daha önce temyiz mertebelerinde özetle zikretmiştim, tekrara ihtiyaç yoktur; onlara vakıf olan kimse, işaret ettiğim şeyin sırrını bilir.[143]

Mâliklik Hükmü

Mâlikîik hükmünün Rab ismine mahsûs olması ise, Hakkın varlığı/alemi ilim, varlık- ve kudret olarak ihatası etmesi ve ale­min irâdesinin de, ilâhî irâdeye tabi olması açısından alemde tezahür etmektedir. Nitekim Hak, bunu bildirmiş, izhâr etmiş ve öğretmiştir.

Binaenaleyh Hak, dilediği şeyi, dilediği şekilde, dilediği za­man, dilediği şey ile ve dilediği şeyde ebedî olarak yapmaktadır.[144]

Terbiye Hükmü

Terbiye hükmü ise, varlığının devam etmesi ve baki kalması için Haktan bütün mümkün varlıklar için hasıl olan imdada mahsûstur. Çünkü mümkün için varlık zatî değil de, müste-fad/kazanılmış olduğu için, bekası bağımlı olduğu şeyin yardı­mına muhtaç olmuştur. Aksi halde, imkân özelliğine ait “adem/yokluk” hükmü, var oluşunun ardından gelen ikinci an­da kendisini talep eder ve o da bunu kabul eder (yok olur.) Şu halde kendisini sürekli kılmakla gerçekleşen varlığını yokluğu­na tercih hükmünün sürekliliği ve şartları, varlığında kendisin­den müstağni kalamayacağı şeylerdendir.[145]

Bu Hükümlerin Levazımı

Bu hükümlerin levazımı olan beş özellik ise şunlardır: Sebâ-tın mukabili “telvin/gevşeklik”; siyâdetin/efendilik mukabili “ubudiyet”; ıslahın, yaratmanın ve baki kılmanın mukabili “yok etme/i’dam ve helak”; mâlikîik nisbetinin mukabili “memlük-lük/kölelik”; terbiyenin mukabili ise, “terbiyeyi ve onun hük­müyle zuhuru kabul etmemek.”

Bunların bir kısmı, bir kısmma dahildir. Bu bağlamda telvin, sebatta mündemiçtir; çünkü telvin, başkalaşmadan ibarettir. Başkalaşma hükmü, başkalaşma ve başkalaşan şeyin kendisi için sabittir. Mahv/silinmek, ispatta sabittir; aynı şekilde mah-volan da, bu özelliğiyle ve bu hüküm dolayısıyla kendisinden farklı şeylerden ayrılması yönüyle mahveden için sabittir. Şu halde sebat hükmü, her şeyi kuşatır: Çünkü herhangi bir şeyin li-zatihi iktizâ ettiği bir hüküm, o şey için sabit olduğu gibi, bu hükmün sadece kendisine ait olması veya başkasının bu özellik­te ona ortak olması da sabittir.

Ubudiyetin siyâdette mündemiç olması, şudur: Ubudiyet, “fakr/ihtiyaç” ve “infial/edilgenlik” nispetleri arasındaki bir­leştirici bir “nispef’ten ibarettir. Birbirine bağımlı iki şeyden birisinin bilinmesi ve zuhuru diğerine bağlı olduğu için, bun­lardan birisinin diğerinden müstağni olamayacağı bilinmiş olunur.

İşte bu, ‘”ihtiyaç” yönünden bu işin sırrıdır.

Ubudiyetin efendiliğe/siyâdet dahil olmasının infial/edil­genlik yönünden sırrı ise, şudur: Sahîh zevk ve kâmil keşif, her­hangi bir şey müteessir olmadan müessir olamayacağını bildir­miştir. Buna göre, infial hükmü, öncelikle failde zuhur etmiştir; sonra bu hüküm, failden failin eserinin ve fiilinin zuhur mahalli olan şeye sirayet eder.

Mâlikîik ve memlüklük ise, fiil ve infial mertebelerinde mün­demiçtir. Çünkü mülkiyetin ruhu, herhangi bir kayıt, zorlama ve hal olmaksızın, herhangi bir hale bağlı olmadan ve herhangi bir işte bağlı kalmadan kudret ve tasarruf sahibi olmaktır; bu­nun sırrını ise, daha önce belirtmiştik.[146]

Terbiye Sırrı

Terbiye, külli bir hakikattir. Bu hakikat, vücûdî tedbirin/var­lığın idaresi ve rabbanî-kevnî hükme dair sırların büyük kısmım içerir. Terbiye, bazı açılardan, daha önce zikredilen şeylerde mündemiç olsa bile, çeşitli açılardan da farklılık gösterir.

Bunlardan birisi şudur: İbka/bâki kılmak, bazen bekası iste­nilen şeye bekaya mâni şeylerin hâkim olmasını veya varlığını ortadan kaldıracak veya hükmünü gizleyecek veya zayıflatacak şekilde ona egemen olmasını engellemekle gerçekleşirken, ba­zen de yok olmayı/fena gerekli kılan özelliğin zıddıyla yardım etmek suretiyle gerçekleşir. Her halükarda ben, terbiyenin sırrı­nı açıklayacağım ve bu konuyla ilgili rabbanî ve kevnî sırları mücmel olarak bu açıklamama dahil edeceğim; bu sırlar, son de­rece faydalı ve önemli sırlardır.

Allah, hâdidir.

Şöyle derim: Terbiye, hayât ve bekânm kendisine bağlı oldu­ğu gıdalara mahsûstur. Gıda, varlık suretinin ve onunla kaim olan hayâtın ayakta kalmasının bağlı olduğu bir şeydir. Gıda, zahir ve bâtın kısımlara ayrılır:

Mutlak vücûdî surete has olan gıda, varlıklar/a’yân ve onla­rın hükümleridir; zahirî açıdan somutlaşan suretin gıdası ise, za­hir suretinin kendisinden meydana geldiği/terkip şeye benzer.

Bâtın açısından varlığın gıdası ise, bu hakikatin sadece ken­disiyle bilinip, zâtının veya hükmünün de ancak kendisiyle zu­hur edebildiği şeydir. Bu iki aslın dışında kalan gıdalar ise, bun­lara tabi ve bunların ferleridir.

Mutlak vücûdî surete nispetle herhangi bir kevnî suret, uzuvlar gibidir. Bunlardan her birisinin, ruhlar mertebesinden herhangi bir rûhânî mertebeyle irtibatı vardır. Her ruh da, isim­lerden herhangi bir ilâhî hakikate istinat eder. Hakikatlerin, farklı nispetleri vardır: bunlar/ruhlarda farklı kuvvetler meyda­na getirirler. Bunun sırrı ve eseri, ulvî ve diğer ruhların mazhâr-larmda hareketler, teşekküller, manevî-rûhânî ve felekî-kevkebî ve diğer şekiJlerdeki karışımlar vasıtasıyla zuhur ederler. Bütün bunların arasında ise, bir açıdan bir “tenasüp”, bir açıdan ise “it-me/tenafür” bulunmaktadır.

“Rab” isminin bütün bunlardaki her vakitte saltanatının ve hükmünün mahalli, o şeylerde zuhur, münâsebet ve kuvvet açısından en baskın olan özelliktir. Beşerî surette de durum böyle­dir; şu anlamda ki: insanın her bir uzvunun bir kuvveti vardır, her bir kuvvetin de, rûhânî, esmai, suri ve maddi olan kevnî bir hakikat ile irtibatı vardır. Bütün bunlardan alan kuvvet, diğer uzuvların hepsine verir, her bir ferd, diğer bir ferde münasiptir. Nispetler, rekaik/sırlar, izafetler, bunların arasında meydana gelir ve hükümleri ortaya çıkar.

İşte, mutlak vücûdî suretin, gaybî hakikatler karşısındaki du­rumu da böyledir. Gaybî hakikatler, bu genel-zâhirî kevnî sure­tin kendilerine mutabık olduğu hakikatlerden ibarettir.

İnsan, bütün varlık suretlerinden çeşitli açılardan ayrılır. Bunların birisi, insanın dışındaki bütün varlıkların, belirli bir mertebe açısından ve özel bir tarz üzere özel bir gıdasının olma­sıdır. O varlık, bu gıdayı aşamaz ve bundan başka bir gıdayla beslenemez. İnsan ise, cemiyeti/her şeyi içermesi ve mutlakh-ğıyla, bütün gıda türlerini aşabilir; bu Özellik, sureti açısından insana mahsûstur. Bâtını ve mânâsı açısından insanın gıdası ise, bütün hakikatlerin hükümlerini ve isim ve nispetlerin eserlerini kabul edip, bunlarla zahir olması, bütün bunları izhâr etmesi ve hepsiyle vasiflanmasıdır.

Bilinmelidir ki: Gıda, farklı tür ve çeşitleriyle, beka sıfatının mazhândır. Beka, “el-Kayyum” isminin koruyucularından biri­sidir. Herhangi bir şey, kendisine zıt bir şeyle zıtlık yönünden beslenemez. Gıdalanmadan kasıt, ez-Zâhir isminin ve hükümle­rinin sürekliliğini ve Vücûddan ibaret olan “en-Nur” isminin te-cellîsiyle ayn-ı cem makamında tafsil sırrını talep etmekten iba­rettir; gıdadan uzaklaşmak ise, tecellîlerin Zât’a ait gayb merte­besinden ibaret olan kendi asıllarına dönmesine işarettir. Tecel­lîlerin asıllarına dönmesi, tecellî ettikleri kimsenin hükümlerinin kisvelerinden soyutlanıp, ondaki hükümlerinin nihayete erme­sinden sonradır. Bu asla, “Ben bilinmez bir hazine idim”, “Al­lan var idi ve onunla birlikte başka bir şey yoktu” hâdisleriyle veAllah, alemlerden müstağnidir” âyetiyle işaret edilmiştir.

Daha önce bu konuda, yeterli ölçüde ikâzlarımız olmuştu.

Şu halde ez-Zâhir ismi, kendisine has itidal makamından el-Bâtın isminin hükmüyle boyanmasını gerekli kılacak şekilde meyletmeye yöneldiğinde, el-Bâtın ismi kuvvetini ve zatî müs-tağniliğini izhâr eder. El-Bâtm isminin ez-Zâhir isminin hük­müyle boyanmasmm/insibağ nedeni, ez-Zâhir isminin vaktin ve gayenin sahibi olmasıdır.

El-Bâtm ismi, müstağnilik nispetiyle ve münezzehliğiyle, herhangi bir mertebeyi tercih derecesine ulaştığında ise, ez-Zâ­hir, el-Bâtm’m bilinmesinin kendisine bağlı oluş sırrını ve ez-Zâ-hir’in el-Bâtın için matlup olmasını ve ez-Zâhir’in ise müstağni oluş sırrını izhâr eder; şu halde bu iki mertebe arasında birbirini çekme ve itişme/mücâzebe ve mukaraa, daima süregelir.

Haddin koruyucusu, yani insân-ı kâmil, bu iki mertebe ara­sında bir berzah, bunları cem edendir. İnsân-ı kâmil, Eryen kub­besinde/ kubbe-i Eryen[147]olduğu halde elinde mizan, daima mizanın hakikatine bakmaktadır; mizânm hakikati, itidal makamı ve dairenin orta noktasıdır.

Böylece insân-ı kâmil, bir bekçi, koruyucu, ahadiyet-i cem özelliğiyle farklılık suretinin hafızı, izhâr edici, düzenleyici ve ayırt edici olarak görülür. İnsân-ı kâmil, asıl’m suretiyle teselli bularak ve mücerret bâtmî-gaybî hakikatler ile zâhirî-mürekkep suri maddeler arasında mütenasip bir uyum sağlama ümidiyle, Rabbinden, kendisini bir gün doyurup, bir gün aç bırakmasını talep eder. Çünkü ismet/koruma, manevî, ruhanî, basit ve mü­rekkep suretlere nispetle de tabiîi olmak üzere farklı itidal mer­tebelerine göre itidalin gereklerinden ve hükümlerinden birisi­dir. İtidalin zıddı ise, kendisini yokluğa, bozulmaya, sapmaya, dağılmaya ve şeytanî hükümlerin ortaya çıkmasına neden olur. Artık, zikredilen şeyleri düşün! Bunları, her mertebede, belir­li her surete, zahir ve bâtın her uzuvda, rûhânî veya tabiî her du­rumda küllî ve umumi olarak zikrettim. Bunları düşünürsen, çok önemli, değerli ve yüce sırlara muttali olursun.[148]

Ruhun Ve Bedenin Gıdası

Sonra bilinmelidir ki: Her surî mizaç, kendisine mahsûs ve münasip bir itidale tahsis kılınmıştır. Bu itidalin korumasıyla bu mizacın sahîhliği korunmuş olur ve sahibinin bekası devam eder, bedenî kuvvetlerin hükümleri bu mizaçta zuhur eder. Be­denlerin hükümleri, bu mizaçta, uygun tarz ve ifrat ve tefrit yönleri arasındaki karışımla gerçekleşen uygun mizan ile zuhur eder. Böylelikle bedenin bütün kuvvetleri, kendi fiil türlerinde tasarruf imkânı elde ederler; bunun yanı sıra idrâk araçları da, kendi mertebelerine göre idrâk ettikleri şeylere taalluk imkânı elde ederler.

Aynı şekilde, insan ruhunun da kuvvetleri, sıfatları ve ihtilaf­ları vardır; bunların arasında rûhânî ve manevî bir karışım, bu karışımdan da “manevî” bir yaratılış/neş’et meydana gelir. Bu mizacın, kendine has bir itidali vardır. Bu itidalin korumasıyla, bu yaratılış/neş’et korunmuş olur ve kuvvetleri, tasarrufta bu­lunmaları mümkün olan şeylerde, suri tasarrufta zikrettiğimiz şekilde, tasarruf imkânı elde ederler.

Şu halde bu yaratılışı ve bunun Özelliklerini, tarzlarını, gıda­larını, hükümlerini idrâk etmek için basiret gözü açıldığı vakit, görülür ki, bâtını yaratılışın hükmü ve kuvvetleri zahirî yaratılışa sirayet etmiştir. Bu sirayet, tam benzerlik/muhazat ve idrâke mâni engellerin ortadan kalkmasıyla, el-Bâtın ve ez-Zâhir isim­lerinin suretlerinin o yaratılışa sirayet etmesidir; çünkü bu yara­tılış, iki suretin birleşimi, iki iyiliğin sahibidir. O, suret üzerine yaratılmış olandır, insana ait zahirî suret, bunun bir parçasıdır. Çünkü insanın zahir sûreti/beden, ez-Zâhir isminin nüshâsıdır; beşeri haller ise, kendi ayrt-i sabitesine tabi olman ve hepsinin sabit olması yönünden, el-Bâtın isminin suretinin bir nüshâsıdır.

Ez-Zâhir ve el-Bâtın isimleri arasında zahirî yaratılışa/neş’et mahsûs karışımın/imtizaç ardından gelen söz konusu karışım ile ilâhî sıfatlardan, ilimlerden ve ahlaklardan meydana gelmiş ve oluşmuş bu suret, “cem ve vücûd mertebesi” yönünden Hak­kın suretidir; nitekim daha önce bundan bahsetmiştik.

“Cem ve vücûd mertebesi” yerine, “Allah” ism-i camii açı­sından da diyebilirsin. Kast edilen şeyi bilmen ve ibare perdele­rini aşman koşuluyla nasıl istersen öyle söyleyebilirsin.

İşte bu, muhakkiklerin işaret ettikleri “ikinci doğum”dur. Bu ikinci doğum, sermedi bekanın ve ulvî makamın sahibidir. Bu doğumda zevk mensupları, çeşitli mertebeler ve özellikler üze­rinde bulunurlar; daha sonra bunlara -Allah’ın izniyle- işaret edeceğiz.

Bu makamdan, “Rab” isminin ve onun “Amâ”da bulunması­nın sırrı öğrenilir. Nitekim Hz. Peygamber, kendisine “Yaratık­larını yaratmadan önce Rabbimiz nerede bulunuyordu” diye sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir: “Altında ve üstünde hava bulunmayan Amâ’da idi.” Ayrıca bu ifâdeden, gök ve ona mah­sûs sırlar da Öğrenilir.

İşte yarışanlar bunda yarışsınlar; bunu Öğrenmek için çalı­şanlar çalışsın.[149]

Ariflerin Hikmeti

Sonra şöyle deriz: Basîret gözü/kalb gözü, ifâde ettiğimiz gi­bi açılıp, basîret gözünün nuru, basar/baş gözü nuruyla birlesince, zikredilen yaratılışın bütün kuvvetleri de bu şekilde zahir neşetin araçlarıyla birleşip, bazısının hükmü, diğerlerine sirayet edince, bu halin sahibi, bu durumda sıhhatin güçlendirilmesini ve nefsin korunmasını öğrenir. Ayrıca bu kişi, her kuvveti yara­tıldığı şeyde kullanmayı öğrenir ve o kuvvet ile o sının aşmaz-sıfatları birbirine karıştırmaz, mertebeler ve hükümleri birbirine karıştırmaz; kendi nefsinde, özellikle de idâresinin altında bulu­nan kimseler arasında adaleti gerçekleştirir; el-Hakem ve el-Adl vb. isimleriyle tahakkuk eder. Bu kişi, Hz. Peygamber ve kendi­sinden önceki peygamberler ve sonraki kâmil vârisleri gibi, sahih keşif ve ruhanî mizaç sahibi haline gelir.

Bu durumda, kâmil keşfi misâller mertebesinde idrak edil­mek olan şeyi bu insan, “misâl” olarak keşf eder; keşfinin kemâ­li, histe idrâk edilmek olan şeyi ise, histe idrâk eder; keşfinin ke­mâli, mücerret mânâlar ve rûhânî mertebelerde idrak edilmek olan şeyi ise, üzerinde bulunduğu hale göre kendi mertebesinde idrâk eder.

Şeyhim ve imamım, en büyük İmam/İbnü’1-Arabîbana şunu bildirmiştir: O, bu halle tahakkuk ettiğinde, kuvvetlerinin her bi­risini sadece yaratılmış olduğu işlerde kullanmıştır; kendi kuv­vetleri de, kendilerinde adaleti ikame ettiği ve onları yaratılmış oldukları işlerde kullandığı için, Hak katında ona teşekkür et­mişlerdir.

İşte bu, kemâlin mâhiyetini bilen kimselere göre kemâlin en üst mertebelerinden birisidir.

Artık sen de, Kardeşim, Allah’ın izniyle kemâlin mâhiyetini bilenlerden ol![150]

Hak’tan Perdelenenlerin Başarısızlığı

Sonra deriz ki: Bu zevk sahibinin karşısında, keşf aleminden perdeli olan kimseler bulunmaktadır. Onlar, nefsanî kuvvetlerin karartması, bazı tabiî sıfatların hükümlerinin diğer sıfatları orta­dan kaldırıp, onların bu galip sıfatın rengiyle kendi özelliklerini giderecek ve ortadan kaldıracak şekilde boyanmasıyla egemen hale gelmesiyle rûhânî mizaçları zikredilen itidalden uzak kalmış kimselerdir; nitekim, tecellîye mazhâr olan tam teveccüh ve istidat sahibine nispetle Zât’a ait tecellîden bahsederken bu me­seleye işaret etmiştik.

Binaenaleyh kara cahile, düpedüz ahmak, zekadan oldukça nasipsiz kimseye mahsus ruhanî mizaç, zikredilen kemâlin sahi­bine ait ruhanî mizacın mukabilinde bulunmaktadır; bu kemâlin sahibi, Hak ile işitir, Hak ile görür; aynı zamanda Hak da onunla görür, onunla işitir. Nitekim sahîh bir hadis bunu bildirmiştir.[151]

Mizaçlardaki tabiî itidale nispetle zikrettiğimiz bu mizacın bir benzeri, tam itidale en yakın mizaç olan insan mizacına nis­petle madenin mizacıdır.

Kâmil insan ve onun hali ile zikredilen perdeli-cahil ve hali arasında, çeşitli mertebeler ve dereceler bulunmaktadır.

Buna göre, kimin mertebesi kemâl mertebesine daha yakın ise, onun keşf, ilâhî suret, Hakkı bilmek gibi kemâl sıfatlarından olan payı da, bu yakınlık ve ilişki ölçüsüne göre fazlalaşır.

Bu kemâlin mukabili olan mertebeye yakın olanın ise, perde­leri daha fazladır; bu kişinin, Hakkın suretinden, keşiften ve zik­rettiğimiz diğer şeylerden olan payı da azdır.

Bütün zamanlardaki ilâhî mizan, o zamanın kâmili, o kâmi­lin hali ve keşfinden ibarettir; mutlak varlık suretinde, taayyün etmiş beşerî suretlerde ve manevî itidal veya ruhanî itidal gibi diğer itidal mertebelerindeki itidal ve bozulma/inhiraf kâmilin mizanından bilinir.

Beslenilen bütün gıda suretlerinin, sureti ve cisimlerdeki ese­ri açısından görülen ve idrâk edilen kuvvet ve özelliklerinin dı­şında başka bir takım özellik ve kuvvetleri vardır. Bu özellikle­rin, insan ve diğer varlıklarda zikrettiğimize üzere, değişen hü­kümleri vardır. Gıdalar ile kendileriyle beslenen kimseler ara­sında, suri mizaç, ruhanî mizaç ve manevî mizaç arasında bir açıdan bir takım münâsebetler, başka bir açıdan ise çeşitli itme-ler/münaferat bulunmaktadır. Her durumda hüküm, Rab ismi­ne aittir. Rab ismine ait hüküm, bunlardan hâkim olan özellik ile zahir olur.

Bunların en gizli olanı, bilinmesi en zor alanıdır; bu gibi şey­lerin bilinmesi, ancak ilâhî bildirmeyle/tarif-i ilâhî mümkündür.

Binaenaleyh, münâsebet ve zikredilen ruhanî mizacın sahîh-liği ölçüsünde keşif güçlenir, sahîh olur ve artar. Bu durumda, keşfin mertebesi de, yükselir, ilimlerden, zevklerden ve tecellî­lerden olan neticeleri değerlenir. Fakat bunun şartı, el-Evvel is­minin hükmünün kendisine bitişmesi ve imkân vermesidir.

Nitekim, daha önce buna defalarca işaret etmiştik.

Aradaki zıtlık ve münâsebetin azlığı veya ruhanîlerin karış­masının zayıflığı oranında perdeler artar; keşif, ilim, zevken id­râk ve bütün bunların neticeleri azalır.

Bu makamın, şimdi konuştuğumuz bağlamda, başka ekleri vardır; fakat, bunları “Ancak sana ibâdet ederiz” âyetini açıklar­ken zikretmek daha uygundur, bu nedenle bu ekleri tehir ettim.

Allah, kolaylaştırandır.

Sonra bilinmelidir ki: Tabiatın, mâhiyeti/min-haysü hiye açı­sından, bir takım hükümleri vardır; ayrıca, tabiatın hükmünün mizaçta taayyün etmesi yönünden de bir mizacı ve hükümleri vardır. Ruhların da, sıfat ve hükümleri vardır. Tabiat ve ruhları birleştiren emrin, bir takım hükümleri vardır; bu ikisinin birleş­tiği mertebenin de, mâhiyeti açısından bir takım hükümleri var­dır. Bu birleşmeye bağlı levazımın ve birleştirici emrin de bir ta­kım hükümleri vardır.

Şu halde, tedric/aşama aşama, riyâzet/nefis terbiyesi, teh-zib/ahlakı güzelleştirme ve siyaset: bil-kuvve olan şeyin, bilfiil haline çıkmasında bunlardan yararlanır. Ayrıca, bazı arızî iyi huyların zâtı huylar veya ona benzer hale gelmesi için derinleş­tirilmesinde ve bazı sıfatların ortadan kaldırılmasında ve bunla-nn kötü huylarının silinmesinde bu hükümlerden yararlanılır.

Bunlar ortadan kaldırılma zsa, bu kötü huylar derinleşip, sonuç­ta insanın bu sıfatlardan kurtulması imkânsız hale gelir ve bun­ların bulunduğu mahalde zararlı sabit bir takım zararlar geride kalır.

Bütün bunlar, insanın tedricen gelişip, kendisine münasip manevî, ruhanî, suri-misâli ve misâli olmayan itidal derecesine ulaşması içindir; bu yükselmenin bilenen-yakm gelecekteki hük­mü, bilinen ve takdir edilmiş sonraki bir vakte kadar sürer.

Şu halde, ifâde ettiğimiz hususları bilen kimse, suret ve onunla zuhur sırrını; keşf ve perde sırrını; bu konuda gıdalara ait hükümleri öğrenmiş olur. Ayrıca, yiyeceklerden helal ve ha­ram olanların sırrı, mücahede ve riyazetin sırrı gibi büyük ve başkalarının mahrum kaldığı sırlan öğrenmiş olur.[152]

Mizaç, Gıda Kuvvetine Baskın Gelir

Bilinmelidir ki: Gıda, herhangi bir keyfiyetin baskın olduğu bir mahalle geldiğinde, o, bu keyfiyete dönüşür. Mizâc kuvvetli olduğunda, gıda kuvvetini ve hükmünü ona baskın gelmekle geçersiz kılar; bu durumda, gıdada bulunan özelliklerin eseri, ortaya çıkmaz; bu özellikler, kendilerine baskın gelen bu yere uğramamış olsalardı, ortaya çıkacaklardı.

İşte, bütün gıdalardaki ruhanî kuvvet ve özelliklerin, rûhânî mizaç ve daha önce belirttiğimiz gibi rûhânî kuvvetlerin, ilmî-amelî nefsanî özelliklerin birleşiminden Özel olarak beslenen kimseye ait mizaç karşısındaki durumu da böyledir. Çünkü bu mizaç, rûhânî sıfatların varlıklarını /a’ yân yetkin iyi özelliklere çevirebileceği bir kuvvet derecesine ulaşır. Bu sıfatın hükmü, kendisine işaret ettiğimiz bu halin ve rûhânî mizacın sahibine hâkim olur; bu sıfatın kuvvet ve özellikleri, bu şahsın kuvvetinin altında ve ruhunda ortadan kalkar.

Kemâl ehlinin mukabilinde bulunan kimseye nispetle kötü yönde ve eksiklikler makamında da durum böyledir. Çünkü ilâhî feyiz ve ulvî kuvvetlerin eserleri ve meleki teveccühler, birbirlerinden farklılaşmış/temeyyüz bir halde son derece te­miz ve mukaddes bir halde kendilerine ulaşır. Buna göre bu tecellîler ve eserler, bu kimselere ulaştıklarında, onların halleri­ne göre boyanırlar, kendilerine hâkim olmuş kötü sıfat ile vasıf­lanırlar, bunun neticesinde de isimlere ait eserler ve rûhânî te­veccühler, o insanların tabiatları ve eksik ve bozuk/münharif mizaçlarının altında ezilirler. Bu kimselerin kötü özellikleri, bu eser ve teveccühlere hâkim olur, böylelikle, onları perdelerler ve hükümlerini gizlerler.

Nitekim, daha önce tecellîlerin sırrı bölümünde buna işaret etmiştik.

Bu sır ve makamın tafsilinden, daha önce dikkat çektiğimiz üzere, helallik ve haramlığm sırrı da öğrenilir. Böylelikle bilinir ki, bazı şeyler vardır ki bunlar, bazı kimselere nispetle yararlı, bazı kimselere nispetle ise yararlı değillerdir. Zahirî tabiat mer­tebesinde bunun örneği, bal gibi çeşitli şeylerdir. Bal, mizacı ateşli ve tutuşmuş kimseye nispetle yararlı, mizacına balgam hâkim olan soğuk ve rutubetli kimseye ise bal, yararlı değildir.

Bu konudaki prensibin şu olmalıdır: Tabiî şeylerde bu hüküm­lerden herhangi birisini müşahede ettiğinde, bunun benzerini rû­hânî mertebelerde ve nefsânî ve manevî sıfatlarda da düşünmeli­sin. Beş nikah ve bunların sırlan hakkında daha önce belirttiğim gibi, tabiî hükümler rûhânî hükümlerden, rûhânî hükümler ise, gaybî hakikatlerden meydana gelmiş olduklarını aklında tutmalı­sın. Şayet keşif ve müşahede ehlinden isen, bu İfâdeyi hatırla ve gerisini bırak! Aksi halde teslim ol ve talep et! Çünkü Rezzak, kuv­vet ve metanet sahibidir, gayb hakkında cimri değildir.[153]

Tabiî şeylerin rûhânî şeylere tabi olduğunu dikkate aldıktan sonra, cüzî ruhların tabiî mizaçlardan meydana geldiğini; bu ruhlar ve bedenler ölçüsünde ve mizaca göre belirlendikleri için bunlara ait hüküm ve eserlerde mizaçlara ait şeyleri de düşün­melisin! Bunun ardından da bu bilgiyle, başlangıçta dikkatini çektiğimiz tarzda, isimler ve bir olan Vücûd-ı mutlak karşısında varlıkların hükmüne terakki et; bütün bunların toplamından gö­züken şeylere bakarsan, acaib sırları görürsün.

Bütün mertebelerdeki gıdaların hükmünü düşün! Binaena­leyh isimlerin gıdası, hükmün mahalli olan mazhârlar şartıyla, onların hükümleridir; bu, mânâlar ve gaybî hakikatler alemidir. A’yânm gıdası, Vücûddur. Vücûdun gıdası, a’yânın hükümleri­dir. Cevherlerin gıdası, arazlardır. Ruhların gıdası, onların ilim- I leri ve sıfatlarıdır. Ulvî suretlerin gıdası, hareketleri ve hareket­leri sürekli kılan şartlardır; bunlar, esmaî hakikatlerden istimdat eden ruhlarından yardım taleplerinde şart olan şeylerdir. Un­surların gıdası, suretlerini baki kılan ve onları zıt ve muhalif şey­lere dönüşmekten koruyan şeylerdir.

Tabiî suretlerin gıdası, bu suretlerin ve mizacın kendilerin­den oluştuğu keyfiyetlerdir; binaenaleyh hararet, ancak hararet ile baki kalır. Burudet ve bu ikisinin dışındaki ruhanî keyfiyetler de böyledir. Hayâtın mazljân olan aslî rutubet[154], ancak gıdalardan beslenen/istimdat rutubet ile bakidir. Fakat, hakikat ve hüküm olarak manevî bir şeyin başka bir mânâ ile kaim olması, on­ların lâzımı olan madde ve arazlar ile gerçekleşebilir. Bu araz ve maddeler, işin kendisine bağlı olduğu şartlardır. Bu şartlar, li-zatihi maksat değillerdir, aksi halde aslî birincil kasıt ile irâde edilmiş olmaları gerekirdi. Binaenaleyh bunların vazifesi, mak­sadı yerine ulaştırıp, ayrılmaktan ibarettir; bunun ardından ben­zeri onun yerini alır.

Farklı mertebelerine göre bütün gıdalarda ve daha önce mer­tebelerinden bahsettiğimiz gıdalananlarda, durum böyledir.

Vücûd bir olup, hiç bir benzeri olmadığı için, Vücûdun birbi­rinden farklı a’yân ile zahir ve hasıl olan taayyünleri de, Vücû­dun birliğiyle/ahadiyet gerçekleşmiştir.

Burada bazı sırlar vardır ki, bunların açıklanması mümkün değildir; fakat ima ettiğim şeyi düşünüp, bunun makam ve aslına muttali olan kimse, bütün alemin suretlerinin zuhur sırrını; ruhlarının sırrını; dünyevi, uhrevî ve berzahı yaratılışların sırrı­nı öğrenir; ayrıca hareketli ve hal sahibi bütün kimselerden sâdır olan hareket, fiil ve hallerden; alemde gerçekleşen bütün kevn ve fesatlardan/oluş ve bozuluş meydana gelen şeyleri; bütün bunlardan ve bunlarda öncelikli niyet/kast-ı evvel ile irâde edi­len şeylerin ne olduğunu; birinci kasta bağlı olarak ve ikinci de­recede bunlardan irâde edilen şeyin ne olduğunu da öğrenir; sa­dece bir açıdan şart olan, bir tek itibarla irâde edilen şeyin ne ol­duğunu; herhangi bir mertebede şart veya tabi olan şeyin, başka bir mertebede bizzat irâde edilen ve metbu olan şey olduğunu; mevtin veya vakit veya başka bir şey ile sınırlanma yönünden bütün bu zikredilen şeylerde vaktin, halin, mevtinin, mertebenin hükmünün ne olduğu; bu durumların, nasıl olur da bazen met-buluk ve bazen de meşruiyet mertebesinde bulunduğunu; başka bir zamanda ise şartlik ve tabilik mertebesinde bulunduğunu; vaktin ve halin, kendisiyle ve kendilerine göre taayyün eden kimseye nispetle ve de bunların kendisiyle taayyün ettikleri kimseye nispetle hükmünün ne olduğunu öğrenmiş olur.

Hiç bir mertebede o devirdeki ve asırdaki insân-ı kâmiî’in dı­şındaki hiç bir şey, birincil amaç ile irâde edilmiş değildir.

Bazı şeyler vardır ki, onlar, bir tek zaman içinde iki itibarla birinci ve ikincil kasıt ile irâde edilmişlerdir. Ayrıca bu kimse, insân-ı kâmiî’in zuhurundan önce bu tafsillerin içermiş oldukla­rı mertebelerin mâhiyetini; bunun sahih olup olmadığını öğre­nir. Devamın, bekanın, ibkanın, sırrını; zevalin, ölümün, fena­nın, yok etmeninin ve bunların dışında tafsillerini ve başlıkları­nın tafsillerini bile zikretmenin imkânsız olduğu şeylerin sırrını öğrenmiş olur. Üstelik, bu ilimlerin bir kısmını isimlendirmek bile, içerdiği sakıncalardan dolayı, imkânsızdır.

Bu ifâdelerimiz, basiret sahiplerini müstağni kıldığı gibi, bunlarda bu zevke ortak olanlara bir hatırlatma, düşünenler için ise, ibret vardır.

Allah, hakkı söyler ve dilediklerini sırât-ı müstakime ulaştırır.[155]

Zahir Lisanı

“Alemîn/Alemler”

Tefsir:

“Alemm”, alem kelimesinin çoğuludur. Alem, “alâmet” keli­mesinden türetilmiştir. Alem, Allah’ın dışındaki her şeyden iba­rettir. Bu sûre, hazret-i cem’den-cem mertebesi varit olup, bu mertebenin sırrını içerdiği için, bu sûrede Rab ismi, Allah’ın dı­şındaki her şeye izafe edilerek zikredilmiştir. Böylece, daha ön­ce bazı özelliklerinden söz ettiğimiz meseleye dikkat çekilmiştir. Çünkü bu ismin izafetleri, pek çoktur; bu izafet ise, bunların en umumisidir. Bütün bunların içindeki en hususî izafet ise, bu is­min kâmil ve birleştirici inşân olan Hz. Peygamberimize izafe edilmesidir. Buna Örnek olarak “Hayır rabbına yemin olsun ki, onların hepsini hasredeceğiz” (Meryem, 68); “Gani ve rahmet sahibi Rabbine yemin olsun ki”; “Şüphesiz ki varış, senin rab-bınadır.” gibi âyetleri verilebilir.

Çünkü Hz. Peygamber, bütün kâmiller gibi, Allah Teâla’nm kendisini isimlendirdiği üzere kemâli ve câmiliğinden dolayı “Abdullah/Allah’ın kulu” olduğu için, bunun ardından Rab is­mine izafe edilmesiyle, rubûbiyet hükümlerinin en umumisini, en kâmilini ve en camisini de taşımış olmaktadır. Bu iki izafenin dışında kalanlar ise, bunların arasında taayyün eden tafsîlî ve cüzî mertebelerdir.[156]

Bâtın Lisanı

Bunu öğrendiğinde alem kelimesinin açıklanması bağlamın­da “bâtın” lisanıyla şöyle deriz:

Bilinmelidir ki: Hak, alemin fertlerinden her birisini, kendisi gibi özel bir şeyin delili ve alâmeti yapmıştır. Binaenaleyh her bir fert, taayyün etmiş varlığı açısından “isim” diye isimlendirilen ulûhiyet nispetlerinden herhangi birisinin alâmetidir. Delil olan bu şey, o ismin mazhârıdır. Ayn-ı sabitesi açısından ise, o fert, kendisi gibi bir ayn-ı sabitenin delilidir; taayyün etmiş bir varlık ile muttasıf olmuş ayn-ı sabite olması açısından ise, kendisi gibi varlık ile nitelenmiş a’yândan herhangi birisinin alâmetidir.

Buna göre cüzler, cüzîlikleri yönünden, kendileri gibi cüzîle­rin alâmetleri; toplamları ve her birisinin içermiş oldukları küllî mânâ yönünden ise, kendilerini birleştiren küllî bir durumun alâmetidirler. Bu küllî emir, cüzîlerin varlıklarının kendisinden taayyün ettiği Vücûd-ı Mutlak’tır.

Hak, büyük alemin bütününü de, zahirî açısından kendi ru­hu ve mânâsına delil ve alâmet yapmıştır. Bütün alemin suretle­rini ve ruhlarını, kendi isimleri, nispetleri ve alemin hepsini ku­şatan ulûhiyetinin alâmeti yapmıştır.

Allah, insân-ı kâmil’i ruhu, sureti ve mertebesi itibarıyla bir bütün olarak, kendisine tam ve kâmil anlamda delâlet eden ek­siksiz bir delil yapmıştır.

Hak ve insân-ı kâmil’in dışındaki şeylerin delâlet ettikleri varlıklara delâletleri, kendileri olmadan delâlet edilen şeyin bi­linmesinin imkânsız olması anlamında, zorunlu bir şart ve hük­mü sürekli değildir; aksine bunların delil olması, alemdekilerin çoğunluğuna ve galip hükme nispetle böyledir. Hak ve insân-ı kâmil ise, böyle değildir; çünkü onların her birisiyle her şey bili­nebileceği gibi, her birisi de, sadece ya kendisiyle veya diğeriyle bilinebilir.

İfade ettiğimiz bu meselenin sebebi şudur: İnsan, her şeyin bir nüshâsıdır. Binaenaleyh insanın kuvvet ve mertebesinde, kendisinde o şeyden bulunan özellik ile her şeye delâlet etme imkânı vardır; buna göre bazen insan, her şeye delâlet etmede her şeyden müstağni kalabilir.

ilâhî katta da durum böyledir, çünkü Hak, her şeyi ihata et­mektedir. Şu halde kim Hakkı tam olarak bilirse, bu durumda ta-zammun/içerme ve iltizam yoluyla her şeyin hakikatini bilebilir.

Hak ve insân-i kâmil’in dışındaki şeylerde ise durum, açıkla­dığımız tarzdadır. Çünkü Allah’ın kullarından bazıları, Hakkın fethinin kaynağı olabilir; böylelikle o kimse, Hakkı Hak ile bilir. Bu durumda Hakkın bilgisi ve müşâhedesiyle tahakkuk edip, bu bilginin ve müşahedenin hükmü, o kimsenin varlığının mertebe­lerine sirayet eder. Böylelikle o kişi, kendisine en yakın şey olan nefsine varıncaya kadar, her şeyi Hak ile bilir; nitekim daha ön­ce bu konuya işaret etmiştik.

İlim, şuna hükmetmiş tir/sebka t; Bazı şeyler, şart hükmünde­dir ve şart olan bu şey, hiç kuşkusuz ki herhangi bir şeyin bilin­mesinin sebebidir. Bu nedenle Hak, söylediğimiz durumdaki kimse ve benzerleri için, o şeyde ve onun hakikatinde tecellî eder. Böylelikle onlar, bu mertebede bu açıdan Hakkı bilirler, bunun ardından da Hak ile bilinmesi o şarta bağlı olan şeyi bi­lirler. Fakat bu bilme, işaret4edilen bu ilâhî nispet, kevnî nispet­lerin ortadan kalkıp, “özel vecih/vech-i has”in sirayet etmesi açısından gerçekleşir. Böylelikle bu kimseler, yolların sırrından bahsederken belirttiğimiz üzere, onu sadece Hak ile bilirler.

Bazı tecellîler ise, kendilerinden daha alt mertebedeki başka tecellîlerin alâmetleridir. Şöyle ki, muarrif/tanımlayan, tanımla­nandan daha açık ve ondan önce olmalıdır.

Muhakkikler arasında, tecellîlerin kendilerini kabul eden-ler/tecellîgâh yönünden ve tecellînin kaynağı olan ve kendisin­de zuhur ettiği isim ve mertebelerin farklılığına göre farklılaştık­larında hiç bir görüş ayrılığı yoktur. Bazı tecellî mazhârlan, mazhârlıkları itibarıyla, başka bir takım mazhârların alâmetleri oldukları gibi, bazı tecellî ve mazhârlar da, başka bir takım tecel­lî ve mazhârlar üzerinde perde olurlar; bununla birlikte, bütün bunlarda tecellî eden/mütecellî, birdir.

Şu halde farklılık, mertebelere, mertebeleri tanıma ise, ilme bağlıdır. İlmin gerçekleşmesi için ise, alâmet/delil, yollar ve benzeri şeyler gibi pek çok sebep vardır; bunların hepsini ifâde etmek, sözü uzatır.

Sonra şöyle derim: Bazı vakitlerde bazı nefislerde, ilâhî ikram nefhalan coştuğunda, bir takım haller hasıl olur. Bu haller, onla­rın Hakkın dışındaki şeylerden yüz çevirip, tam olarak temiz­lendikten sonra kalblerinin “vecih”leriyle göz açıp kapatmadan daha kısa bir zamanda Gayb-ı Zât’a yönelmelerini gerektirir; böylece bu nefisler, Hakkın dilediği ilâhî ve kevnî sırları idrâk ederler. Bu nefisler, bazen bu mertebeleri ve tafsillerini öğrenir­ler, bazen ise öğrenemezler. Bununla birlikte, konusu Hak veya alem olan bilgiyle tahakkuk ederler. Bu bilgi, Hakkın dışındaki herhangi bir şeye delil ve alâmet olmaz; aksine Hak, daha Önce de buna işaret ettiğimiz gibi, alâmetin ta kendisi olur.

Alemler, gerçekten de çoktur; bunların başlıcaları, daha Önce mâhiyetlerini belirttiğimiz, vücûdî mertebelerdir/hazret.

Amâ’dan taayyün eden alemlerin ilki, mutlak-misâl alemidir. Bunun ardından, “teheyyüm” alemi, daha sonra Kalem ve Levh alemi, sonra Tabiat alemi gelir. Tabiat aleminin gelmesi, hükmü­nün cisimlerde Heyula ve Küllî cisim hakîkatleriyle zuhuru açı­sındandır. Bunun ardından, Arş gelir. Tertip bu şekilde devam eder, ta ki iş, dünya aleminde insana ulaşır. Bunun ardından, ber­zah alemi, daha sonra “haşr alemi”, sonra cehennem alemi, sonra cennetler alemi, sonra “Kesib” alemi, sonra “ahadiyet-i cem ve’l-vücûd” alemi gelir; bu alem, bütün alemlerin kaynağıdır.

Allah, hâdidir.[157]

“Allah, Rahim Ve Rahmandır.” (Fatiha, 2)

Daha önce “Hamd alemlerin rabbı Allah’a aittir” âyeti­nin kelimelerinden bahsedip, bunlardan her birisine ait küllî sırlan ve bunların lâzımı olan mücmel hü­kümleri açıklamıştık. Bu nedenle, bu âyetten bir defa daha mücmel ve veciz bir şekilde bahsetmeye gerek duydum; böy­lelikle âyetin tek tek kelimeleri bilindiği gibi, bütün olarak cümle ve metni de anlaşılmış olur. Allah nasip ederse sürede­ki bütün âyetleri tefsir ederken bu şekilde hareket edeceğim. Bunun ardından, bu konunun gerektirdiği ölçüde, daha önce zikredilen kısa açıklamaya, “Rahman ve Rahim” isimleri hak­kındaki açıklamamı ekleyeceğim. Gerçi daha önceki ifâdeler­de bu konuda yeterli açıklama vardı, fakat, Besmele’de önce­den zikredilmiş olsalar bile, bu iki ismin hükümlerine dikkat çekmemiz gerekmiştir.

Bilinmelidir ki: Hamd sahiplerinin/hamid, hamd ettikleri kimselere/mahmûd olan hamdi, genellikle bir nimetten sonra ve ihsanın karşılığında olmaktadır. Ihlas sahibi ariflerin, herhan­gi bir nedene bağlı olmadan yaptıkları hamdleri, bu hamdin dı­şında tutuyorum; çünkü onların, Hakkın li-zatihi/kendisinden ve sahip olduğu kemâlden dolayı hamde müstahak olduğuna dair Haktan elde ettikleri bilginin kendisi, en büyük ve ulvî ni­metlerden birisidir.

Hamd genellikle ihsanın karşılığmda ise ve herkes, şu iki hal, yani rahat ve sıkıntıdan birisinde bulunduğuna göre, muhakkiklere göre Hak, kullarının maslahatlarını en iyi bilen ve bu rt\a lahatları kullan adına onlardan daha iyi gözetendir.

Kuşkusuz ki, arif ve muhakkiklerin efendisi, bir hâdisir, hamdin bütün hükümlerini toplamıştır. Hz. Peygamber, taki hamdi “Nimet veren ve ihsanda bulunan Allah’a hamd olsun/el-hamdülillahi’l-mün’imi’I-mütefaddıl” derken; “skıntı”daki hamdi ise “Her halde Allah’a hamd olsun/elhamdü iahi ala küllî hal” ifâdesinde bir araya getirmiştir. Böylelikle Peygamber, bizim tabiat ve amaçlarımıza uygun olmayan halin, idrâk edemediğimiz fakat faydası bize dönen bir veya çja_ ha fazla maslahata sahip olduğuna dikkat çekmiştir.

Binaenaleyh bu hallerde, biz onları kerih görsek bile, Allaly., ait gizli bir rahmet ve ulvî bir hikmet bulunmaktadır; bu hikrrw bizim onlardan dolayı hamd etmemizi gerektirmektedir. Bigjm onda idrâk ettiğimiz bu ölçüdeki kerahet, pek çok durumda Hak onları süse bile, bir takım hallerimizin kendi üzerimizdeki kümleridir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır: “Size isabet eden her bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız şeyler racidir; Allah ise pek çoğunu siler.” (Şura, 30).

Hz. Peygamber de, Ebu Zer’in rivayet ettiği kutsi bir hâdiste Allah’ın şöyle buyurduğunu belirtmektedir: “Şu halde kim la_ yır bulursa, Allah’a hamd etsin; bunun dışında bir şey buları ise sadece kendi nefsini kınasın.”

Buna göre, kerih gördüğü haller de dahil olmak üzere n içinde bulunduğu bütün haller, içerdikleri maslahatlardan dolayi Hakka hamd etmeyi icap ettirirler. Bu maslahatları, herkes hisseder. Buna örnek olarak, Hz. Ömer’in meselesi ve onun râk ettiği şeyin farkına varan kimseleri verebiliriz.[158]İşte bu, metin genelliği ve rahmetin umumiliğidir.

Hamd, ihsan sahibinin ihsanı ile ihsanının mazhârı olan kim­se arasında meydana gelir. İşte Hakka izafe edilen bütün kemâl vasıfları da, bu iki ilâhî ve kevnî mertebe arasında ortaya çıkar.

Hamdın en önemli nedeni ve gerekçesi ihsandır ve “Allah’a hamd olsun/El-hamdülilllah” diyen kimsenin bu ifâdesi, Hak-km hamdın mâliki, hak sahibi/müstahak, daha önce açıklandığı üzere farklı mertebelerine ve külli hükümlerinin detaylarına rağmen hamdın sadece kendisine mahsûs olduğunu belirtmek­ten ibarettir. Hamd ise, mutlak ve külli bir hakikat olup, aynı za­manda bu mutlak hamdın izafe edildiği “Allah” isminin de mut­lak bir isim olması ve de Mutlak’m, salt mutlaklığı açısından herhangi bir hükmünün ortaya çıkmayışı nedeniyle, bunun ar­dından tarif, Rab ismiyle gelmiştir. Rab isminin, sadece izafe ola­rak kullanıldığını belirtmiştik. Bu nedenle Hak, bu ismi “alem­ler” kelimesine izafe etmiş, böylelikle de “Allah” müsemmâsmı, bu mertebede ve bu açıdan tarif etmiştir.

Hak, rubûbiyetinin saltanatının umumiliğini, uîûhiyetinin hükmünün kapsayıcıhğmı açıklamak; mülk, terbiye, tasarruf vb. daha önce açıklanmış olan yönlerden emrinin ve kudretinin alemde nüfuzunu ispat etmek için, Rabbı alemlere izafe etmiştir.

Şu halde nimetlendırme/in’am belirtilip, nimetten dolayı hamde mazhâr olan nimet sahibinin mertebesi ortaya çıkınca, bunun ardından hamde neden olan ihsanın ulaşmasının bilin­mesi, hamd edilenin hamd sahiplerinden üstünlüğü, onun rablı-ğı/rubûbiyet, hükmünün amel sahiplerine şâmil olmasını açık­lamaya gerek duyulmuştur. Onlar, bu hükümlerin mahalleri ve bu nispet ve sıfatların mazhârlarıdır. Bu ihsan, hangi yolla ula­şır, bu yolların sayısı ne kadardır? Kısımları nelerdir? Çünkü bunları bilmekle nimete nail olan kimse, nimete ve nimeti vere­ne dair tam bir bilgi elde eder ve hamildeki huzuru kemâle erer, ulvîleşir ve genişler.

Şu halde, Hakkın bunun ardından sadece er-Rahmân ve er-Rahim isimlerini zikretmiş olması, hamd ve şükre neden olan nimettendirme ve ihsanın, bu iki ismin feri olduklarına işaret­tir.

Çünkü rahmet ve onun gazabı geçmesi olmasaydı, alem var olamaz, el-Munim, el-Muhsin ve benzeri isimlerin de herhangi bir “ayn”ı zuhur edemezdi.

Bunun için er-Rahmân ismi, ihata, hüküm, taalluk ve kapsa-yıcılıkta Allah ismini takip etmiştir.

Allah, bu iki isim vasıtasıyla burada nimetine mazhâr olma­nın iki yolu, nimetinin de iki kısım olduğunu belirtmektedir: Bunların ilki, tertip silsilesi ve sebepler, şartlar ve vasıtalar mertebesidir; diğeri ise, vasıtaların ve zikredilen şeylerin orta­dan kalkması yoludur. Sebeplerin ve varlıkların kendisinde herhangi bir hükmünün veya ortaklığının bulunmadığı özel yolla gerçekleşen nimetlendirmeye, daha Önce defalarca dikkat çekmiştik.

İki kısım ise, umum/genellik ve husustan/özellik ibarettir. Umumilik, Rahmân’a ait varlığa/vücûd mahsûstur. Çünkü rah­met, daha önce de belirttiğimiz üzere, varlığın ta kendisidir. Ga­zap, mümkün çokluğun lâzımı olan “ademî/yokluk” hüküm ile ortaya çıkar. Bu noktada rahmetin gazaba önceliği, yaratma ter­cihidir.

Er-Rahmân, Vücûdun aynısı olması cihetinden, Hakkın bir ismidir; çünkü Hakkın isimleri, eser ve kabiliyetlerle taayyün eden itibarlara göre kendisine izafe edilirler. Bunun için isimler, müsemmâ tek olsa bile, çoğalmışlardır.

Tahsis, “umumun hükümlerinden birisi ve onun feri olduğu için, er-Rahim ismi er-Rahmân’da mündemiç olmuştur. Ulûhi-yet, mâhiyeti açısından herhangi bir varlığı olmayan makûl bir mertebedir ve kendisiyle nitelenmiş ve isimlenmiş Hak’tan fark­lı değildir; çünkü daha önce de belirttiğimiz üzere isim, bir açı­dan nuisemmâsmm aynıdır. Bu nedenle “Allah” ismi, bütün mertebeleri ve varlıkları kuşatan bir isim, Rahman ismi de sade­ce varlığa delâlet ettiği için “Allah” isminden daha hususî ol­muştur. Rahim ismi de, Vücûdun hükmünün tafsiline ve varlık­larda onun taayyünlerini izhâra tahsis edilmiştir.

Şu halde açıklanan şeyi anlayıp, daha önce bu iki ismin açık­lanması ve de istivanın sırrı, Arş ve Kürsî’nin sırrı hakkındaki açıklamaları hatırlarsan, bu isimlerin bilgisiyle tahakkuk etmiş olur, bunların pek çok sırrına muttali olursun.

Sonra şöyle deriz: Her şeyin, çoğul veya fert olarak, mertebe veya varlığı açısından Hakka istinat etmesi gerekir. İşte bu ne­denle bu iki ismi diğer isimlere mertebe ve üstünlük açısından takdim edip, şöyle buyurmuştur: “De ki: İster Allah deyiniz, is­ter Rahman deyiniz. Hangi isimle dua ederseniz edin, en gü­zel isimler ona aittir,” (İsra, 110)

Sonra bilinmelidir ki: Rahmet, külli tek hakikattir. Rahmete mensup olan ve Hz. Peygamberin “Allah’ın yüz adet rahmeti vardır” hâdisiyle işaret edilen çokluk ise, rahmetin mertebeleri­ne racidir. Rahmetin yüz sayısına tahsisi, zikredilmesi hadiste teşvik edilen küllî isimlere/99 isim işarettir; Cennet mertebele-rindeki durum da böyledir.

Binaenaleyh, sayılan isimlerin her birisinde rahmetin bir hük­mü vardır. Çünkü isimler, daha önce açıkladığımız üzere, bir açıdan müsemmâmn aynıdırlar. Müsemmâ ise, Vücûd-ı Mut-lak’m sahibi olan er-Rahmân’dır. Daha Önce, isimlerin hükümle­rinin sadece mazhârlarıyla zuhur ettiklerini belirtmiştim; maz-hârlar ise, varlıkları açısından dikkate alınmadıklarında, ademi nispetlerdir. Nispetlerin itibarı, ancak Vücûd ile mümkündür. Şu halde isimlerin ve mazhârlarından ibaret olan “a’yân”ın hük­mü, Vücûda tabidir.

İşte bu, daha önce dikkat çektiğimiz er-Rahmân isminin hük­münün umumi olmasının sırrıdır.

Şu halde dünyaya gönderilmiş bir tek rahmet, rahmetin nis­petlerini birleştiren/cami bir nispettir. Bu nispet, Hakkın tecellî­sinin ve isimlerinin hükümlerinin, her halde, vakitte ve mertebe­de kabiliyetlere ve bunların hükümlerine göre taayyün ettiğini belirttiğimiz üzere, kuşatıcı bir mertebede zuhur etmiştir. Dok­san dokuz rahmet ise, rahmetin mertebeleri ve sayılan isimler­deki hükümlerinden ibarettir.

Bu durumda birleştirici nispet, küllî açıdan rahmetin hükmü­nü izhâr eder; zikredilen isimler ile de, rahmetin tafsîlî hüküm­leri zuhur eder; hepsinin birliğiyle ise, işin sonunda rahmetin gazabı geçmesinin sırrı zuhur eder.

Daha önce defalarca belirttik ki, işin sonu, başlangıcın benze­ri, hatta ta kendisidir. O, başlangıç ve son arasında ortaya çıkan nispetlerin hükümlerinin tedahülünden dolayı iki taraf arasında gizlenmiştir. Sonra, öncelik hükmü, işin sonunda kemâle erer ve böylelikle sonuçta baskınlığı zuhur eder. Çünkü her işte hüküm, “cem” sırrıyla olmak şartıyla önce olanlara aittir; nitekim daha önce defalarca bu meseleye işaret etmiştik.

Kıyamet günü gelip, bu birleştirici nispet isimlere bölü-nen/teferru’ doksan dokuza eklenip, el-Muntakim, el-Kahhar ve benzeri isimlerin hükmü sona erdiğinde, yaratılışın başlan­gıcında rahmetin gazaptan önce gelmiş olmasının sırrı zuhur eder.

Varlıklar/mevcudat, isimlerin ve hakikatlerin mazhârlan, insan da bu varlıkların en kapsamlısı ve kâmili olunca, ilâhî emir, kulları arasında bu küllî ve tafsîlî hükmün mazhârı olan ve rahmete tahsis edilmiş kimselerin bulunmasını iktizâ etmiş­tir. Böylelikle bu kul, hadiste kıssası anlatılmış olan “sicillat” sahibi olur. Bu insanın ahadiyet-i cem sırrını taşıyan bineği de, içinde “La ilahe illellah/Allah’tan başka ilâh yoktur”un bu­lunduğu şeyden ibarettir; bu binek, öncelik, câmilik ve ahadi-yetin sahibidir. Böylelikle bu binek, bütün isimlere baskın olur.

En kâmil tahkike göre: Rahmetin hükmü, isim mertebelerin­de tafsil nispetiyle ve kesret de çokluk ve ahadiyetiyle sirayet et­tiği için, gâliplik ve mağlupluk rahmete raci iki hüküm olmuş­tur. Binaenaleyh rahmet, a ha diyeti/birlik ve tafsîlî nispetleri bir­leştirmesi açısından, galiptir; bizzat kendisi, ferleri, her ismin mertebesinde o isme göre taayyün eden cüzî nispetleri açısından ise, mağluptur. Böylece rahmet, galip olan mağlup, mahkum olan hâkimdir. Aynı durum, işaret edilen mazhârda da böyledir. Çünkü “sicil/yazılmış” olarak doksan dokuz, bu kulun işlemiş olduğu kötü fiillerinin halinin nüshâsıdır; “La ilahe illellah/Al­lah’tan başka ilâh yoktur”ı içeren binek ise, işlemiş olduğu iyi davranışlarının nüshâsıdır. Böylelikle kendisine izafe edilmiş iyi fiil, bu kötü fiillere baskın olmuştur. Şu halde bu kul, iyi fiili açı­sından galip, kötü fiili açısından ise, mağluptur.

Bu makamın üstüne çıkan kimse, fiilin fail ile birlikte kendi nefsine galip geldiğini görür; çünkü bu makam sahibinin zevki­nin üzerine terakki ederse, aleme nispet edilen bütün fiil ve sı­fatların, Haktan sâdır olduğunu ve mümkünlerle birlikte olmak şartıyla tekrar ona döneceklerini görür. Mümkünler, kendileriy­le beslenmenin gerçekleştiği mânâları taşıyan gıda maddeleri gi­bi, sadece şartlardır; böylelikle bu maddelerle amaçlanan şey, ta­lep sahibine ulaşır ve onunla birleşir, bununla birlikte arada farklılık bulunmaz, bunun ardından “ara” da ortadan kalkar.

Artık, “er-Rahmân ve er-Rahim” isimlerine ait bir ilave kal­mıştır, bunu zikredip, bununla -Allah’ın izniyle- bu isimlere da­ir açıklamalarımıza son vereceğiz.[159]

Rahmetin Hazretleri/Mertebeleri

Bilinmelidir ki: Rahmete mahsûs mertebeler, üçtür: Zuhur mertebesi, bâtmlık mertebesi ve ikisini birleştiren/cem mertebe; daha Önce, temyiz mertebelerinde ve başka bir takım yerlerde bunlardan bahsetmiştik.

Her varlık, bu mertebelere sahiptir ve bunların hükmünden hali değildir. Bu üç mertebeye göre rahmetin hükümleri, sait-lerde, şakilerde, mücerret ruhlar gibi bedenleri olmaksızın sa­dece nefisleriyle nimetlenen kimselerde, ya da sadece bedenle­riyle nimetlenenlerde ve bu ikisini birleştirenlerde, ayrıca cen­nette sûretleriyle değil de amelleriyle nimetlenen saitlerde çe­şitli kısımlara ayrılır; Cennette saitlerin ilimleriyle nimetlenme-lerinin nedeni, onların “ameller” cennetinde surî olarak nimet-lenmelerini gerekli kılacak şeyler hazırlamayışlarıdır. Bununla birlikte başkalarına nispetle nimetleri çoktur. Bunların zıddı ise, Allah’a dair ilimleri olmayan zahit ve âbidlerdir; çünkü bu kimselerin ruhları, kendileriyle ilâhî ve ilmi mertebeler arasın­daki münâsebetin yoksunluğundan dolayı, rûhânî nimetten çok az nasiplenirler.

Bu nedenle, yani aradaki münâsebetin yoksunluğundan do­layı, bu kimselerin himmetleri, amel esnasında amelin ve netice­sinin ardına taalluk etmemiştir; aksine onlar, ameli gaye zanne­dip, onun katında/lede’1-amel durmuşlar, kendilerine vaat edi­len şeyleri arzulayıp veya sakmdınldıklan şeylerden korkarak amelle sınırlı kalmışlardır.

İki nimeti tam olarak birleştirenler ise, ilim ve amelde kâmil payı elde edenlerdir; bunların örneği, Hz. Peygamber ve veli ve kâmillerden ona varislik kemâline eren kimselerdir.

Rahmet varlığın kendisi; Vücûd, nûr ve daha Önce de dikkat çektiğimiz gibi ademî/yokluk hüküm, zulmetin/karanlık sahibi ise, nurun kendisinde daha yetkin ve şâmil zuhur ettiği kimse, Hakka nispetle kulların en yakını ve en kâmili olmaktadır. Bu ne­denle Hz. Peygamber, Rabbinden zahirini nûrlandırmasmı talep ederek, saç, deri, et ve benzeri zahirî organlarını zikretmiştir. Bu­nun ardından ise, kalb, görme ve işitme gibi bâtını uzuvlarını say­mıştır. Hz. Peygamber, tek tek bunların sayımını bitirdikten son­ra, bunların hepsinin birliğinin/ahadiyet-i cem’ihî lisanıyla konu­şup, şöyîe buyurmuştur: “Allah’ım beni nûr kıl, beni nûr kıl/”

İşte bu, zahir ve bâtm, mücmel ve mufassal olarak bütün açı­lardan rahmetin hükmüdür.

Bu makamın sahibinde, ademe/yokluğa dönük yönü olan imkân verililerinin hükmünden, sadece bir açıdan bir tek nispet kalır. Bu nispetle, bu kimsenin ubudiyeti sabit olur ve bununla kendi sureti üzerinde bulunduğu kimseden/Hak ayrılır.

Hakkın, peygamberini alemlere rahmet olarak gönderilen ve de müminlere karşı rauf ve rahim diye tarif etmesini hatırlayı-nız! Allah’tan niyaz et ki, seni de bu en büyük efendiye bu üstün Ve şerefli makamda vâris kılsın! Bu makamın sahibi, insân-ı kâmil’dir. Zikredilen hal ise, kemâlin haddinin cüzlerinin en bü­yüklerinden ve bu makama mahsûs vasıfların en kâmillerinden birisidir.

Bu, böyle bilinmelidir.

Şimdi, tekrar konumuza dönüp, şöyle diyoruz:

Cehennemde de durum bu şekildedir; Çünkü, cehennem ate­şi müminin bâtınına tesir edemez. Münafık ise, zahirle ilgili olan en üst katta azap görmez, o, bâtınla ilgili en alt katta azap görür. Müşrik ise, saadeti tam olan saidin mukabilinde, hem üst ve hem de en alt katta azap görür.

Burada zikredilmesi mümkün olmayan bir takım konular vardır ki, akıllı kişi, daha önce yapılan işaretlerden bunları anlar.

Bu kısımların, bir takım tafsil ve hükümleri vardır, bunları zikretmek, sözü uzatmaya neden olacaktır. Bu nedenle, bunları zikretmekten vazgeçip, bu kadarıyla sınırlı kaldnn. Bu sûredeki “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazap ettiklerinin-kine değil” âyetinden bahsederken, bu meselenin sırlarından kalanları, âyetin gerektirdiği ve Hakkın takdir ettiği ölçüde -Al­lah’ın izniyle- zikredeceğim.

Sonra bilinmelidir ki: er-Rahim isminin hükmünden ibaret olan tahsis, daha önce belirttiğimiz gibi, “iki kabza/iki tutuş”ya tabi olan iki türden ibarettir. Bunların birisi, şüpheli şeyleri orta­dan kaldırmak suretiyle nimet sebeplerini, saadet ehline tahsis etmektir. Nitekim Allah teala şöyle buyurmaktadır: “De ki: Al­lah’ın kulları için çıkardığı zinetini ve temiz rızıklan kim ha­ram kılar? De ki: onlar, dünya hayâtında imân edenlere aittir, kıyamette ise sadece onlara aittir.” (Araf, 32).

Çünkü dünya, çokluk ve karışım diyarıdır. Binaenaleyh bu nimetler, dünya hayâtında sıkıntı ve mekan hükümleriyle karış­mış olarak müminlere aittirler; âhirette ise, bu nimetler saf ola­rak müminlere ait olacaktır.

Şu halde er-Rahim ismi, nimet sebeplerini ve ihsan kaynakla­rını sıkıntı ve kir pisliklerinden arındıran şeydir.

Tahsisin diğer türü ise, saitlerin mutlak anlamda şakilerden, temyiz edilmesi ve dünya hayâtında meydana gelen benzerlik-ten/teşabüh ayıklanmasından/taMis ibarettir. Dünya hayâtında bu benzerlik, er-Rahmân isminin umumiliğinden kaynaklan­maktadır. Dünya hayâtında şakilere ait olan rahmet, rahat vb. şeyler, ayrıca bunun zıddı olarak sait müminlere ait olan sıkıntı ve elemler, rahmetin hükümlerindendir.

Aynı zamanda, zahir alimlerinin büyüklerinden bir guruba göre “er-Rahmân”, mânâsı açısından umumi, lafzı açısından hususî iken, “er-Rahim”, lafız yönünden umumi, anlamı yönün­den ise, hususîdir. Bu görüş, bir açıdan “tahkik” diliyle işaret et­tiğimiz gerçeğe uygundur; gerçi bizim işaret ettiğimiz gerçek, zahir ehlinin bilgi kaynağından elde edilmemiştir.

Hz. Peygamberin işlere dair bilgisinin kemâline ve Hz. İbra­him’in babasına söylemiş olduğu söze bak! Allah, bu ifâdeyi Kur’an’da bize hikaye etmektedir: “Ey babacığım! Sana Rah-mân’dan bir azap ulaşmasından korkuyorum.” (Meryem, 45).

Buna göre Hz. İbrahim, o gün babasının üzerinde hükmü olan isme riâyet etmiştir ki, o isim, er-Rahmân ismidir; çünkü babası, rahat ve selâmet içinde bulunmaktaydı. Böylece Hz. İb­rahim, er-Rahmân isminin kuşatıcı bir isim olduğuna ve ihatası altında rahmetin dışında hükmü bulunan isimlerin de bulundu­ğuna babasının dikkatini çekmiştir. Bu hüküm, er-Rahim ismine ait arınma ile âhiret hayâtında zuhur eder, böylece halis rahmet kısmı, kendisine zıt bütün hükümlerden ayrılır ve her ismin Özelliği, kendisine göre zuhur eder.

Buna göre Hz. İbrahim babasına adeta şöyle demiştir: “İçin­de bulunduğun rahat ve emniyete aldanma! Çünkü el-Munta-kim isminden, zikredilen arınma ve ayrışma yoluyla er-Rahmân isminin hükmü ayrıldığında, şimdi içinde bulunduğun halden farklı şiddetli ve zor şeylerle yüz yüze gelirsin. İşin ve vaktin uy­gun olduğu sürece bunu anlamaya çalış!” Bunun üzerine Allah, Hz. İbrahim’in dikkatini çektiği konudan babasının idrâkini per-delemiştir; bunun nedeni ise, Allah’ın takdir ettiği herhangi bir Şeyin gerçekleşecek olmasıdır.

Burada önemli bir sır vardır ki, buna dikkat çekip, bu âyete dair açıklamalarımıza sona erdireceğiz. Bu sır şudur: er-Rahim ismine izafe edilen tahsis, irâde hükmüdür; çünkü irâde, daha önce açıkladığımız gibi, aslî-ilk isimlerden birisidir. Er-Rahim ise, ihatası altındaki isimlere nispetle külli isimlerden sayılsa bi­le, zikredilen ilk-ana isimlerden sonra gelmektedir.

Ardından, irâdeye nispet edilen tahsis, kâmil tahkikte ilmin hükümlerinden birisidir; çünkü bütün tahsisler irâdeye dayan-saydı, irâde olması özelliğiyle irâdenin kendi tahsisi, ya kendisi­ne dayanmış olurdu; bu durumda bir şeyin, kendisine bağımlı ve kendisi için bir sebep olması gerekirdi ki, bu doğru değildir; ya da, bu irâdeden önceki başka bir irâdeye dayanmış olması ge­rekirdi ki, buna dair sözümüz, önceki irâde hakkındaki sözün aynısıdır. Böylece iş, devir veya teselsüle ulaşır ki, her ikisi de, bu tarzda imkânsızdır/muhal. Ayrıca, ilkinden başka bir irâde bulunsaydı, ilim ve hayâtın da irâdeye dayanmış olması gerekir­di, halbuki irâde, bunlara dayanmaktadır ve irâdenin mertebesi, hayât ve ilmin mertebesinden daha sonra gelmektedir. Şu halde, ilim ve hayâtın irâdeye dayanması, geçerli değildir.

O halde irâde, gerçekte, Zât’a ait özel bir taalluktur, bu taal­luk, ilim ile taayyün eder ve ilimde sabit olan tahsisleri ortaya çı­kartır; yoksa irâde, ilimde tahsisi bulunmayan bir şeyi tahsis et­mez. İlim, ilim olması yönünden Zât’m özel bir taallukudur, bu taallukun hükmü de, bilinen/malum ve irâde edilen şeyde ve onlara göre belirlenir/taayyün. Şu halde mümkünün yaratılışla ilgili “tercih” nispetini ve bunun levazımını kabul etmesi, ilmi hükmü belirler/ta’yin; ilmî hüküm ise, irâde ve ihtiyar nispetle­rini ve bunların hükümlerini belirler/ta’yîn.[160]

Bu makamın, “ümena/eminlerin”nm kendileriyle bezendiği bir takım sırlan vardır. Ümena/Hakkm Emin Kullan, sıdk/doğ-ruluk ve inayet ayaklarıyla bu makâmm zirvesine yükselirler. Şayet sen de, ulvî himmet ve kâmil istidat ehli isen, bu sırların hazinesine ve bu nurların kaynağına seni muttali kılması için Hakka yönel! Bu talebine cevap verilirse, yüksel, bak, uzaklaş ve artık konuşma!

Allah, kullarına karşı latiftir, dilediklerini rızıklandırır. Allah, güçlü ve azizdir.[161]

Din Gününün Sahibidir. (Fatiha, 3)

Bu âyet, çeşitli meseleleri içermektedir.

Bunlardan bazıları şunlardır: Mülkün sırrı; günün sırrı ve ibâdete, cezaya, boyun eğmeye ve daha sonra Allan’ın-izniyle- dikkat çekeceğimiz başka şeylere delâleti yönünden dinin sırrı. Öncelikle -Allah’ın yardımıyla- bunlardan tek tek bahset­mekle başlayacağız, daha sonra ise, bütünü açısından bunlardan bahsedeceğiz; nitekim daha önce de böyle hareket etmiştik. Şöyle deriz:[162]

Mülkün Sırrı

Mülk, şiddet ve kuvvet demektir; aynı zamanda milk, kudret ve tasarruf anlamında da kullanılır. “Melikü’t-tarik”, dilde, yo­lun ortası demektir. “Melikü’d-dabe”, hayvanın sürücüsü ve rehberi demektir. Meleküt, zahir ve bâtını kapsaması açısından, bu kelimenin mübalağa siygasıdır.

Bu kelimenin içermiş olduğu bütün bu anlamlar, Hak için sahîh olan anlamlardır. Çünkü Hak, kuvvet ve metanet sahibi­dir; rehber ve kayyumdur; her şeye kudreti yetendir; dilediği her şeyi yapandır; her şeyin melekütü onun elindedir.

Meleküt’te ince bir sır bulunmaktadır. Şöyle ki, meleküt, mülkteki mübalağadır. Mülk, sadece zahirle ilgilidir, çünkü yaratıklarda mülk ve mâlik, onları Haktan farklı olarak kalple­re ve bâtınlara mâlik yapamaz; Hak ise, bunların hepsinin mâ­likidir. Hakkın bâtını olarak mâiik olması, Kalbin, Hakkın iki parmağı arasında bulunup, dilediği gibi onu çekip çevirmesi itibarıyladır. Fiil ve tasarrufa dair her zahir, bâtına tabidir. Şu halde bâtında melik olmak, zahirde de melik olmayı gerektir­diği halde, zahirde melik olmak bâtında melik olmayı gerektir­mez.

Bundan dolayı bazı kimseleri görürüz ki, herhangi birisini sevdiklerinde bâtın ve zahiriyle o kimseden etkilenirler; sevdiği kimse, onun meliki, sultanı ve efendisi olmasa bile, yerleşik ıstı­laha göre onun mâlikidir.

Gerçi keşfe ait tahkik şu bilgiyi vermiştir: Bütün aşıklar, ger­çekte kendi nefislerini severler, fakat, sevgilinin sureti, kendile­ri için bir ayna mesabesindedir. Bu aynada seven kimse, tam münâsebet ve rûhânî paralellik/muhazat açısından, kendisini müşahede eder. Şu halde “maşuk/sevilen” diye isimlendirilen şey, sevenin kendisini sevmesinin ve kendisinde tesir etmesi­nin şartı olur.

Bunun sırlarından birisi şudur: İnsan, ilâhî ve kevnî mertebe­leri kapsayan özet bir nüshadır. Her şey, insanda bulunur, bu­nunla birlikte herkes, aşın yakınlık ve vahdet/birlik hükmünün kesrete/çokluk baskm gelmesinden kaynaklanan mündemiçlik nedeniyle, bunu idrâk edemez. Şu halde herhangi bir şey, ken­disinden veya kendisine münasip başka bir şeyle, adeta bir ayna gibi manevî ve rûhânî bir paralellik/muhazat makâmmda bulu­nursa, bu ölçüdeki farklılık ve -benzerliğin yanı sıra- orta uzak­lık, o şeyin kendisiyle o şeyden veya benzerinden farklılaşan şeyde suretinin zuhur etmesinin nedeni olur. Böylelikle o kimse, kendisinden ayrılan şeyde kendisini idrâk eder ve yakınlık ve ahadiyet/birlik perdesi ortadan kalktığı için nefsini müşahede edebilmesi mümkün olur;s bunun neticesinde ise, tecellîgâhı ha­line gelmiş olan bu şeyde kendisini sever.

Bu makamın, başka önemli bir takım sırlan vardır ki, burada onları zikretmek uygun değildir; bu, sadece bir değinme ve işa­retten ibarettir.

Sonra şöyle deriz: Bilindiği gibi bu âyet “Melik-i yevmi’d-din, Mâlik-i yevmi’d-din” şeklinde de okunmuştur. Her iki okumanın da dil açısından kendisine özgü ve başkalarının ortak olmadığı anlamları vardır.

Zahir ehli, bunların arasında çeşitli farklar zikretmiştir. Bazı alimler, “Melik” okuyuşunu, bazıları ise, “Mâlik” okuyuşunu üstün saymışlardır. Her bir gurup, tercih ettiği görüşün doğru­luğuna dilin gerektirdiği çeşitli açılardan delil getirmişlerdir. Ben, burada onların görüşlerinin detaylarını zikredecek değilim. Şu var ki, bu görüşlerden sadece iki kelime arasındaki farkın an­laşılmasını temin edecek görüşleri zikredeceğim, böylece dilin hükmü açığa çıkmış olur. Sonra da, Hakkm bu konuda bahş et­tiği ve zevkimin gerektirdiği şeyleri dile getireceğim. Şayet, zev-kî bilgileri, dilin ıstılahı anlamından anlaşılan şeylere tatbik et­mek amacım olmasıydı, nakil ehlinin herhangi bir görüşünü ak-tarmazdım. Fakat, kitabın başında zikredilmiş olan taahhüdüm­de dikkat çektiğim bu hikmetten dolayı, bu kadar nakilde bu­lunmayı istisna etmiştim.

Şöyle derim: Melik ve mâlik arasında zikredilen farklar ara­sında şu vardır: Mâlik, kölenin sahibidir; Melik ise, halkm hü­kümdarıdır/melik. Köle, halktan daha zelil bir haldedir, bu ne­denle mâliklikteki baskmın/kâhr, melikliktekinden daha fazla olması gerekir. Şu halde mâlik, hal olarak melikten üstündür. Melik, siyaset ve gücüyle birlikte bazı açılardan meliktir; mâlik ise, her halükarda mâliktir ve ölümden sonra da, velayet ona aittir.

Ayrıca şunu ileri sürmüşlerdir: Hak, “mâlikü’1-mülk/mül­kün mâliki” olmakla övülür, “melikü’1-mülk” olmakla övülmez. Bunun delili şu âyettir: “De ki: Allah’ım, mâlikü’l-mülksün.” Böylece mâlik’in, melik’ten üstün olduğu sabit olmuştur.

Ayrıca şunu ileri sürmüşlerdir: Melik, bazen mâlik olur, ba­zen ise olmaz; aynı şekilde mâlik de bazen melik olduğu gibi, bazen olmaz. Şu halde meliklik ve mâliklik, zaman zaman bir­birlerinden ayrılabilir. Şu var ki, mâliklik, serbest tasarrufun se­bebi iken, meliklik böyle değildir; buna göre mâlik, bu anlamca melikten daha üstün olmaktadır.

Bilinmelidir ki: Bu kelimenin -ister “Melik” ve isterse de “Mâlik” olsun- içermiş olduğu kemâl özelliklerinin hepsi Hak için sabit olduğu için, âyet iki rivayetle de varit olmuştur; çün­kü birleştirmek/cem, daha üstün ve daha kâmildir. Hakkın emri bir ve bütün isim ve sıfat mertebelerindeki tercih de, bir tek nispetten olan tek şeye ait olunca, bu tercih edici emirden dolayı vahdaniyet özelliğindeki ilâhî emir, tercih edilmiş diğer şeylere bu makam ve mertebede ulaşır; bu tek emir, Hakkm mazhârı, rubûbiyet ve bu durumda ihatası altında bulunan şeylere karşı tahakküm sırrının taşıyıcısıdır; nitekim daha önce bunu belirtmiştik.

Şimdi -Allah’ın izniyle- her birisiyle okumak caiz olmakla birlikte, iki kıraatten birisini tercih etmeyle ilgili zevkî emrin ge­reğini zikredeceğim.

Bu tercihin konusu, tahkik kaidelerinin gerektirdiği bir takım sırlardan dolayı “Mâlik” olmaksızın “Melik-i yevmi’d-din” oku­yuşudur.

Bu sırların birisi, şudur: Mâlik, “Rab” isminde mündemiçtir; çünkü Rab isminin dildeki anlamlarından birisi, “mâlik” de­mektir. Kur’an, i’caz/aciz bırakma ve vecizlik özelliğiyle nazil olmuştur. Şayet “Mâlik” okunuşunu tercih etmiş olsaydı, icazla çelişen bir çeşit tekrarlama olacaktı. Kâmil keşif ise, varlıkta as­la tekrar olmadığını ifâde etmiştir. Şu halde, bundan dolayı “Mâlik” değil, “Melik” okunuşunu tercih, zorunludur.

Bu meseledeki diğer sır ise, iki öncüle dikkat çektikten sonra ortaya çıkacaktır: Bunların ilki, son başlangıcın benzeri, hatta ay­nısıdır şeklinde ifâde ettiğim kuralı hatırlamaktır; çünkü sonlar, öndekilerin aynısıdır. Diğer öncül ise, varlıkta meydana gelmiş bütün işlerin, tesadüfen gerçekleşmeyeceğidir; aksine varlıktaki her şey, vasıtalar ve mazhârlar bunu bilinmez yapsa bile, Hak tarafından amaçlanmış ilâhî bir tertip ile gerçekleşir.

Her vakitte Varlık/Vücûd ile vasıflanan mümkünler, bundan daha kâmil ve şerefli olan şeyi kabul etme gücünde değillerdir. Şayet akılar, bu tertibin sırrına ve bundaki ilâhî hükmün sırrına ulaşamazsa bu, kevnî acizlikten ve mümkün varlık olmaktan kaynaklanan bir eksiklikten doğar.

Bu meseleye, kısmen ve hatırlatma kabilinden Besmele’nin harflerinden bahsederken değinmiştik.

Bu durum sabit olunca, deriz ki: Gerçekleşen/vaki ve hükmü sürekli ilâhî tertibe göre Kur’an’m son süresi, “De ki: Ben insan­ların rabbına sığmıyorum” âyetiyle başlayan Felak süresidir; bu durum, sûrelerin tertibi esnasında ister bilinsin, isterse de bi­linmesin böyledir. Bu isim, bu sûrede “Mâlik” değil, “Melik” olarak yer almış ve Rab isminin ardından zikredilmiştir; üstelik bu sûrede bu ismin “Mâlik” şeklinde okunması caiz değildir. Şu halde bu durum, “Melik” şeklinde okumanın daha üstün oldu­ğuna delildir.

Ayrıca, Hak işin sonunda, büyük kıyamette ve de seyir ve soyutlanma/insilah halinin sona ermesinin ardından gerçekleşen vuslat haliyle tahakkuk esnasında kopan küçük kıyametlerde[163] birlik çokluğa baskın iken şöyle buyurmaktadır: “Bugün mülk kime aittir: Vahid ve kahhar olan Allah’a aittir.” Mülk üzerinde hüküm sahibi olan, Meliktir. Şu halde bu âyet de, Melik kıraatinin daha uygun olduğuna delildir.

Müstakil isimlerin, izafe edilen isimlere önceliği vardır. Me­lik ismi, Mâlik isminin aksine müstakil olarak yer almıştır. Bunu teyit eden bir delil de, “Fâliku’l-isbah”, “Cailu’l-leyli sükna”, “zi’1-mearic” gibi izafe isimlerin rivayetle sabit olan sayılı isim­ler arasında zikredilmemiş olmasıdır.

Hz. Peygamberin hadisleri de, Kur’an’m sırlarını açıklar ve bu sırlara dikkat çeker. Hz. Peygamberin bir duasında şöyle buyur­duğu hadislerde yer almıştır: “Hamd, sadece sana aittir. Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Her şeyin rabbı ve melikisin.”

Hz. Peygamber, bu hadisinde “mâlik” dememiştir. Bu bağ­lam, fatihanm başlangıcında zikredilmiş isimler için daha uy­gundur.

Ayrıca, dil alimleri, Mâlik’in Melik’ten üstün olduğuna dair bir delil zikretmişlerdi. Buna göre Mâlik, kölenin sahibidir ve kölesi hakkında sınırsız tasarruf sahibidir, melik ise, böyle değil­dir. Çünkü Melik, iktidar ve siyaset gücüyle ve de sadece bazı açılardan meliktir. Kuşkusuz böyle bir yaklaşım, geçersiz bir kı­yastır, bu kıyas, Hakta değil, sadece yaratıklarda geçerli olabilir. Çünkü açıktır ki, Hak mutlak tasarruf sahibidir ve bütün açılar­dan mülkün sahibidir. Şu halde başkasının meliMiği Hak ile kı­yas edilemez. Vasıflar ve isimler, özellikle şeriat ve burhan ile açıklanmış olanlar olmak üzere, en kâmil anlamları cihetinden Hakka izafe edilebilirler, bu böyle bilinmelidir!

Şu halde bu durum, “Meliki-yevm” diye okumanın daha üs­tün olduğuna delildir. Mâlik’in bâtın açısından sırrı ise, Rab is­mi hakkındaki açıklamalarımızda mündemiçtir; artık bunu tek­rarlamaya gerek duymuyorum.

Allah, mürşittir.[164]

“Yevm/Gün”in Sırrı

Bu kelimenin sırlarından söze başlamadan önce, bir mukad­dime takdim etmek gerekmektedir. Bu mukaddime, zamanın hakikatine, ona ait hususlara ve ilahiyattaki dayanağına dikkat çekecek ve daha önce ifâde edilmiş asılları hatırlatacaktır. Şöyle derim:

Defalarca belirttik ki: Mutlak ilâhî gayb hakkında, sonluluk, tayin, takyit ve benzeri şeylerle hüküm verilemez. Mümkünler ise, gayr-ı mütenahidir. Fakat mümkünlerden varlığa dahil olan ve her vakitte, mertebede, halde, mevtinde ve her bir isme nispetle Zâtı gayb’den zahir olan şey, belirli bir emir olabilir; binaenaleyh bu emrin, bir başlangıcı ve takdir edilmiş bir sonu vardır.

Küllî hakikatler ve varlıklarda hüküm sahibi olan ilâhî isim­ler, hükümleri itibarıyla sonludur; fakat, bir kısmının hükmü, bir defada sona erirken, bazısının hükmü, cüzî ve tafsîlî açıdan değil, küllî açıdan sona erer. Daha önce de açıkladığım gibi, in­san, çeşitli durum ve özelliklerle taayyün etmiş farklılaşmış ve sınırlanmıştır. İnsanın, bütün bu özelliklerden ayrılması müm­kün değildir, fakat bir kısmından ayrılabilir. Şu halde Hakkın gaybmdan kendisine ulaşan herhangi bir tecellî veya hitap veya hüküm, insanın durumuna göre gelir ve halinin ve mertebesinin hükmüyle boyanır.

İlâhî hükmün kaynağı ve menşei, taayyün-i evveldir/ilk ta­ayyün. Taayyün-i evvelin, daha önce açıkladığı tarzda, nüfuzu ve sürekliliği vardır.

Bu açığa çıkınca deriz ki: Zamanın aslı, ed-Dehr ismidir; bu

da, diğer esmai nispetler ve küllî hakikatler gibi makûl bir nis­pettir. Ed-Dehr, ana isimlerden birisidir ve hükümleri, bütün alemlerde farz edilen takdirlere göre taayyün eder. Bu takdir­ler/ölçüler, mümkünlerin varlıklarının ve hükümlerinin halle­rine, isimlerin eserlerine, bunların semavî ve kevkebi/yıldızlara ait mazhârlarma göre belirlenirler.

Her bir isim, belirli bir mertebe ile sınırlanması açısından kendisine özgü -gerçi, başka isimlerle başka şeylerde ortaktır-hükümleriyle farklılaştığmda, ilâhî emir, her bir ismin hükümle­rinin mahallinin ve bu hükümleri tayin ettiren şeylerin mahsûs mümkün “a’yân”m olmasını gerektirmiştir; bunlar, isimlerin hükümlerinin mazhârları ve rubûbiyetinin mahallidirler[165]. Şu halde kendisine mahsûs hükümleri, bu hükümleri kendileri için nihayeti gerektiren tarzda kabul eden varlıklarda sona ererse, hükümranlık/saltanat, başka varlıklarda “el-Âhir” ismine ait olur; bu ismin hükümleri de, geride kalır, bunlar, ya saltanatı olan herhangi bir isme tabilik yoluyla katılır veya hükümleri or­tadan kalkıp, o isim gaybe katılır veya başka bir ismin altına gi­rer. Bu yeni isim, ihata yönünden ilk isimden daha kapsamlı, hü­küm açısından daha devamlı ve saltanatı açısından ise daha güçlüdür.

İşte, bütün alemlerde, diyarlarda ve mertebelerde /mevtin durum bu şekildedir. Bundan dolayı şeriatlar, vahiyler/ilham­lar, ilâhî tecellîler farkMaşırlar; bunların bir kısmı, diğerlerine egemen olur ve onu hükümsüz kılar/nesh. Bununla birlikte hepsi de, sahihtir ve hepsinin aslı ve Hakkın emri yönünden hükmü birdir.

Her vakitte bütün mertebelere, mevtinlere, cinslere, türlere, alemlere nispetle saltanat ve baskınlık, sadece bir tek isme aittir; diğer isimlerin hükmü ise, bu galip isme tabidir, nitekim daha önce bu meseleye defalarca işaret etmiştim. Çünkü sultan, sade­ce Allah’a aittir, hüküm sahibi ve bütün isimleri birleştiren ulû-hiyet de, tektir, ulûhiyetin emri de, tektir. Şu halde bu emrin mazhârı, bütün vakit ve hallerde ancak tek olabilir. Çünkü ilâhî vahdet/birlik ile nizâm meydana gelir ve bu nizâmın hükmü, bütün varlıklarda devam eder. Allah Teâla’nın “Şayet orada Al­lah’tan başka iki ilâh bulunsaydı, fesat çıkartırlardı” (Enbiya, 22) âyeti buna işaret etmektedir.

Bu durum, muhakkiklere göre kesin olan gerçeklerden birisi­dir.

“Mevalit” hükümlerinde “tavali”i benimseyen kimselerin gö-rüşleri, bu esasa dayanmaktadır. Buna göre bu insanlar, hükmü doğum esnasında ufuktan zahir olan ilk şeye nispet ederler; bu, işin başlangıç ve nihayette işin varış noktasıdır. Bu durumda yetkinin sahibi olan ilkin dışındaki şeyler ise, kendisine tabi ve onun hükmüyle boyanmıştır.

Daha önce Hakkın el-Evvel ve ez-Zâhir olduğunu belirtmiş­tik; bu kitabın pek çok yerinde, evvelliğin sırlarına dikkat çek­miştik, bu bağlamda, onları hatırlarsan, Allah’ın izniyle doğru yolu bulursun!

Sonra şöyle deriz: Şu halde vakitlerin, günlerin, ayların, yılla­rın ve büyük devirlerin belirlenmesi/tayin, isimlerin hükümle­rine ve zikredilen hakikatlere tabidir. Arş, Kürsî, Felekler, yıldız­lar/kevkeb, işaret edilen hüküm sahibi hakikat ve isimlerin mazhârları ve onların hükümlerini belirleyen şeylerdir.

Buna göre devirler ile, isimlerin kapsayıcı ve kuşatıcı olan küllî hükümleri zuhur ederler. “Anlar” ile ise, müsemmâya delâ­letleri ve ondan farklı olmayışları açısından zatî hükümleri zu­hur eder; nitekim daha önce bunu açıklamıştık. Bu iki mertebe arasında bulunan, günler, saatler, aylar, seneler ise, bu iki asıl arasında gerçekleşen girişik hükümler/mütedahil itibarıyla ve bunların arasında ortaya çıkan nispet ve asırlara göre zuhur ederler. Bunlara örnek olarak, mutlak varlığın özelliği olan vah­dette veya imkânın lâzımı olan çoklukta/kesret ve bunların ara­sında meydana gelen ve bunlardan doğan varlıklardaki emir/durum verilebilir.

Bütün feleki suretlerin ve başka suretlerin, Arş’a nasıl dere edildiğine bak! Bununla birlikte Arş, hareket açısından bunların en hızlısıdır. Gör ki, Arş’in hareketiyle günler nasıl ölçülmekte­dir? Bundan, Zât’a delâleti ve belirttiğimiz gibi ondan farklı ol­mayışı açısından ed-Dehr ismine terakki et. Ferd ve bölünmeyen zamandan ibaret olan “an”ı düşün! Çünkü o, gerçek varlık-tır/vücûd-ı hakîkî. Onun dışındaki şeyler ise, ister mazi isterse de gelecek zaman olarak farz edilsin, madum şeylerdir. Şu hal­de an Vücûda; kesret ve imkân hükmü ise, “devir”e aittir; Vücûd-ı Hak ile varlıklar/a’yân arasında gerçekleşen ilişki ise, ha­reketin makuliyetine aittir.

Buna göre “an” ile devirler, vücûd/varlık ile imkân arasında, varlıklar ve renkler zuhur eder. Devirlerin mazhârı, olgularda/ek-van idrâk edilir; imkân ise, keşif ile idrâk edilir, zihinlerde ise ma­kûldür/akledilir. Böylece ed-Dehr’in ve zamanın hükümleri, taf-silleşir. Binaenaleyh devirlerin dayanağı “Kıyamete kadar yara­tıklarıma dair ilmimi yaz”; “An”m dayanağı ve kökeni ise, “Al­lah var idi ve onunla birlikte başka bir şey yoktu”, ayrıca “Her nerede olursanız olun, Allah sizinle birliktedir” ifâdeleridir.

Şu halde “an” ile, dakikalar ölçülür; dakikalar ile, dereceler ölçülür; dereceler ile saatler ölçülür; saatler ile gün ölçülür. İş, bu dörtlü sır ve bunları birleştiren sır ile tamamlanır.

Genişletirsen, haftalar, aylar, mevsimler, seneler olarak isim­lendirmiş olursun. Aksi halde, artırmak bağlamında yıla yapılan bir ilave tekrar olduğu gibi, güne ilave edilen şey de, tekrardan ibarettir.

Zatî müşahede ile tahakkuk edip, cem ve ahadiyet makamı­na ulaşma nimetine mazhâr olan kimse, “tekrar” hükmü vermez ve “an”m hükmünden devirlerin hükmüne intikal etmez; çünkü onun rabbi, kendisinin her gün bir “şe’n”de bulunduğunu bil­dirmiştir. Buna göre Allah, günü “O/Hüve” zamirine izafe edince, müşahede ve rivayetle, onun “bölünmeyen an” olduğu bilinir. Çünkü her mertebenin ve ismin günü, kendisine göredir. “Hüve/O”, isim ve sıfatları birleştiren mertebenin istinat ettiği bir olan Zât’a işaret eder. Bu makamdan, bu ve benzeri kullar, şu âyetin sırrına muttali olurlar: “Bizim emrimiz, göz açıp kapat­mak ya da, daha da yakındır,” (Kamer, 50)

Böylelikle, âyette zikredilen “daha yakın” olanı da bilir ve onu müşahede eder; bununla birlikte bildiği ve gördüğü şey, ona yeterli gelmez.

Allah, öğreten ve doğruya ulaştırandır.[166]

Din’in Sırrı

Bu kelimenin, pek çok sırrı vardır. Bu sırların, zihinlerde somutlaşması, pek çok idrâkte ve anlayışta belirmesi, ancak zevki bilgilerle ilgili bir kaç irfanî mukaddimenin hatırlanmasına bağlı­dır; bu mukaddimeler, bu sırlardan bahsetmeden önce genişçe an­latılmalıdır. Böylelikle, -Allah’ın izniyle- bunların içermiş oldukla­rı mânâları zikredebileceğiz. Bu mukaddimelerin faydası, din ke­limesinin içermiş olduğu dikkat çekilen sırları anlamayla sınırlı değildir. Aksine bunlar, genel olarak faydalıdırlar ve daha önce ifâde ettiğimiz düşüncelerin anlaşılmasında olduğu gibi, bundan sonra gelecek diğer konularda da kendilerinden yararlanılır.

Bunu belirtince, şöyle deriz: Sıfatlar, na’tlar ve benzerleri, bunlarla vasıflanan ve nitelen kimseye tabidirler. Şu anlamda ki, herhangi bir sıfatın mevsufuna izafe edilmesi, mevsufa ve onun zâtının bu sıfatın kendisine izafe edilmesini kabul etmesine gö­redir. Hak, hakikatinin künhü idrâk edilmese bile, kendisinin bildirip, haber verdiği ve anlattığı kadarıyla şöylece bilinmiştir: Hakka nispeti sahih olan na’t ve sıfatların O’na izafesi, bu sıfat­ların başkalarına nispet edilmeleri gibi değildir. Çünkü O’nun dışındaki şeyler, mümkündür ve her mümküne, imkân hükmü, ihtiyaç, kayıt, eksiklik vb. gibi imkânın levazımı sirayet etmiştir. Hak ise, hakikati açısından, bütün mümkünlerden farklıdır. O’na benzer olan, hiç bir şey yoktur. Şu halde na’t ve sıfatların Hakka izafe edilmesi, mutlak, küllî, kuşatıcı ve kâmil anlamda olabilir.

Kuşkusuz ki, ilim, en önemli nispet ve sıfatlardan birisidir. Şu halde ilmin, Hakka nispet ve izafe edilmesi, en eksiksiz, kâmil ve üstün tarzda olmalıdır. Binaenaleyh, fıtratlar imân nuruyla, selîm akıllar burhan nuruyla, kalbler ve ruhlar ise müşahede ve “iyân” nûrlanyla şahittirler ki: Hiç bir bilgi, Allah’ın ilminin dı­şında kalamaz, hiç kimsenin tevili ve anlayışı onun ilminin dı­şında değildir. Çünkü Hakkın ilmi, kendisisinin de haber verdi­ği ve bildirdiği gibi, her şeyi kuşatmaktadır.

Hakkın kelâmı da, aynı zamanda, O’nun bir sıfatı veya ilmi­nin bir nispetidir. Bu durum, zevk ehli olan muhakkiklerde de­ğil, fikir ehli arasında genellikle bilinen durumun aksinedir.

Kur’an, bu sıfatın sureti veya ilmi nispetidir, şu halde Kur’an da, ihata edicidir. Nitekim Allah, şu âyetle buna dikkat çekmiş­tir: “Kitapta hiç bir şeyi ihmal etmedik.” Bu konudaki başka bir âyet de şudur: “Kuru ve yaş hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir ki­tapta bulunmasın.” (Enam, 59)

Şu halde, Kur’an’da bulunan herhangi bir kelimenin dilde çe­şitli mânâları var ise, bütün bu anlamlar Hak tarafından kast edilmiştir. Herhangi bir kimse, Hakkın kelâmına dair Kur’an’m nazil olduğu dilin gerektirdiği bir şey söyleyip, kesin serî kural­lar da bununla çelişmezse, bu yorum haktır ve Allah’ın irâde et­tiği şeydir.[167]

Söz konusu bu yorumun doğruluğu ise, ya onu dile getiren kimseye nispetle veya kendisine ve bu makamda, zevkte ve an­layışta kendisine ortak olan kimseye nispetle geçerlidir.

Sonra, kelimelerin bazı anlamları, bazı âyet ve sûrelerdeki bağlamlarında daha uygun ve karinelerden açığa çıkan çeşitli nedenlerden dolayı daha münasip olabilir; bu karineler arasın­da, nüzul sebepleri, âyetin, kıssanın ve hükmün siyak ve siba­kı/bağlamı, veya muhatapların ve onların Öncülerinin daha yaygın ve meşhur olan anlamı dikkate almasını vb. zikredebi­liriz. Binaenaleyh bu durum, Kur’an’m sırrına dikkat çekerken ifâde ettiğimiz şeyle çelişmez; belirttiğimiz gibi, Kur’an’m bir “zahr”i vardır, bir “batn”ı vardır, “had”di vardır, “matla”ı vardır; “batn”mm yediden yetmişe kadar giden “batn”ı vardır.

Bu sabit olunca, bilinmelidir ki: Din lafzının, dilde çeşitli an­lamları vardır. Bunlardan bazıları, ceza, adet, itaat ve durum­dur. “Danehu” demek, onu zelil kıldı, köleleştirdi, yönetti ve sa­hibi oldu demektir. “Deyyan”, mâlik demektir. Din, ‘İslam/tes­lim olmak”tır. Binaenaleyh bütün bu anlamları din lafzı içerinektedir ve bunlar, Hak tarafından kast edilmiş anlamlardır. Çünkü Hakkın kelâmı, kâmildir, mutlaktır ve ihata eder; o, her­hangi bir belirli anlam veya mefhûm ile sınırlanmaktan münez­zehtir. Nitekim, daha önce de bunu ifâde etmiştik.

Şimdi de -Allah’ın izniyle- bu kelimelerin mânâlarından Al­lah Teâla’nm nasip ettiklerine veciz işaretlerle değineceğim ki, aynı şeyi daha Önce de yapmıştım. Sonra da, bu âyetin hüküm­lerinin anlaşılmazhklarını ve fatihanın birinci kısmının bu âyetin bitişiyle sona ermesinin sırrını, tertip açısından açıklayacağım; sonra da, -Allah’ın izniyle- ikinci kısmı içeren diğer âyete geçe­ceğim.

O halde, Öncelikle bu konuda bu kelimeye yakın ilk anlam olan birinci kısmın açıklanmasıyla başlayacağız; bununla birlik­te bu açıklamalara, âhiret hallerinin bazı sırlarına ve başka me­selelere dikkat çeken önemli nükteler ilave edeceğim. Şu halde, ifâdelerimize ilâhî fıtrat nuruyla dikkat eden kimse, önemli ve çok kıymetli bilgilere muttali olur.

Biliniz ki: Hak, içinde değerlisi-değersizi, büyüğü-küçüğü ol­mak üzere, alemleri ve varlıkları birbirlerine bağlamış, bir kısmı­nın zuhurunu, diğer bir kısmına dayandırmıştır. Bazı varlıkları, diğer bir kısmını izhâr eden aynalar yapmıştır. Şu halde süflî alem, içindekilerle birlikte, ulvî alemin aynası ve onun eserleri­nin izhâr edicisidir; ulvî alem de, aynı şekilde, bir aynadır. Bu aynada, bazen süflî alemin fiil ve ruhları, bazen ise suretleri, ba­zen de hepsi birden yansır ve belirlenir /taayyün. Küliî-misâl alemi, bazı mertebelerde sınırlanması yönünden ve de hüküm ve mutla kliğinin umumiliği cihetinden bütün fiiller, mevcutlar ve mertebeler için bir aynadır.

Her şeyi, o şeye dair ilmine göre izhâr etmek, başkasına de­ğil sadece Hakka ait bir iştir. Hak, bu izhârı hazerat-ı hamse DağU olan beş nikahın hükümlerine tabi kılmıştır, daha önce bü­tün bunlara dikkat çekmiştik. Şu halde, türlerinin ve şahıslarının farklılıklarına göre varlıkların zuhuru, zikredilen mertebelerinin ve daha önce işaret edilen hükümlerinin farklılığına göre, “nika-hî-cem”[168]sırrına bağımlıdır.

Bunu öğrendiysen, şöyle derim: Sırrı açıklanmak istenen ce­za[169], fiil, fail ve mefulun nedeni-vasıtası-zarn/mefulun îieclih-bi şeyin ve fi-şeyin arasında ortaya çıkan neticeden ibarettir. Fiilin işlenmesinin nedeni, fiile kalkışan kimsenin ilmine tabi olan ira­dî ve gaybî bir harekettir. Bu hareketin, irâde sahibinin ilmine göre, kendisinden sâdır olan fiile sirayet eden bir hükmü vardır; bu hüküm, ilmin ve irâdenin konusu olan fiilin sonuna kadar devam eder.

Şu halde, herhangi bir failden sâdır olan bir fiilin kaynağı, kuşkusuz ki işaret ettiğim şeydir; aynı zamanda bu fiilin, gaye­nin kendisiyle belirlendiği ve fiilin suretinin zuhur ettiği bir “emr”inin olması gerekir. Önceki paragraftaki “mefulun lieclih-bi şeyin ve fi-şeyin” sözümle buna işaret ettim. Aynı zamanda fi­ilin, bir neticesinin ve konusu bu fiilin gaye ve kemâlinden iba­ret olan bir eserinin de olması gerekir.

Bu durumlar/emirler, faillerin, onların kuvvetlerinin, mak­satlarının, huzurlarının, mertebelerinin ve -şayet failler sınırlı neş’etlerin mensubu iseler- neş’etlerinîn değişmesine göre fark-lılaşır. Gerçekte her şeyin ve her şeydeki mutlak fail, Haktır. Herhangi bir failden bir fiilin sâdır olması, fail bu zikredilen nispî kayıtların hükümlerinden hali olduğu halde tasavvur edi­lemez. Sınırlı/mukayyet neş’etler ise, bunun dışındadır; çünkü isimleri ve Özel vecih yönünden Hakkın fiilleri, küllî hakîkatlerin eserleri ve ruhlar, smırh neş’etlere bağımlı/tevakkuf değil­lerdir; fakat bunlar, zorunlu olarak mazhâra bağımlıdırlar. Şu var ki, sınırlı neş’etler, mazhânn şartı değillerdir.

Bu fiilin izafe edildiği kimseye en yakın olan, ifâde ettiğimiz şeyi bilen veya onunla birlikte hazır olan kimsedir. Çünkü bazı fiiller vardır ki, nispet edildikleri kimseye en yakın olan şeye nis­petle dikkate alındığında, “lağv” ve “abes” diye isimlendirilir; şu anlamda ki, bu fiilin faili, zahir olarak, bu fiille herhangi bir maslahat kast etmiş değildir ve bu fiilde belirli bir amacı yoktur. Gerçekte ise durum, böyle değildir. Çünkü fiilin faili, gerçekte, kendisinden başkasının fili olmayan Haktır. Hak, kendisine abe­sin izafe edilmesinden münezzehtir; çünkü Hak, kendisinin de bildirdiği ve haber verdiği gibi, “Sizi abes olarak yaratmadık” (Müminun, 115); “Gökleri ve yerleri batıl olarak yaratmadık” (Sâd, 27) buyurmaktadır. Aksine, her sakinleştirme/teskin ve hareketlendirmede/tahrik Hakka ait acaîb hikmetler ve garip sırlar vardır. Anlayışların çoğunluğu, bu sırlara ve hikmetlere ulaşamaz; Hakkın bildirmesi olmaksızın akıllar, bunların mâhi­yetlerini idrâk edemezler, nefisler bunlara muttali olamazlar.

Şu halde, bir ürün, başlangıç ve gaye olmalıdır; ayrıca, fiile, ilk niyet/kast-ı evvel hükmünün ve “huzûr”un eşlik etmesi ge­rekmektedir. Bunlar, daha önce belirttiğimiz üzere, gayeyle ilgi­li olan ilme tabidirler. Fakat fiilin ve fiilin nispet edildiği kimse-, nin, bir takım mertebeleri vardır. Binaenaleyh bazen fiil, bazı mertebelerde bir takım vasıflarla nitelenir; bu vasıflar, belirli bir mertebede veya belirli bir haldeki nispet ve izafetten dolayı ve­ya bazı mertebeler ve hallere göre kendisine arız olmuşlardır. Böylece bunun sırrını bilmeyen kimseler zannederler ki, fiil iki faile birden istinat etmektedir veya bu özellik, fiil için zâtı bir özellik ve kendisinden zuhur ettiği her mertebede fail hakkında zorunlu hüküm sahibidir; halbuki durum böyle değildir, aksine durum, bizim ifâde ettiğimiz gibidir.

Sonra, bilinmelidir ki: Fiiller, kısım kısımdır: zâtı fiiller, iradî tabiî fiiller, emrî fiiller. Emrî fiiller, iki kısımdır. Birisi, meleklerin ve nûrani ruhların fiilleri gibi, iradî fiillerle birleşip, on­lardan farklılaşmayan kısımdır. İkinci kısım ise, bazı açılardan iradî fiillerden farklı olan kısımdır. Buna örnek olarak, Güneş’e, Ay’a ve bazı meleklere nispet edilen “teshir/boyun eğdirme”i verebiliriz. Tabiî fiiller, taksimde “emri” fiiller gibidirler; bunlar, emri fiillerin iradî fiillerle birleşmesi gibi, bazı suretlerde bazı varlıklara nispetle iradî fiillerle birleşirler. Bunun ardından, bu üç altı kısmı birleştiren bir kısım daha gelmektedir.

Bu fiil kısımlarının varlıklardan sâdır olması da, çeşitli tarz­larda gerçekleşir. Çünkü bazı varlıklar vardır ki, bu zikredilen kısımlardan sadece birisine mahsûstur; bazıları ise, tekil veya mürekkep olarak iki veya üç fiil kısmıyla ilgilidir: Tekil veya mürekkep derken, o varlığın fiillerinin, bu kısımlardan mürek­kep olarak sâdır olduğunu veya o varlığın, her kısma göre bir fi­il veya çeşitli filler meydana getirebilecek güçte olmasını kast et­mekteyim. Bazı varlıklar ise, zikredilen yorumla, diğer fiil türle­rini birleştirir.

Bu fiil kısımlarının mazhârları ise, nûrî ve narî/işik ve ateş kay­naklı ruhlar, ulvî suretler, unsurlar, başta insan olmak üzere bun­lardan meydana gelen şeyler (müvelledat) ve insandan her neş’et-te, halde, mertebede ve makamda meydana gelen şeylerdir.

Bu asılla ilgili bir tek şey kalmıştır ki, o da, fiil kısımlarından her bir kısmı, ait olduğu varlığa tam olarak isnat etmektir. Bu konudan bahsetmek, geniş açıklama ve ifşası caiz olmayan bir takım sırların açıklanmasını gerektirir. İma ettiğim şeyi anlayan basiretli kişi, susulan ve zikretmekten sarf-ı nazar edilen bazı şeylerin farkına varır.

Şimdi de, bu mevzunun insanla ilgili yönünü tamamlayalım! Çünkü insan, ayn-ı maksude/amaçlanan varlık, misâl-i etemm/en kâmil örnek ve nüshâ-i camiadır/kuşatıcı nüsha. Şöyle deriz:

İnsan, fiilin bütün kısımlarını ve hükümlerini içermektedir. İnsan, dünya hayâtında, suretinin ve ruhunun birleşimi açısmdan pek çok fiilin sahibidir. İnsanın, rûhânî miraç ile insilâh/so-yutlanma halinde rûhânîyeti açısından çeşitli fiil ve eserleri var­dır; bu soyutlanmayla birlikte, insanın bedenle ilişkisi ve bazı açılırdan bu alemin ve bu unsûrî yaratılışın hükmüyle sınırlan­ması devam eder. Ayrıca insan, unsûrî yaratılışı bütünüyle terk ettiğinde berzah alemi, haşır, cennetler vb. alemlerdeki yaratılı­şında da çeşitli hallere ve fiillere sahiptir; fakat bütün bunlar, unsûrî yaratılışa tabi ve ondan meydana gelmişlerdir. Unsûrî varatılışm tavassutuyla insanın filleri dünya hayâtından berzah alemine, daha sonra âhiret alemine geçer, ulvî mertebelerde so-mutlaşırlar/reşahhus. Bunların hükümleri insan için nasıl idiler­se, bütün mertebelerde, mevtmlerde ve alemlerde o şekilde de­vam eder ve sâbitleşirler. Çünkü insan, unsûrî mizacın hüküm­lerinden, bunun levazımından ve kendisiyle ve kendisinde nef­sinin zuhur ettiği neticelerinden soyutlanamaz, bunun nedeni insanın, her çeşit mazhârdan müstağni kalmasının imkânsız ol­masıdır; binaenaleyh insanın mazhârları da, hiç bir zaman tabi­atın hükmünden soyutlanamaz.[170]

Tamamlayıcı Açıklama

Mükelleflerin Fiilleri

Bilinmelidir ki: Bütün bu kısımlardan zikredilmesi ve açık­lanması gereken en önemli kısım, mükelleflerin fiilleridir. Onlar, bu fiillerden dolayı ceza veya mükafat göreceklerdir. Mükellef­ler, insanlar ve cinlerdir; hayvanların da, sadece kısas yönünden olmak üzere, bu noktada onlarla bir ortaklığı vardır. Hayvanlar hakkında, naslarda varit olduğu kadarıyla, hükmü sürekli başka bir ceza yoktur. Ciniere gelince: biz onların fiillerinin karşılıkla­rını göreceklerinden hiç bir kuşku duymasak bile, onların cenne­te girip girmeyecekleri kesin değildir. Cinlerden mümin olanlar, işledikleri hayır amellerinden dolayı âhirette bir karşılık görür­ler, fakat bu konuda herhangi bir nas yoktur. Zevk yönünden de, bu konuda kesinlik verebilecek herhangi bir bilgi yoktur. Bi­naenaleyh belki de cinler, hayır amellerinin nitecilerini, cennet­ten başka Allah’ın dilediği her hangi bir mekanda göreceklerdir. İnsan ise, işin mihveridir; insan, hükmün tafsilinin mahallidir.

Şöyle deriz: İnsanın fiili, bazen belirli bir maslahat taşımaz, bu çeşit fiil, “abes” diye isimlendirilir, bundan ve abesin gerçek­te Hak tarafından irâde edilmemiş olduğundan daha önce bah­setmiştik; veya bu fiil, kasıtlı olarak işlenmiştir ve gayesi olan bir şeyle ilgilidir; bu şey ise, ya Haktır veya ondan olan bir şeydir. Binaenaleyh konusu Hak olan fiile Hakkın vereceği karşılık/cezâ, bu durumdaki kuluna olan inayetine ve kulun işlediği fiiliy­le sadece kendisini talep ettiği Rabbma dair bilgisine, O’na olan inancına, ilim ve itikat açısından fiil esnasında Rabbıyla olan hu­zuruna bağlıdır.

Bu makamın bir takım sırlan vardır ki, bunların açıklanması haramdır.

Bu şeyin konusu, Hak değil de, ondan olan bir şey olabilir. Bu ikinci kısmın tafsüî, dört makamla ilgilidir: Havf/korku, takva, reca/ümit ve hüsnü zan makamı.

Bu makamlar, muhabbet makamına tabidirler; çünkü fiilin nedeni, muhabbete ait hükümdür.

Haktan olan şey itibarıyla fiilin konusu, ya talep sahibine uy­gun bir şeyi talep etmektir, veya kendisine uygun olmayan bir şeyi def etmek veya uygun olmayan bir şeyin gerçekleşmesin­den sakınmaktır veya fiile veya kendisine uygun olan bir şeyi hüsnü zanla elde etme ümididir. Bu hüsnü zan, ihsanından iste­nilen şeyin gerçekleşmesi ümit edilen kimseye karşıdır, çünkü o, cömert ve ihsan sahibidir. Ya da bu fiilin gayesi, Hak tarafından gerçeklemesinden sakınılan bir şeyden korunmaktır, çünkü Hak, kahır sahibi ve şiddetle cezalandırıcıdır. Böylelikle kul, kendisine Haktan herhangi bir sıkıntı veya zarar ulaşmasından çekinir.

Sonra, bütün bunlar, ya belirli bir vakit veya özel bir hal ve­ya dünya, âhiret ve bunların arasında yer alan herhangi bir alem ile sınırlıdır; veya zikredilenlerden herhangi birisiyle sınırlı de­ğillerdir. Aksine failin amacı iki şeydir: ya, menfaati celb et-mek/celb-i menafi veya her halde bütün vakit ve mertebelerde kendisine gelecek yollardan zararı uzaklaştırmaktır; veya hayır fiili işlemeye kendisini sevk eden şey, kişinin o fiilin iyi olduğu­nu bilmesi ve kötülükten sakınmasına neden olan şey ise, kişinin o şeyi kötü ve zararlı olarak bilmesi olabilir.

Fiilin her bir kısmının neticesi, ilk emrin hükmüne tabidir; bu hüküm, bu fiile yönelmeye neden olur ve ona sevk eder. Ayrıca, ed-Dehr” isminin hükmü, ilâhî şe’nin hükmü; fiilin bulunduğu Mertebe ve neşetin hükmü, eksiklik ve itmam /tamamlama da bu hükümle beraber bulunur. Bunun dışında kalanlara ise, daha önce işaret etmiştik.

Bütün fiillerin, sureti yönünden cezalandırma/mücazat ve neticelendirme /intaç mertebesindeki zuhuru, fiile yöneldiği es­nada faile galip olan sıfatın hükmüne ve fiilin nihayetine tabidir. Fiilin nihayeti ise, failin kendisine galip bu sıfatla irtibatlı oldu­ğu yönden bulunduğu mertebe ve failin himmetine bağlıdır. Fa­kat evvellikleri açısından cüzî sıfatlara ait gâliplik, bu cüzîleri kapsayan ilk küllî gâlipliğe tabidir. Buradaki durum, Kalem’in belirlemiş olduğu cüzî iyiliklere ve bunların zahirdeki çirkin mahallerine nispetle, başlangıç ve son arasındaki saadet ve şaki­likteki durum gibidir.

Nitekim, daha önce buna defalarca işaret etmiş, eşyadaki hükmün, ahadiyet-i cem olduğuna ve bunun ilklerle/evveliyat ile ortaya çıktığını açıklamıştım.

Sonra bilinmelidir ki: İnsandan sâdır olan her fiilin, her sema­da bir sureti vardır; bu suret, bu fiil bu alemde taayyün ettiğin­de somutlaşır. Bu suretin ruhu ise, failin ilmi ve fiil esnasındaki niyetine bağlı olan huzurudur. Bu suretin baki kalması, fiil esna­sında fail üzerinde rab olan/rabb-ı has ismi açısından Hakkın yardnnma bağlıdır. Hiç bir fiil, failinden çıktığmda kendisinde zahir olan galip sıfatın mertebesini aşamaz.

İyi fiillerin ve hükümlerinin dünyadan âhirete geçmeleri-nin/teaddî iki şartı vardır: Bu iki şart, cezalandırma ve neticele­ri açısından fiillerin suretlerinin devamı noktasındaki iki asıldır:

Bunların birisi, tevhit, diğeri ise, ceza gününü ve birlenen Rabbm, cezalandıran olduğunu ikrar etmektir. Şayet fiile sevk eden neden, küllî ve ilâhî bir emir veya bu iki asla tabi belirli bir durum değilse ve bunlardan meydana gelmemişse, ulvî alemde somutlaşan ve insanın fiilinden meydana gelmiş suret, Sidre’yi geçemez. Bu suretin, sadece Sidre’nin altında ve Cennet’in dışın­da nihayette failinin yerleştiği makamda sureti zuhur edebilir; bunun gerçekleşmesi ise, fiilin iyi fiil olması şartına bağlıdır.

Şayet fiil kötü ise, unsurlar alemini aşıp çıkamayacağı için, geri döner. Böylelikle bu fiilin neticesi, fail hakkında hemen zu­hur edip, ortadan kalkar veya silinir gider; ya da bu netice, Sid-re’de baki kalır. Kötü filin neticesinin burada baki kalmasının nedeni ise, insanın yaratılışında gizli halde bulunan “cem sır­rı’nm fiile verdiği özellik ve bütün mertebelerin hükümlerini ku­şatan dünya hayâtının gereğidir.

Haşır günü geldiğinde ise, Allah çirkini temizden ayırt eder; nitekim şöyle buyurmaktadır: “Çirkinin/habis bir kısmını bir kısmı üzerine ekler.” Bu, farklı mertebelerine rağmen hiç bir iyi amelleri yükselmeyen şakilerin fiillerinin Özelliğidir.

Bu konunun iki sırrı vardır, bunlardan birisi şudur: Daha ön­ce de açıkladığımız üzere çokluğun/kesret hükmü, imkândır. Kesretin baki kalması ve var olması, “ahadiyet” özelliğindeki varlık tecellîsi/vücûdî tecellî ve “cem/çokluk” özelliğindeki hü­küm ile mümkündür. Şu halde ilâhî mertebenin birliğine istina­dı taakkul edilemeyen herhangi bir varlığın çokluğunun hüküm­leri ve eserleri silinir, geride bir şey kalmaz. Bunun nedeni ise, bu varlığın Hakkın korumak istediği şeyleri muhafaza ettiği merte­beye istinat etmemesidir. “Elest”[171]misâkınm hükmü ve ilk sırra bağlı olan nüfuzu olmasaydı, o varlık bütünüyle yok olurdu.

Söz konusu meseledeki diğer sır ise, gizlenmeleri gereken son derece kapalı sırlan içermektedir; bu nedenle, bu sırları bi­linmezlik hazinelerinde bıraktık, Hak, dilediği kimseler için di­lediği şekilde onları izhâr eder.

Muvahhitlere gelince: Bunlardan, fiili küllî-ilâhî ve belirlen-miş-cüzî emre tabi olan kimsenin fiilinin sureti, daha önce ifâde ettiğimiz gibi, kendi ilminin sıfatıyla boyanır. Bu kişinin niyeti­nin ruhu da, fiillerine sirayet eder ve Hak rubûbiyet hükmü do­layısıyla rahmeti ve sayma sı /ihsa yönünden, o kimse adına bunları himaye eder.

Şayet, fiile unsurlar aleminin hükmü ve unsun yaratılış suret­leri hâkim olursa, bu tarz fiiller, Sidre-i müntehada korunurlar; Sidre-i münteha, fiile neden olan ilâhî emirlerin kaynağıdır. Çün­kü bu mertebe, unsûrî alemin sona erdiği mertebe ve unsûrî suret­lerle zuhuru yönünden Tabiat’m kaynağıdır; böylece Allah, Sidre-i müntehayı unsurlar alemine ait eserlerin yükseldiği son nokta yapmıştır. Çünkü mükelleflerin fiilleri, genellikle, unsurlardan meydana gelmiş ve oluşmuş suretlerin ve mizaçların neticesidir, işte bu nedenle bir şeyin, kendi aslını aşması mümkün olmamıştır. Binaenaleyh unsurlar aleminden meydana gelen hiç bir şey, un­surlar alemini aşamaz; şayet aşarsa, fiile baskınlığı ve hükmü bu­lunan başka bir hakikate tabî olmasından dolayı aşabilir.

Failin himmeti ve rûhânîyeti, mertebesi ve hali gerektirdiği için, zikredilen baskınlıkla unsurlar alemini aşarsa fiil, Kürsî’ye, oradan Arş’a, oradan Levh’e, oradan Amâ’ya geçer. Bu mertebe­lere ulaşması, kendisiyle bu alemler arasındaki kuvvet ve münâ­sebete bağlıdır, ayrıca bütün bunları bir neticesi olması bunu mümkün kılmıştır; böylelikle Ümmü’l-kitab’da hesap gününe kadar korunmuş olur.

“Fasıl günü/iyi amellerin kötülerinden ayrıldığı gün” geldi­ğinde ise, kulların fiilleri iki kısma ayrılır: Buna göre bu fillerin bir kısmı, “hebaen-menşura” haline gelirler; bunun anlamı, da­ha önce işaret ettiğimiz gibi, fiillerin silinip gitmesidir. Bazıları ise, inayet iksirinin ve tevhide veya Hakka veya tövbeye dair il­min kendilerini dönüştürdüğü fiillerdir. Böylece bu fiillerin kö­tüleri, iyiye, iyi olanlar ise daha iyiye dönüşürler. Bunun sonu­cunda ise, bunların neticesi, adeta aynı olur; günah işleyen kim­se, aynı ölçüde sevap işleyen kimseninkiyle eşit olarak ödüllen­dirilir. Binaenaleyh öldürme, diriltme ile, gasp etmek sadaka ve ihsan ile vb. ödüllendirilir. Bazı amelleri ise, Hak affedip, eserini ve hükmünü siler; bazı amellere ise, faili onu işlediğinde, tam ölçüsüyle karşılığını verir. Fiil hayır ise, karşılığı hayır, kötü ise karşılığı kötülük olur.

Fiilin iyiliğinin gelişmesi ve bazen üstünlük bazen kötü ame­li silici özelliğiyle açık baskınlığı, ilâhî inayete, huzura, rahmete ve tevhit ve imâna dair şefaat ile birlikte kâmil müşahede ilmine racidir; söz konusu şefaat, meleklerde, resullerde, nebilerde, ve­lilerde ve müminlerde ferlerine ayrılır. Aynca filin bu özelliği, nihayette erhamü’r-rahimin/merhamet edenlerin en merhamet­lisi olması hasebiyle Hakka izafe edilen kadim inayete racidir.

Hükümleri ahirette gözüken bazı fiiller, günahların neticele­rinden ve suç fiillerden meydana gelen azabın hafifletilmesi gi­bidir. Bazı fiiller ise, kâmillerin hallerine aittir; bunların hüküm­leri, bütün bu kısımların dışındadır ve bunları hakkıyla sadece erbabı bilebilir. Bunların karşılığında Haktan bu fiillerin sahiple­rine ulaşan şeyler, “ceza” ve “bedel” diye isimlendirilmez.

Tahkik sahibi kimsenin/muhakkik, bu gibi şeyleri “ceza” ve “ecir” diye isimlendirmesi, meşru amelin belirli bir ecri istilzam etmesi açısındandır; şöyle ki: ecir, meşru amelden meydana gel­miş ve onunla ortaya çıkmıştır. Bunun bir benzeri, insanın ame­lin suretinin varlıkta zuhur etmesinde şart olmasıdır. Bu durum, bu ve benzeri konularda ilâhî bir sünnettir; yoksa bu tarz bir ce­za, amelin kendisinden ve vasıtasıyla zuhur ettiği kimse tarafın­dan talep edilmez.

Şu var ki: Amel lizâtihî ecri kabul etmeyi ve ondan faydalan­mayı gerektirmediği için – çünkü amel, var olan bir şey değil, sa­dece bir nispettir- Hak kendi fazlıyla ameli, bu fiilin zahirde ken­disine izafe edildiği kimseye iade etmiştir; bunun nedeni, fiilin onunla zuhur etmesi, fiilin varlığının faile dayanması/tevakkuf ve bu açıdan fiilin Hakka aidiyetinin imkânsızlığıdır. Çünkü Hak, mutlak müstağnidir; Zâtının, mâhiyeti açısmdan/min hay-sü hiye gerektirmediği halde yaratıklarından herhangi bir vasfın Kendisine dönmesi halinden münezzeh ve mütealdir.

Bunun sırrı şudur: Varlık mertebelerinden herhangi birisin­den veya birisinde veya birisiyle matlup olan şey, bu mertebeye ve onun mazhârlarına mahsûs kemâlden başka bir şey değildir; nitekim daha önce buna işaret etmiştik.

Fiillerin ve amellerin, bir mertebesi vardır, ayrıca bidayetleri ve kemâlleri vardır. Buna göre fiil ve amellerin kaynağı, “hub~ bî/bilinmek istemek” harekete ve kemâlin zuhuruna taalluk eden küllî-irâdî teveccühtür; buna yaratılış sırrı ve başlangıcın­dan bahsederken işaret etmiştik. Fiillerin ve amellerin kemâli ise, bütün fiil ve amellerin gayelerinden ibaret olan neticelerinin zuhurudur.

Şu halde amellerin ve neticelerinin kemâli, bunların Zât’a ait gaybî mertebeden sudur edip, şehâdet mertebesinde gözükme-leriyle gerçekleşir. Şehâdet mertebesi, el-Bâtm ismi için bir ayna, onun tecellîgâhı ve hükmünün nüfuz makamı olan ez-Zâhir is­minin saltanatının mahallidir. Bu durumda ameller ve neticele­ri, şehâdet mertebesinde kemâle erince bütün emir/iş, tafsili ola­rak Hakka döner; amellerin “neticelerinin şehâdet aleminde ke­mâle ermesi, bu neticelerin amellerden farklılaşıp, hükümde de onlara tabi olarak zuhur etmeleriyledir. Bu dönüş, ezelde Hak­kın ilminin mertebesinde “emr”in farklılaşmasına göredir; bu­nunla birlikte Haktan başka hiç bir fail yoktur, fakat kendileri de fiil olsalar bile fiillerin zuhuru, kullara bağlı olmuştur. Şu halde fiiller, bunların faili olmaları anlamında değil, onlarla zuhur et­meleri açısından gerçekte kuliara nispet edilmişlerdir.

Hükümlerinin ve mertebelerinin farklılığına rağmen Hak ile yaratıkları arasında ortaklık vehmi veren sıfatlarda da durum böyledir.

Bunu anla ve gıdanın sırrı, suretleri, onun ulaştırmada ve taf­silin zuhurunda şart oluşuna dair daha önce ifâde ettiğimiz şey­leri hatırla! Aynı şekilde, dikkat çektiğim ve bu sırrı açıklayan nükteleri de hatırla! Bu durumda çok Önemli ve yüce sırları Öğ­renmiş olursun.

Allah, mürşiddir.[172]

Tamamlayıcı Açıklama

Mükellefin Fiilleri

Bilinmelidir ki: İnsandan sâdır olup, kendisiyle Hakkın dışın­da herhangi bir şeyi amaçladığı iyi ve ya kötü herhangi bir fiil­de fail kul değildir, kul bu fiilde sadece işçi kabul edilir.

Bu kişiden “bir/iyilik” veya “salih amel” diye isimlendirilen bir fiil sâdır olup, bununla bizzat bir şeyi amaçlamayıp, bu fiili daha önce işaret ettiğimiz gibi sırf “hayır” olduğu veya yapmak zorunda olduğu için yaptıysa; emri yerine getirme arzusu, onun mutlak anlamda emir olması açısından değil de, emir ile birlik­te fiilde “huzur” ise, bu kimse “racül/adam”dur.

Şayet bu mertebeden yükselip, ameliyle Hakkın dışında her­hangi bir şeyi amaçlamayacak hale gelirse, o kişi adamlıkta/ra-cüliyet kemâle erer.

Bu makamı aşıp, “Benimle işitir, benimle görür, benimle tu­tar ve benimle yürür” hadisinde belirtildiği gibi yaptığı her şe­yi Hak ile yapmak makamına ulaştığında ise, marifet ve adam­lıkta kemâle erer.

Bu zikrettiklerimize kişinin Hak ile huzuru eklenirse, bu ki­şi rnuhlis/ihlas sahibi ve muhlas/Hakkm ihlaslı kıldığı kimse­dir. Kişinin Hak ile huzûru/huzûr mea’1-Hak, Hakkın fiillerinin kuldan ve kul ile sâdır oluşunu görmekle gerçekleşir. Kul, bunu idrâk eder/tahakkuk; müşahedenin, fiilin ve izafetin kendisine cteğil, Hakka izafesi yönünden kendisiyle değil Hakkın gözüyle bunu görür.

Şu halde bu kimsede, içinde bulunduğu “benimle işitir ve benimle görür” ve bunun dışındaki makamların hükümleri zuhur edip, kul bu makamlarla ve bunların toplamıyla sınır­lanmazsa; bununla birlikte, bizzat bir şey üzerine sebat etme­yip, aksine kendi genişliğinde/seat sabit olsa da, “ahadi-yet/ahadî” özelliğindeki müşahedesinin hükmü, işaret edilen tarzda bütün mertebe ve nispetlere sirayet etse; herhangi bir mertebeyle smırlanmamakla birlikte, bütün vasıf ve hükümleri kendisiyle vasıflandığı ve -perde ve gaflet olmaksızın- her va­kit ve halde kendisinden soyutlandığı/insilâh sahîh bir ilim ile kabul ederse; işte o kimse, kullukta, hilafette, ihatada ve mut-laklıkta kemâl sahibidir.

Allah, minnet ve fazlıyla bizi ve kardeşlerimizi bu mutlak ve gerçek makama ulaştırsın![173]

Tamamlayıcı Açıklama

Mükellefin Fiilleri

Bilinmelidir ki: Aslî-meşru hükümler, yani vücûb, nedb/mendubluk, tahrim/haramhk, kerahet ve mubahhk/iba-ha, mükelleflerin bütün fiillerine sirayet etmiştir. Şu halde kul­dan sâdır olan bütün fiillerde veya kulun içinde bulunduğu bü­tün hallerde, şeriatın bu beş mertebesinden birisinin hükmü var­dır.

Fiilin, şeriat tarafından belirlenmiş emir ve yasaklarda belir­tilen bir sureti olabileceği gibi, fiil, genel hükümlü külli bir asıl içinde zikredilmiş de olabilir. Birinciye örnek olarak “Namaz kı­lınız”, “Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayınız” gibi âyetlerle belirtilen ve hal, vakit gibi şartlarla sınırlı olan fiil­leri verebiliriz. İkinciye Örnek olarak ise, “Her kim ki, bir hayır amel işlerse, onu görür” veya “Kim bir kötülük işlerse, onun karşılığında ceza görür” âyetleri veya “Her alın terinde bir ecir vardır” hadisinde olduğu gibi Kitapta ve Hz. Peygamberin hadîslerinde mücmel zikredilmiş fiiller verilebilir.

İnsanın bütün fiillerinin kaynağı, unsûrî-tabiî çıkışı açısın­dan, kalbin bâtınıdır. Fakat failin, herhangi bir şeyi yapmaya gi­rişmesi, kalbinde somutlaşmış bir amaca/daiye bağlıdır, bu arnaç, faili bir takım fiillere sevk eder ve o fiili başka fiillere ve­ya fiili yapmamaya tercihe yöneltir.

Bu gayenin kalbde somutlaşması ve fiillerin faillerinden sâdır olmasına neden olan baıslerin belirmesi, kalpten çıkar ve bunların hükümleri organlara dağılır ve onlarda etkin hale gelir. Bunun ar­dından, daha sonra bahsedeceğimiz kalbin vecihlerine göre ve başlangıç anında kalbin kendisiyle vasıflanmış olduğu veya Ralv mân’m iki parmağıyla kendisi üzerine hâkim ve zahir olan gayb zâtından taayyün eden özelliklere göre diğerlerine geçer.

Baislerin ve farklı mertebelerine göre -özel vecih müstesna-kalbin vecihlerine ait bütün hükümlerin gayesi, iki şeyden biri­sidir: celb-i menafi/menfaati elde etmek veya dünya veya âhiretteki bir zararı def etmek. Bu zarar, suret veya mânâ açısın­dan olabileceği gibi, çoğul ve tekil de olabilir; çabayla olabilece­ği gibi, onsuz da olabilir. Nitekim daha Önce buna işaret etmiş­tik. Fakat bu zikrettiğimiz kısımların altında, sadece büyüklerin bilebildiği hassas kısımlar bulunmaktadır.

Bunların arasında, bazı amellerin zikredilen iki asıl üzerin­de perde olabilmesi vardır. Bu durum, amel sahibinin kastıyla olabileceği gibi, kastı olmadan da olabilir. Şu anlamda ki: her­hangi bir insandan herhangi bir amel sâdır olur, bu amel bir ta­kım kötülüklerin veya bir takım hayırların kendisine ulaşması­na engel teşkil eder; şayet bu perde olmasaydı, bu hayır veya kötülük, amel sahibi için gerçekleşmiş olacaktı. Amel sahibi, bazen bu durumu bilebilir, bazen bilmeyebilir, bazen ise daha sonra öğrenir.

Cezanın/karşılık da, iki-küllî mertebesi vardır. Bunların biri­si, dünya hayâtında süratli bir şekilde cezalandırmayı ve ceza­nın hayır veya kötü fiilden ayrılmayışını gerektirir. İkinci merte­be ise, bazen cezanın fiilden ayrılıp, Allah katında bilinen belirli bir zamana kadar âhiret hayâtına tehir edilmesini gerektirebilir; nitekim daha önce buna ve buna ait bazı sır ve hükümlere dik­kat çekmiştim.

Şu halde nebevi haberlerde dikkat çekilen hayra karşılık ce­zalardan birisi, sözün doğru çıkması, rızkın bolluğu ve dünya hayâtında gidişin istikâmet üzere olmasıdır. Bu özelliğe sahip olan bir kavim, fasık kimseler olsa bile, durum böyledir. Başka bir rivayette, “sıla-i rahim”, başka bir rivayette ise “taharete de­vam etmek”, başka bir rivayette ise bunların hepsi zikredilmiş­tir. Bu bağlamda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kuşkusuz ki Allah, dünya hayâtında nzik olarak sevabını alacağı bir iyilikten dolayı mümine zulmetmez. Bununla âhirette de kar­şılığını görür.”

Kafir ise, dünyada iyiliklerinin karşılığında beslenir, âhiret hayâtı geldiğinde ise, kendisiyle ödüllendirileceği hiç bir hayrı kalmaz. Hz. Peygamber (as.), aynı zamanda, kötülüklerin kapı­sını ve bunlara dair cezanın gecikmeyeceğini belirtmiştir; bu gü­nahlar “sila-i rahmi kesmek /akraba ziyaretini terk, taşkınlık ve gücü yettiği halde kötülükten sakmdırmayı terk etmektir.”

Hayra karşılık hemen verilen ve hükmü genel ceza, kalbi kuvvetlerde, rûhânî ve tabiî özelliklerde gerçekleşen hazırlanma ve istikâmettir. Bunları, bazı perdelerin açılıp, insan ile kendisi için hayrın bulunduğu şeyleri idrâk etmesi arasındaki engelleyi­ci maniaların ortadan kalkması takip eder; insanın bu şeyleri id­râkinde, kendisi için hemen veya daha sonra gerçekleşecek bir hayır ve rahat bulunmaktadır, bu hayır, manevî olabileceği gibi, mahsûs/hissedilebilir de olabilir. Böylelikle insan, hazırlığı, ka­bulü ve kendisi için yazıldığı ölçüde, hiç bir gecikme ve yavaş­lık olmadan bunlardan payını alır.

Mekruh fiile verilen hızlı ve genel ceza ise, mahrumiyettir; bu mahrumiyeti, ya bir perde/hicab veya mahaldeki bir perde­nin kalkmayışı gerektirmiştir. Bu perde, o kimse üzerinde hü­küm sahibidir ve o kötü fiil olmasaydı bunun hükmü sona ere­cek, insan da ondan kurtulacaktı. Ya da, insanın kötü fiiliyle celbettiği veya kötü ameliyle ona arız olan herhangi bir zararı engelleyecek bir koruyucunun bulunmayışı, bu mahrumiyeti gerektirmiştir.

Şu halde cezanın bu kısımları, fiilden sonra gerçekleşmez, aksine bunlar, fiilin sâdır olmasının ardından faile ulaşırlar.

Bu makam, son derece önemli ilâhî ve kevnî sırları içermek­tedir; bunları, huzur, müşahede ve kâmil marifet sahibi büyük­lerden başkası müşahede edemez. Bu kimseler, huzurlarının ta­kip ettiği marifetleri ölçüsünde, bu sırların tafsillerini bilirler.

Bu makamı tam olarak keşf eden kimse, bu makamdan aha-diyet ve cem özelliğindeki ilâhî, bunun ardından Rahmanı emri müşahede eder; söz konusu Rahmanı emirden, kalbin sapması ve sabitliği meselesinde iki parmağın hükmü[174]çıkar. Ayrıca bu kişi, mâhiyetleri itibarıyla iki parmağın hükmünü; sonra iki saç lülesinin hükmünü; mubah olan tabiî-nefsânî fiillerin hükmünü öğrenir. Bu fiiller, kâmiller, fertler/efrad ve Allah’ın dilediği muhakkiklerin dışındaki mükelleflerden sâdır olduklarında kar­şılıklarında her hangi bir ceza ve sorumluluk yoktur. Bu muhak­kikler, fiili işlerlerken fiili emreden ile/Hak beraberdirler; şu an­lamda ki, Allah bu fiili mubah kılmamış olsaydı, onu işlemezler­di. Bununla birlikte şu âyetlerde bu gibi fiiller mubah sayılmış­lardır: “Sizi rizıklandirdığımiz şeylerin temizlerinden yiyi­niz.” (Maide, 88) “Allah’ın sizin için helal kıldığı şeyleri ha­ram kılmayınız.” vb. Hz. Peygamber de, şöyle buyurmuştur: “Allah, kuşkusuz, ruhsatlarından yararlanılmasını sever.”

Çünkü, emrin sahibi veya mâhiyeti açısından emir ile “hazır” olduğu halde mubah fiili işleyen kimse, her mubahtan dolayı ecir alır ve bu fiili işlediği için, efendisinin emirlerine bağlanan ve itaat eden kimseler arasına yazılır. Nitekim, Hz. Peygamberin bazı sahabesinin dikkatini bu sırra çektiği ve mubah işleyen kimseler için ecir olduğunu belirttiği hadisi, bu ifâdemizi teyit etmektedir.

Hz. Peygamber, mubah hakkında bu bilgiyi verince, sahabe hayrete düşmüş ve şu anlamda bir söz söylemiştir:

-“Şimdi, benim şehvetimin gereğini yapmamda bir ecir mi vardır?”

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

-“Evet vardır. Düşünsene, şayet şehvetini haram yolla gi­dermiş olsaydın, bundan dolayı günaha girmiş olmaz miy­din?”

Sahabe:

– “Evet olurdum” deyince Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur:

-“İşte, aynı şekilde şehvetini helal yolla karşılayınca ecir el-tfe edersin”; ya da, bu anlamda bir söz söylemiştir.

Kâmiller ve fertler, zikrettiğimiz bu konuda kendilerinin dı­şındaki kimselerden hal, huzur ve daha önce dikkat çektiğimiz üzere, bu konuda kendilerine özgü fazladan bilgileriyle ayrılır­lar.

-Allah’ın izniyle- muhtemelen, bu meseleye daha sonra kıs­men değineceğiz.[175]

Uhrevî Azap ve Nimeti Gerektiren Diğer Emir ve Yasaklar

Bilinmelidir ki: Haktan, bütün asırlarda o asrın peygambe­ri vasıtasıyla yaratıklarına ulaşan diğer serî emir ve ya­saklar, hallerin, sözlerin, zahiri ve duyulardan gizli/bâtın

kalan beşerî sıfat ve fiillerin, bunlardan meydana gelen ve suret- j| leri gökler, berzah, haşır, cennet, cehennem ve Allah’ın dilediği bütün tabakalarda taayyün eden ürünlerin içermiş olduğu hu­susları tariften ibarettir. Bu tarif, ilâhî rahmet ve gazap hükmüy­le, bunları “ispat” ya da “mahv” ya da “zarar” veya “menfaat” veya “gâliplik” veya “mağlupluk” Özeliğiyle belirtir; bu da, his, hayal, ruh ve misâl olarak sonludur/muvakkat.

Bunu anlamalısın, çünkü bu, hakkında konuşulan ve açıkla­nan makamla ilgili en önemli ilâhî sırlardan birisidir.

Ben bu sırrı öğrendiğimde, gazap ve rahmeti belirleyen se­bepleri, bunların hükümlerinin bu sebepler için nasıl zuhur etti­ğini ve suretlerin aynada yansıması gibi onlarda nasıl yansıdığı­nı öğrendim. “Onlar bizden ümitsizliğe düştüklerinde, kendi­lerinden intikam aldık,” (Zuhruf, 55) “Allah, kuşkusuz tövbe edenleri sever,” (Tevbe, 4) “temizlenenleri sever/’ (Enfal, 108) “ihsan sahiplerini sever”, (Bakara, 195) “takva sahiplerini se­ver” (Ali İmran, 76) vb. âyetlerin sırrını öğrendim. Ayrıca, dün­ya hayâtında gerçekleşen uzun süreli veya hemen sona eren ni­met ve azabın sırrını; iyiliklerin kötülükleri dönüştürmesinin sırrını; “Sizin amelleriniz, kendinize iade edilecektir” âyetinin sırrını; “Hüccet-i baliğa Allah’a aittir”, âyetinin ve “Biz elçi göndermeden kimseye azap etmeyiz” (İsra, 15) âyetlerinin sır­rını öğrendim.

Gördüm ki: Fiillerin suretleri, insanın bâtınında veya zahirin­de ortaya çıktıklarında, Hakkın gazap veya rahmeti için bir ay­na haline gelmektedirler, nitekim daha önce bunu belirtmiştik; fakat, mukaddeslik mertebesinde herhangi bir değişiklik veya hal yenilenmesi olmaz.[176]Bununla birlikte taayyün ve eserin zu­huru, mülaim/uygun ve olmayan şeylerle gerçekleşir.

Bunun yanı sıra, bütün asırlarda ve ümmetlerde ve de belirli bir vakitte veya Özel bir halde veya iki farklı hal ve vakitte her bir şahsa nispetle helal ve haramlığm sırrını gördüm.

Şeriatların, ümmetlerin ve asırların hallerine göre nasıl ortaya çıktıklarını ve hükümlerinin nasıl taayyün ettiklerini gördüm.

Hükmü, bu dünya hayâtı ve bu yaratılışla sınırlı ve bunların külli ve cüzî maslahat ve levâzımıyla ilgili olan emirleri ve ya­sakları gördüm.

Hükmü âhirete uzanan şeylerin, dört kısma ayrıldığını gör­düm: Birisi, berzahtaki bekleme süresinde veya berzahın sona ermesiyle hükmü sona eren kısımdır; ikincisi, haşır zamanının veya gününün bitmesiyle sona eren kısımdır; üçüncüsü, cehen­nemin saltanatının hükmünün cehenneme giren kimseler üze­rinde egemen olduğu esnada veya ebedî olarak cehennemde kalmayan kimselerde cehennemin hükmünün sona ermesiyle biten kısımdır; dördüncüsü ise, cennet ehline ve kendileri hak­kında “Onlar oradan çıkacak değillerdir” diye buyurulan kim­selere ait olan kısımdır.

Burada, derin denizler ve muhteşem sırlar bulunmaktadır; şayet bunların örtüsü açılsaydı, akılların hayrete düştüğü şeyler zuhur eder, son derece acaib şeyler ortaya çıkardı.

Bu makamdan, ayrıca, hükmü iyi ve kötü şeylere uzanan ebedî ceza ve sınırlı bir zamana kadar sabit olan ceza; hayır ve şerre verilen cezanın sırrı; şerre verilen misliyle karşılık, hayırda ise ondan yedi yüz ve Allah’ın dilediği kadarı fazlası; bazı amel­lere karşı bazı kimseler hakkında dünya ve âhiret hayâtında kar­şılık vermek bazılarında ise sadece dünyada veya sadece âhirette ceza vermenin sırrı öğrenilir. Ayrıca, “hebaen-mensure”ye çevri­len amellerin sırrı da bundan öğrenilir; öyle ki, amelin varlığının hayırla mükafatlandırmaya neden olacak bir sureti kalmaz.

Ayrıca, bu işaret edilen makamla kâmil anlamda tahakkuk eden kimse, belirlenmiş ceza ve hesap mertebelerinden hükmü kaldırılan şeyin sırrını Öğrenir. Bunlara, daha önce dikkat çekil­mişti ve bunun açıklaması, “Attığında sen atmadın, fakat Allah attı” ( Enfal, 17) ve benzeri âyetler ve naslardir. Çünkü bu tür ameller adına, amelin kendisinden meydana geldiği kimseden başka birisi için belirli bir karşılık ortaya çıkmaz, çünkü bu kı­sım, ilâhîdir, aslı üzere bakidir ve o, Hakkın dışındaki kimselere hiç bir şekilde ilişmez. Bunun, tefsir değil, işaret babından ifâde­si “Kimin yükünde bulunursa, o onun cezasıdır” (Yusuf, 75) âyetiyle ifâde edilmiştir.

Bu konunun bir kısmına^ hamd ve cezanın hamd sahiplerine tenezzül edişi bölümünde değinmiştik: Ceza, hamd edenlere mahmûda/hamd edilen dair ilimleri, itikatları, mertebeleri ve mahmûdun katındaki nazlarına göre tenezzül eder; çünkü o hazlar, hamd sahiplerinin himmetlerinin taalluk noktalan, Hak­ka dair maksatlarının kıbleleridir. Ayrıca şunu da belirtmiştik ki: Niyetinin, himmetinin ve kendisine nispet edilen fiillerin ve de onunla ortaya çıkan hamd ve benzeri şeylerin, Haktan başka hiç bir gayesi ve hedefi olmayan kimseler vardır. Binaenaleyh, bu hal sahibinin cezası, bilinen kısım ve mertebelerin dışındadır.

Bu konuyu, birazdan, daha fazla açıklayacağız.

Bu makamdan, şunlar da öğrenilir: Müslümanların amelleri oldukları halde amellerdeki ve bunların yükseliş ve ref edilişle­rinin sonunda yerleştikleri makamların farklılığının sebebi ne­dir? Amellerin yükseldikleri ilk makam hangisidir? Bunların hangisi, zahir amellere ve aynı zamanda bâtın amellere nispetle hüküm açısından daha baskındır? Bunların en üstünü ve en sonu hangisidir? Ahadiyet özelliğindeki küllî ceza hangi makam­dan tenezzül eder? Bu küllî ceza, birbirinden farklı amellerin mertebelerine göre kısımlara ve türlere ayrılır; bu ameller, birbi­rinden farklı maksatları, ilimleri, akideleri, teveccühleri, halleri, mevtmleri/mertebe, makamları, zamanlan ve neşetleri olan amel sahipleriyle farklı vakitlerde zuhur ederler.

Bazı özellik ve hükümlerinden bahsedilen bu makam, yakla­şık olarak üç bin ya da daha fazla alt makam içermektedir. Bu makâmm, bilinmesi mümkün olmayan çok önemli ve ulvî sırla­rı vardır ki, bunları bileni bulmak, enderdir. Bu sırların başhca-lannm izahına girişmek, daha fazla açıklamaya gerek duyup, açıklanması haram olan rubûbiyet sırlarını izaha neden olma­saydı, akıl ve basiretleri dehşete düşüren, sâdır ve sırları parça­layan şeyler ortaya çıkardı. Fakat Hakkın gizlemeyi dilediği ör­tülü sırlarını izhâr edecek veya zuhur etmesini ve bariz olması­nı istediği sırları da gizleyecek hiç bir kimse yoktur.[177]

Kalbin Vecihleri

Tekrar, daha önce açıklamaya başladığımız konuya dönüyo­ruz:

Şöyle deriz: Daha önce işaret edilen kalbin vecihleri, zikredi­len aslî mertebelerin/hazerat-ı hams sayısınca beş tanedir. Her­hangi bir kimseden sâdır olan her bir fiil, bu vecihlerden birisi­nin veya hepsinin hükmüyle boyanmış olarak sudur edebilir. Bi­naenaleyh bu beş vechin birisi, Hakkın gaybmın ve hüviyetinin mukabili olan vecihtir. Bu vecih, muhakkiklere göre “vech-i has/özel vecih” diye isimlendirilir ve onda, isim, sıfat ve bunlar­dan çıkan vasıtaların hiç bir hükmü ve dahli yoktur. Bu vechi, sadece kâmiller, fertler ve bazı muhakkikler bilebilir ve onunla tahakkuk edebilirler.

Bunun, mukabili olan insan kalbi ve diğer şeyler cihetinden zahir varlıkta, mertebeleri, mazhârları ve alâmetleri vardır. Bun­ların arasında, ilk hareket gibi ilkler, nazra/bakış, düşünce/ha-nr ve işitme sayılabilir. Ayrıca, huzur ehline gizli kalmayan ilk 2âhir olan şeyler, şeriat ve tahkik açısından bütün alemde bu şekilde terettüp etmeyen her şey, bu kabildendir. Hiç bir hüküm, ona ait değildir, o da hiç bir kayıt altına girmez; çünkü o, ilâhî­dir ve aslî mukaddesliği üzerinde bakidir. Hiç bir kuşku, hata ve yalan ona bulaşamaz.

Bu vecihle tahakkuk eden kimse, her nefeste “yenilenme” ve “halk-ı cedit” sırrını arif olduktan sonra, kalbim fetretin gireme­yeceği şekilde sürekli murakabe ettiğinde, aklına gelen her bir hatır ile hüküm verir ve kuşkusuz bir şekilde hükümlerinde isa­bet eder. Çünkü, Hakkın katında asla tekrar olmadığı gibi, onun katında da asla tekrar yoktur. Bu müşahede ve makamın sahibi­nin bütün idrâkleri, hatıraları “ilkler” mertebesinde Hak ile ger­çekleşir. Binaenaleyh bütün şuur ve idrâk vasıtaları açısından kendisinden sâdır olan fiiller, bu ilâhî esasa dayanır ve bağlı olur. Böylelikle o kimseden, sadece güzel şeyler ve kurbiyette kurbiyeti artıran ve dereceyi yükselten şeyler sâdır olur; fakat bu da, karşılık değil, ilâhî minnet ve ihsan babmdandır.

Çünkü bu makam sahibinden bu tarz üzere sâdır olan amel­ler, daha önce belirttiğimiz “gibi, bazen ceza mertebelerini aşabi­lir. Nitekim, buna “Allah’ın halis kullarının dışında olanlar, sadece işledikleri şeylerle cezalandırılacaklardır” ve “Ancak inkâr edenleri cezalandırırız” {Yusuf, 75) âyetleriyle işaret edil­miştir. Bunun yanında Allah, facirlerin ve kafirlerin kitaplarını belirten âyette de buna işaret etmektedir. Bu kitaplar, onların amel defterleridir. Bunların birisi, “Siccin”de, diğeri ise, “illiy-yin”dedir. Halbuki Allah, mukarrebin/yakm kulları için her­hangi bir kitap zikretmemiş, onlara müşahede ve Ebrar’ın içtiği “Ayn”a tahsisten başka bir şey nispet etmemiştir.

Hz. Peygambere bu makamdan “Allah senin için bağışlaya­caktır” diye hitap edilmiştir. Bu makam sahibinin zikredilen bu hali, Hakkın işitmesi ve görmesi olduğu kimsenin hallerinden birisidir/kurb-ı nevafil; ayrıca bu, başka bir itibarla, ender kim­selerin dışındakiler için müşahedesi ve tasavvuru güç olan kurb-ı feraiz sahibinin alâmetlerinden birisidir.

Kalbin vecihlerinden ikincisi, ruhlar alemine paraleldir/yu-hazi, sahibi de, bu vechi ruhlardan alır; kalbde, kendisiyle ruh­lar arasındaki münâsebete ve bu vechin temizlik ve parlaklığına göre ruhlar nakş olunur, vechin parlaklığı ve temizliğiyle, nis­petlerin sahîhliği ortaya çıkar, irtibat sırrı hayât bulur. Bu irtibat, adeta bir boru ve oluk gibidir. Feyiz, buna temas eder, onda akar ve onun vasıtasıyla kabildeki mekanına ulaşır. Ruhların kalbe nakşolması, ayrıca, kalbin tezkiyesine, iyi huylarla bezenmek ve kötü huylardan kaçınmakla kalbin tasfiyesine, tabiî kuvvetlerin rûhânî kuvvetlere baskın olup, kendi karanlıklarıyla onları sö’n-düremeyişine ve rûhânî kuvvetlerin nurlarını karartmayısın a bağlıdır. Tabiî kuvvetler, rûhânî kuvvetlerin nurlarının parıltıla­rını söndürürse, onların hüküm ve eserleri kendilerine zıt tabiî hükümlerin baskmlığıyla ortadan kalkar.

Bu şart, yani bütün vecih ve hallerin sıhhatini ve kendilerine özgü sıfatları onlara zıt mahzurlu şeylerin baskınlığından, ayrı­ca orta-itidâlden ifrat ve tefrit taraflarına sapmaktan korumak, kalbin vecihlerinin her birisinde geçerlidir.

Şu halde, Hakkın gaybma mukabil olan ilk vechin temizliği, sahîh benzerliği, kevnî bütün kayıt ve hükümlerden soyutlan­ması, kayıtlardan mutlaklığı ve münezzeh ligi, nakışlardan kur­tulmasına bağlıdır. Bu sırrın can daman, mutlak ihtiyacın ve Zât’a ait teveccühün devamlılığına bağlıdır; bu teveccüh, çaba ve tekellüften münezzehtir.

Üçüncü vecih -ki sahibi, bununla ulvî aleme mukabele eder- ve bu vechin Hakkın mâhiyeti açısından kendisine ilka ettiği şeyleri kabul etmesi, bu insanın bütün semâlarda kendisine mahsus su­retlerine göredir. Nitekim, ravilerin efendisi İbn Abbas buna işaret etmiş, Allah’ın ehli ve seçkinlerinden olan muhakkikler de kesin olarak bu konuda îbn Abbas’a muvafakat etmişlerdir.

Bu vechin tezkiyesi ve sırrının ihyası, ruhların vechinde zik­redilen şeylerle gerçekleşir. Ayrıca, zahirî özelliklerde istikâme­ti korumakla, ifrata ve tefrite mâni olan orta yola riâyet etmekle gerçekleşir. Hiç kimse, bütün alemlerle olan ilişkisini bilmeden ve bu noktada münâsebet ve itidal hükmüne riâyet etmeden bu bakamla tahakkuk edemez. Ayrıca bu kişinin, ilâhî-gerçek şeri­atın Özetle zikrettiği ve Hz. Peygamberin kâmil siretinin fiil ve hal ile tam olarak tekeffül ettiği şeyleri zevken tafsil leş tirmesi gerekir; Hz. Peygamberin fiil ve hal olarak ortaya koyduğu şey- leri, daha Önce dil ile de açıklamıştır. Bu durumda bu kimse, bir hüküm verirse, isabet eder ve kesinlik ve doğruluk yolunun na­sıl araştırılacağım bilir.

Allah, mürşiddir.

Diğer vecihle, unsurlar alemine mukabele edilir; bu vechin tezkiyesi ve sırrının ihyası da, meşru ve makûl iki rabbani mizanla bilinir.

Bunun umdesi, iki şeydir: Bunların birincisi, kuvvet ve hisle­ri, güç ve imkân ölçüsünde ve ehem-mühim sırasını göz önün­de bulundurmakla, maslahat bulunan şeyde kullanmak ve bu konuda çaba göstermektir.

Diğeri ise, kuvvet ve hisleri, gereksiz veya uygunsuz işlerde veya sakınılması gereken yerlerde kullanmak bir tarafa, mühim olmayan her hangi bir işte kullanmaktan engellemektir.

Kalbin diğer vechi, misâl alemine mukabildir. Bunun da iki nispeti vardır. Birisi, mukayyet nispettir, ki bu, insanın hayal kuvvetine mahsûstur. Bu vechin temizlenmesi, his ve şehâdet alemine ait Önceki vechin temizlenmesine tabidir. Buna, hiss-i müşterekte tasavvur edilişleri ve oluşmaları esnasında maksat­ların tashihi, hatıraları kontrol etmek, bunlardan iyi olmayanla­rı gidermek de eklenmelidir; çünkü bunlar, hükümleri insandan sâdır olan amellere ve nefeslere vb. sirayet eden şeylerdir.

Zahirî histe de durum böyledir; nitekim Hz. Peygamberin “Sizin rüyası en düzgün olanınız, sözü en doğru olanınızdır”

hâdisiyle buna dikkat çekmiştik. Çünkü hayale, sadece his ale­minden intikal eden şeyler işlenir/nakş. Şayet hayaldeki şeyler histekinden farkh ise, bunun nedeni, histeki şeyin terkip ve ye­nilenmesinin farklılaşmasıdır. Tekil olanlar ise, kuşkusuz ki, his­ten elde edilmişlerdir. Şu halde his vechi ve hissî kuvvetleri sahih olan kimsenin, hayal vechi de sahih olur.

Diğer nispet ise, mutlak-misâl alemine mahsûstur. Bu nispe­tin insanın onla ilişkisinin sahîhliği cihetinden tam anlamıyla is­tikamet üzere olması, gayba ait vecih ve bunun şahinliğinden sonra, zikredilen üç vechin istikâmetinden meydana gelir.[178]

Bölüm

Bu bölümde şunlar vardır: Din lafzının açıklanmamış bazı mânâları; teklif ve bunun hikmeti, teklifin asıl kaynağı; Teklif ile ilgili küllî emirler ve teklifin mühim neticeleri. Bu konulardan, “matla”‘ ve “ahadiyet-i cem” diliyle bahsede­ceğiz.[179]

Mukaddime

Bu meseleleri ele almadan önce bir mukaddime takdim etme­miz gerekmektedir; bu mukaddime, işaret edilmesi gereken önemli ve faydalı nüktelere dikkat çekecektir:

Bilinmelidir ki: Her hangi bir şeyin sırrı, o şeyde/şe’n gizli ka­lan veya onda bâtın olan şeydir. Bu bâtın şey, bazı veya bütün his­lerle idrâk edilmesi mümkün olan vücûdî bir durum olabileceği gibi, manevî bir durum da olabilir. Birinciye örnek olarak, bedenin derisinin dışına nispetle insan kalbinin ve ondaki buharın teneffü­sü veya suretlerine nispetle ceviz ve benzeri şeylerin yağı verilebi­lir; ikinciye örnek olarak ise, mazhârlara ve cüzî suretlere nispetle Hakkın ruhlara tevdi ettiği kuvvet ve özellikler verilebilir. Bu özel­likler, bu mazhâr ve cüzî suretlerle ortaya çıkarlar ve Hak -sak­sonyadaki ishal etme gücü veya mıknatıstaki demiri çekme gücü gibi- bunlarla bu kuvvetlerin fiillerini kemâle erdirir.

Bazen, sırrın izafe edildiği şey, mücerret bir mânâ olabilir; bu mücerret mânânın, haricî varhklarda/a’yân hiç bir şekilde zu­huru yoktur, aksine bu, sadece zihinlerde taakkul edilir. Buna Örnek olarak, nübüvvet, risâlet, din, takva, imân ve benzeri şey­ler verilebilir.

Çünkü sırrın, bu gibi şeylere nispet edilmesi, varlıklarda ta­hakkuk eden şeylere nispeti gibi değildir. Binaenaleyh “nübüv­vetin sırrı nedir?” “Şeriatın sırrı nedir”, “dinin sırrı nedir?” diye soru sorulduğunda, muhakkiklere göre burada “sır” ile kast edi­len şey, hakkında soru sorulan şeyin aslı veya onun hakkında bi­linmeyen şeydir. Bu şey bilindiğinde, hakkında sorulan şeyin il­leti, özelliği, kaynağının aslı, hükmünün ve zuhurunun sebebi, gizli ve açık levazımı da öğrenilmiş olur.

Dinin bir sırrı vardır ki, cezânm ve hükümlerinin hakikatini bilen kimse bu sırrı bilebilir. Cezanın bir sırrı vardır ki, bunun bilinmesi, cezânm terettüp ettiği fiillerin bilinmesine bağlıdır. Fi­illerin de, nispet ediîdikleri ve onunla zahir oldukları kimse hak­kında cezaya neden olmaları “yönünden bir sırrı vardır ki, bu sır­rın bilinmesi, teklifin bilinmesine bağlıdır. Çünkü ortada bir tek­lif olmadığı sürece, terke ve fiile neden olan herhangi bir emrin veya yasağın bulunması söz konusu değildir. Emir ve yasaklar­dan kaynaklanan meşru fiiller bulunmadığı sürece ise, fiillerin karşılığında yaratılmış ceza taakkul edilemez; bu fiiller, emir ve yasaklarla ilgilidirler.

Şu halde teklif, bütün bu zikredilen hususların aslıdır.

Cezânm da, bir sırrı ve hikmeti vardır. Allah nasip ederse bu­na daha sonra işaret edeceğiz. Nitekim bundan önce, fiillerin, ce­zalandırmanın ve bunlara mahsus şeylerin sırrından Allah’ın takdir ettiği kadarıyla bahsetmiş, bu konuyla ilgili ilâhî fiil ve sırların büyük bölümüne dikkat çekmiştik. Akıl sahibi bunları düşünüp, aklında tutuğunda, dinin küllî sırlarından ve hüküm­lerinden ve de aslî levazımından hiç bir şey ona meçhul kalmaz.

Allah, dinin diğer temel sırlarını zikretmekle bu âyetin bu laf­zı üzerindeki açıklamalarımızı bitirmemizi dilemiştir. Ayrıca teklifin asimi, mertebesini, semeresini ve ehemmiyetini belirten hikmetine, dikkat çekeceğiz. Bunu yaparken de, kitabın başında taahhüt ettiğim üzere, Fatiha sûresinin içermiş olduğu asıllara da işaret edeceğim.[180]

Teklifin Aslı ve Hikmeti

İki şey arasında taakkul edilen her nispetin gerçekleşmesi ve sübûtu, kuşkusuz, bu iki şeye bağlıdır. Teklif, kadir-kâhir ve alim olan teklif sahibi/mükellif-Hak ile mükellef arasında taak­kul edilen bir nispettir. Mükellef, teklif sahibinin iktidarının ma­halli olma ve onun teklifinin hükmünü kabul salâhîyetindedir.

Allah ile, başka bir ifâdeyle Allah Teâla’nm akıllarımızı ve basiretlerimizi nûrlandırdığı bilgi ile, mutlak ve eksiksiz ke­mâlin Hakka ait olduğunu, hatta Hakkın bütün kemâllerin kaynağı olduğunu öğrendik. Sonra da Allah, peygamberi vası­tasıyla bize aziz kitabında “De ki: Herkes, kendi yaratılışına göre amel eder” (İsra, 84) buyurduğunda bize bunu öğretmiş­tir. Böylelikle, öncelikle kendi nûrlandırdığı şey vasıtasıyla, ikinci olarak da haber verdiği bilgiyle şunu öğrendik: Haktan sâdır olan fiil ve hükümler, kemâl özelliğiyle boyanmış olarak sâdır olurlar. Şu halde bu fiil ve hükümlerden her birisi, kâmil­dir, çeşitli faydaları, hükümleri ve sırlan içerir. Bunları, Hak-km dışında hiç kimsenin ilmi ihata edemez. Yaratıkların bile­bilecekleri ve idrâk edebilecekleri en son şey, bunların müm­kün olanlarını bilmekten ibarettir; bunları da, kesbi bir bilgiy­le veya bütün bunları ihata etmek yoluyla değil, Hakkın öğret-mesiyle/vehb bilebilirler.

Fakat, bununla birlikte Hakkın fiillerinin -her ne kadar Hak­tan sâdır oluşları ve kendisine nispet edilişleri açısından, ifâde ettiğimiz üzere, mutlak hayır ve mutlak kemâl özelliğinde olsa­lar bile-, kendiliklerinde farklı olduklarında hiç bir kuşkumuz yoktur; fiillerdeki bu farklılık, isimlerin, sıfatların, mevtınlerin ve hazretlerin mertebelerine göredir.

Binaenaleyh bu fiillerin bir kısmı, daha önce de belirttiğimiz gibi, diğerlerinden daha önemli, daha kıymetli, ihata açısından daha kapsamlı, hüküm yönünden daha şâmil olurlar; bunlar, di­ğerlerine nispetle daha çok hüküm ve sırları içerirler.

Teklifi hükümler, hüküm ve fiillerin en önemlilerinden, hü­küm yönünden en kapsamlı olanlarından birisidir; çünkü teklif, “Semâlarda ve yerde olan herkes, Rahmân’a kul olarak gelir­ler” (Meryem, 93); “Allah, her şeyin yaratıcısıdır”, ve “Her şey, onun hamdiyle teşbih eder” (İsra, 44) kırbacıyla her şeye hük­münü yayan ubudiyetin unvanıdır.

Kuşkusuz ki, Allah’ı teşbih eden herkes, ona kulluğunu ikrar etmektedir; hatta kişinin Hakkı teşbih etmesi, Allah’a kulluğunu ikrar etmesinin ta kendisidir.

Bu ikrar, “Herkes, namaz ve teşbihini bilmiştir” (Nur, 41) âyetinde Allah teâlanm da bildirdiği gibi, ilme dayanan bir ik­rardır.

Şu halde, kendisine “şey” ismi verilen her varlık, bu hükmün ve ilâhî ihbarın ihatası altına girer.

Kuşkusuz, daha önce şunu belirtmiştik: Mümkünlerin özel­liklerinden olan “özellik” yoluyla veya bir açıdan Hakka ve bir açıdan da yaratıklara izafe.ve nispeti geçerli olması anlamında “müştereklik” yoluyla varlığa izafe edilen her hakikat ve sıfatın, ilâhî katta bir aslı bulunmaktadır; bu hakikat veya sıfat, bu asla racidir ve bu asıl yönünden Hakka istinat eder.

Teklif de, hakikatler arasındadır ve o da, iki asıl arasında zu­hur etmiştir. Bu iki asıl, teklif için iki mukaddime veya ebeveyn gibidirler. İşte, tafsil mertebelerinde zuhur eden her şey için de durum böyledir. Çünkü teklif, daha önce zikredilen beş nikah mertebelerinden birisinde olmak üzere, bu iki asıl arasmda zu­hur eder.

Şu halde ilk iki asıl, vücûb ve imkân hazretleridir/mertebe; başka bir ifâdeyle bu, isimler ve a’yân hazretidir. Nikahlardan ise, daha önce bahsetmiştik.

Sen de, yaratılışın başlangıcı ve vahdet sırrı hakkındaki ifâde­lerimize baş vurursan, oradaki şu açıklamamızı hatırlarsın: Aha-diyet, herhangi bir şeyi izhârı ya da onu icadı gerektirmez. Hak, zâtı ve ahadiyeti açısından, alemlerden müstağnidir: Hiç bir şe­ye münasip değildir, hiç bir şey ile irtibatlı değildir, hiç bir şey ona münasip değildir, hiç bir şey ona taalluk etmez. Çünkü taalluk ve münâsebet, ilâh-melûh, hâhk-mahluk gibi birbirini ta-mamlayan/müteyazif iki şey ya da bu özelliğe sahip iki merte­be arasında gerçekleşen “tezayüf/birbirini tamamlama” hük­müyle mertebeler açısından sabittir.

Daha önce ifâde etmiştik ki: Eser, irtibat olmadan gerçekleş­mez ve ancak münâsebet var olduğunda sahih olabilir. Bu konu­daki ifâdelerimizin detaylarını hatırlayınız, bu açıklamalar, tek­rarı gereksiz kılar.

Allah mürşiddir.

Sonra konumuza dönüp, şöyle deriz: Binaenaleyh teklifin is­tinat ettiği tek asıl, bu mertebeye mahsûs olan “ilâhî icab”tır; bu, başkası için herhangi bir varlık/ayn veya başkasının mertebesi için herhangi bir hüküm ortaya çıkmadan önce Hakkın zâtından kaynaklanan bir icabtır.

Bu asim makamı, Kur’an-ı kerimde şu âyetlerde ifâdesini bu­lur: “Rabiniz, kendi üzerine rahmeti yazmıştır.” (Enam, 54); “Rabbinin kelimesi gerçekleşmiştir.” (Yunus, 33); “Fakat, ben­den olan söz gerçekleşti.” (Secde, 13); “Bu, rabbin üzerinde ke­sin bir hüküm olmuştur.” {Meryem, 71); “Benim katımda söz değişmez:” Hadislerde ise, şöyle ifâde edilmiştir: “Benim sev­gim, benim uğruma birbirini sevenlere vâcib olmuştur.”; “Al­lah üzerinde bir haktır ki, bu dünyadan kaldırdığı her şeyi vad eder.” Bu ve benzeri örnekler, çoktur.

Teklifin kaynağı ve bazı açılardan muvafık olmayan cezalan­dırmanın sırrını izhâr eden diğer asıl ise, alemin yaratılmasını gerektiren vücûdî tecellîdir. Başka bir ifâdeyle bu, Hakkın Zâtın­dan mümkünlerin üzerine taşan/faiz vücûddur. Bu asıl, diğer hükmi kayıtlardan, imkâna mahsus çoğalan aynî özelliklerden gerçek anlamda münezzehtir. Bu vücûdun, zatî mertebeleri ve istidatlara göre zuhuru açısından ise, daha önce de açıklandığı gibi, ona, yani zikredilen bu yayılan/münbâsit vücûda farklı ve Çeşitli vasıflar izafe edilir, kendilerinden ayrılmayacak şekilde hükümlerle, isimlerle ve özelliklerle sınırlanır. Öyle ki, bütün bunlardan soyut olarak bu varlığın düşünülmesi, imkânsız hale gelir; hatta olabilecek nihai şey, bu hüküm ve sıfatların çoğun­dan soyutlanmaktır. Hepsinden soyutlanmak ise, -farazi olarak mümkündür- imkânsızdır. İşin son noktası, izafî tek bir kayıtta sona erer; bu kayıt, mutlaklık mertebelerinin en üstününde bu­lunmaktadır.

Şu halde, adil hikmet ve kâmil-birleştirici/cami’ mertebenin hükmü, cezalandırmanın sırrının zuhurunu ve bunun münâse­bet ve kesinleşmiş denklik sırrıyla nitelenmesini gerektirmiştir. Böylelikle ilâhî teklif, bütün kullar hakkında zuhur etmiştir; Hakkın dışındaki herkes, kuldur. Böylece, Vücûda arız olan ay-nî-smırlanmalar ve imkâna mahsus kevnî mertebelerin hüküm­lerinin mukabilinde, şerî-emrî kayıtlar ve hükümler ortaya çık­mıştır. Belirli bir tarza kavuşan ibâdetler ise, her mertebeye, ale­me, zamana, yaratılışa ve hale mahsus olan hükme ve bu hük­mün gereğine göre ortaya çıkar; hükme göre olması şu demek-Lir: Vücûdun o şeyde taayyünü ve Hakkın zuhur ve tasarrufu, ancak o hükme göre olabilir.

Böylelikle ibâdetler, söylediğimiz gibi, bütün alemlerin, de­virlerin, özel vakitlerin, mevtmlenn, neşetlerin, hallerin, mizaç­ların ve mertebelerin ehlinde hal ve vaktin ve zikredilen husus­ların gerektirdiği tarzda ve de bunların lâzımı olan sıfatlara gö­re ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar ise, daha önce zikredilen hük­mün sabit olması gibi, bütün varlıklarda sabit olurlar.

Kuşkusuz ki, bütün mümkünlerin bir örneği ve hepsinin özellik ve hakikatlerini kendinde birleştiren insan, emrinde, ha­linde ve terakkisinde ilim, müşahede, hal, makam, tecrit ve tev­hit açısından en ileri mutlaklık makamlarına ulaşmış olsa bile, tam hürriyet özelliğiyle vasıflanamaz; tam hürriyet, bütün iti­barları, nispetleri, izafetleri ve kayıtların hükümlerini kesinlikle ortadan kaldırır. Hatta insan, emri-tekliflerden kurtulup, halle­rin, neşetlerin, mevtinlerin ve makamların sınırlamasından çı­kıp, böylelikle hiç bir alemin, mertebenin ve zikredilen diğer şeylerin onu sınırlaması bir tarafa, imkâna ait siniri ayıcı/takyidi hükümlerin ve esmai-sıfat hükümlerinin kendisinden düşmesi­ne neden olacak derecede umulabilecek en yüksek dereceye çıksa bile, bir tek kaydın onunla kalması şarttır; bu imkâniî kayıt, mutlaklık mertebelerinin en nihâyetinde Vücûd-ı Mutlak için sa­bit olan itibarî bir kaydın mukabilinde bulunur.

İnsan için kalan bu tek kayıt, onun Zât gaybmdan taayyün et­miş payıdır. Zât gaybı hakkında defalarca, şunu belirttik ki: O, mâhiyeti açısından kendisi için/linefsihi, sadece bir “emir” ile ta­ayyün edebilir ve kendisiliğinden hiç bir şey onda taayyün etmez. Şu halde, onun, yani zikredilen gaybin taayyün etmesi, kendisiy­le müteayyin/taayyün etmiş olarak zuhur ettiği şeye bağlıdır; bu ise, daha sonra “mümkün” diye isimlendirilen halidir.

Bu taayyün ile, Hakkm insan ile insanın da Hak ile irtibat sır­rı zuhur eder; bu irtibat cihetini insan bilebilir veya bilmeyebilir. Vücûd-ı Mutlak’m taakkulunun, herhangi bir nispet veya maz-hâra bağlı olduğunu zikretmiştik. Bu, aynî değil de, gaybî bir farklılık olsa bile, adeta taakkulde şart olan “ayn/varlık”m zu­hurunun varlığa bağlı olması gibi, bir çeşit farklıhk/temyîz ifâ­de eder.

Hal müşahedesi sahibi bir gurubun bu ayrırm/temyîz fark edemeyişleri, bunun kendiliğinde sabit olmayışını gerektirmez; çünkü, “sekr” vartasından ve mukayyet müşahedelerden kurtul­muş sahiv ehli muhakkik ve kâmiller, bizim ifâde ettiğimiz hük­mü vermişlerdir. Bunların sekir ve sınırlı müşahede vartasından kurtulmaları, bir açıdan, ihata edici, birleştirici ve ahadiyet özelli­ğindeki orta kemâl makamının merkezine yerleştiklerinde ger­çekleşir. Böylelikle onlar, bu noktadan uzaklaşmış kimselerin gö­remediği çevrenin kenarlarını ve ehlini müşahede ederler.

Sonra şöyle deriz: Bu iki kaydın, yani Vücûd ve insan kaydı­nın, geçerli bir hükmü vardır. Bu hüküm, büyüklerin bildiği pek Çok neticeler doğurur; büyükler, bunları hem kendilerinden, hem de başkalarından ve kendi hallerinde müşahede etmişler­dir. Böylelikle bu kâmiller, insanlar ve hatta bütün eşya hakkın­da, onların sadece başkaları hakkında değil, aynı zamanda biz-2at kendileri hakkında da bilmedikleri şeylere muttali olurlar.

Teklif hükümleri ve bunların lâzımı olan kayıtlar ise, azlık,çokluk, devamve devamsızlıkla yaratıklar arasında farklıfarklıdır. Bu farklılaşma, yaratıklardan her bir ferdin cihetinden Vücûda izafe edilen kayıtlara göredir. Şu halde, kimin ayn-ı sabite aynası, Örneğin itidale, devriliğe, hey’et ve şekil düzgünlüğüne daha yakın ise; kendisine yansıyan ve onunla zahir olan şeyde o şeyin kendinde/lizâtihî gerektirdiği özelli­ğine muhalif bir hüküm zahir olmayacak şekilde halleri, sıfat- lan, kuvvetleri ve hükümleri uyumlu ise/mütenasip; o şey, en U az teklife muhatap olan tecellîgâh, bunların arasında ınutlaklığa en yakın olanı ve imkân hükümlerinden ve sınırlayıcı özelliklerden en hızla soyutlanandır. Bu tecellîgâh, sadece dikkat çekilen tek kayıttan soyutlanamaz; bunun örneği, öncelikle Hz. Peygamberimiz, daha sonra ise, Allah’ın kâmil kulların­dan nebi ve velilerdir.

Bu ve başka sebeplerden dolayı Hz. Peygamber’e “Allah, se­nin gelmiş ve gelecek günahlarını affedecektir” (Fetih, 2) diye hitap edilmiştir; böylece ona ve Allah’ın dilediklerine, başkaları­na yasaklanan şeyler mubah kılınmıştır.

Söz konusu “kâmil ayna”nın sahibi, Kadîm’in kıdeminin ve ezelî-zatî faziletin sahibi gerçek kuldur/abd-ı muhakkak; bu kul, tecellîgâhtaki, bozukluk, eksiklik ve değişiklikten kaynakla­nan “eksik kabul”den müessir olmaz; ya da o, tecellîgâha yansı­yan şeye, o şey için ezelde sabit olmayan yeni bir özellik yükle-mez; bunun yegane istisnası ise, tecellînin bir tek kayda bağlı olan taayyünüdür, bu tek kayıttan kurtulmak ise, diğerlerinden farklı olarak, mümkün değildir.

O kimse, yani bu kul, mutlak temizliğiyle her şeye para-lel/yuhazî ve mukabildir; böylelikle dileyen herkes içinde bu­lunduğu durumu izhâr edebilir. Bu özelliğe sahip olan herkes, Hakkın zâtında resmedilmiş/irtisam ve ezelde taayyün etmiş halde bulunduğu tarzda her şeyin zatî ve aslî suretine muttali olur; bu durum, o kişi söz konusu şeye paralel/yuhazî olduğu sürece devam eder. Binaenaleyh bu kimse, “sapma/inhiraf” ha­kikatinin hükmü gerektirdiği için “mutlak benzerlik/müsamet” noktasından saparsa, bu durumda sadece kendisini kınamalıdır.

“Kim ki hayır bulur, Allah’a hamd etsin; kötülük bulan ise, sa­dece kendisini kınasın.”

Hz. Peygamberin Rabbinden haber verdiği bilgiye bak! Hz. Peygamber, sana hitap etmiş ve Rabbinden bildirmiştir. Ben de, bir açıdan, insanın Hakkın varlığının aynası olduğunu belirttim; Hak ise, onun hallerinin aynasıdır. Bunu tekrarladım, hatta ba­zen sözü uzattığımı düşündüm, o ifâdelerimi hatırla!

Allah’a yemin olsun ki: Ben, veciz ve Özet olarak ifâde ettim. Sana zikrettiğim şeyleri anlarsan, kalbin kanatlanır, akim dehşe­te düşer. Fakat, Allah’a yemin olsun ki, benim kast ettiğimi an­ladığını sanmıyorum, bu konuda da mazursun. Ben de, bu bah­se dair bu kadar işaretle yetinmek mecburiyetindeyim ve bu­nunla memurum.

Bu derece ve makamdan daha aşağıda bulunan herhangi bir insan ise, bu makama/(mutlak benzerlik makamı) yakınlığı öl­çüsüne göre, sapmadan kurtulur ve değişikliğe uğramaz; çünkü bu, Allah’ın sünnetidir ve “Allah’ın sünnetinde, hiç bir deği­şiklik bulunmaz.”

Bunu öğrendiğinde, şunu da bilmelimin ki: Sınırlayıcı hüküm­ler, herhangi bir mevcudun merteoesinden -söz gelişi dört veya beş yönden- varlığa/vücûd izafe edilip, bunlardan her birisi be­lirli bir hükmü ve kendisi olmadan varlığa izafe edilmeyen özel bir hal veya özelliğin belirlenmesini gerektirse, teklif hükmü on­da zuhur eder ve bu beş yönden ve onlara göre gerçekleşir. Tek­lif hükümleri, mümküne ait verililere ve bunların meydana ge­tirdiği varlığa izafe edilmiş eserlere göre artar veya eksilirler. Yönlerin/vecih artmasının nedeni, imkân hükümlerinin artma­sıdır; fakat her mümküne nispetle vasıtalar mümkün ile yaracısı arasında artar. Bunun nedeni ise, insanın kuşatıcılığı ve kapasi­tesiyle ilgili değil, onun eksik kabulü ve zâtının istidadının ku­surudur; çünkü insan, sureti itibarıyla tertip silsilesi yönünden Yaratıcısıyla arasında vasıtaları en fazla bulunduğu varlık, zu­hur açısından ise en son zahir olandır. Fakat insanın son zuhur eden varlık oluşu, onun bütün vasıtaların sırrını içermesi ve var­lık dairesinin içermiş olduğu her şeyin hükmünü ihata etmesi içindir; Varlık dairesi, insan ile sona erer, çünkü insan, yardım dileyen/istimdat son varlıktır, bununla birlikte Kalcm-i a’lâ, in­sanın varlık mertebesinden yardım alır. Kalem-i a’la, Haktan sonra imdat eden ilk varlıktır. [181]

Burada bir takım sırlar vardır ki, bunların zikredilmesi mese­leyi uzatır.

Mevcutların mertebeleri, küllî olarak, beş mertebede sınırlı olup, bunlardan her bir mertebe daha önce de ifâde ettiğimiz gi­bi, çeşitli hükümleri iktizâ ettiği için tekliflerin asılları, beş tane olmuştur: Binaenaleyh mükellefe mahsûs bu beş, ezelde Hakkın ilminde farklılaşması/temeyyüz açısından mükellefin ayn-ı sa­bitesinin hükmü; ayn-ı sabitenin rûhânîyeti yönünden hükmü; sureti ve tabiî yaratılışı ve buna mahsûs özellikler açısından hükmü; zikredilen mertebelere sirayet etmesi yönünden Ama ci­hetinden olan hükmüdür; beşincisi ise, zikredilen şeylerin birle­şiminden meydana gelen manevî heyeti itibarıyla bu dört duru­mu kapsayan işin/emr makûliyeti yönünden meydana gelen hükümdür, söz konusu hüküm, “ahadiyet-i cem” makamının hükmüdür.

İfade ettiğimiz bu beş hükmü, ed-Dehr isminin, şe’nin, mev­tinin, makamın ve bütün bunların hükümlerini birleştiren sırrın hükmü istilzam eder.

Bunlar, ayrıca, başka beş şeyi daha istilzam ederler. Bunlar, zikredilen beş şeye tabi olan ve onlardan meydana gelen şartlar­dır. Bunlar, mükellefin aklının yerinde olması, teklif yaşı, sıhhat ve benzeri konularda ehliyet, davetin ulaşmasına bağlı olan ilim, vakte girmek; buna örnek olarak, namaz vakitleri, Ramazan oru­cu, senesi dolduğunda zekatı vermek, Hac aymda Hacca gitmek vb. şeyleri verebiliriz.

Böylelikle, ifâde ettiğimiz nedenlerden dolayı İslam’ın rü­künleri beş olmuştur; aynı şekilde imânın rükünleri ve hüküm­ler de beştir. KarşıhkJarı görülecek küllî ibâdetler de böyledir; bu ibâdetlerin ağaçlarının çekirdeği ve nehirlerinin kaynağı, “fatihler” bölümünde zikrettiğimiz şu husustur: Kevnî varhk-lar/a’yân-ı kevnîyye, isimlerin ve sıfatların ortaya çıkmasında ve bunların ekmellik/(nihai kemâl) nispetlerinin harici varlıkta zuhur etmesinde şarttır; söz konusu nispet, bu isim ve sıfatların hükümlerinin kabiliyetlere/mümkünler nüfuz etmesi ve bu hü­kümlerin görülen-tafsilî zuhurlarının ardından tekrar Hakka dönmeleriyle gerçekleşir; bu hükümler, Hakkın mertebesin­de/hazret malum ve makul oluşlarına göre Hakka dönerler. İş­te bütün bu nedenlerden dolayı kuşatıcı ilâhî adalet ve cömert­lik, bu hükümlere “varlık teceliîsi/vücûdî tecellî” ile yardımı ge­rektirmiştir; böylelikle, söz konusu tecellîyle bu hükümlerin varlıkları/a’yân kendileri için zuhur eder ve bir kısmının hük­mü diğerlerine Hak vasıtasıyla ulaşır; bu, tam bir karşılık/ceza, umumi-şamil bir adalet ve ikramdır.

Bu önemli esası anla! Çünkü bütün özel ve genel ceza türleri, bundan ve teklifin sebebi olduğunu belirttiğim daha önceki asıl­dan ortaya çıkmaktadırlar. Daha önce açıkladığımız gibi, teklif, vücûdun daha önce belirtildiği tarzda a’yân ile sınırlanmasının gerektirdiği bir karşılıktır. Bunu hatırlarsan, doğruyu bulursun.[182]

Özet ve Netice

Fatiha süresi, ilâhî taksimle üçe ayrılmıştır, birinci kısımla ilgili Allah Teâla’nm nasip ettiği açıklamalar sona ermiş­tir. Daha önce belirtildiği gibi, her âyete dair açıklamanın, “cem makâmı’Ve “matla”‘ diliyle yapılacağını vaat etmiştik; böylelikle, artık ibare gemini, bu bölümü genişçe incelemeye dalmadan Önce tutmanın tam vaktidir.

Şimdi de, daha önce vaat ettiğimiz konuya başlayıp, “cem” makamının diliyle, “Besmele” ile başlıyoruz:

Herhangi bir isimlendiricinin/müsemrnî, bir şeyi isimlendir­mesi, o şeye dair bilgisi olmayan kimseyi “ikâz” veya o şeyi bil­diği halde unutmuş ise, ona “hatırlatmak” veya belirli bir özel­lik veya hal veya mertebe veya zaman veya mevtin veya bütün bunların toplamı açısından isimlendirdiği şeyi o kimseye “izhâr etmek”ten ibarettir.

Bir şeyin, kendisini bildiği halde kendisini isimlendirmesinin gayesi ise, başkasının “dikkatini çekmek” veya korkmak ve çe­kinmek gereken bir mesabede olduğu için başkasını “sakındır­mak” veya dikkati çekilen kimseyi isim sahibinin /müsemmâ katında bu tembih veya bunun yerini alacak herhangi bir ikâz olmadan elde edilmesi imkânsız bir şeye “teşvik”tir.

Şu halde şahıs, ikâz edildiğinde, farkına varır; böylece hemen arzu duyar, yararlanmak için o şeyi talep eder ve uğruna çalışır; veya güvende kalmak için çekinir ve sakınır. Bu durum, belirli

bir vakit veya hal veya başka bir şartla sınırlı olabileceği gibi, ba­zen herhangi bir şart ile sınırlı olmayabilir.

Allah ismine gelince: bu konuda Hakkın nasip ettiği ölçüde açıklamamız olmuşsa da, bu isim, derleyici/cem lisanı bir mu­kaddimenin sunulmasını gerektirmektedir:

Bu ismin iştikakı, ismin hakikatine değil, tasavvur sahipleri­nin zihinlerinde bundan somutlaşan mânâya racidir; çünkü işti­kakın şartlarından birisi, kendisinden iştikak yapılan anlamın, türetilenden önce olmasıdır. Böyle bir şey ise, hiç bir hakikat için, özellikle de “Allah” ismi için mümkün değildir; çünkü ha­kikatlerin özellikle de bu ismin, diğer mânâlara ve tasavvur edi­len kavramlara Öncelikleri vardır. Bu isim, tasavvur ve mutlak ve mukayyet anlamda ulûhiyet anlamını tasavvur edenlerin varlığından Önce müsemmâsı hakkında sabit idi; şu halde bu isim için belirli bir iştikak nasıl geçerli olabilir ki?

“Allah” isminin, başka bir takım harflere değil de bu harflere tahsis edilmesinin nedeni ise, sadece harflerin sırlarım ve rûhâ-nîlik mertebelerini bilen kimselerin bildiği bir sırdır; böylelikle bu kimse, bu ismin harflerinin dairesinin genişliğini ve basitlik­lerinin hükmünü, feleklerinin büyüklüğünü, kendisi için vad’ edildikleri şeyle ilişkilerini, bu lafzın vad’ edildiği mânâyı en iyi ifâde edebilecek lafız olduğunu bilir. Ayrıca bilir ki: Bu ismin medlulünü bilip, onu nihaî idrâk ve en üst tasavvur mertebesin­de tasavvur eden kimseye göre, başka harflerden oluşmuş isim­lere nispetle bu lafız, vad’ edildiği anlamı en iyi ifâde edebilen ve buna en uygun isimdir.

Bilinmelidir ki: Nida edilen, çağrılan, zikredilen ve isimlendi­rilen herhangi bir şeyi en iyi bilen ve müşahede eden kimse, o şeyi en sağlıklı şekilde tasavvur eden varlıktır; tasavvuru en sağ­lıklı olan kimse, düşüncesi en sağlıklı olan kimsedir; düşünmesi sağlıklı olan ise, en sağlıklı tasavvurun sahibi, davet edilen ve çağrılan şeyin, ismi zikredildiğinde veya ona yönelindiğinde ve­ya ondan bir şey talep edildiğinde veya istenildiğinde, bu talep­leri kabulünden en fazla yararlanan kimsedir.

Bu ismin bazı harflerinin telaffuz ve yazıda gözükmeyişi ise, Müssemma’dan bâtın kalan ve şehâdet aleminde ve onun muka­bili gayb’te ortaya çıkmayan şeylere işaret etmektedir.

“er-Rahmânü’r-rahim” ise, söz ettiğimiz bu makamın zevki­ne göre, mürekkep bir isimdir; dolayısıyla, bunlardan her birisi, diğerinin içermiş olduğu anlamdan yoksun değildir. Binaena­leyh “er-Rahmân”m hükmünün umumiliğiyle -ki o, Vücûddur-“ilmî tahsis” ortaya çıkmış, bunun ardından da, er-Rahîm ismi­ne mensup “iradî” tahsis ortaya çıkmıştır. Böylelikle “er-Rah-mân” ile, gaybî özellikler/hısas-ı gaybîyye varlık suretleri ola­rak taayyün ederken, aynı şekilde “er-Rahim” ile de bir olan Vü-cûd, haricî/aynî varlıklar ile çoğalmış olarak zuhur eder.[183]

“Hamd Alemlerin Rabbı Allah’a Mahsûstur.”

Bu ifâde, “senâ/övgü” mertebelerinin en mücerredini, en ge­nişini; mutlak “Allah” isminin Rab ismine göre ilk taayyününü ve “Rab” isminin feleklerinin en genişini tariften ibarettir. Rab ismi, alemleri ihata eder; terbiye, efendilik, mülkiyet, sebat, ıs­lah, ayrıca alemin mâhiyeti yönünden Rabbı ile irtibatı sırrını iz­hâr etmekle alemlerin üzerinde deveran eder.

Hamdın sırrı ise -ki bu, hamdın henüz zikretmediğimiz en garip hükümlerinden birisidir- Hakkın “senâ”yı müşahede edi­şinin aynısıyla Hakkın ve varlıkların /mevcudat hamdidir. Çün­kü Hakkın, senanın sena olduğunu bilmesi, şehâdeti gerektirir, çünkü gerçekte şehâdet, ilimden sonra olabilir. Hakkın dışında­ki herhangi birisi adına bir durumun/emr sabit olması veya her­hangi bir hükmün geçerli olması, Hakkın o kişi adına görülen ve ona izafe edilen hükme müstahak olduğunu görmesinin ardın­dan gerçekleşebilir. Hak, hamdi kemâl özelliğiyle kendisine iza­fe ettiğine göre, hamd O’nun adına sabit olmuş ve mertebesi be­lirlenmiştir.

Hakkın varlıkları hamd etmesi ise, onların zâtlarıyladır; yani, her şeyin zâtı için iktizâ ettiği iyi iyi/mahmûd işlerle Hak onla­rın varlıklarını hamd eder. Böylelikle Hak, onların varlıklarım izhâr eder, birbirlerini tanırlar, bunun neticesinde ise tarif ve görme umumileşir. Böylece, “senâ”dan ibaret olan hamd, Hak-km her şeyi “hamd” etmesiyle her şeyi kapsamaktadır. Binaena­leyh alemin bütünü/mecmu’, içermiş olduğu sıfatlar ve haller ile birlikte övülmüştür; bu haller, çeşitli dillerle hoşnut/marziy-ye sayılmış, irâde, cemâl, fiili ve halı tevhit, bâtın hikmet diliyle ise, razı olunmayan haller diye görülmüşlerdir.

Alemin bütünün övülmüş/mahmûd olmasının izahı şudur: Hiç bir şey yoktur ki, kudretin ve diğer sıfatların kemâlinin zu­hurunda şart olmasın; kevnî tafsilin (varlıkların alemde ortaya çıkması) zuhuruna bağlı/tevakkuf olan ilim ve vücûd mertebe­sinin kemâli, varlıklardan her bir ferdin zuhuruna bağlıdır. Şu halde bir şeyin gerçekleşmesinin kendisine bağlı olduğu her şey, matluptur ve zuhuru açısından da övgüye değerdir.

Bunu anla ve bununla yetin! Çünkü buradaki tarzımız, geniş açıklamayı kaldırmaz.

Hak da, yaratıklarına hamd eder. Bu ise, Hakkın hamdin ha­kikatini, dilediği alemlerde izhâr etmesi ve bu alem ehlinden di­lediklerinin bir sıfatı yapmakla gerçekleşir. Böylelikle hamdin hükmü, hamdi yapan kimsede/(hamd ile kaim olan) Hak ile zu­hur eder ve onun bir sıfatı haline gelir. Çünkü mânâlar, kaim ol­dukları kimselerde hükümlerini gerekli kılarlar. Hakkın hamdi-nin veya kendisinin varhğı/kevn övmesi ise, hükmünün övü-Iende ortaya çıkması ve onunla kaim olmasıdır, nitekim daha önce bundan bahs etmiştik.[184]

“Er-Rahmân Er-Rahim”

Ayetteki bu ifâde, Besmeledeki “er-Rahmân er-Rahim”i tek­rarlamak için değildir; bilakis birinci isim, genelleştirme/tamîm hükmünü tahsis, diğeri ise, tahsis hükmünü umumileştirmekten tarettir. Bunlardan birisinin konusu, mutlak ve bâtın olarak, emrin mânâsının hükmü gerektirdiği için “daimi hüküm”; diğe-rıninkı ise, zahir ve bâtında şart olan “mukadder hüküm”dür.

Bunun sırrı ve açıklaması şöyledir: Rahmet, iki tanedir: Biri­si, Zât’a ait mutlak “imtinanî” rahmet; bu, her şeyi kapsayan rahmettir. Bu rahmetin zâtlara sirayet eden hükmünden, bir şe­yin kendisine rahmeti doğar, ayrıca bir şeyin intikam veya kahır suretiyle kendi nefsine kötülük ve ihsan ile rahmeti, bunda ger­çekleşir. Çünkü, ihsan sahibinin ihsanı veya intikamcının intika­mı, sahiplerine rahmettir.

Bu rahmet yönünden Hak, kendisini sevgi/hubb ve sevdikle­rine karşı duyduğu şiddetli kavuşma arzusuyla /şevk nitelemiş­tir. Bu rahmet ile meydana gelen bu sevginin hiçbir sebebi ve şartı yoktur; bu sevgi, herhangi bir fiilin veya sıfatın veya başka bir şeyin mukabilinde gerçekleşmez.

Rabia (ra.), şu mısralarıyla bu karşılıksız sevgiye işaret etmiştir:

Seni iki sevgiyle severim: Reva sevgisi

Bir de, senin buna ehil olman nedeniyle olan sevgim

Heva sevgisinden ibaret olana gelince;

Bu, seni görünceye kadar “sır”da seni zikretmektir

Senin ehli olduğun sevgi ise,

Senin dışındaki her şeyden senin zikrinle yüz çevirmemdir

Ne birisinden, ne de ötekinden dolayı bana bir övgü yoktur

Fakat, bunda da diğerinde de hamd sana aittir

Binaenaleyh, zâtı bir münâsebetten kaynaklanan “heva” sev­gisinin, zâtın dışında hiçbir sebebi yoktur. Bir şeye ehil olundu­ğu için sevilmek ise, ehliyeti bilmek sebebiyle meydana gelir. Talep ve ihtiyaç ya da ikrama mazhâr olan kimsedeki bir vasıf veya bu kimsenin genel anlamda sahip olduğu iyi bir halden do­ğan hak veya istihkaka bağlı olmaksızın gerçekleşen bütün ih­san ve ikram çeşitleri, bu rahmete mensuptur.

Ayrıca, bu rahmetin neticelerinden birisi de, Cumhur’a göre, “inayet” diye isimlendirilen bir sır ile bir gurubun cennette nail olacakları hayır ve derecelerdir; bu kimseler, bu derece ve hayır­lara, işledikleri bir amel veya hazırlamış oldukları bir hayrın karşılığında ulaşmazlar.

Bunun için, keşf ile cennetin üç tane olduğu sabit olmuştur: Ameller cenneti, miras cenneti ve ihtisas cenneti. Kitap ve Sünnette, bu cennetlerin hepsine işaret edilmiştir. Şu anlama gelen bir hadis vârid olmuştur: “Cennette bir takım boş yerler kalır. Allah, hükmünün gereğini yerine getirmek için, o yerleri hiç­bir hayır işlememiş kimseleri yaratarak doldurur. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Her biriniz, oraya doldurulacaktır.”

Diğer rahmet ise, zâtı rahmetten taşan/faiz ve bir takım ka­yıtlarla ondan ayrılan rahmettir. Bu kayıtlardan birisi, “Rabbi-nız nefsi üzerine rahmeti yazmıştır” âyeti ile işaret edilen yaz-ınadır/kitâbet; binaenaleyh yazmak, bir takım amel ve haller ile zorunlu olarak sınırlanmıştır.

İblis, herhangi bir şarta ya da “hükmî” veya “zamanı” bir kayda bağlı olmayan “imtinanî” rahmete tamah etmiştir, “hük­mî” kayıt, kaza ve kader kaydıdır. Bunların varlıklardan ilk mazhârları, Kalem-i a’la ve Levh-i mahfûz’dur. “Zamanı” kayıt ise, din gününe ve kıyamet gününe kadardır; yer ve gökler, de­vam ettiği sürece, orada kalıcıdırlar.

Şu halde Besmele’deki İki rahmet de, umumilik ifâde eder. Buna karşın, Fatiha’da zikredilen iki rahmet de, belirttiğimiz ne­denlerden dolayı imtinanî-zâtî rahmet ve şarta bağlı sınırlı rah­mete aittir.

Bu makamdan “Din gününün sahibi” âyeti ortaya çıkmakta­dır; çünkü cezalandırma/mücazat, ya zatîdir veya zatî değildir. Binaenaleyh vakit, zâtı olmayan cezalandırmaya mahsustur; mutlaklığı sebebiyle zatî cezalandırmanın, herhangi bir vakti yoktur. Hakkın iki emri olduğu ve alemde de iki hükmü kabul etmeyi gerektiren bir özellik bulunduğu için Hak, geceyi ve gündüzü kapsayan “gün/yevm”ü zikretmiştir. Gece ve gündüz, ayeti silinen[185]Mutlak Gayb’m ve alâmetleri görülen şehâdet ale­minin mazhârlârıdrr. Varlık ile “a’yân” arasında meydana gelen zatî cezalandırma, ilk kabul ve ikrâm/ata ile gerçekleşir ki, da­ha önce bunları belirtmiştik.

Sıfat ve fiillere mahsus cezalandırma ise, “Bana ibâdet edin, “arta şükrediniz” âyetlerinde olduğu gibi, Hakkın kullarına ik­ram ettiği zahirî ve bâtını nimetlerinin mukabilinde verilen cezadır/’Ben kulumun bana olan zannı üzereyim.” “Allah, bu tavsiflerinin karşılığını onlara verecektir.” (Enam, 139)

Dua, icabet ve benzeri şeyler, fiiller mertebesine aittir.

Kul, “Din gününün meliki” âyetini okuduğunda, Hakkın nü­büvvet diliyle “Kulum beni övdü” demesi, genel ubudiyet maka­mının gerektirdiği şeyle ilgilidir. Bunun Örneği, raiyenin Melik karşısındaki durumudur. Bu durum, “Din gününün mâliki” okuyuşunun karşısında Hakkın söylediği “Kulum bana tevekkül etti” sözünden farklıdır; çünkü bu ifâde, kulluk makamının “mülk” açısından özel anlamda gerektirdiği kâmil tevekkül, tesli­miyet, boyun eğme, itaat ve kulak verme gibi fiillerle ilgilidir.

Din lafzının mânâlarından olan ve cezanın ardından gelen hal, itaat, adet ve benzeri hususlar ise, bir işçi gibi çalışmayan kâmil kul için gerçekleşen ubudiyetin ve temizlenmenin halleri­dir; bunlarm bir kısmı, o kul için hasıl olur. Bu halin gerçekleş­me alâmetlerinden birisi, sıfat ve fiillere ait cezalandırmanın or­tadan kalkıp, onun yerini zâtı cezalandırma hükmüne ait emrin gerektirdiği şeyin almasıdır; bu emir ile kul, daha önce zikredi­len farklar yönünden Haktan ayrılır. Fakat bu noktada kâmil ve kâini] olmayanlar arasında pek çok fark vardır ki, temyiz merte­belerinden söz ederken bu farklara işaret etmiştik.

Hal, itaat ve zikredilen diğer mânâların, Rab. ve kul mertebe­lerinin arasında gerçekleşen bir takım karışımları ve birleşmele­ri vardır; bu birleşmelerin özü, önceki bölümde amellerin merte­beleri ve neticelerinden bahsederken işaret edilen şeylerdir.

Artık, bu ve bunu takip eden konuyu, ayrıca kitabın sonunda Şükrün sırrıyîa ilgili zikredilen ifâdeleri düşün ve tefekkür et ki, garip şeyleri göresin![186]

Zahir, Bâtın, Had ve Matla’

Bilinmelidir ki: Bu kitabın pek çok yerinde, alemin hakikati yönünden “hazerat-ı hams”ın hükümleri için bir “ayna” oldu­ğunu açıklamıştık; alemin suretleri de, bu hükümlere göre zu­hur ederler. Bütün “aynî” varlıklara ve gaybî emirlere/iş, defalarca işaret ettiğimiz ve açıkladığımız üzere, bu beş hazretin hükmü sirayet etmiştir. Aleme izafe edilen bütün vasıflar, özel­likler ve levazım, ahadiyet özelliğindeki “cem” makamının hük­müyle zuhur eder; bu makama, isimler, sıfatlar, alemler ve mer­tebeler istinat etmektedir. Çünkü bunların hepsi, bu makamın tesirinde/münfail ve ondan meydana gelmişler ve bu makama tabidirler. Bununla birlikte, Zât’a ait bu en mukaddes ve münez­zeh makam, çoğalmaz/taaddüt, bilakis belirlenme ve tafsil, alemlerin mertebelerine, hallerine, tavırlarına ve idrâklerine gö­re bu makamdan ve bu makam içinde zuhur eder.

Bu sabit olunca şöyle deriz: İlâhî kelâm – ki o, izah ve ifâde mertebelerini kapsayan sıfatların ve nispetlerin en önemlilerin­den birisidir-, Hakkın mertebesinden/hazret sâdır olmuş ve bi­ze, zikredilen beş aslî mertebenin ve bu mertebelerin içerdikleri şeylerin hükümleriyle boyanmış/insibağ halde ulaşır.

Bu kelâmın, Hz. Peygamber’in de belirttiği gibi, bir “zahr”i var­dır; ilâhî kelâmın “zahr”ı, hissedilir/mahsûs suretler gibi, beyan ve zuhur mertebelerinin nihayetine ulaşan nas ve açıklığıdır.

ilâhî kelâmın, bir de gizli “batn”ı vardır; bu da, pek çok id­râkten gizli olan, kutsi ruhlara benzer.

İlâhî kelâmın, zahri ve bâtninı ayırt eden “had”di vardır; bu­nun ile, zahirden bâtına terakki edilir. Had, zâtiyla, ilâhî kelâmın zahirîni ve bâtınını birleştiren bir berzah, aynı zamanda bâtm ile “matla'”ı ayırt eden bir ayraçtır/fasıl. Bunun bir benzeri, mutlak gayb ve şehâdet mertebelerini birleştiren “alem-i misâl”dir.

İlâhî kelâmın, bir de “matla”‘! vardır; ilâhî kelâmın matla’ı, zahirin, bâtının, bunları birleştiren ve ayırt eden şeyin kendisine dayandığı hakikati bildiren şeydir. Böylelikle, bütün bunların ötesindeki şeyi insana gösterir. Matla, Hakka ait Zâtî-gayb mer­tebelerinin ilki, gayba ait mücerret hakikatlerin ve isimlerin mer­tebesinin kapısıdır. Keşif sahibi, bu kapıdan ahadiyet/birlik özelliğindeki gaybî kelâmın sırrına muttali olur. Böylece keşif sahibi, zuhurun, bâtmlığm, haddin ve matlain, kelâma ve başka Şeylere ait bu tecellînin menzilleri ve de müsemmâsından farklı oIıışu cihetinden “el-Mütekellim” isminin hükümlerinin taay­yün ettiği mertebeler olduklarını öğrenir. Kelâm, kelâm sahibi üzerinde zait bir şey olmayışı yönünden beşinci mertebedir; bu mertebe, Nefes-i Rahmanı sırrından öğrenilir.

Bu konudan, özellikle bu açıdan olmak üzere, daha önce bah­setmiştik, hatırla!

Fatiha’nın birinci bölümüyle ilgili açıklamalarımız, hem bü­tün anlam ve hem de tek tek kelimelerle ilgili olarak, sona ermiş­tir. Allah, taahhüt ettiğim şeyi yerine getirmeyi nasip etti. Önce­ki açıklamalarımda, bu kısa anlatımın değerini bilmeyen kimse­ye nisbetle, sözü uzatmış olabilirim. Bunun nedeni, kaideler ve temel meselelerle ilgili görüşleri ortaya koymanın, kendisinden sonra gelecek ve bu temel meselelere dayanan feri konuları ve asıllarına bağlı tafsili meseleleri açıklayıcı olmasıdır; özellikle de, iş bu sûrenin, bütün kelâmların aslının aslı, hikmet sahibi sır­ları içeren her şeyin anahtarı olması itibarıyla böyle geniş açıkla­malar gerekliydi.

Binaenaleyh böyle bir süreyi tefsir etmek isteyen kimsenin, bu sûrenin nehirlerinin çıktığı kaynaklara, nûr güneşlerinin doğduğu yerlere, sırlarının toplandığı noktalara, hazinelerinin anahtarlarına ve bütün içerdiği sırlara dikkat çekmesi gerek­mektedir.

Allah, hakkı söyler ve dilediklerim sırât-ı müstakime ulaştırır.[187]

BOLÜM III

FATİHA SURESİ’NİN İKİNCİ KISMI

“Ancak Sana İbâdet Eder Ve Ancak Senden Yardım Dileriz.” (Fatiha, 4)

Öncelikle -Allah’ın yardımı ve dilemesiyle- dilin zahirî­nin ve mertebesinin gerektirdiği hususları zikretmekle başlayalım; bunun ardından ise, zahirden ve zahirde, tedricen bâtına doğru terakki edeceğiz. Daha sonra “had”de, sonra da “matla”a ve bütün bunların üzerinde hâkim olan ve hepsini ihata eden hakîkate/emr ulaşacağız. Nitekim, daha ön­ceki konularda da Allah, aynı şeyi nasip etmişti.

Şöyle deriz: “İyya” mansup ve ona ilave edilen eklerle birlik­te “munfasıl” zamirdir. Bunlar, “iyyake”, “iyyahu” ve “iyya-yer/âe oiduğu gibi, birinci, ikinci ve üçüncü şahsın hükmünü açıklamak için “iyya” kelimesine eklenen “Kaf”, “Ha” ve “Ya” harfleridir (birinci, ikinci ve üçüncü tekil şahıs zamiri).

Dil bilimi uzmanlarına göre, “eraeytü-ke/seni gördüm” keli­mesinde “Kaf/Ke-seni” harfinin iraptan mahalli olmadığı gibi, bunun da iraptan mahalli yoktur; bunlar, kast edilmiş gizli isim­ler değillerdir. Nahivci Halil’in, bazı kimselerden rivayet ettiği “Kişi, altmış yaşma ulaştığında (fe-iyyahu ve iyya es-sebe/artık elbiseyi neylesin” deyişi ise, istisnadır, buna dayanarak hüküm verilmez.

Sözlükte “ibâdet”, boyun eğmek ve zelilliğin nihayetidir. Bu anlamca, son derece sıkışık ve yoğun dokunmuş elbiseye “sev-bun zu-abde” denilir; adeta bununla, elbisenin, güçlü tesir ve et­kiye konu olduğuna işaret edilmiştir. Ayrıca “arz-ı mu’bede” de, bundan türetilmiştir; bunun anlamı, zelil olmuş arz demektir.

“İyyake na’budu/ancak sana ibâdet ederiz” âyetinin zâhirin-deki bâtm sırrı ise, şudur: Hak, hamd ile zikredilip, celâl ve aza­met sıfatlan kendisine izafe edildiğinde ve kemâl sıfatlarıyla ni­telendiğinde, ilim veya zihin, tasavvur edilen bir şeye ilişir/taal­luk; bu şey, şanı yüce, övgüye, boyun eğmeye ve önemli konu­larda kendisinden yardım dilemeye layık bir varlıktır. Böylelik­le, dua sahibinin zihninde bu varlığın mertebesi ve azametinin sureti taayyün ettiğinde, bu özelliklerle farkhlaşan bilinen veya tasavvur edilen varlığa hitap edilir; bu hitap, dua sahibinin ona dair sahip olduğu ve bu sıfatları kendisine isnat etmesini müm­kün kılan itikadına göredir.

Dua edenin, o esnada, rubûbiyet makamının mukabili olan ve bunun ardından “Ancak sana ibâdet ederiz” ile “Ey bu sıfat­ların sahibi” demeyi hatırlatan ubudiyet makamındaki duruşu, ibâdeti ve yardım dilemeyi sadece O’na tahsis etmeye işaret et­mektedir. Bunun anlamı, ibâdet ve yardım talebini sadece Hak­ka münhasır kılarak, senden başkasına ibâdet etmeyiz ve senden başkasından yardım istemeyiz, demektir; ayrıca bu hitap, ibâdetin bu farklı varlık için yapıldığına en iyi delildir ki, o, ibâ­detin sadece vasıtasıyla gerçekleştiği varlıktır.

Bunun yanında bu hitap, ibâdetin yardım talebiyle birlikte ol­duğunu göstermektedir; böylelikle, kulların Rablarma yaklaştık­ları şeyler ile muhtaç oldukları ve talep ettikleri şeyleri birleştir­miştir. İbâdetin yardım dilemeden önce zikredilmesi ise, icabet ümidiyle, vesileyi hacete takdim etmek gibidir. Nitekim Allah teala, şöyle buyurmaktadır: “Peygamberden bir şey rica ettiği­nizde bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlıdır.”

Ayette yardım talebinin mutlak olarak zikredilmesinin nede­ni, yardım dileyen herkesi içermesi içindir.

Bu âyette, âyetin zahirînin çağrıştırdığı ve kısmen bâtına işa­ret eden hususları zikrettikten sonra, şimdi de bunun üzerinde­ki meselelere geçiyoruz.

Ey düşünen/müteemmil kişi! Öncelikle, zikrin ve huzû hakikati bölümünde daha önce zikrettiklerimiz meseleleri hatır­latacağız. Bunları, “Rahim ve rahman olan Allah’ın adıyla başlarım” dediğinde Hakkın namaz kılan kuluna cevap sadedinde söylediği “Kulum beni zikretti” ifâdesinin sırrını açıklarken be­lirtmiştik; çünkü, burada o ifâdeleri tekrarlamak gerekmektedir.

Sonra şöyle deriz: Allah, akıl sahiplerinin dikkatini, şimdi açıkladığımız konunun bazı sırlarına “Her birisinin bir yönü vardır, ona döner. Siz hayırlı olanlarda yansınız” âyetiyle gizli bir şekilde çekmiştir. Herhangi bir şeye ibâdet eden kimse, kuşku­suz ki, ibâdet ettiği şeye/mabûd yönelmektedir/teveccüh. Her­hangi bir şeyin mabuduna teveccühü, bu teveccühe kendisini sevk eden nedenden sonra geli; söz konusu neden, kişinin yönel­diği varlık hakkında kendisinde sabit olan şeye göre ortaya çıkar; kişide sabit olan şey ise, bir takım delil ve öncü İlerden/mukaddi­me meydana gelen ilmî bir suretten ibarettir. Bunlar, o kimsenin inancına göre, yakinîbir kesinlik ifâde ederler. Ya da bu sabit şey, işitilmiş sözlerden veya görülen eser ve âyetlerden meydana ge­len zihnî bir surettir; bu âyet ve eserler, kemâl oldukları zannedi­len bir takım durumlara/umur delâlet ederler ve bu eserlerin iza­fe edildiği ve bu kemâllerin istinat ettiği kimse adına meydana gelmişlerdir. Binaenaleyh bu sıfatlar, başka birisinin ortaklığı ol­maksızın herhangi bir mevsufa ait/kaim olarak tasavvur edildi­ğinde, o kimsenin ibâdete müstahak olduğu hükmü verilir. Böy­lece, o kimseye yönelmek, korku veya arzu veya beğenmek-ten/istihsan dolayı ona ibâdet etmek teşvik edilir.

Bununla beraber, bazen bu sıfatların nisbet edildiği, işitilen ve idrâk olunan eser ve delillerin delâlet ettiği kimse hakkında verilen hüküm, onun hakkında sahîh ve sabit iken, bazen bu hü­küm, onun hakkında sahîh ve sabit olmaz. Bu durumda hüküm, gerçekte/nefsü’1-emr değil, sadece böyle olduğuna inanan kim­senin iddiasmca geçerli ve sabittir. Ya da, bu sıfatlar ve eserler, ızâfe edildikleri kimseden başka birisi hakkında sabit olabilirler.

Bu görüşler, sadece kendi görüş, sezgi/hads ve tasavvurları­na göre bunları iddia edenlerin zihinlerinde belirlenmiş somut §eylere delâlet ederler. Binaenaleyh bunlar, yani itikada ait zih-nı sûretler, onları ilk düşünen sezgi sahibi/hâdis yönünden,onun tasavvurunun ortaya koymuş olduğu ve ondan etkilen-miş/münfail şeylerdir; başkalarının görüşleri olarak onları işiten ve tasavvur edişine göre nefsini kulluğa sevk eden ilk kimse yö­nünden de hu zihni suretler, bir defa daha etkiye maruz/mün-fail kamışlardır ki, bu böyle devam eder.

Şu halde, şahıs, zihninde ürettiği şeye nefsini köle yapmıştır. Şahsın zihninde ürettiği şey, aynı zamanda, kökeni itibarıyla edilgen bir tasavvur ile başka bir tasavvur sahibinden etkilen­miş, başka bir suretten meydana gelmiştir. İşte, ilk edilgen faile kadar böylece devam eder.

“Gerçek”, tasavvur edildiği gibi olabilir: Çünkü, ibâdetle yönelinen varlığın mâhiyeti açısından “fail”; akıl, zihin, zan ve ve­himlerin tasavvurlarmdaki belirlenişi/taayyünü açısından ise “münfail” olması mümkün iken, bunun tersi de mümkündür; bu konuda, görüş ayrılığı vardır.

Bu noktada, aklın tavrının geçersiz ve hükümsüz olduğunda hiç bir kuşku yoktur. Çünkü bu durum, bazı imkânsızlıkları istilzam eder ki, şimdi bunların detaylarını ele almamız gerek­miyor. Bunlara örnek olarak, Hakkın kendiliğinde bulunduğu hal üzere, herhangi bir şahsın tasavvurunda taayyün etmesini ve sığabileceğini mümkün görmeyi verebiliriz; halbuki böyle bir şey, gerçekte imkânsızdır.

Sonra şöyle deriz: Bazen, mabuda yönelen âbidin nefsinde ha­sıl olan şey, aklî maddelerden/mevad-ı akliyye, hisle idrâk edilen, işitilen ve zannedilen şeylerden meydana gelmiş olabilir. Bu du­rumda, manevî ve hissî farklı türlerine göre idrâk, idrâk sahibine tabidir. Binaenaleyh, zikredilen durumdaki kimseler, zihinlerde meydana gelmiş suretlere yönelirler; teveccüh sahiplerinin nefisle­ri, bu suretleri kendi zanlarmın ve düşüncelerinin unsurlarından ya da onlara bunları anlatanların zihinlerindeki suretlerden intikal eden unsurlardan somutlaştırmışlardır. Ya da bunlar, bir takım özellik, eser ve delillerden çıkartılmışlardır; bunları çıkartan kim­se, bunlarla nitelenen ve bütün bu özelliklerin nispet edildiği kim­se hakkında bu vasıfların sabit olduğunu ve bunların ona izafe edildiğini kabul etmiştir. Bu durum, o şahsa göre, bir kemâldir; şu anlamda ki, bu mesabede olan herhangi bir varlık, ibâdete layıktır.

Bununla birlikte, bu durumdaki bütün insaf sahipleri, bu hü­küm ve tasavvurun benzeri bir hükmün gerçekte eksik bir hü­küm olduğunu kabul ederler. Ayrıca, bu şahsın tasavvuru ve di­ğer özellikleri, kendisine tabidir; çünkü sıfat, idrâkle ilgili olarak işaret ettiğimiz gibi, mevsufa tabidir.

Şu halde, o kişinin zihninde meydana gelen ve mabûd için ol­ması gereken kemâl sureti, nakıs bir surettir ve belirttiğimiz ne­denden dolayı eksikliği sabit bu kemâlin nispet edildiği kimse, bu nispeti yapan tarafından bilinmemektedir. Binaenaleyh, tas­dik hükmünün tabi olduğu tasavvurun doğruluğunu gösteren mutabakat nerede kalmıştır?

Artık, bütün bu işaret ettiğimiz meselelerden çıkan sonuç, söz konusu tasavvurun, kemâldeki eksik bir suret olarak üretildiği­dir; bu suret, vehmî ve hayalî cüzlerden veya zayıf nazarî çaba­lardan meydana gelmiştir ve tasavvur edilen şeye mutabık değil­lerdir. Sonra bu şahıs, bu eksik sureti kendi kıblesi yapmış, ondan saadet, mağfiret ve ihtiyaçlarının karşılamasını ümit etmiştir.

Nitekim, Allah, şöyle buyurmuyor mu? “Allah’ın dışında ibâdet ettikleriniz, sizin gibi kullardır. Şayet doğru sözlü ise­niz, artık onlara dua ediniz ki, onlar da size icabet etsinler.” (Araf, 194)

Bilmiyor musun ki, kendi zihninde inşa ettiğin şey, senin gi­bi bir edilgendir/mü nfail; hatta o -onu sen inşa ettiğin için- sen­den daha aşağı bir derecededir.

Ey bu durumdaki şahıs! Yemin olsun ki, kendine dönmen ge­rekir! Gör: Bu şekildeki bir hal veya itikadın herhangi bir netice­si olabilir mi? Ya da, itikadında, ibâdetlerinde ve namaz veya herhangi bir ibâdetinde ulvî himmet sahibi bir kimse, bundan razı olabilir mi? “Artık, hayırlara koşunuz” âyetiyle kast edilen §ey, nerededir? “Koşuşturma” nerededir? Sahîh ve doğru tevec­cüh nerededir?

Hakka kendi zannmca teveccüh eden kimsenin “Ancak sana adet ederiz” sözü, tam bir yalandır. Çünkü bu kişi bu ifâdesiyle, ancak ve ancak sınırlı aklıyla veya vehmiyle veya hayaliyle ve zayıf düşüncesiyle yaratmış olduğu zihni surete hitap etmekte­dir. Esası bu olan bir ibâdetin veya namazın herhangi bir netice­si olabileceği nasıl ümit edilebilir ki? “Namazı kendim ile ku­lum arasında taksim ettim”, Hakkın fatihayı ve kısımlarını zik­redip, “Kulum beni övmüştür”, “Bana tevekkül etmiştir”, “Bu, benim ile kulum arasındadır”, “Bunlar kuluma aittir, kuluma her istediği verilecektir” diye buyurması nerede kalmıştır?

Zihninde meydana gelmiş bu suretin, herhangi bir şey söyle­mesi veya herhangi bir şeye kadir olması gerekmez mi? Heyhat! Bu suretleri inşa edenler, kendilerine ne bir fayda ve ne de bir zarar verebilirler. O halde, bu insanların zikredilen şekilde mey­dana getirdikleri ürünler için ne söylenebilir ki?

Bilinmelidir ki: Hz. Peygamber’in Fatiha ve namazla ilgili olarak “Namazın dörtte bjri ve yansı kabul edilir” buyurup, dokuza gelinceye kadar kısımları sayması, bunun ardından da “O kimsenin namazı bir paçavra gibi alınıp, yüzüne fırlatılır”

buyurması, ibâdet sahiplerinin paylarının farklılığına, pek çoğu­nun nasiplerinin azlığına, bir kısmının ise bütünüyle mahrum kalışına işarettir. Bunun nedeni ise, ibâdetlerini sahih olmayan bir asla dayandırmış olmalarıdır.

Bu ve benzeri durumlardan Allah’a sığınırız.

Şimdi de, “viche”yi açıklayacağız:

“Viche”, teveccüh sahiplerinin kalplerinin, ruhlarının, akılla­rının, nefislerinin ve tabiatlarının kendilerine hâkim olan sıfat ve hallerin hükümleri cihetinden kıblesidir; bu hallerin onlara galip gelmesi, söz konusu şeylerin hükmüne bağlıdır. Binaenaleyh, her teveccüh sahibinin yönü/vichesi, teveccüh haline işaret eden bir hedeftir.

“İyyake na’budu/ancak sana ibâdet ederiz” âyetini açıklama sadedinde şöyle deriz: ilâhî hazret ağacının aslının, bir takım ferleri vardır. Bu ferlerden her birisine -mukaddes Zâf tan gelen zâtı bir sirayetle- ulûhiyet sırrından bir miktar sirayet eder; bu miktar, bu fer’in kendi aslından taşıyabileceği orandadır.

Dikkat ediniz! Bu ferler, ilâhî isimlerdir. Dikkat ediniz! Bu za­tî ve aslî sirayet, her bir ismin mertebesinin gerektirdiği şekilde Zâtı tecellînin isimlerin mertebelerine sirayet etmesinden ibaret­tir, îşte bu nedenle, defalarca şunu söyledik: Her isim, bir açıdan rnüsemmânm aynı, bir açıdan ise ondan farklıdır.

Bu konuda o kadar açıklama yaptık ki, artık bunu tekrarla­maya ve sözü uzatmaya gerek duymuyoruz.

Hakkın isimlerinden her birisi, alemdeki herhangi bir sınıfın zuhur etmesinin sebebi ve o sınıfın kıblesidir. Bu bağlamda, me­sela bir isimden, ruhlar zuhur ermiştir; başka bir isimden, nispe­ten basit suretler zuhur etmiş; başka bir isimden ise, tabiatlar ve mürekkep cisimler zuhur etmiştir. Müvelledattan/cemadat-ne-batat-hayvanat her birisi de, kendisi ile zuhur ettiği mertebenin tayin ettiği özel bir isim ile zuhur etmiştir; hatta, bunu mazhârın hali ve gayr-i mec’ul/yaratılmamış zâtı istidadı belirlemiştir.

Bunun ardından bu isim, o varlığın teveccüh ve ibâdetindeki kıblesi olmuştur. Bu varlık, Hakkı ancak bu isim açısından bilebi­lir ve bu mertebeden Hakka istinat edebilir. Bu varlığın, mutlak anlamda mertebeden olan payı ise, bu ismin bütün sıfat ve isim­lerin mertebesini birleştiren hakikatle olan ilişkisi ölçüsündedir.

insana gelince: İnsanın suretinin zuhuru, yaratılışı esnasında Hakkın kendisine külli olarak ve iki eliyle -ki bunlardan birisi, “gayb”, diğeri ise “şehâdef’in sahibidir- teveccüh etmesine bağlı­dır. Bu ellerin birisinden, mukaddes ruhlar zuhur etmiş, diğerin­den de, tabiat, cisimler ve suretler zuhur etmiştir. İşte bu nedenle insan, bütün isimlerin ilmini kuşatmış, sadece suretlere ve zuhur ile nitelenen şeylere mahsûs olanlarıyla değil, bunların mertebele­rinin hükümleriyle; “gayb” ve “gizlilik” ile nitelenen ve rûh vb. batın olan şeylerin hükmüyle boyanmış bir halde zuhur etmiştir. °oylelikle insan, melekler gibi veya tabiî cisimler gibi, herhangi bir

makam ile sınırlanmamıştır. Nitekim melekler, şöyle söylemişler­dir: “Bizden her birimizin belli bir makamı vardır.” (Saffat, 164)

İlâhî haberler, şeriat ve başka bilgi kaynaklarının diliyle, bu durumu bildirmişlerdir.

Şu halde, hakikî insanın teveccühü -şayet makamların bo­yunduruğundan çıkıp, kâmil-vasatî/orta itidal sayesinde iki ke-narm/ifrat-tefrit çekimlerinin hükümlerinden ve sapmalardan kurtulmuş ise- hüviyet mertebesine yönelmiştir; bu mertebe, “ahadiyet-i cemü’i-cem” mertebesidir. Bu mertebe, zuhûr-bâtın-lık, evvellik-âhirlik ve cem-tafsil ile nitelenmiştir.

Bu konuda yaptığımız açıklamaları hatırlayan kimse için ye­terli izahlarımız olmuştu. -Allah’ın izni ile- bu konuda daha faz­la açıklama da yapacağız.

Şayet insan, kendisine baskın gelen herhangi bir cezbedici münâsebetten dolayı, işaret edilen orta itidalden herhangi bir ta­rafa meylederse ve bazı isim ve mertebelerin hükümlerinin ken­disine hâkim olmasıyla saparsa, bu galip ismin dairesine yerle­şir, bu isimle irtibatlı hale gelir, ona intisap eder, Hakka da bu isim mertebesi açısından kulluk eder ve dayanır; bu isim, o insa­nın nihai hedefi, arzusunun zirvesi, kendisini aşmeaya kadar makam ve hali yönünden kıblesi haline gelir.

İsimlerin mertebeleri, birbirleriyle irtibatlı, bunların hükümleri de “ibram/kesinlik” ve “eksiklik” hükümlerini açıklayan “teva­fuk/uyum” ve “tebayün/zıtlık” ile birbirlerine bağlı ve iç içe ol­duğu için, bu mertebelerin hükmü altında bulunuşları ve eserleri­nin mahalli oluşları açısından yaratıkların halleri, farklı ve çeşitli olmuştur. Çünkü isimlere ait bu hükümlerin birleşimleri, varlık mertebelerinde çeşitli şekillerde gerçekleşmektedir. Böylelikle bunların arasında, “ruhî” değişmelere bağlı manevî keyfiyetler meydana gelir. Bunun neticesinde ise, arada “mizâc”a benzer bir şey meydana gelir; bunun mizaca benzemesi, farklı tabiat ve bun­ların kuvvetleri arasındaki karışımdan/imtizaç oluşan keyfiyetle­rin etkileşiminden/tefaul meydana gelmesi itibarıyladır.

Bu noktada bunun benzeri, isimler arasındaki “tebayün” ve “tekabüliyer/’tir; böylelikle bazı varlık ve isim mertebeleri, baskın olarak ortaya çıkarlar ki, bu baskınlık, bazı tabiatların diğerlerine olan baskınlığı gibidir. Bazı tabiatların diğerlerine olan baskınlı­ğının sonucunda, mesela bir şey hakkında “bu safravî mizaçtır”, “bu demevi mizaçtır” vb. diyebiliriz. İsim ve varlık mertebeleri­nin herhangi birisinin baskınlığında ise, “Zeyd, Abdu’l-Azizdir”, bir başkası için -ki bunlardan birisi gayb eli, diğeri ise şehâdet eli­dir- “Abdu’z-Zâhir” veya “Abdu’1-Bâtm” veya “Abdu’1-Camî” diyebiliriz; veya Adem birinci semadadır, İsa ikincisindedir, İb­rahim yedincisindedir vb. şeyleri söyleyebiliriz.

Sonra, bu manevî ve ruhanî mizaçlar ile bu tabiî mizaçlar arasında başka bir içtima/birleşme meydana gelir; bu birleşik yapı için üç kısımla sınırlanabilecek çeşitli hükümler zuhur eder. Bu üç kısımdan birisi, rûhânîyetinin hükümlerinin tabiatı­nın hükümlerine galip geldiği kimseye mahsûstur; böylelikle o kişinin tabiî kuvvetleri, ruhanî kuvvetlerine tabi ve adeta onlar­da yok olmuşlardır.

İkinci kısım ise, yaratılmışların geneline/cumhur-ı halk aittir ki, bu, zikrettiğimiz birinci kısmın zıddıdır. Çünkü onların, rû-hânî kuvvet ve sıfatları, tabiatlarının kuvvetlerinin hükmü altın­da yok olmuşlardır.

Üçüncü kısım ise, kâmillere ve Allah’ın seçkin kulların-dan/Efrad dilediklerine mahsûstur; onların âyeti, “Her şeye ya­ratılışını vermiş, sonra yol göstermiştir” âyetidir.

Bunu anla, bu konu, daha geniş açıklamaya imkân vermez.

Sonra şöyle deriz: Bütün bu nedenlerden dolayı, zikredilen baskınlığa göre bir hüküm ortaya çıkar; bu hükmü, isimler, mer­tebeler ve tabiatlardan baskın olan şeyin/emr vasfı gerektirir. Gerçi mahal, bütün bunların hükümlerinden hali değildir, fakat bu mahal, kendisine kim baskın olursa ona intisap eder; böyle­likle o kişi, tenzih eder, teşbih eder, tenzih ve teşbihi birleştirir, Şirk koşar ve birler/muvahhit.

Bu nedenle, zıt görüşler, muhtelif haller, çeşitli makamlar, Maksatlar ve teveccühler ortaya çıkmıştır. Şu halde varlığın mertebelerini ve isimlerin hakikatlerini bilen kimse, farklı tarz ve terkiplerine göre, inançların, şeriatların, dinlerin ve görüşlerin sırrım bilir.

Bu konuyla ilgili bir takım açıklamalarda bulunacağız; bunu bir örnek ve “miftah/anahtar” kabul edersen, Allah’ın izniyle işaret ettiğimiz hususları öğrenmiş olursun.[188]

Akılların, Nefislerin ve İnsanın Kıblesi

Bilinmelidir ki: Mutlak anlamda akılların kıblesi/ emrin mânâsının birliğidir; bu birliğin akılların kıblesi olması, mâhiyeti açısından değil, akılların ona istinat etmesi açı­sındandır.[189]

Nefislerin kıblesi ise, “Kesibî”[190]tecellîdir; zuhur dereceleri­nin sonuncusu ve zahirin ilk “bâtm”ı bu tecellîye mensuptur.

Teşbih yapan kişi, bu derecenin iki yönünden birisiyle ve bu de­receyle birleşen “berzâhî” tecellî ile ilişkilidir; işaret edilen söz konusu berzah tecellîsi, yaratılış işinin ruhu olan insanın hakika­tine mahsustur.

Ehl-i sünnet ve ve’3-cemaat’m ve önceki şeriat mensupların­dan Allah’ın dilediklerinin kıblesi, hem emrin ruhu ve hem de mertebesidir; bu kıble, “Onun benzeri gibisi yoktur” âyetinde ifâde edilen tenzihin ve “Allah’ı görürmüşçesine ona ibâdet et” hadisinde işaret edilen teşbihin sahibidir.

Bunun en üstün mertebesi, Amâ’nm zahiridir.

Ariflerin kıblesi, mutlak-Rabbanî suretin varhğı ve Hakkın zahiridir.

Muhakkiklerin kıblesi, Hakkın varlığı ve de hiç bir tefrika ve çoğalma olmadan vücûd ve mertebeyi birleştiren Hakkm merte­besidir.

“Rüsuh/derinlik” sahiplerinin kıblesi, kendisinden farklı ol­mayışı ve Adem’in benzeri olduğu Hakkm suretinin izafe edili­şi açısından Hakkın mertebesidir; ahadiyet-i cem makamı, bu mertebeye mahsustur.

En kâmil ve halis anlamda kul olan gerçek insanın kıblesi ise, daha önce “viche” ve “teveccüh”ten bahsederken açıklanmıştı; fakat, betimlenmesi zor ve açıklanması haram olan bu meseley­le ilgili bazı sırları zikretmemiştim. Bununla birlikte, halis kulun karşılığının/ceza verilmesi hakkındaki açıklamalarımın sonun­da buna kısmen değinmiştim; daha önce ise, kâmil anlamda Hak ile huzurun sırrını açıklarken değinmiştim.

Bu meseleyle ilgili önemli sırları bu eserin çeşitli bölümlerin­de açıkladım, akıllı kişi, Allah’ın izniyle bunların farkına varır.[191]

Zatî Ve Sıfati İbâdet

Geçen ifâdeler düşünüldüğünde, insanın iki ibâdeti olduğu anlaşılır: Mutlak “zatî ibâdet”, mukayyet “sıfatı ibâdet”.

Zatî ibâdet, insanın Hakkın ilminde ezelde farklılaşan/temey-yüz “şey-i sâbite”sinin, ilk varlığı yaratıcısından kabul etmesi,

onun nidasına icabet etmesi, “Kün/OI” emriyle taayyün eden “tekvini emr”e boyun eğmesidir. Bu ibâdetin hükmü, birinci ka­bul hali, icabet ve işaret edilen nidadan itibaren, sonsuza kadar devam eder; çünkü insan, varlığı ve hallerinin her birisi açısından daima yaratıcısına muhtaçtır. Bunun nedeni, kabul edilen varlı­ğın süresinin, zuhuru ve taayyünün ardından gelen ikinci nefeste sona ermesidir. Hak, Vücûd-ı Mutlak ile daima insana imdat eder; bu vücûd-ı mutlak, insanın isim vb. gibi kendisine imdat edilen şeyleri kabul etmesiyle taayyün eder ve sınırlanır. Hareket­ler, insanın hiç bir katkısının bulunmadığı fiiller ve nefesler, bu kabulün levazımı ve bu ibâdetin suretleri arasında bulunurlar.

Sıfatlara istinat eden “mukayyet ibâdet” ise, kulun zâtından sıfatları, özellikleri ve başlangıcı ve sonu olan belirli hal ve za­man gibi levazımı yönünden zuhur eden her şeye mahsûstur.

Kevnî sebeplere kulluk ve bu kullukta yaratıkların farklılığı da, bu ibâdetle ilgilidir. Yaratıklar, sıfat hükümlerinin, zât hükmüne ve kendilerine, yani sıfatlara münasip olan şeylere galip gelmesi­ne göre bu noktada farklılaşırlar. Bunlar, insanda müessir olan du­rumlardır; insan, onlardan etkilenir ve “zorla/kâhir” onlara cezbe-dilir. Gerçekte bu, onlara kulluk etmektir, çünkü insan, tesiri altın­da kaldığı ve üzerinde egemen olan şeyin kuludur. Bunun için Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Dinar kullarının, dir­hem kullarının, mide kullarının yüzü yere sürtünsün!”

Bu mânâdaki kaide şudur: Mutlak anlamda tesir, rubûbiyet sırrına, infial/edilgenlik de kulluğun mânâsına mahsûstur. Da­ha önce, “KârrüT’in asla müteessir olmadığını zikretmiştik; kâ­mil, yapısı/heyet düzgün, eksiksiz bir aynadır. Bu aynaya yan­sıyan her şey, kendisine göre zuhur eder.

Bunu hatırlarsan, işaret ettiğimiz meselenin sırrını anlarsın!

Bu iki ibâdet, daha önce zikrettiğimiz “vücûb” ve “imtinan” rahmetlerinin mukâbilindedir. Vücûb rahmetinde “teklif” koku­su bulunduğunu, “imtinan” rahmetinin ise mutlak olup, hiçbir zorunluluk ve icap ifâde etmediğini belirtmiştik. Aynı şekilde, hiç bir teklifin bulunmadığı ve emrin neticelerinden birisi olmayan “zatî ibâdet” de böyledir; binaenaleyh emir ve teklifin konusu, işaret edilen “sıfatı” mukayyet ibâdettir. Teklifin konusunun söz konusu ibâdet olması, Allah’ın bir rahmeti, şefkati ve insanın her­hangi bir sıfatının kendisini cezb etmesiyle sapmasını /meyil en­gellemek ve bundan sakmdırmaktır. Şayet böyle bir meyil gerçek­leşirse, söz konusu zâtı meyil ile galip sıfat, diğer sıfatlara karşı üstünlük elde eder; bu durumda, saltanatlarının zuhur etmesiyle “kemâl”in gerçekleşeceği diğer sıfatların hükümleri ortadan kal­kar. Bu kemâlin gerçekleşmesi ise, mizaca mahsus ruhanî ve ma­nevî itidal ve sıhhatin korunmasına bağlıdır; bu iki mizaç, ruhlar ve bâtını kuvvetleriyle, sıfat ve benzeri mücerret mânâlar arasın­da geçekleşen birleşmelerden/içtima’ meydana gelir.

Nitekim, bu meseleye daha önce, “Rab” isminin tefsirinde işaret etmiştik, hatırla![192]

Amel ve İbâdet

Bilinmelidir ki: Amel cesettir, ruhu da ibâdettir. Amel, cennet ve benzeri bir karşılık ister; fakat amel bu gibi şeyleri, mutlak an­lamda değil, aksine mertebesi vahdet ve hükmü şâmil bir asla is­tinadı açısından talep eder. İbâdet ise, “mabûd” talep eder.

İbâdetler, ruhun haller indendir; ameller ise, bedene aittir ve­ya bazen ruha izafe edilirler. Ameller, ruhun bedenle ilişkisi, onun tabiî hükümleriyle bezenmesi ve renklerinin hükümleriy­le zuhuru itibarıyla ruha izafe edilirler.

Kulun, itaat ve benzeri fiillerinde kendisini gözeten Rabbinin özelliğiyle “huzûr”u, ariflerin halleri arasındadır; onlar, kendile­rinden amellerin “üstün bir hayât/hayât-ı refîa” ile sâdır olan kimselerdir. Bu üstün hayâtı, ariflerin ilimleri ve müşahede et­tiklerinin karşısındaki huzurları icap etmiştir. Böylelikle amel, ariflerin marifet, müşahede ve teveccühlerinin istinat ettiği en son mertebeye kadar yükselir. Nitekim, “Mâliki yevmi’d-din/Din gününü sahibi” âyetinin tefsirinde ameller ve amellerin karşılıklarının derecelerinden bahsederken buna işaret etmiştik.

Artık, oradaki açıklamalarımızla yetin ve basiret gözünü aç![193]

“Ve İyyake Nestein / Ancak Senden Yardım Talep Ederiz”

Bilinmelidir ki:

“İyyake” lafzıyla ilgili olarak dil bilgisinin gerektirdiği ve ar­tık tekrarı gerektirmeyen açıklamalar yapmıştık; aynı şekilde, sûrenin kalan kısmının sırlarıyla ilgili küllî meseleleri zikretme­ye de gerek yoktur. Çünkü, akıl sahibi/lebib, müracaat ettiğinde bunlarla yetinsin diye bu kitaba küllî asıllar, temel hükümler, ilimler ve ulvî sırlardan bahsederek başladık; çünkü maksadı­mız, uzatmak ve açıklamak değil, özetlemek ve değinmektir. Bi­naenaleyh bunlar, esaslar ve küîlî anahtarlardır; bunları anlayıp, hükümlerinin bu asılların ferlerine ve tabilerine nasıl sirayet et­tiğini bilen kimse, Kur’an’m, hatta diğer kitapların sırlarının bü­yük bölümünü öğrenir.

Artık, benden daha fazla açıklama bekleme! Kuşkusuz ben de, -Allah’ın izniyle- senin fazla anlayış ve düşüncene güven­mekteyim.

Bundan sonra ise, âyetin zahirîyle ilgili açıklamalara dair vazi­feyi bitirip, sûrenin içermiş olduğu ve sûredeki her bir âyete ait bâtını sırları ve hükümleri açıklayacağım. Bunun ardından da, daha önce de taahhüt ettiğim gibi, -Allah’ın izniyle- bâtının öte­sindeki sırları zikredeceğim. Bu tespitin ve de ikinci “iyyake”nin zahir anlamında birinci “iyyake”de zikredilen açıklamalarla ye­tindikten sonra, bâtın lisanıyla açıklamalarımıza başlıyoruz:

Bilinmelidir ki: “Sadece senden yardım isteriz” âyeti, “An­cak sana ibâdet ederiz” âyetiyle aynı anlama işaret etmez. Birin­cisi, kul katında ibâdete layık olduğu sabit bir “emr”e işaret et­mektedir; bu emir, kulun ilmine, müşahedesine, veya itikadına göre, maksat ve kıblesinin son noktası haline gelmiştir. Bu itikat, kulun zanlarının ve hayallerinin unsurlarından meydana gel­miştir. Nitekim daha önce buna işaret etmiştik.

“Ancak senden yardım isteriz” âyeti ise, sadece “mabûd” ol­ması açısından mutlak “Mabûd”a taalluk etmez; aksine, âbidin/kul tek başına yapamayacağı bir işte kendisinden yar­dım talep ettiğinde ona yardım etme salâhiyetine sahip olması yönünden Mabûd’a taalluk eder. O halde, kulun yardım dileme­sinde bir çeşit kudret iddiası bulunmaktadır; bu iddia ise, kulun ibâdetteki halini tarif, mabudun mertebesini ve ona karşı davra­nışını bildiğini belirtir bir surettedir. Bunun yanı sıra kul, bu ta­lebiyle bağımsız bir varlık olmadığım da gizlice itiraf eder.

Bu kul, adeta şöyle der: “Kendimde, ihtiyaçlarımı karşılamak için bir kuvvet görüyorum, fakat, bunun amacımın gerçekleş­mesinde yeterli olduğuna kesin ve kararlı olarak inanamıyorum. Binaenaleyh Rabbim! Bende, sana ait olarak bulunan şeye ve be­nim gücüme yardım etmen kaçınılmazdır; çünkü senin yardı­mın, bendeki kuvvet ile birleştiğinde, amaca ulaşmayı ve ibâde­ti hakkıyla yerine getirmeyi umarım. Ayrıca, bana bahşetmiş ol­duğun kuvvetten dolayı da sana şükrederim. Ben bu kuvveti, herhangi bir talebim olmaksızın başlangıçta buldum ve bu kuv­vet ile, senden yardım dileme gücü elde ettim; böylece, seni bir­leyip, hakkında tereddüt etmeyerek ve başkasına yönelmeden senin hakkını yerine getirmeyi ümit ettim.” İşte bu, kul mertebesinin lisanıdır.

Hakkın bu âyeti kullarına inzal edip, onlara bu tarz ibâdet et­melerini emretmiş olması itibarıyla bu talepte gizli halde bulu­nan “rubûbiyet” lisanı ise şudur: Hak -kalpler onu bilmek, ken­disine ibâdet ve iltica etmek üzerine yaratılmış olsalar da-, bu alemin özelliklerinden olan meşguliyet ve gafletlerin bazen insa­na hatırlanması ve akılda tutulması gereken şeyleri unutturdu­ğunu bilir. Bu nedenle insan, kendisi için daha önemli olarv. şey­lerin hatırla turnasına ve belirtilmesine muhtaçtır; çünkü belirli olmayan şey, herhangi bir netice vermez ve müessir olamam.

Kuşkusuz ki, hamdi takdimden sonra Hakkın kuluna “An­cak sana ibâdet eder ve senden yardım dileriz” demeyi ernret-mesi, kula şunu hatırlatmak içindir: Kul, kendisinde gördüğü ilim ve kuvvete, asla ve asla kendi basma sahip olduğunu ya da herhangi bir kemâlde önceliği bulunduğunu zannetmeme İldir, bilakis bütün bunlar, Haktandır ve Hakka aittir. Nitekim, insan­ların en kâmili ve mükemmeli olan Hz. Peygamber, şöyle buyur­muştur: “Biz ommlayiz ve ona aidiz.”

Binaenaleyh rabbani mertebe, her iki tarafta[194]da müstaküli-ğin imkânsızlığını kula bildirir; şüphesiz ki, bu durum, adaletin zirvesidir. Şöyle ki: Cömertlik, ihsan, ikram ve sayısız nimetin sahibi olan Hak, kulun O’nun ihsanının suretinin kemâle erdirilmesindeki/tekmil katkısına dikkat çekerek, bu katkıyı zikreder, dikkate ahr ve ihmal etmez. Nitekim Allah, bildirme ve dikkat çekme amacıyla şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki Allah, zer­re miktarı bile zulüm yapmaz. Bir tek hayır bile olsa onu kat kat artırır.” Bu, iyiliklerin artırılmasıyla ilgilidir. Bunun ardın­dan ise, şöyle buyurmuştur: “Kendi katından büyük ecir verir.”

Bunu anla ki -Allah’ın izniyle- doğruyu bul![195]

“Cem” ve “Matla” Lisanıyla Açıklama

Bu ikinci kısımla ilgili açıklamalar, Allah’ın izniyle, bununla sona erecektir:

Bilinmelidir ki: Allah, yaratıklarını, kendisine ibâdet etme­leri için yaratmış, onlara varlığından ve sıfatlarından ka­bul etmeleri takdir edildiği ölçüde vermiştir; böylelikle onlar, bu varlık ile O’na ibâdet etmişlerdir. Çünkü yaratıkların, müstakil olarak kendilikleriyle Hakka ibâdet etmeleri sahih de­ğildir. Bunun nedeni, onların mâhiyetleri açısından hiçbir varlı­ğa sahip olmayışları ve kendilerinden hiçbir ibâdetin meydana gelmeyişidir. İşte, yaratılmışlar müstakil olmadıkları için kendi­lerine, “Ancak senden ibâdet ederiz” ifâdesinin ardından “An­cak senden yardım dileriz” demeleri emredilmiştir. Böylece on­lar da, bu tembihin ardından Haktan kendisine kulluk etmek için yardım talep etmişlerdir.

Aynı şekilde, yaratılış esnasında onların Hakkın varlığını ka­bul etmeleri de, Hakkm iktidarına yardım etmekten ibarettir. Bi­naenaleyh, ilâhî kurbiyete mazhâr olmuş kâmil kulların müşa­hede ettikleri ezelî ve “gaybî münâsebet” olmasaydı, Rab üe merbub arasında bir irtibat geçerli/sahih, bunu meydana getir­mek de mümkün olmazdı.

Şu halde yaratmak, ihsan suretiyle bir hizmet ve ibâdettir. İbâdet, amellerin a’yânmm suretlerini yaratmak, onları tesviye etmekten ibarettir. Ayrıca ibâdet, ibâdetin neş’etlerini de ihya etmektir; böylece ibâdeti inşa edene, kendisiyle zuhur eden ve onunla meydana gelen şeyden, adeta inşadan sonra zuhur etme­si gibi, daha önce gözükmeyen bir şey döner; işte, diğer tarafta da, hal böyledir.

Çünkü, şayet isimlerin eserlerinin zuhuru olmasaydı, onların kemâlleri bilinmezdi. Kuşatıcı/cami’ aynada beliren görüntüler olmasa idi, isimlerin “a’yân”ı da zahir olmazdı. Ayna, Zât’m gaybından ayrılan şeylerin tecellîgâhıdır ve Zât gaybmda gömü­lü olan çokluklar zuhur eder.

Binaenaleyh biz, kullarız, O ise, “mabûd”dur; O, yaratandır, biz yaratılanlarız. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet et­sinler dîye yarattım” âyetinde hükmüne işaret edilen “illet Lam/sebeplilik bildiren Lam harfi”ı, iki tarafta da bizzat bulun­maktadır. Buna göre bu sırrın iki hükmünden birisi, “Bana ibâdet etmeleri için” âyetinde zikredilen bu “Lam” harfi ile bir hikmet meydana getirmiş; diğer hükmü ise, “Ancak sana ibâdet eder ve senden yardım dileriz” âyetinde bâtın bir hikmet gizlemiştir.

Çünkü Hakkm, her şeyde, özellikle de şeriatlarında, emirle­rinde ve haberlerinde olmak üzere, zahirî ve bâtını bir hükmü vardır; bunları, kâmil ve ehl-i keşfve’l-vücûd olan “temekkün” sa­hipleri bilir ve müşahede ederler. “Resmi” ilimlerin mensupları ise, bazı teklifi suretlerde jiletlendirme yoluyla, bu hükümlerin zahirinin pek azının farkına varırlar.

“Ancak sana ibâdet eder ve senden yardım dileriz” âyetin­de zamirin çoğul olarak getirilmesinde, iki önemli külli sır var­dır ki, bunlardan birisine daha önce işaret etmiştik: Haricî alem­de ibâdetin ve amellerin varlığı, mutlak anlamda, rubûbiyet hü­kümlerini kuşatan mertebe ile merbubiyet hükümlerini şâmil olan zikredilen bu tecellîgâh arasında meydana gelir. Binaena­leyh, Hakkın ve alemin diliyle “Biz”, “muhakkak ki biz”, “ibâ­det ederiz”, “yardım isteriz” gibi âyetlerde geçen çoğul zamiri, zikredilen iki mertebeden her birisinin kapsamış olduğu bütün hususlara taalluk etmektedir.

Açıklamaya ve özetlemeye çalıştığımız konunun diğer sırn ise şudur: İşaret edilen bu iki rabbani ve kevnî mertebelerden her birisinin, gaybî-manevî bir “neş’ef’i vardır; bu neşetin, bir takım halleri, birbirine zıt ve uyumlu hakikatleri vardır vardır; bunlarm hükümlerinin de, kendi aralarında uyum ve farklılıkla gerçekleşen, karışım ve tedahülleri vardır.

Bu manevî neşet, Hak yönünden Adem’in suretinin üzerin­de yaratıldığı “sûref’ten ibarettir. Bu suretin Hakkın zâtına mahsus gaybından taayyünü, insanî-kemâl mertebesi yönün­den gerçekleşir. Bu mertebe burada “ahadiyet-i cem” hazreti diye isimlendirilir. Ahadiyet-i cem, eşyanın varlıklarını, isimle­rin, sıfatların, ilâhî şe’nlerin hükümlerini izhâr eder. Bunlar, eser yönünden mütekabil, ihata ve hükümde de farklıdırlar; bunlara örnek olarak, el-Kabız, el-Bâsit, el-Muğni, el-Mu’ti, el-Mumît, el-Muhyi, el-AIim, el-Kebir, el-Mürîd isimleri ve gazap, rızâ, ferah, haya, öfke, şefkat, rahmet, kahir, lütuf ve benzeri şeyleri verebiliriz.

Çünkü bütün bunlar, ahadiyet-i cem makamında “ilmî” ve “gaybî” biı* heyet ile taayyün ederler ve intizama kavuşurlar. Ahadiyet-i cem, Zât’a ait mutlak gayb ile bir açıdan gayb’dan farklı olan mertebe arasında bir “berzah” gibidir; bir açıdan gayb’dan ayrılan bu mertebe, ilâhî iktidarın nüfuz mahalli, gay­bî teveccühlerin ve eserlerin okîarmm hedefi olmuştur. Bu heye­te, tabiî kuvvetleri, ruhanî huyları, manevî, ve gaybî özellikle­riyle insanın yaratılışı ve intizamı benzemektedir. Zikredilen su­retin izafe edildiği hakîkat-i ilâhîyye’nin mukabilinde ise, insa­na ait “ayn-ı sabite” bulunur. Ayn-i sabite, Rabbının kendi nef­sinde ezeii ve ebedî olarak insana dair bilgisinin suretinden iba­rettir. Aynı şekilde Rabbının sureti de, O’nun zâtına ve şe’nleri-ne dair bilgisinin suretidir.

Kulun suretleri, kendi ilminin nisbetlerinin suretlerinden iba­rettir. Bahsedilen bu makamın zevkine göre kulun ilminin nis-betleri ise, varlığının taayyünlerinden ibarettir; bu taayyünler hakkında, ‘taaddütleri yönünden onun “ayn”ı ve halleridir’, de­miştik. Bunlar, ahadiyet-i cem makamı diye isimlendirilen bu berzahta taayyün ederler ve kevnî mertebede çoğalmış/müteaddit olarak zuhur ederler; bu mertebe, kesret suretlerini kapsa­yan ahadiyet-i cem makamının iki vechinden birisidir.

Çünkü bu makam, hükmü insân-ı kâmil ile zuhur eden ke­mâl makamı; Zâtın gaybı ve zikredilen gayb’dan ve kendisinde ve bu ayna ile zuhur eden şeyler için bir aynadır.

Bu berzah da, Hakkın kendisi için kendi zuhurunun mebde-idir. Hak, bu mertebede zâhirlik ve mazhârlık sıfatı ile ve de in­sân-ı kâmil cihetinden zikredilen berzâhlığıyla iki tarafı birleştir­mekle zuhur eder.

İşte, berzah mertebesine ait bu orta-vasatî taayyün, ister Hak­ka nispet edilsin, ister aleme nispet edilsin bütün taayyünlerin aslı ve “şey” diye isimlendirilen her varlığın kaynağıdır; taayyü­nün Hakka nispet edilmesi, O’nun bir ismi veya sıfatı veya mer­tebesi olması anlamında, aleme nispeti ise, isim veya sıfat veya mertebe veya itibarıyla olabilir. Ya da bu taayyün, Hakka ve ae-me nispetin dışında üçüncü bir şey kabul edilebilir; bu, Hakkın hakikati/ayn yönünden ikinci defa diğer taayyünleri için tecel-lîgâh olan şeye nispetle, ikinci, üçüncü, dördüncü kez zuhur et­mesidir ki, bu sayı sonsuza kadar gider. Bu zuhur, Haktan ve Hak ile taayyün eden şeyde, Hakkın o şeyde gayb ve şehâdet olarak taayyün etmemiş olmakla zuhur etmesidir; bunlar, “ayn” ve “gayr” diye isimlendirilirler.

Bu sabit olunca şu da bilinmelidir ki: İbareler, “ahadiyet-i cem” makamım tarif etmede farklı farklıdır; bütün tarifler de, sahihtir. Şu halde ahadiyet-i cem, “hakîkat-i insaniyye-i ilâhîy-ye-i kemâliyye/insana ve Hakka ait kâmil hakîkat”dir desen doğru söylemiş olursun.

Bütün insân-ı kâmiller, zahiri sureti açısından bu ilâhî haki­katin ve levazımının mazhârlândır.

Eğer onu, ilâhî ve kevnî mertebelerden ibaret olan iki merte­benin “berzâh”ı diye ısimlendirirsen, doğru söylemiş olursun; Çünkü o, imkâna ait bütün hükümleri içermektedir. Bununla birlikte bu hükümler, diğer berzahlar gibi, ahadiyet-i cem’in ma-kûliyeti üzerine zaid bir şey değillerdir.

Eğer onu “iki mertebenin aynası” veya “Hakkın ve insân-ı kâmilin suretinin mertebesi” veya Haktan taayyün eden şeyi ayıran/fasıl “hadd-i fasıl” diye isimlendirirsen, yine doğru söy­lemiş olursun; Haktan taayyün eden bu şey, O’ndan taayyün ve taaddüt etmeyen şeyler için bir ayna olmuştur.

Bütün bunlar, onun için ezelî ve ebedî olarak zatîdir. Bu mer­tebeye mensup olan kâmillerin, zaman ile kendisiyle zuhur et­tikleri bir takım neşetler açısından sınırlı kalmaları, bu tespitimi­ze zarar vermez ve zikrettiğimiz hususa aykırı değillerdir.

Sonra şöyle deriz: Her asırdaki insân-ı kâmil, bu mertebenin iki vechinin birisi açısından “biz”, “bizim katımızda”, “kuşkusuz biz” gibi ifâdelerle Zât’m gaybımn ve isimlerin hakikatlerinden ibaret olan şe’nlerinin/şuûnât mütercimidir; söz konusu mertebe, Hakkın zâtının gaybmı takip eden ve ondan farklılaşmayan ve ay­rılmayan mertebedir. İnsân-ı kâmil, varlıkların/a’yân ve bunların hallerinin yansıdığı/intiba’ bu mertebenin diğer yönünden ise, bu a’yân ve onların halleri açısından ve onların diliyle, “ibâdet ederiz”, “yardım isteriz”, “bizi ulaştır” ifadeleriyle dile getirir. İnsan, bütün bunları her şeyi kapsaması sayesinde ve zâtının içer­miş olduğu cüzler, Özellikler, sıfatlar,ruhanî-cismânî-tabiî kuv­vetlerin lisanıyla dile getirir; çünkü insân-ı kâmil’in söz konusu kâmil mertebesi, iki tarafı/vücûb-imkân ve bunların gayb-şehâdet, ruh-cisim, umum-husus, fiil-infial ve icmal-tafsil olarak içermiş oldukları her şeyi ihata etmektedir.

Artık, bunu anla ve dikkatlice düşün, Rabbına niyaz ve yaka­rışla müracaat et!

Eğer, bu ifâdeleri anlarsan/sözün mührü çözülürse, her şey­de rubûbiyet ve ubudiyet sırrını; ibâdet,, teveccüh, talep, başar­mak ve mahrum kalmanın sırrını anlarsın. Bütün âbidlerin, fer’ ve yaratılmış olmak yönünden ilâhî aslına teveccüh ettiklerini idrâk edersin; her kul, bu asıl vasıtasıyla Zât’m mutlak gayb mertebesinden hükmî bir yansımayla zikredilen ilâhî-insanî kâ­mil aynada taayyün etmiştir; bu taayüıv iki hükmün yansıması

ile taayyün etmiştir; bu yansıma, imkân alanından zikredilen ay­naya döner.

Binaenaleyh, sadece ona ibâdet edilir, sadece ona yönelinir, her şey ondan başlamıştır ve ona dönecektir.

Bununla beraber hiçbir kimse, Allah’tan başkasına İbâdet et­memiştir; O’ndan başkasına da, teveccüh edilemez. Çünkü bu ilâhî ve kâmil ayna, olmuş ve olacak bütün varlıkların kıblesidir. Ayrıca her şey, bu ayna ile karşı karşıyadır/muvacehe ve her şe­yin Zâtın gaybmdan taayyün etmiş aslı bunda bulunmaktadır. Binaenaleyh, Haktan payı olan herkes, onu burada “ayna” diye isimledirilen bu “kâmil” mertebenin mişkatinden alır; bu pay, Hakkın herhangi bir şe’ni cihetinden taayyün etmesinden iba­rettir. Söz konusu bu pay, bu şe’nin suretidir.

Aliah’a yemin olsun ki! Maksadımı anladığını zannetmiyo­rum, şu var ki Allah sana yardımcı olursa ne demek istediğimi anlarsın. Hakka ancak kâmil olan ulaşır, çünkü o, zâtı olarak, işaret edilen iki vecihten birisiyle Zât’m gaybma paraleldir/mu­vacehe: Burada teveccüh eden, teveccüh olunandan ancak iki mertebenin hükümlerini içeren iki vechi birleştirmekle ayrılır: Böylece insân-ı kâmil, mutlak-mukayyet, bâsit-mürekkep, bir­çok, hâdis-ezelidir. Alem, sadece onun için var olmuştur, her şey onunla zuhur etmiş ve açıklanmıştır.

Artık, dikkatli ol ve burada açıkladığımız gerçek ile Allah te-ala’nm şu âyetindeki hükmünün doğruluğuna bak: “Rabbin an­cak kendisine ibâdet olunmasına kaza etmiştir.” (İsra, 23); “Hüküm ancak Allah’ındır. Sadece kendisine ibâdet olunma­sını emretmiştir.” (Yusuf, 40).

Hakkın kazası, O’nun hükmüdür, hakikî emri de, hiç kuşku­suz yerine gelir. Nitekim Allah, şöyle buyurmuştur: “Onun em­rini engelleyecek yoktur.”

Şu halde ibâdetin sırrı, zikrettiğimiz gibi olmasaydı, Al-îah’tan başkasına ibâdet ve O’ndan başkasına teveccüh sahîh olur, Hakkın hükmünün değiştirilmesi ve emrinin engellenmesi

söz konusu olurdu. Allah, bundan ve celâline yakışmayan her şeyden uluvv-ı kebir ile münezzehtir.

Suçlama ve cezalandırma, sınırlama, belirleme/tayın ve iza­fe etmekten kaynaklanmaktadır; çünkü, herhangi bir şeye ibâde­te liyakat vasfını izafe edip, içindeki şeylerle birlikte hükmü ge­nel ulûhiyetin ve mutlak tasarruf sahibi Rab olduğuna inanmak, tam bir cehalet ve gerçeğe aykırı durumdur. îşte bu nedenle, ilk hüküm, yani her şeyin gerçekte Hakka ibâdet ettiği ve ondan başkasına ibâdetin mümkün olmadığı hükmü geçerli ve gerçek­leşmiş olmakla birlikte, cezalandırma da sahih olmuştur.[196]

Tamamlayıcı Açıklama

Ahadiyet-i cem mertebesinin kendileri için bir ayna olduğu ve onları birleştirdiği/cami’söz konusu iki mertebeden her birisi, bir açıdan asıl, diğer açıdan da ferdirler; bu ne­denle, bu kitabın pek çok yerinde buna işaret edilmiştir.

Bu ifâdelerimizden bir tanesi şu sözümüzdür: Hak bâtını açı­sından alemlerin halleri için bir “mazhâr” ve ahadiyet-i cem ma­kamı açısından da onların a’yânı için aynadır; bu aynada a’yân, birbirlerini görürler, hükümleri birbirlerine ulaşır. Mertebesi, var­lığı ve zamanıyla daha üstün olan metbunun eseri, kendisine tabi olan ve sonra gelende zuhur veya bunun tersi olur; geç gelen tabi-nin metbuya tesiri, onun bir açıdan önce ve metbu olması, ayrıca daha önce de belirtildiği gibi Hakkın varlığı yönünden evvelliğin-de ve sıfatları yönünden ise ahirliğinde şart olması itibarıyladır.

Nitekim, Allah bunu şu şekilde açıklamış ve bildirmiştir: “Allah her şeyi yaratandır” ve yine “O evvel, âhir, zahir ve bâ­tındır.”

Allah, sıfatları yönünden âhir oluşunu ise, şu âyetle açıkla­mıştır: “Eğer Allah’a yardım eder iseniz, O da size yardım eder”; Ayrıca, Hz. Peygamber’in “Kendini bilen Rabbim bilir” ve “Siz usanıncaya kadar Allah usanmaz” ve yine “Ben bilinmez bir hazine idim, bilinmek istedim” hadisleri bu ahirliğe işaret etmektedir.

Şöyle ki: Hak, ez-Zâhir ile isimlendirildiğinde, hakikatleri yö­nünden alem, O’nun varlığının mazhârları ve şe’nlerinin iliştiği tecellîgâhlar olmuştur. Her mazhâr görülmez, bununla birlikte onun eseri ve mazhâra yansıyan şey ise, zuhur eder. Bu neden­le, mazhâra eser bu özelliğiyle nispet edilmez.

Bu ve benzer sebepler dolayısıyla şunu belirttik: Her fer aslı­na teveccüh eder ve ona ibâdet eder; bu ve başka nedenlerden dolayı ubudiyet/kulluk ve rubûbiyet/rabkk hükümleri, kendi­sine layık bir şekilde her şeye sirayet etmiştir. Böylelikle, her şeyde varlık, ilim ve hüküm yönünden kuşatmakla, iîâhî-zâtî beraberliğin/maiyyet-i iîâhîyye sırrı zuhur etmiştir.

Binaenaleyh, hüküm sahibi her şey, rubûbiyet sıfatı sayesin­de hüküm sahibidir; icabet eden ve tabi olan her şey ise, ubudi­yet sıfatıyla tabidir.

Eşyada bunlarm zuhur mertebelerini açıkladım: Bunlar, nasıl olur? Ne zaman sahihtirler? Ne zaman engellenirler? Ayrıca, tek bir şeyde de o şeyin farklı şe’nlerine, hallerine, mertebelerine, uyumlu ve zıt özelliklerine göre, bütün bu durumları açıklamış­tık. Artık o açıklamalarımızı hatırla ve onlarla yetin!

Allah, hidâyete ulaştırandır.[197]

BOLÜM IV

FATİHA SURESİ’NİN ÜÇÜNCÜ KISMI

“Bizi Sırât-ı Müstakim’e Ulaştır.” (Fatiha, 5)

Bu bölüm, bu surenin son kısmıdır ve birinci kısım Hakka, orta kısım Hak ile kul arasında müşterek olduğu gibi, bu kısım da, kula mahsustur.

Bilinmelidir ki: Bu âyet, bir takım meseleleri içermektedir; bunlar, âyetin zahiriyle ilgili konulardır. Âyetin içerdiği başka bir takım meseleler daha vardır ki, bunlar da, zahir­den sonra gelen ve onun üzerinde bulunan konularla ilgilidir.

Biz, Önce zahir ile başlayıp, daha sonra diğer bölüme geçeceğiz.

Şöyle deriz: Bu âyet, üç kelimeden meydana gelmiştir; bu üç kelime, “bizi ulaştır/ihdina”, “sırat” ve “müstakim” lafızlarıdır. Bu üç kelimeden her birisinin, üç zahirî, üç de bâtını mertebesi vardır, bunların hepsine -Allah’ın izni ile- dikkat çekeceğiz.

Böylelikle sen de, Fatiha’nm üçlü yapısını/teslis hatırla ve onun sırrını anlamaya çalış! Şayet o sırrı müşahede edebilirsen, hayrete düşüren şeyleri müşahede edersin.

“Bizi ulaştır/ihdina”, dua ve sual kipinde bir emirdir, bu ke­lime, “hidâyet”ten türetilmiştir. Hidâyet, “beyân” demektir; bu kelimenin aslı, “Ya” iledir, harf, “emir” kipinde geldiği için dü­şürülmüştür. Burada kelimenin çoğul gelmesinin nedeni, daha önce “Ancak sana ibâdet ederiz ve senden yardım dileriz” âye-tiyle uyumlu olması içindir; böylece, sanki bütün kullar, arala­rında müşterek bir hüküm ve birleştirici nispetler diliyle birbir­leri adına konuşmaktadırlar.

Buradaki birinci hikmet, şudur: Yaratıklar arasında, daima duası tam olarak kabul edilip, böylece duasının hükmünün ve İbâdetinin bereketinin bütün kullara sirayet ettiği kimseler bulu­nur; bu nedenle, “Cemaat rahmettir” buyrulmuştur. Ayrıca Hz. peygamber, bizleri iki çeşit bereket ümidiyle cemaatle zikir yap­maya ve namaza teşvik etmiştir: Bu bereketlerden birisi, duası ve namazı kabul edilen kimsenin bereketinin namazı kabul edil­meyen ve talebine ve gayesine göre kendisine icabet edilmeyen bütün insanlara sirayet etmesidir.

Diğer bereket ise, şudur: Şayet cemaat içinde tilâveti ve na­mazı olması gerektiği gibi eda edebilen kimse bulunmasa bile, bazen tilâvetin ve namazın kemâli, cemaatin bütününden mey­dana gelebilir. Şöyle ki: Hak, tilâvet edenlerin ve namaz kılanla­rın işlemiş oldukları amellerin bir kısmını kabul edebilir; kabul edilen bu kısım, makbul salih amellerden meydana gelmiş amel­lerdir, bu amelleri oluşturan her parça ve cüz, cemaatten birisi­ne aittir. İşte bu tam suret, kâmil olması özelliğiyle, kabul edil­memiş diğer kısım ve parçalara şefaat etmek için geri döner. Böylece makbul ibâdetin bereketi, makbul olmayan tilâvet ve namaza sirayet eder; bu sirayet, iksirin kuvvetiyle kurşuna ve cevhere sirayet etmesi gibidir. İksir, onun hakikatini değiştirip, yoğunlaştınr ve ehli olduğu kemâl derecesine ulaştırır.[198]

“Sırat”

Sırat, üzerinde yürünülen şeydir ve sadece belirli bir başlan­gıç ve nihayet arasında bulunabilir. Bu lafızda, üç lügat/okuma bulunmaktadır: “Sad/sırât” veya “Sin/sirât” veya “Dat/dırat”. Kelimenin, harf-i tarif/Elif ve lam ile gelmesi, “ahid” ve “tarif” içindir ki, bir kelimenin harf-i tarif takısı alması, tarifin kısımla­rından birisidir, çünkü harf-i tarif ile tarif, üç kısımdır:

Bunlardan birisi, cinsin kendisini tarif etmesidir, bu tarif, cin­sin altında bulunan fertler için sabit olması itibarıyla değil, sade­ce kendisini dikkate alan tariftir.

İkincisi, cinsin altındaki her bir fert için hakikatin sabit olma­sı itibarı ile tariftir.

Üçüncüsü ise, “istiğrak/kuşatma” açısından hakikati tariftir; bu tarif, hakikatin altındaki fertler hakkında sabitliği itibarı ile tarifidir.

Böylelikle birinci tarif, “zât tarifi”, ikincisi “ahd tarifi”, üçün­cüsü ise “cins-istağrakı” diye isimlendirilir.

Kesin bilgiye/tahkik göre “ahd tarifi” olan ikinci kısım, söz konusu kısımların en kâmilidir. Çünkü, bu tarifin, “zât tarifi”ne dönük bir yönü vardır ki, adeta, bu yönden zât tarifinden farklı değildir; aynı durum, üçüncü kısım ile ilgili oiarak söz konusu­dur. Çünkü muhatap, hitap sahibinin maksadını bilginin kendi­siyle gerçekleştiği araçlardan öğrenemediği sürece, onun neyi kast ettiğini bilemez; binaenaleyh her tarif, o halde, zikredilen itibar ile “ahd” hükmü taşır.

Kuşkusuz ki, Elif-lam/harf-i tarif burada “ahd” bildirir: çün­kü, bu noktada nebilerden kâmil olanların zikredilirken buna tekrar dikkat çekilmiştir. Allah teala şöyle buyurmaktadır: “On­lar ki, Allah onları hidâyete ulaştırmıştır, onların hidâyetine de uyulur.” (Enam, 90)

Aynı şekilde, başka yerlerde de çoğul ve tekil olarak “tees-si/uymak”yi zikretmiştir ki, bu “iktida etmek” demektir. Hak, kullarına peygamberinin “sirât-ı müstakim”e ulaştırdığını be­lirttikten sonra, onlara -eğer Rablerini sevme iddialarında sadık iseler- peygamberine tabi olmalarını, bunun neticesinde de Allah’ın kendilerini seveceğini bildirmiş ve onları bu konuda ikâz etmiştir.[199]

Peygambere tabi olmak, “iktida” demektir ki, bu da, “es-si-rât/doğru yol” üzerine yürümekten ibarettir.

Buradaki, “müstakim” lafzı, “sırât”ın sıfatıdır; bu bağlamda bununla kast edilen, özel bir “istikâmet”tir ki, bu istikâmetin ve erbabının sırrım ve de kısımlarını daha sonra zikredeceğiz. Aksi halde, her nerede bir “sırat” var ise, o sıratın gayesi Haktır.

Bu meseleyi, -Allah’ın izni ile- daha sonra açıklayacağız.

Şimdi de, bu âyetin içermiş olduğu sırlardan kendi yöntemi­mize göre, söz etmeye başlayacağız, şöyle deriz;

Öncelikle şu bilinmelidir ki: İman, hidâyet, takva ve benzeri sıfatların, üç mertebesi vardır: ilk mertebe, orta mertebe ve son mertebe. Hak, aziz kitabının pekçok yerinde bunlara dikkat çek­miş olduğu gibi, “ehl-i keşf ve’1-vücûd” olanlar da bu mertebe­leri müşahede etmiş, bunlar ile tahakkuk etmişlerdir.

Binaenaleyh bu mertebelere işaret eden âyetler arasında şun­ları zikredebiliriz: “İman edip, salih amel işleyenler, takva sa­hibi olup, imân eder ve salih amel işledikleri, sonra tekrar tak­va sahibi olup, imân ederlerse, sonra takva sahibi olup, iyilik yaptıkları sürece yedikleri şeylerde bir günah sahibi olmazlar. Allah, ihsan sahiplerini sever/’ (Maide, 93); “Muhakkak ki ben, tevbe eden, imân eden ve salih amel işleyip, sonra doğru­yu bulan kimse için çok bağışlayıcıyımdır.” (Taha, 82).

Şu halde bütün bunlarla Allah, akıl sahiplerini şu noktada ikâz etmiştir: Allah’a imân ve O’nun birliğini ikrar ettikten son­ra imânda, hidâyette, takvada ve benzeri şeylerde farklı derece­ler bulunmaktadır, İşte, aşağıdaki âyetlerde de “artma” kelime­siyle bu derecelere işaret etmiştir: “İmanları üzere imânları art­sın diye.” (Fetih, 4). Ya da, Ehl-i Kehf hakkında nazil olan şu âyette de buna işaret edilmiştir: “Onlar Rablerine inanan bir topluluk idi, biz de onların hidâyetlerini arttırdık.” (Kehf, 13)

Zahir ilim mensupları, bu dereceleri büemeyip, bunları mü­şahede ve bu derecelerle tahakkuk edemedikleri için, bu konu­larda başarısızlığa düşmüşler ve şunu ileri sürmüşlerdir: “Sıfat­lar mücerret mânâlardır, eksiklik ve fazlalık kabul etmezler.” Bunun neticesinde ise, tevile sapmışlar, tevilin hemen her çeşidi içinde kaybolup gitmişlerdir.

İlimde derinleşenler ise, şöyle demişlerdir: “Ona îmân ettik, hepsi Rabbimizin katmdandir.” (Ali Imran, 7). Bu imânın ardın­dan işin özüne ve sırrın künhüne, sadece “Üstün akıl sahipleri vakıf olabilir.” Bu kimseleri, kabuklar engelleyemez; onlar,, ka­bukları aşıp, böylelikle işlerin hakikatlerinin özüne vakıf olurlar.

Bu rabbani tembihler d eki sırlardan birisi de, “terahi/sonra-lık” belirten ve sonra gelen kelimenin kendisinden öncekinden ayırt edilmesini temin eden “sümme/sonra” edatının âyette zik-redilmesidir; böylece, perdeli kimse şöyle diyerek seni kuşkuya düşürmesin:

İmana ait tövbenin ardından işaret edilen hidâyet nerede kal­mıştır? Sonra bu tövbe ve salih amellerin lâzımı olan Allah’ın bildirmiş olduğu hidâyete bağlı imân nerededir? Bu hidâyet, Hz. Peygamber’in elçi olarak gönderilmesinden sonra hak dinin İslâm olduğunu, Hz. Peygamber’in getirdiği her şeyin hak, onun dışındaki dinlerin hükümlerinin ortadan kaldırıhnış/mensuh veya geçersiz olduklarına inanmaktır.

Zayıf ve perdeli kimseleri meseleye ısındırmak için zikretmiş olduğumuz âyetteki imân ve takvanın, âyetin ortasında ve so­nunda zikredilen takva ve imân karşısındaki yeri nedir? Artık bunu düşün!

Hidâyetin üç mertebesi vardır, bunların mukabilinde de üç “hayret” derecesi bulunmaktadır. Bu, cehennemdeki derekele­rin, cennetlerdeki derecelerin mukabili oluşuna işaret etmekte­dirler ki, bu konu, “cem” ve “matla”‘ diliyle konuşurken Allah’ın izniyle açıklanacaktır.[200]

Tamamlayıcı Açıklama

Mutlak Tecellfde Herhangi Bir Şeref Bulunmaz

Bilinmelidir ki: Sırât-ı müstakimle ilgili “tahsis”te bir takım sırlar vardır. Bunlardan birisi şudur: Hak, her şeyi “vücûd” ve “ilim” olarak ihata edip, karışım, hulul, bölünme ve de celâline yakışmayan şeylerden münezzeh olan Zâtına has beraberliğiyle her şeyle birlikte olduğu için, her yolun nihayeti ve her sâlikin gayesi Hak olmuştur. Nitekim Allah teala, “Muhakkak ki sen sırât-ı müstaktm’e ulaştırırsın” âyetinin ardından “Allah’ın sı­ratı ki, gökte ve yerde olanların hepsi O’na aittir. Dikkat edin, işler ona dönücüdür” (Şura, 52) âyeti ile bunu bildirmiştir.

Böylelikle Allah, her şeyin nihayette kendisine varacağını, bütün eşyanın belirli bir “sırat” üzerinde yürüdüğüne dikkat çekmiştir. Bu sırat, sâlikine göre ya manevî veya mahsus bir sı­rattır; Hak ise, “Varış yeri ancak O’nadır” âyetinde de ifâde et­tiği gibi, onun nihai gayesidir.

Hak, bize iletmesi için peygamberine bildirmiş ve şöyle buyur­muştur: “Muhakkak ki sen, sırât-ı müstakîm’e ulaştırırsın.” Bi­naenaleyh Allah teala, kendisine yürüyenlerin/sair ilellah gayesi olduğu gibi, şaşıranların da delilidir/delâletü’l-hairin.

Fakat, hiç bir farklılığın/tef avut bulunmadığı Hakkın “mut-laklık”larmda herhangi bir şeref yoktur. Buna örnek olarak, Hakkın mutlak hitabı, mutlak maiyeti ve beraberliği, her şeyi ihata etmesi yönünden mutlak anlamda kendisine varma, yarat­maya dönük hem zâtına ve hem de sıfatlarına ait mutlak teveccühünü verebiliriz. Çünkü Allah’ın, mesela, Arş’ı veya Kalem-i a’la’yı yaratmaya teveccühü ile karıncayı yaratmaya teveccühü arasında hem “ahadiyet-i zât”ı ve hem de “teveccüh”ü açısın­dan hiçbir fark yoktur.[201]

Baş gözü/basar kalb gözü/basîret ile birleşip, her ikisinin de Zât’a mahsus ilâhî nûr ile boyanmasıyla keskin görüş/hadidü’l-basar sahibi olan kimse, “Rahmân’m yarattığında herhangi bir çelişki görmez.” (Mülk, 4); bu kişinin, zâtı beraberlik ve birlik­telik/(her nerede olurlarsa Hakkın yaratıklarıyla beraber olma­sı) karşısındaki durumu da böyledir. Çünkü Hakkın, yaratıklannm en alt mertebede bulunanı ile olan beraberliği, Zâtma has mukaddes ve kendisine layık bir birliktelikle en şerefli ve en üs­tün mertebedekiyle olan birlikteliği gibidir. Mutlak anlamda hi­tabının hükmü de böyledir; binaenaleyh Hak, Hz. Musa ve dile­diği kimselere hitap edip, onları hitabı ve dilediği şeylerle şeref­lendirdiği gibi, “Oraya giriniz ve artık konuşmayınız” vb. âyet­lerde olduğu gibi, cehennem ehline de hitap edebilir.

Bu hitap dolayısıyla cehennem ehli adına hiçbir şeref ve fazi­let yoktur, bilakis bu, onların azabına azap katar.

Hakkın her şeyi ihata etmesinde de durum böyledir, çünkü Hak, her şeyi “rahmet” ve “ilim” yönünden ihata eder. Hakkın rahmeti, burada, varlığıdır/Vücûd, çünkü daha önce de işaret ettiğimiz gibi, eşyanın aralarındaki farklılık ve ihtilafa rağmen müşterek oldukları tek şey, Varlıktır.

Binaenaleyh Hak, vücûdî ve ilmî/(varlık ve ilmen kuşatma) ihatası yönünden her şeyin gayesidir. Nitekim daha önce Hak­kın ilminin, ahadiyet-i Zât/Zât’m birliği mertebesinde Zâtından farklı ve ondan ayrı olmadığına dikkat çekmiştik, çünkü bu mertebede hiçbir şekilde taaddüt/çoğalış yoktur.

Bununla birlikte Hak, her şeyin gayesidir, her şey ile bera­berdir; bölünen ve bölünmeyen her zerrenin ve cüzün; ruh ve nisbet gibi her basitin zahirini ihata ettiği gibi, her şeyin bâtı­nını da ihata etmiştir: çünkü fayda, umûmî değildir ve saadet şâmil değildir; faydalar, mertebelerin birbirinden ayrılması, ci­hetlerin ve nisbetlerin farklılığı, hitabın vasıtasının farklılığıy­la ortaya çıkar. Ayrıca fayda, Hakkın seninle birlikte olduğu sıfata; seni çağırdığı ve çektiği ulvî mertebelere; seni yarattığı ve terkip ettiği şe’nlerinin suretlerinden herhangi birisine ve herhangi bir işe; seni bulundurduğu ve yerleştirdiği hâl veya makama; senin için değişen ve farkhlaşan makam ve hale gö­re ortaya çıkar.

İşte, yarışanlar bunlarda yarışmalıdır!

Daha önce belirtmiştik ki: Hakkın isimlerinden her birisinin

taayyünü varlıkların a’yânından herhangi birisine bağlı olsa bi­le/tevakkuf, bu isim, o varlığın gayesidir; bu ismin mertebesi, o varlığın kıblesidir, isim ise, onun mabududur.

İsimler, kendilerini tek felek birleştirse de, hakikatleri yönün­den birbirlerinden farklıdırlar. Şöyle ki: Her isim, bir açıdan müsemmânm aynıdır ve bütün isimlerle isimlenen “müsemmâ” birdir. Bu itibarla, bütün isimlerin bir olduğu söylenebilir.

Aksi halde, ed-Darr ismi en-Nafi ismiyle; el-Mu’ti, el-Mani is­miyle; el-Muntakim, el-Ğafir ismiyle; el-Mun’im el-Latif ve el-Kâhir isimleriyle veya rahmet gazap ile nasıl ilişkili olabilirdi ki? Gâliplik ve öncelik/sebk ile bunlardan farklı olan nispetler nasıl ilişkide olabilirlerdi? Binaenaleyh ahadiyet-i cem/çokluğun bir­liği vasıtasıyla eşyanın nitelendiği farklılık/hilaf sureti korunur; zâtı ihata ve beraberlik sırrıyla da, zıtlar arasında ünsiyet mey­dana gelir.

Artık, buna dikkat et, bütün iş Hakka dönecektir.

Açıklanması haram olan şeyi, izhâr etmem ve bu yasağı ihlal etmem!

Hakkın, kendisinin bidayet ve gayede ve de bu ikisinin ara­sında ve onlara göre ortaya çıkan “yol/tarik”da bulunduğuna dair akıl sahiplerine yönelik ikâzlarından birisi, Hud (a.s)’m di­liyle belirttiği şu âyetidir: “Muhakkak ki ben, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah onun perçeminden tutmuş olmasın.” (Hud, 56)

Böylelikle Hud, Hakkın o canlıyla birlikte yürüyen olduğuna işaret etmiştir. Bunun ardından ise şöyle demiştir: “Benim Rab-bim, sırât-ı müstakim üzeredir.” Buna göre, yaratılmışların “kâhr/zorla” ile kendileriyle yürüyene tabi olmalarından dolayı Hak, sırât-ı müstakim üzere bulunmaktadır. İşte bu, “mutlak” istikâmettir ki, bunda hiçbir farklılık bulunmaz.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, mutlak anlamda perçemler­den tutmak veya mutlak anlamda yürümekten herhangi bir fay­da meydana gelmez.

Allah, “Muhammedi” zevkte bu makâmm sırrına başka ve daha kâmil bir tarzda dikkat çekip, şöyle buyurmuştur: “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanlar, Allah’a basiret üzere davet ediyoruz. Allah münezzehtir, ben de müş­riklerden değilim/’ (Yusuf, 107).

Bu ifâde, bir tembihtir: Allah’a davet -ki, davetin konusu bunda bulunmaktadır- bir açıdan müphemlik ifâde eder. Şöyle ki: Hak, davetin sonunda taayyün etmektedir, şimdiki durumda ise bulunmamaktadır.

“Allah’a/ilellahi davet ediyorum” âyetinde zikredilen “İla/a” harf-i cerri, gayeye delâlet eden ve tahdit vehmi veren bir edat olduğu için, Hak peygamberine yakaza ve yakın ehlini bu konuda ikâz etmesini emretmiştir: Böylece Hz. Peygamber, yakaza ve yakın ehline adeta şunu söylemiştir: Muhakkak ki, si­zi Allah’a “i’raz/başkasından yüz çevirmek” ve “ikbal/O’na yö­nelmek” sureti ile davet etsem de, bu, Hakkın kendisine yöne­lenlerle birlikte olması gibi, yüz çevrilen şeylerle beraber olma­dığı demek değildir.

Binaenaleyh Hak, bidayette madum/yok olmamıştır ki, ga­yede talep edilsin; bilakis, halkı Hakka davet ederken ben ve ba­na tabi olanlar, işin gerçeğinin farkındayız. “Ben müşriklerden değilim,” yani eğer Hakka dair böyle bir şeye inanmış olsaydım, Hakkı sınırlamış ve ondan perdelenmiş olurdum; bu durumda da, bir müşrik olurdum.

Allah, sınırlanmaktan, sadece belirli bir cihette taayyün et­mekten veya bölünmekten münezzehtir. Ben de, Allah’a karşı kötü zan besleyen müşriklerden değilim.

Allah’a davetin nedeni, isimlerinin mertebelerinin farklı ol­masıdır; isimlerin farklılığı ise, Allah’a davet edilen kimsenin hâllerinin farklılığına bağlıdır. Böylece yaratıklar, sakınma, çe­kinme ve kendilerine zarar getireceği beklenen şekilde Hakla birlikte kalmak yönünden Haktan yüz çevirirler; hidâyet verme­si ve basiret nasip etmesiyle de Hakka yönelirler. Böylece, O’na ve ikramına nail olmayı ümit ederler.

Bunu anla ve aklında tut.[202]

Hidâyetin Mertebeleri

Bilinmelidir ki: Sırât-ı müstakimin üç mertebesi vardır. Bi­rincisi, mutlak istikâmeti içeren genel mertebedir, nitekim daha önce bu mertebeye dikkat çekmiştik.

Bu mertebeyle ortaya çıkacak herhangi bir saadet yoktur.

Hidâyetin ikinci mertebesi, orta mertebedir; bu mertebe, Hz. Adem’den Hz. Peygamberin peygamber olarak gönderildiği za­mana kadar gelmiş geçmiş ümmetlerin Rabbanî-hakiki şeriatla­rına mahsus hidâyettir.

Hidâyetin üçüncü mertebesi ise, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu şeriattır; bu şeriat, kapsayıcı ve kuşatıcı şeriattır ve iki kısımdan oluşmaktadır:

Birincisi, sadece Hz. Peygamberin kendisine ait olan ve önce­ki peygamberlerde bulunmayan hükümlerdir.

İkinci kısım ise, geçmiş şeriatların hükümlerinden kendi şeri­atında bulunan hükümlerdir.

Bu zikrettiğimiz şeydeki istikâmet, öncelikle “itidâl”dir, son­ra da bu noktada sebat etmektir; nitekim Hz. Peygamber, kendi­sinden tavsiyede bulunmasını isteyen bir sahabesine şöyle ce­vap vermiştir: ” ‘Allah’a imân ettim’ de, sonra da dosdoğru ol!”

Bu, yani gerçek itidal haliyle bezenip, ardından bu hâl üze­rinde sebat etmek, gerçekten de çok zor ve kıymetli bir hâldir. İşte bu nedenle Hz. Peygamber, “Hud suresi ve kardeşleri olan sureler, beni ihtiyarlattı” buyurmuş, bununla da “Emrolundu-ğun gibi dosdoğru ol” (Hud, 112) âyetine işaret etmiştir.

Çünkü insan, yaratılışı, zahirî ve bâtını melekeleri açısından bir takım sıfatlara, huylara, hâllere, tabiî ve ruhanî keyfiyetlere sahiptir; bunların her birisinin de, bir ifrat ve tefrit tarafı vardır. Vâcib olan, bunların her birisine ait “orta yolu” bilmek, sonra da bu orta yol üzerinde sebat etmektir.

Bunun için ilâhî emirler varit olmuş, apaçık âyetler ve hariç­teki varlıklar bunun doğruluğuna şahitlik etmiş, meşru amel ve ahlakları işlemelerinin bereketinden büyük kimseler hakkında da bu itidal gerçekleşmiştir. Ayrıca, “Göz kaymadı, aşırılığa da gitmedi” (Necm, 17) âyetinde olduğu gibi Hz. Peygamberi met­heden âyetlerde; veya “Onlar ki, infak ettiklerinde israf etmez­ler, cimri de davranmazlar, bunun ortasında bir yol tutarlar” (Furkan, 67) âyetinde olduğu gibi cömertlik konusunda mümin­leri öven âyetlerde; veya “Namazında açıktan okuma, bütü­nüyle de gizleme, bu ikisinin arasında bir yol tut” (İsra, 110) ya da “Elini boynuna bağlı tutma, bütünüyle de saçıp savurma” (İsra, 29) âyetlerinde olduğu gibi Allah Teâla’mn Hz. Peygambe­re tavsiyede bulunduğu bir’ takım âyetlerde Rabbani işaretler, bu itidale dikkat çekmiştir.

Böylece Hak, peygamberini israf ve cimrilik arasında “orta yol” tutmaya teşvik etmektedir. Aynı şekilde Hz. Peygamber, kendisine ruhbanlık, senelik oruç tutmak, bütün gece namaz kıl­mak hakkında soru soran bir sahabesini azarladıktan sonra ver­diği cevap da, bu itidale işaret eden delillerden birisidir: “Dik­kat et! Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır, zevcenin senin üzerinde hakkı vardır. Oruç tut, iftar et, namaz kıl ve uyu.”

Hz. Peygamber, aynı konuda başka sahabelerine de şöyle de­miştir: “İşte ben, bazen oruç tutarım, bazen yerim; bazen na­maz kılarım, bazen uyurum ve hanımlarıma yaklaşırım. Kim ki benim sünnetimden yüz çevirir, o kişi benden değildir.” Böylece Hz. Peygamber, ruhanî kuvvetlerin tabiî kuvvetlere büsbütün baskın gelmesini yasakladığı gibi, tabiat kaynaklı şeh­vetlere büsbütün dalmayı da yasaklamıştır.

Hz. Peygamber, hâl ve benzeri konularda da aynı şekilde dav­ranmıştır. Mesela, Ömer (r.a)’ı namazda sesini yükselterek sure okurken gördüğünde, bunun sebebini sorar. Ömer şöyle der:-“Böylece putları kırıyorum ve şeytanları kovuyorum.” Bu­nun üzerine Hz. Peygamber:

-“Biraz daha sessiz oku” der.

Hz. Peygamber, Ebu Bekir’e gelir, onun da çok kısık bir sesle okuduğunu görür, aynı şekilde bunun sebebini sorduğunda Ebu Bekir şöyle cevap verir:

-“Münacaat ettiğim kimse beni işitmiştir.” Hz. Peygamber, Ebu Bekir’e şöyle der:

“Sesini biraz daha yükselt.”

Böylelikle Hz. Peygamber, her iki sahabesine de, itidali tavsi­ye etmiştir ki, itidal, sırât-ı müstakimin bir özelliğidir.

Diğer huyîardaki durum da böyledir:

Kuşkusuz “şecaat/cesaret”, korkaklık ve cüret arasında orta bir özelliktir.

Belagat ise, aşırı veciz ve kısa anlatım ile uzun ve geniş ifâde arasındaki orta yoldur.

Bizim şeriatımız, bütün bunları açıklamayı tekeffül etmiş ve buna riâyet etmiş; bütün hâllerde, hükümlerde, makamlarda, korkutma ve teşviklerde; tabii sıfat ve hâllerde, ruhanî hâllerde, iyi ve kötü huylarda itidal ölçütünü göstermiştir.

Hatta şeriatımız, kötü huylar için bile bir takım yerler belirle­miştir ki, bunlar o yerlerde kullanıldığında, iyi huylara dönüşür­ler. Bu mânâya, ilâhî bilgilendirme ve hakikatlere dair verilen haberlerde de riâyet edilmiştir. Çünkü şeriat, hakikatlerden bah­sederken işaret ve açıklamayı birleştiren bir yol tutmuştur.

Biz de, şeriatın yoluna uyarız ve sadece Allah’a yöneliriz. Artık bu kadar işaret ile yetiniyoruz, çünkü geniş açıklama işi uzatır.

Daha önce tespit ettiğimiz esasa göre, işin özeti şudur: İnsan, bütün alemin bir nüshası olduğu için, bütün alemlerle ve merte­belerle bir ilişkisi meydana gelmiştir; hatta insanın, her şey ile bir nisbeti bulunmaktadır. Kuşkusuz insanda, kendisini “ahseni takvim”den ibaret olan itidal hâlinden, her yöne çeken ve her çağrıya icabet etmesini gerektiren bir özellik vardır.

Her cezbe ve incizab/çekilme, icabet ve çağrı, herhangi bir fayda vermez ve saadet meydana getirmez.

Bununla birlikte, Hak, daha önce açıkladığımız gibi, her şe­yin gayesi, nihayeti, her şeyle birlikte olan ve her şeyin maksadı olunca, istenilen şey, saadetlerin kaynağına ve saadeti meydana getiren şeylere yönelik özel yöneliş ve sülüktür; bu saadet, rızâ­ya neden olan, mülaim, herhangi bir elemle karışık olmayan ve ebedî bir saadettir.

Şu halde, arzusuna ulaşma inancını veren veya gayesinin gerçekleşmesini temin eden manevî veya manevî olmayan her­hangi bir cihet veya bu cihete ve gayeye götüren sağlam, yakın, şüphe ve engellerden salim herhangi bir yol ortaya çıkmadığı sürece insan, “küllî âmÜ”in bulunmasından sonra nasıl talep edeceğini, tam olarak neyi amaçladığını, buna nasıl yöneleceği­ni ve de hangi yolla bu maksadına ulaşacağını bilemez. Zikretti­ğimiz bu küllî âmil ise, talebe veya insana zarar veren şeyleri uzaklaştırmak, faydalı olanları, veya dünyada-âhirette, zâhirde-bâtında kendisine en faydalı olan şeyleri elde etmeye yöneliktir. Bu durumda ise, durum ve hâl belirginleşip, şimdiki ve gelecek zamana nisbetle doğru yol kendisi için aydınlan m caya kadar, yolunu şaşırır ve hayret içinde kalır.

Bunu anla, Allah hakkı söyler ve yoluna ulaştırır.[203]

Hidâyet ve Dalâlet Mertebeleri

Allah, bu âyetin zahiri, bâtını ve şimdi bitirdiğimiz bö­lümde de “had”di hakkındaki bir takım sırlan zikretme­mizi nasip etmiştir; şimdi ise, “matla”‘ dili ve sırrının, daha sonra da “cem” dilinin gerektirdiği şekilde nasip olduğu kadarıyla âyetin sırlarından bahsedeceğiz.

Allah mürşid’dir.

Bilinmelidir ki: Hidâyet, dalâletin zıddıdır. Bunlardan her bi­risinin de, üç mertebesi vardır. “Hayret”ten ibaret olan dalâletin özelliği, “belirsizlik/la-taayyün”tir; taayyün ise, hidâyetin özel­liğidir. İnsanın hidâyetten önce dalâlette bulunmasmdaki sır[204], hüviyetinin gaybi açısından zâtma ait ilâhî ve mutlak şe’n hük­münün bizzat taayyünden önce olmasıdır; mesela, vahdetin, ic­malin, müphemliğin ve bilinmezliğin kesret, tafsil, açıklama ve ifâdeden Önce gelmesi gibi.

Kitabın başlangıcında açıklanmış olan yaratılış ve başlangıç hakkındaki ifâdelerimizi hatırla! “Allah var idi, O’nunla bera­ber başka bir şey yok idi.” Herhangi bir isim, sıfat, hâl ve hük­mün Hak ile beraber bulunmadığı makamın taayyün-i evvel makamından önce oluşunu hatırla! Taayyün-i evvel, kitabm ba­şında işaret ettiğimiz ve daha sonra değineceğimiz üzere, Gay-bm anahtarlarmı açıklayan/muayyin “ahadiyet-i cem” makamı­na aittir.

Aynı şekilde, ahadiyet-i cem makamının, “şeriat” ve “haki­kat” te sabit olan Amâî varlıktan önce olmasını da hatırla! Bu mertebenin diliyle “Ben bir gizli hazine idim, bilinmezdim, bi­linmek istedim” denilmiştir. “Nûn”a ait sırrın, “Kalem”e ait emirden önce olmasını; Kalem’in Levh’den önce gelmesini; Ke-lime’nin, Arş’a ait vahdaniyet özelliğindeki hüküm ve emrin, ilk tafsîli-sûrî emirden önce gelmesini hatırla! Bu emir, “iki ka­dem/ayak” hükmüyle zahir olmuştur.

Bunun ardından, ilâhî emrin, umûmî olarak bilinen, özel ola­rak da idrâk edilen “tertip” ile Adem’de nasıl sona erdiğini, zür-riyetinin zerreler gibi Adem’in vahdetinin suretinde nasıl topla­nıp, bir araya geldiğini gör! Adem, silsilenin suretinin sonuncu­su, mânâsının ilkidir. “Sizi bir tek nefisten yarattı ve ondan zevcesini yarattı. O ikisinden de pek çok kadın ve erkek mey­dana getirdi.” (Nisa, 1) Böylelikle Adem’in zürriyeti, Adem’de­ki icmâlî ve izafî gaybda mündemiç ve gizli olmalarından sonra, Hakkın kendilerini ortaya çıkartması ve yayması/neşr ile zuhur etmişlerdir. Bunun sonucunda ise, her birisi kendi nefsinden ve başkalarından O’nun katında perdeli haldeki şeyleri görmüş, birbirlerine ait hükümler, kesinlik, eksiklik, baskınlık ve mağlu­biyet ile birleşmiştir.

Bunu anla ve düşün!

Binaenaleyh, vahdet, icmal ve az önce “öncelik” vasfıyla nite­lediğim şeylerin bâtmhğı vardır; kesretin ise zuhuru ve açıklığı vardır. İnsanın, suret üzere yaratılması takdir edilip, o, bir “nüsha” ve “gölge” olarak zuhur edince, onun nüshası, kendi aslına tabi olan asılların sureti üzerinde meydana gelmiştir; böy­lelikle onun dalâleti, kuşkusuz, hidâyetinden önce olmuştur.

Nitekim Allah, nüshaların en kâmili, ilâhî ve beşerî kemâl ile zuhur ve tahakkuk açısından insanların en tamamı olan Hz. Peygamber hakkında şöyle buyurmuştur: “Seni şaşırmış buldu, hidâyete ulaştırdı.” (Duha, 7) Yani sen, Öyle bir halde bulunu­yordun ki, kendin için doğru ve öncelikli olan şeyleri bilmiyor-

dun; bunun üzerine Allah, doğru ve öncelikle olan şeyi sana bil­dirmiş, belirgin hâle getirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğret­miştir.

Böylelikle sen, hidâyet ve diğer mertebelerde kemâle erdin, hidâyetle doldun, sonunda coştun, hidâyete ulaştırdın ve kemâ­le erdirdin; feyiz, senden başkalarına yayıldı. Böylece, benim iyi­liğim/ilâhî hayır senin vasıtanla, seninki de benim vasıtamla ka­inata ulaştı.

Binaenaleyh insanı yaratıp, ona iki yol gösteren Allah münez­zehtir. Sonra Allah, insan için düzgün ve mutedil yolu seçmiş, ona bilmediği şeyleri öğretmiştir. Şu halde Allah’ın, insan üze­rindeki ihsanı çok büyüktür.

Ey kardeşim! Cezbeler ve çağrılar, muhabbet diliyle, her yön­den ve taraftan insanı çekerler, bunun nedeni, insanın her şeyin sevgilisi olmasıdır; ayrıca, her şeyin kendisiyle boyanmış oldu­ğu rubûbiyet hükmü açısından da, insanı davet ederler. Daiye-ler/dürtü, cezbe ve münâsebetlere göre, icabet ve karşılık ver­mek için ortaya çıkar. İnsan, sevdiği ve meylettiği şeyin kulu­dur. Her makam, hâl ve diğer şeylerde itidal, orta yoldur; itidal­den meyleden kişi, sapıtır/inhiraf. Bütünü veya çoğu yönüyle azlığa meyleden kimse, itidalden uzaklaşır.

İnsanın içinde bulunduğu veya uğradığı ve merkezinde “he­yulanı” vasıflı olarak sebat ettiği bütün makamların dairesinin tarafları onun hakkında eşit ise, o kişi, “Her şeye yaratılışını ve­rir ve ona hidâyet eder” özelliğiyle kendi şe’nlerinde Rabbına tabi olan “adam”dır. Bu kişi bulunduğu makamda, hükümlerin ve şekillerin kayıtlarından kurtulmuştur, her cezbeye ve çağrıya hakkını ve sadece kendisinden olan payını verir. O, kendisinden ortaya çıkan diğer kısımlar ile ise, hiçbir vasıf, belirli bir hâl ve­ya hüküm veya isim olmaksızın, asıl mutlakhğı ve basitliği üze­rinde bakidir.

Ayetteki “hidâyet eder”, açıklamak ve ortaya çıkartmak de­mektir. Nitekim kâmil Şeyh şöyle demiştir:

O tutuşunca, ben de tutuşurum, neşelenince ben de neşelenirim Onu, aşık olduğunda kalbim takip eder

Bunu anla ve “viche/kıble”nin sırrından, “Ancak sana ibâ­det ederiz” âyetinin sırrından “cem” diliyle bahsederken, bu bö­lümde ifâde ettiğimiz şeyleri hatırla!

Ayrıca, daha önceki açıklamalarımızı da hatırla! Umulur ki işaret olunan şeyi anlarsın.[205]

İtidal Mertebeleri

İtidalin ilâhî-gaybî bir mertebesi vardır. Bu mertebe, mane­vî suret ve gaybî hey’etten ibarettir. Bu heyet ve suret, Zât’a ait aslî isimler arasında “Amâ” mertebesinde “ahadi-yet-i cem” hükmüyle gerçekleşen ezelî içtimadan meydana gelmiş, bu içtimaa taalluk etmiştir. “Amâ” mertebesi, Kalem-i a’la’nm ve ulvî/müheyyeme ruhların kendisiyle zuhur ettiği birinci nikah mertebesidir; bu mertebe, aynı zamanda Um-mü’1-kitap’tır.

Kimin ki, “hakîkat/ayn”inin mertebesi, burada taayyün edip, isimlerin ve “a’yân”m hükümleri kendisine uygun bir şekilde te­veccüh ederse, bu kişinin ruhanî makamı, sıfatlar, fiiller ve ruhu­na mahsus ruhanî hâlleri yönünden “mutedil” olur; bu teveccüh­ler, o kişi hakkında mutedil olarak düzenlenmiştir. Bununla birlik­te buların hiç birisinin hükmü, diğer isimlerde yok olmaz, fakat asıl suret üzere farklılıkları devam eder. Gerçi, unsurî mizaçta ol­duğu gibi, bu hükümlerin bir kısmı diğerlerine baskın olabilirler.

Bu mertebede bu kişinin unsurlarmın/ustukussat birleşimi de, bedenin yaratılışı hâlinde itidalle uyumlu bir halde gerçekle­şir. Böylelikle bu kişi, zikredilen bu aslî ve gaybî itidal ile, ruha­nî ve tabiî-misâlî itidalleri birleştirir; böylece onun hâlleri, fiiller ve tasavvurları, itidal ve istikâmet üzere gerçekleşir. Bu fiiller ve eserler, yok olucu/zail veya belirli bir müddet devam eden şey­ler olabileceği gibi, sürekli olan şeyler de olabilir.

Her şey, bu kişiden, mutedil olarak sâdır olur. Binaenaleyh bu kişi, Rabbından gelişinden/seyr nün rabbihi ve dönüşünde,doğru yol üzerinde, razı olunmuş bir geliş ile ve mutedil tavır-.larla, müstakim bir yol yürür; bu kişi, gerçekte/nefsü’1-emr Al­lah katında da razı olunmuştur.

Ahadiyet-i cem makamındaki kemâl noktası olan bu merke-zi-orta noktadan sapan kimseye gelince: bu kişinin leh ve aley­hindeki hüküm, mertebesinin bu noktaya olan yakınlığına ve uzaklığına göre değişir. Bazılarının mertebesi, bu orta noktaya yakın, bazılarınınki ise daha yakındır; bazılarının mertebesi bu noktadan uzak, bazılarınki ise daha uzaktır.

Şeytanlara ait olan “tam sapma” ile, isimlere ait ve kemâl özelliğindeki bu ilâhî itidal arasında saadet ve şekavet mensup­larının mertebeleri belirlenir. Buna göre tabiî itidal, farklı merte­belerine göre zahirî saadetin ve mahsus nimetin sahibidir; bu iti­dal, hidâyet mertebelerinin ilkine ve cennet ehlinin geneline mahsustur.

Ruhanî itidal ise, Rabbma göre ikinci mertebede hidâyetin bâtınının sahibidir. Bu itidal, “Ebrâr”a aittir.

Velilerden ruhanî hükümlerin kendisine galip gelen kimseler ise, “İlliyyin”dedir; bunlara örnek olarak, Kadîb Ulban el-Mev-silî[206]ve benzerlerini verebiliriz.

İlâhî isimlere mahsus gaybî-itidâlin mensupları -ki onların hepsi, “mukarreb/yakmlaşmiş” kimselerdir-, “ehl-i tesnîm” ve gaybm anahtarlarının bekçileridir; onlara, aşağıda zikredeceğimiz kâmil hidâyet mertebelerinin üçüncü mertebesi tahsis edilmiştir.

Zikredilen zahir ve bâtın hidâyetin mensupları, çeşitli kısım­lara ayrılır ki, bu kısımların sayısı, tabiî ve ruhanî itidal mertebe­lerinin sayılan üzerinde bulunan velilerin sayısı kadardır. Bu mertebeler, bu kısımların asılları yönünden üç yüz civarındadır­lar; fakat asılların dayandığı ana kısımlar yönünden ise bu mer­tebeler, dokuzu geçmez.

Bunlardan bazıları, melek veya beşerî resulleri vasıtasıyla Hakkın kelâmını kendi nefsinde veya başkasında işitmekle hidâ­yete erer; bu kimselerin durumu, Sidre-i münteha’da “Mescid-i Aksa”‘yı geçemez.

Fakat, bunların arasında büyük farklar vardır; çünkü bunla­rın arasında öyle kimseler vardır ki, onların durumu birinci se­mayı ve üzerine varid olan ilâhî hitabı veya kendisine gelen me­lek elçiyi geçemez; bazıları vardır ki, onların durumu/emr, ikin­ci semaya mahsustur; bazıları vardır ki, onların durumu, üçün­cü semaya mahsustur. Böylelikle, Sidre-i müntehâda zikredilen mescide kadar yükselir. Bu mescidin üzerinde, herhangi bir tek-lifî/şerî hüküm veya kulun orada zorla/kâhir kulluk edeceği belirli bir yol yoktur.

Bunlardan bazıları ise, Hakkın fiillerinin sûretleriyle hidâye­te ererler. Bu fiiller, afak ve enrüsi âyetlerden ibarettir.

Bazıları, resullerin ve gerçek anlamda tabi olunan kimselerin veya herhangi bir akü kaynaklı idari-hüküm koyucunun fiille­riyle hidâyete ererler; bu kimsenin ortaya koyduğu hüküm, re­sullerin ortaya koymuş oldukları şeylerle uyumludur. Fakat bu hükümlerin koyan kimse, bunları kendiliğinden ortaya koymuş, başkaları da bu hükümleri beğendikleri için ve taklit ederek ona uymuşlardır.[207]

Bazıları ise, değişik çeşitlerine rağmen, Hakkın izni ile hidâ­yet bulmuştur. Allah, şu âyetle bu makama işaret etmiştir: “Al­lah imân sahiplerini ihtilaf ettikleri şeyde izni ile hakka hidâ­yet etmiştir.” (Zümer, 3).

Bazıları da, imânı sayesinde hidâyete ulaşmıştır, nitekim Al­lah teâla şöyle buyurmaktadır: “İman edip, salih amel işleyen­leri Rableri imânları ölçüsünde hidâyet eder.”

Bazıları ise, zikredilen şeylerin toplamı ile veya bir kısmı ile hidâyete erer. Bu bağlamda Allah teala şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki ben tevbe eden, imân eden ve salih amel işle­yip, sonra hidâyet bulanlar için çok bağışlayıcıyım.”

Bununla beraber, zikredilen bu hidâyet kısımlarının mensup­ları, çeşitli alt kısımlara ayrılır, bunu anla!

Bunlardan bazıları, Hakkın sadece bazı isimleri yönünden hi­dâyete ulaşır.

Bazısı, Hakkın bütün isimleri açısından hidâyete ulaşır.

Bazısı, bütün diğer isini ve sıfatları birleştiren özel mertebesi yönünden hidâyete ulaşırlar.

Bazıları, sadece Hak ile hidâyete ererîer. Bu hidâyet, herhan­gi bir kayıt açısından; veya herhangi bir sıfattan, isimden, şe’n-den, veya belirli bir mazhârdaki tecellîden veya harf ve ses ile kontrol altına alınmış/munzabit hitaptan veya işlenmiş bir amelden veya gösterilmiş bir gayretten veya verilmiş veya kaza­nılmış bir ilimden meydana gelmiş belirli bir nispet açısından gerçekleşmez; ya da bu hidâyet, var olan sebep ve vasıtalara bağlı değildir. Sadece Hakkı” şöylece bilmiştir ki: Her şeyin sure­ti ile sûretlenmek, her hâl ile hallenmek, bütün mertebelerin ve de bütün vakit ve zamanlardaki hüküm sahiplerinin hükmüyle boyanmak, Hakkın hakikatinin bir gereğidir.

Binaenaleyh Hak, bu sûretin/(her şeyin sureti) kendi merte­besinin/hazret suretine benzerliğini/mudahî gördüğünde, ulû-hiyetin dayandığı mutlak zâtının tecellîgâhı olarak onu seçmiş­tir; ulûhiyet, bütün isim ve sıfatları birleştiren mertebedir. Böy­lelikle Hak, bu tecellîgâhda o hakikatin gerektirdiği şekilde te-rellî etmiştir. Bunun neticesinde ise, her şey, Rabbmın ilminde ezelde taayyünü açısından, bu ilim ile kendi hakîkatini/ayn bil­miş, her şey her şeye görünmüş, bizzat bu şey ile her şey hakkın­da hüküm verilmiştir. Ayrıca, hakikatlerin suretleri Yaratıcıları­nın ilminde bulundukları hâl üzere bununla korunmuşlardır; bu koruma, bu suretlerin söz konusu tecellîgâhm aynasında farklı-laşmayışlan yönünden gerçekleşir.

Eğer bu tecellîgâh olmasaydı, Hakkın ondaki tecellîsi vasıta­sıyla tecellî eden ile tecellîgâh arasında eşyanın suretleri zuhur etmeyecekti.[208]

İstikâmetin Mertebeleri

İnsanların hidâyet ve hidâyete ulaşma/ihtida mertebelerin-deki kısımlarından kısmen bahsettik, şimdi de istikâmetin kısımlarını zikredeceğiz:

Bilinmelidir ki: İnsanlar, istikâmette yedi kısma ayrılırlar: Sö­zü, fiili ve kalbi ile istikâmette olanlar; kalbi ve fiili ile istikâmet üzere olanlar. Bu iki gurup, kurtuluşa erenlerdir, fakat birinci sı­nıf daha üstündür.

Üçüncü kısım, fiili ve sözü ile istikâmette kalbi ile istikâmet üzere olmayanlardır; bu kişinin, başkasından dolayı menfaat edinebileceği umulur.

Dördüncüsü, fiili olmaksızın sadece sözü ve kalbi ile müsta­kim olan kişidir.

Beşincisi, fiili ve kalbi olmadan sadece sözü ile istikâmette olan kimsedir.

Altıncısı, fiili ve sözü olmaksızın sadece kalbi ile istikâmette olan kimsedir.

Yedincisi ise, kalbi ve sözü olmadan, sadece fiiliyle istikâmet­te olan kimsedir; işte bunlar, birbirlerinden üstün olsalar bile, lehlerine değil aleyhlerinde olan kimselerdir.

Burada “sözde istikâmet” ile kast edilen, bu eylem bu gibi şeyleri kapsadığı için, gıybet, söz taşıyıcılığı ve bunlara benze­yen şeyleri terk etmek değildir; sözdeki istikâmet ile kast edilen, sözü ile başkalarını sırât-ı müstakime irşat etmektir. Bazen bu, irşat edilenden soyut olarak bulunabilir; bu durumu, bir örnek­le açıklayacağız:

Mesela, bir insan namaz hakkında bilgi edinir ve bu bilgiyi tam olarak idrâk eder. Bunun ardından, namazla ilgili bu bilgi­sini başkasına Öğretir. İşte bu kimse, sözünde istikâmet üzeredir. Sonra namazın vakti gelir ve zahirî rükünlerine riâyet ederek bilgisine göre namazını kılar. Bu durumda ise, “fiilinde istikâ­met üzeredir”. Bunun ardından ise, Allah’ın bu namazdan mu­radının, kulun kalbinin namaz esnasında Hak ile hazır olması olduğunu öğrenir ve kalbini Hak ile hazır eder.

îşte bu kişi, kalbi ile istikâmet üzeredir.

Diğer kısımları da buna kıyaslarsan, Allah’ın izni ile doğruyu bulursun.

Bunu öğrendiğinde, şöyle deriz: Meşru özel yollar içerisinde en doğru yol, sîretinden nakledildiği tarzda, Hz. Peygamber’in söz-fiil ve hâl olarak üzerinde bulunduğu yoldur; bu yol, kâmil kişinin Hz. Peygamberi taklit ederek veya marifet ve müşahede ile elde ettikleri yoldur. İşte bu yol, mutedil “orta hâl”dir.

İnsanlar, bu halde çeşitli mertebeler içinde bulunurlar. Her bir mertebe sahibinin, bir veya daha fazla alâmeti vardır ki, bun­lar, o kişinin Hz. Peygambere tabi olmasının ve ona mensubiye­tinin doğruluğuna delâlet eder. Bu mensubiyet, ya şerî-dinî bir yakınlık veya hâl ve ilimde Hz. Peygambere varislik cihetinden ruhanî yakınlık dolayısıyla gerçekleşir. Hz. Peygambere vâris olmak ise, ya zevk veya bilgi kaynağı veya bütün ilimleri içer­meyi ve kuşatmayı gerektiren kemâl mertebesinde gerçekleşir.

Bu alâmetler, hem perdeli kimselerde ve hem de bilgi sahip­lerinde bulunur.

Kâmillerin ve “Efrad”m altındaki kimseye nisbetle ilâhî me­selelerde hidâyetin alâmetleri, vücûdî/varlık çokluğun nefyi ve çeşitli hükümlerinin baki kalmasıyla birlikte kesrette bir olan Hakkı müşahede etmektir/kesreti vahdeti görmek; bunun ya­nında, bu müşahedeye gerekli olan marifetin de bulunması gerekir. Bu marifet, nisbet ve izafetlerin ortaya çıkışın ve de hü­küm açısından yegane varlık olan ve kendisinde hiç bir şekilde çokluğun bulunmadığı Hakka dönüş sebeplerinin bilinmesidir.

Bu hâlin mensupları, bu halde çeşitli derecelerde bulunmak­tadırlar. Bu dereceler, müşahede, marifet ve velayette; ittibamn sırrını, “muvafakat” ve “iktida” yönünden bunun hükmünü bil­mede; vakitli ve vakitsiz amellerin neticelerinde ortaya çıkarlar. Bu ameller, “tabi”ye ve de “muvafık”a nispetle sâdır olurlar.

Keşf ve marifet ehli olmayan mümin ve müslümanlar hak­kında da orta yol üzere istikâmet, çeşitli derece ve mertebelere ayrılır.

Binaenaleyh, onlardan zikredilen bu zevke en çok imân eden­leri, ittibada en titizi, bu konuyla ilgili söz konusu hususları en doğru şekilde tasavvur edebilen kimseler, ilk tabakaya en yakın olanlardır.

Onlar, “îhlas” suresinde ve “Onun benzeri gibi yoktur” âye­tinde dikkat çekilen tenzih ile, “Rabbımız dünya semasına her gece iner”, “Allah, Adn Cennetinde kendisine mahsus bir köşkte kalır”, Hakkın kıyamet gününde çeşitli suretlere girece­ği, yedinci kat gökte bulunan meleklerle birlikte ineceği, “fasıl” ve “kaza” Arş’ı üzerinde istiva edeceği, saitlerin kendisini işite­ceği ve kelâmını açık olarak duyacakları, Hak ile onların arasın­da hiç bir tercümanın bulunmayacağı gibi “teşbih” ifâde eden ri­vayetleri birleştirirler. Bütün bunlar, Hakkın kendisinden haber verdiği gibi ve celâline yaraşır tarzda “zâhirlik” mertebesinde sabittir. Çünkü, “tenzih” “el-Bâtm” ismiyle ilişkili olduğu gibi, bütün bunlar da ez-Zâhir isminin şe’nlerindendir.

“Hüviyet” olarak isimlendirilen Hakkın hakikati, zahiri ve bâtını birleştirir. Nitekim Allah, şu âyetle buna dikkat çekmiştir: “O evveldir, âhirdir, zahirdir ve bâtındır.” Buna göre “hüviyet makamı”, evvellik ve âhirlik, zâhirlik ve bâtmlık arasında orta­ya çıkmıştır. Aynı şekilde Hak, işaret ettiğimiz bu konuya bizim için farz kıldığı Beyt-i Makdis’in ardından Kabe’ye yönelmeyi emrettiği şu âyetinde de dikkat çekmiştir: “De ki: Doğu ve batı Allah’ındır. Dilediğini sırât-ı müstakime ulaştırır.” Yani Hak, doğu ve batı arasında bulunan sırât-ı müstakime dilediklerini ulaştırır; çünkü bunun ardından “Biz sizi orta bir ümmet olarak yarattık” âyeti gelmektedir. Nitekim, aynı şekilde sizin kıbleni­zi de doğu ile batı arasında orta bir yerde belirledik.

Doğu, zuhurun, batı da bâtmlığın, “vasat/orta” ise, açıkladı­ğımız gibi “hüviyef’in sahibi olunca, bu durumda vasat merte­besinde bulunan kimse, itidal ve tam istikâmetin sahibi olmuş­tur. Allah Teâla’nm “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi orada­dır” âyetine gelince: bu âyet, Hakkın ihatasına, zâtı maiyetine ve mutlakhğınm sırrına dikkat çekmektedir. Bu âyetin hükmü, kıb­lenin ne tarafta olduğunu bilmeyen şaşkınlarda ortaya çıktığı gi­bi, doğu veya batı tarafından kıbleye yönelenlerde de ortaya çı­kar. Sanki bunlardan birisi, gayesi kıbleye batı cihetinden yönel­mek olsa bile, batıya; diğeri ise, kıbleye doğu yönünden yönel­mek niyetinde olsa bile batıya yönelmektedir. Bineği üzerinde namaza kılan kimse de böyledir. Çünkü o da, bineğinin onu gö­türdüğü yere göre namaz kılar. Nitekim, Hz. Feygamber’in böy­le namaz kıldığı sabittir. Kabe’nin içinde namaz kılan kimse de, belirli bir cihet tespit etmez.

Aynı şekilde, cihetlerin kökenini müşahede edip, onlardan neredeliğin ve mekânın bulunmadığı mertebeye terakki eden kimsenin durumu da böyledir. Bu kişi, hakîkate/ayn ulaşmış, bütün cihetlerin, oluşun, makamların, hâllerin, mekânların bo­yunduruğundan kurtulmuştur. Artık o kişinin kıblesi, bütün kıbleler, bütün din ve mezhep mensuplarının cihetleri hâline gelmiştir. Binaenaleyh o, sülük etmez, aksine ibraz ettiği şeyleri izhâr eder, ona onunla sülük edilir ve dönüş onadır.

Tekrar konumuza dönüp, şöyle deriz: Daha önce zikrettiği­miz bu gurubun altında, tabilik ve imânda tam olan tenzihçi gurup/taife-i münezzihe bulunmaktadır; bunlar, sıfatlan tatil et­mezler ve tevil edilecek şeyler hakkında da kesin hüküm ver­mezler.

Bunların altında ise, Zahirîler vardır; bunlar, ne teşbih eder­ler ve ne de hüküm verirler.

Bunlardan her bir gurup, çeşitli kısımlara ayrılır; her bir gu­rup arasında da inanç dereceleri olduğu gibi, her derecenin de bir ehli vardır.

Şu halde, bu ifâde ettiğimiz hususları öğrenip, îslâmi fırkala­rın hâlini araştıran kimse, onların hâlini Öğrenir. Ayrıca, bunlar-, dan, dikkat çektiğimiz en yakın fırkaya en uzak olan fırka han­gisidir, bunu bilir. İki taraf arasındaki fırkaların neler olduğunu, ulvî tabakaya bu fırkaların yakınlık ve uzaklık derecelerini bilir.

Şayet sözü uzatmaya neden olmasaydı, bunları kısaca zikre­der, onların metot ve yöntemlerini gösterirdim; fakat gayemiz, kısa ve özlü anlatımdır. Binaenaleyh bu zikrettiğimiz şeylerde, akıl sahipleri için yeterli bilgiler mevcuttur.

Allah, mürşiddir.[209]

Seyr-i Sülük Mertebeleri

Bilinmelidir ki: Kevnî hakikatlere, ilâhî isimlere, ulvî ruhla­ra, felekî cisimlere/ecram-ı felekiyye, tabiî dönüşmelere/istihalat-i tabiiyye, tekvini hâllere ve bütün vücûdî ge-lişmelere/tatavvurat-ı vücûdiyye nispetle aslî-zâtî seyir, devridir.

Buna göre isimlerin seyri, eserlerinin ve hükümlerinin kabiliyetlerde zuhur etmesiyle gerçekleşir.

Hakikatlerin seyri, türlü mazhârlarda zuhurlarının çeşitlen­mesine bağlıdır.

Ruhların seyri, Hakkın teveccühünden yardım almak/istim-dad ve başka bir şekilde de yardım etmek için yönelmekle ger­çekleşir; ayrıca bu sülük, sürekli tazim ve arzu içinde bulunarak, kendilerine mahsus zatî ibâdetlerini ifaya bağlıdır.

Tabiatın seyri, kendisinden meydana gelen her hangi bir şe­ye her şeyin hüküm ve sıfatım kazandırmak ile gerçekleşir.

Husûsî seyir ise, “vasat/orta” noktasından olur, buna iki çiz­gi çıkar. Bunlardan doğrusal olan çizgi, en kısa çizgidir; buna göre bu kısa, orta noktaya en yakın olanıdır.

Binaenaleyh, şeriatta belirtilen ve ona yönelmekle saadetin elde edilebileceği Hakka en yakın yol, daha önce dikkat çektiği­miz “sırât-ı müstakîm'”dir.

Nitekim daha önce, küllî mertebeler, hâller ve övülmüş yüce ahlaklardaki itidal ve adaletin nasıl olduğunu belirtmiştim; bun­ların hükümlerine, eserlerine, vakte bağlı olan ve olmayan neti-

çelerine, bunlardan zahir ve bâtın olanlara dikkatini çekmiştim. Hidâyet mertebelerini ve yüce, orta ve daha aşağı derecelerdeki mensupları; fiil, söz ve kalb açısından insanların istikâmetteki hâllerim açıklamıştım.

İşte, şimdi de, bunların hepsini “İslâm”‘dan ibaret olan ilk “reşâd” mertebesinden başlayarak, daha sonra imân, daha sonra da sâliklerin ilk makamı olan tevbe olmak üzere, sâliklerin son makamına kadar veciz ve Özet bir şekilde zikredeceğim. Böylece, iş nizâma kavuşur, işlerin başlangıcı ve sonlan, ilkeleri ve netice­leri arasında ortaya çıkan “silsile” birbirine bağlanır. Bunun ardın­dan ise, hidâyetlerin tarzlarını getiren ve kemâllerin gayelerine de­lâlet eden “nübüvvet” sırlarına dikkatini çekeceğim. Son olarak da, -Allah’ın izniyle- istikâmet, eğrilik, ilkeler/mebâdi, gayeler ve bütün bunlara ait sırları belirteceğim. Şöyle deriz ki:

Şeriat olarak ortaya konulmuş olan özel yolda/ husûsî sırat “Reşâd” mertebelerinin ilki “İslâm”dır. İslâm, tevhidin küllî mertebesinin hükmüne ve herkesin kendisine istinat ve boyun eğdiğinin bilincinde olduğu Yaratıcı Allah’a boyun eğmeye/in-kiyat mücmel olarak dikkat çeker. İslâm’ın, bir takım feri hüküm ve hâlleri vardır; insanın bu hâllerle bezenip, bu hükümlere bo­yun eğmesi, onun İslâm’ın mertebelerinde ve derecelerindeki seyrinden ibarettir.

Böylece insan, İslâm mertebesinden imân dairesine geçer.

İnsanın, imâna ait hâl ve hükümlerle olan ilişkisi de aynı şe­kildedir. Böylece, daha önce zikretmiş olduğumuz ve hakkında “irfan”, “keşif” ve “müşahede” ehlini takip eder dediğimiz taife­nin hâline ulaşır.

İmana mahsus kemâl derecelerinin kaynağı, “tevbe” maka­mıdır. Binaenaleyh tevbe makamındaki “orta”, “mutedil” ve “müstakim yol”, doğruluğa /sıdk mâni kuşkulardan halis bir hâl ile bezenmek ve Hakka dönme niyetinde iradeli olmaktır. Böy­lece tevbe, kendisine zarar verecek her şeyden temizlenir, hük­mü sabit ve makbul hâle gelir.

Bunun ardından ise, Allah’ın kullarının tövbesini kabul etti­ğini, günahlarını bağışladığını ve kullarının yaptıkları işleri bil­diğini özel olarak tasdik etmek gerekir. Nitekim, Allah telâlarım “Sizin yaptıklarınızı bilir” âyeti, işaret edilen bu imâna dikkat çekmektedir. Çünkü imân, bilindiği gibi, “tasdik”ten ibarettir.

Buna göre, Allah’ın insanların yaptıkları işleri bildiğine dair ihbarını tasdik eden kimse, onun kerih gördüğü şeylere cüret edemez, çünkü, insan Hakka karşı zayıftır.

Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: İnsan, üzerinde ege­menlik sahibi olan kendisi gibi bir yaratılmış, herhangi bir şeyi yasaklasa ve o da, bu kimsenin o işi sevmediğini bilse; sonra, bu işi yapabilme gücü elde etse ve bu konuda çok büyük bir arzu ve kendisinde takat bulsa; bununla birlikte, bu işi yasaklayan o güçlü kimseyi görüyor ve işitiyor olsa, bu durumda o insan, as­la bu işi işlemeye cüret edemez. Bu işi yapmaya dair arzusu, son haddine ulaşsa dahi bunu yapamaz. Üstelik, başına bir bela gel­meyeceğinden emin olsa bile, sadece yasaklayan kimseye karşı beslediği haya duygusu kendisini bu işi yapmaktan engeller.

Peki, ya böyle bir emniyeti yok ise, nasıl hareket edecektir?

İmanın bu tarzı, sadece Allah’a, kitaplarına ve resullerine olan icmâlî imân değildir, bilakis bu imân, özel bir imândır. Ay­rıca bu özel imân, Hakkın, resullerinin ve seçkin-kâmil kulları­nın kaderin hükümleriyle ilgili bildirdikleri en büyük faydalar­dan birisi, ya da zikrettiğimiz imân ile tahakkuk ettikten sonra kadere imân etmektir.

Nitekim Allah teala şöyle buyurmuştur: “Size, yeryüzünde ve nefislerinizde isabet eden her bir musibet, biz onu icra et­meden önce ancak bir kitapta yazılmıştır. Kuşkusuz ki bu, Al­lah’a göre çok kolay bir iştir. Böylece elde ettiklerinizden se-vinmeyip, kaçırdığınız şeylerden dolayı da üzüntü çekmeyesi-niz.” (Yusuf, 87).

Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır: “Ruhu’l-Kuds be­nim “rav'”ımda bir nefestir. Hiç bir kimse, rızkını tamamlamadan ölmeyecektir. Binaenaleyh Allah’tan sakınınız ve on­dan isteyiniz.” Başka bir hadisinde ise şöyle buyurmuştur: “Müslüman kulun imânı, Allah katında bulunan şeyleri, in­sanların ellerindeki şeylerden daha güvenli bulmadığı sürece, kemâle ermez.” Başka bir sahîh hadiste ise şöyle buyurmakta­dır: “Kişi, kendisi için istediği şeyi, mümin kardeşi için de is­temedikçe, imânı kemâle ermez.”

Bu anlama gelen başka pek çok hadis bulunmaktadır. Kul, peygamberinin ve Rabbının mîzâmyla kendi imânını Ölçmelidir, böylece imânından neyi elde edip ermediğini öğrenmiş olur.

Hükmüne işaret ettiğimiz bu makbul tevbe ile tahakkuk et­tikten sonraki mutedil-orta, ve doğru/müstakim yol, “inabe” ehlinin özelliği olan ihlas sıfatıyla salih amel işlemeye sebat et­mek, bunun ardından ise, amel-i salih ile ulvî mertebelere yük­selmektir. Nitekim Allah teala şöyle buyurmaktadır: “Güzel ke­lime ona çıkar.” Yani temiz ruhlar ve salih amel, Hakka ulaşır. Binaenaleyh insan, imânı, tövbesi ve salih amelleriyle birlikte, mutluluk üstüne mutluluk, kendisine en yaraşır olan emel ve sözlerin peşinde koşar. Böylece, takva sahibi olur, imânın hak­kından onun hakikatine ulaşır.

Hz. Peygamber, bir hadisinde sahabesi Haris’in dikkatini bu imâna çekmiştir. Hz. Peygamber:

-“Haris! Bugün nasıl sabahladın?” diye sormuş. Haris: -“Gerçek/hak bir mü’min olarak sabahladım”, demiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber;

-Her hakkın bir hakikati vardır, imânının hakikati nedir? di­ye sormuştur. O da;

-Nefsimi dünyadan azat ettim, artık bana göre dünyanın taşı ve altını birdir,” diye cevap vermiştir. Bunun ardından da şöyle eklemiştir:

-Rabbimin Arş’ını açık bir şekilde görüyorum. Sanki cennet ehli cennette nimetleniyor, cehennem ehli ateşte azap çekiyor.” Bu cevap üzerine Hz. Peygamber: -Bildin, böyle devam et!” buyurmuştur.

İşte bu, imân derecelerinin sonuncusu, ihsan derecelerinin ise ilkidir.

Sonra kul, terakki eder ve farzları tam olarak ve hakkıyla ifa, Allah’a yönelik himmetini cem-i himmet, Allah için yaptığı iş­lerde kalbini hazır/huzur kıldıktan sonra, nafileleri arttırır; bu­nunla birlikte, vâcib ve gerekli vazifelerine nispetle de eksikliği­ni görür. Bunun ardından, Hz. Peygamberin daha çok sevdiği nafileleri artırır; nafile ibâdetlerin Hz. Peygambere çok sevimli gelmesinin nedeni, Allah’ın onları çok sevmiş olmasıdır. Böyle­ce kul, Allah ve resulünün sevgisi onda bulunduğu ve kalbin en iyi cilası olduğu için, nafile ibâdetlere girişir ve onlara sarılır.

Kalb, bütün bu zikrettiğimiz şeylerin etrafında döndüğü merkezdir.

Bütün bunların nihayeti ise, Hakkın peygamberinin diliyle bildirmiş olduğu şu makamdır: “Kulum bana nafile ibâdetler­le yaklaşmaya devam eder, ta ki onu severim. Onu sevdiğim­de ise, onun işitmesi ve görmesi olurum.”

İşte bu, velayet makamıdır. Bunun ardında ise, nihayetsiz Özel velayetler bulunmaktadır. Bu velayetlerin sonsuz olmasının ne­deni, kemâlde nihayetin olmayışıdır. Üstelik, “Ben onun işitmesi ve görmesi olurum” mertebesi ile ve defalarca zikrettiğimiz ve bi­raz sonra tekrar zikredeceğimiz “ahadiyet-i cem” makamının sa­hibinin mertebesi arasında pek çok mertebe vardır. Buna göre, ke­mâlin ötesinde bulunan dereceler ne kadar olabilir ki?

Binaenaleyh “Ben onun işitmesi ve görmesi olurum” merte­besi ile kemâl mertebesi arasında nübüvvet mertebesi, sonra ri­sale t mertebesi, sonra özel bir ümmete nisbetle sınırlı hilafet mertebesi, sonra umûmî risâlet, sonra umûmî hilafet bulunmak­tadır. Ayrıca, “cem”deki kemâl, bunun ardından da Rabbınm hâlifesi olan insân-ı kâmil’in kâmil vekalet ve naipliğini içeren kemâl gelir. Bu naiplik, Rabbmın onu hâlifesi yaptığı bütün şey­lerde geçerlidir. Bunun yanı sıra, kulun zâtına ve hâllerine mah­sus şeyler de bunun içine girer.

Her nebi ve veli resul değildir, bununla birlikte her resul, ay­nı zamanda nebi ve velidir. Risâleti kılıç ile birleşen herkes, hâ­lifedir; resul olarak gönderilen herkesin durumu ise, böyle değil­dir. Risâleti umûmî olan resulün -şayet kendisine risâletinin ar-dnıdan hilafet de verilmişse- hilafeti de umûmîdir. Kemâl ile ta­hakkuk eden herkes, bütün makam ve hâllerin üzerinde bulu­nur. Hakkın bir kimseyi hâlifesi edinip, o kimsenin Hak’ta “ayn” olarak fâni, hüküm olarak baki kalmasının ötesinde hiç kimse­nin ulaşabileceği bir hedef yoktur; bununla birlikte söz konusu kişi “mutlaklık/temahhuz” ve “teşkik” özelliklerini birleştirir.

İnsân-ı kâmil’in hâllerinden, yaşayışından ve alâmetlerinden herhangi bir şey öğrenmek isteyen kimse, Miftahu’l-gaybi’l-cent ve tafsiluhû isimli eserimize ve onda bu ve benzeri konulara dikkat çeken açıklamalarımıza müracaat etmelidir.

Kuşkusuz ki, ben bu kitaba bu sırların bir kısmım özetle zik­rettim. Eğer bu gibi cevherlere muttali olmak istersen, bu kitabı incele, sözün sonunu başına bağla, eserde yayılmış nükteleri ve açıklanmak istenmiş kapalı sırları bir araya getir. Bu durumda, garîb sırları müşahede edersin, teemmül sahibinin “tekrar” ol­duğunu zannettiği şeylerin böyle olmadığını görürsün. Bu gibi durumlarda bir defada tam olarak açıklayamadığım şeyleri, baş­ka bir ifâdeyle tekrar edip, birincisinden farklı bir isim ile isim­lendirdim; böylece, bu şey hakkında daha önce bilinmeyen baş­ka bir bilgi vermiş oldum. Bu konuda da, Rabbimin ve benden önceki kâmillerin yöntemine uydum.

Binaenaleyh sen de, bu ifâdeleri birleştir, aklmda tut, tatmin ol ve basiretli davran!

Allah, hâdidir ve doğruyu gösterendir.[210]

Bölüm Nübüvvetin Sırrı, Îrşât Nübüvvet Yollarının ve Ürünlerinin Neticeleri

Bilinmelidir ki: Nübüvvetin bir sureti, bir de ruhu vardır. Bunlardan her birisinin de, bir hükmü ve semeresi var­dır.

Buna göre nübüvvetin Sureti, teşridir.

Teşri, üç kısma ayrılır: Birisi, zorunlu kısımdır. Bu kısım, ken­disi için tespit ettiği bir şeriat ile Allah’a ibâdet eden herkese mahsustur. O kişi, bu şeriat üzere sülük eder, Rabbma bu şeriat açısından ibâdet eder. Şeriat, tarikattır/yol.

İkinci kısım, belirli bir gurubu irşat için gönderilen resullere ait şeriattır. Buna göre bu durumdaki resulün nübüvvetinin hükmü, insanlar için bağlayıcıdır; çünkü resul ve elçi gönderil­diği kimseler, kendisi için tayin edilen şeriatta ortaktırlar. Fakat bu resulün şeriatının durumu, umûmî değildir.

Üçüncü kısım ise, Hz. Peygamber Efendimizin risâletidir, çünkü onun risâleti, vahyin bütün çeşitlerini ve her suretteki şeriatı kapsayan bir risâlettir. Onun şeriatının durumu, kuşatıcıdır, | umûmîdir, süreklidir ve belirli bir sonu yoktur.

Hz. Peygamberin şeriatının hükmü, sadece ve sadece kaina­tın ve zamanın düzeni bozulduğunda ortadan kalkar. Bu düze­nin bozulmasının bir tezahürü, Güneşin batıdan doğmasıdır; bu 4 ise, “ibret” ve “delil” olarak yeterlidir.[211]

Nübüvvetin İsimleri

Sonra şöyle deriz: Nübüvvetin, tam olarak eseri ortaya çıkar­tan aslı açısından, şeriatımızda küllî bir hükmü vardır. Bu küllî hüküm, beş fer’î ile ortaya çıkar. Bu ferler, tertipleri ve mükellef­lerin üzerine sirayetleri itibarıyla, vücûb, mendupluk, sakındır­ma/ha tr7 kerahet ve ibahadır/mubahhk. Bunların mükelleflerin üzerine sirayeti, onların hâlleri, fiilleri, anlayışları, vakitleri, yara­tılışları ve akıllarının aşinalığı ve ünsiyeti, kendisinden ayrılmala­rının mümkün olmadığı şekilde tabiatlarının ülfetine göredir.

Nübüvvet suretinin hükmü, alemin nizâmının korunması ve suretleri açısından varlıkların saadetlerinin bulunduğu yere sü­lük ve terakki için onların maslahatlarını gözetmektir, nitekim daha önce bunu belirtmiştik. Ayrıca, tabiî vasıflar arasmda itida­li yerleştirmek, ifrat ve tefritten sakınarak bedenî alet ve kuvvet­leri uygun ve gerekli yerlerde kullanmak, bu noktadaki ilâhî iti­dal mizanını gözetmekle tasarruf etmek, bu mîzânın gereğiyle amel etmek, ebedî diyar olan âhirette tabiî-mahsus nimeti elde etmek, bedenin bütün kuvvetleriyle ilâhî ve mukaddes ruha bo­yun eğmesini sağlamak için cüz’î istidadın elde edilmesidir; böylece beden bütün kuvvetleriyle, ilâhî-mukaddes ruhun sıfat ve hükmüyle ve bunların gerektirdiği ilâhî işler ve ruhanî fayda­larla boyanır.

Nübüvvetin ruhu, kurbiyettir/Hakka yakınlık; semeresi, safa ve tam olarak temizlenmek, bunun ardından ise, sahih anlamda “muhazat/paralelliksin meydana gelmesidir; bu muhazat. Hak­kı bilmeyi, O’nu müşahede etmeyi, O’ndan bilgi almayı ve haber vermeyi gerektirir. Ayrıca bu, şeriata uyan sâliğin ruhu ile nebi­nin ruhu ve ona gelip, vahiy ve ulvî bilgileri ilka eden ruhlar arasındaki gaybî münâsebeti/ilişki ihya eder. Bu ulvî bilgilerin ve vahyin eseri, ruhunu güçlendirdiği ve temizlediği, vahiy ve ilka melekleri ile aynı makama girmede ortak olduğunda bu mertebeye ulaşmış kimsenin üzerinde gözükür. Bu makam, va­hiy melekleri arasında bölünen ve melek vasıtasıyla ulaşacağı kimselere vasıl olan mutlak vahyin tenezzül ettiği makamdır. Bunun yanı sıra o, ilâhî ismin hükmü altına girmede de melek­lerle ortaktır; bu ilâhî isim, elçinin gönderildiği ümmet üzerinde

olduğu gibi, melek ve bu ümmete gelmesi itibarıyla resulün üze­rinde de egemendir.

Eğer resul asrının kâmili olursa -mesela peygamberimiz gibi-bu durumda onda başka bir şart daha bulunmalıdır. Bu da, onun “ahadiyet-i cem” mertebesinde vücûb ve imkân mertebe­leri için bir aynaya dönüşmesidir.

Nitekim, daha önce bundan bahsetmiştik.

Şayet, resulün risâleti “cüzî” ise, onun risâleti iki ilâhî isim­den zuhur etmiş ve meydana gelmiştir. Bunlardan birisi, el-Hâ-dî ismidir; diğer isim ise, peygamberin hâline, ilmine, şeriatına ve yöntemine göre belirlenir.

Bütün resuller arasında risâletinin bütün isim ve mertebeleri kuşatıp, hepsinin hükümlerini içeren “Allah” isminden sâdır olan yegane Peygamber, Hz. Peygamberimizdir. Binaenaleyh Peygamberimiz, kendisinin de işaret ettiği üzere, Allah’ın kulu ve resulüdür.

Ruhu açısından nübüvvetin hükmü, Allah’tan, O’nun isim ve sıfatlarından haber vermek, O’na ve O’nun katındaki şeylere yönlendirmek suretiyle istidatları ikâzdan ibarettir.

Ayrıca nübüvvet, nefislerin hâllerini, ruhanî saadetleri, manevî lezzetleri bildirir; vahiy ve gerçek keşif yoluyla Hakkın bildirmesi olmaksızın ümmetin kendi akıllarınca bilemeyecekleri şeylere yükselmeleri için himmetlere yardım eder. Böylece, nefislerdeki himmetler, o şeyleri aramaya yönelirler; onları kendi inançlarına göre elde etmeye ve Hakka kalb ve bedenleriyle birlikte nasıl te­veccüh edeceklerini bilmeye önem verirler; burada bedenlerin de zikredilmesi, hükümleriyle bezendiklerinde bedenlerin kalplere tabi olması itibarıyladır. Ayrıca onlar, Hakka yapılan zâti ibâdeti; vakte, mekâna ve hâle bağlı olan “hükmî” ibâdeti bilmek, sülük ve benzeri şeylerle “cem” hâlinde en sağlam, en doğru, en yakın yol ve en iyi tarz üzere teveccühü öğrenmeye önem verirler.

Onlar, bu yolun yolcularının ve seçkin kâmillerin Hakka da­ir verdikleri ilim, hakîkat, esrar ve hikmetleri anlarlar; bunlar, yaratıkların sadece akıllarıyla idrâk ve tammada aciz kaldıkları hususlardır.

Ayrıca: Nübüvvetin ruhu, yaratıkları Hakka yönlendirmek için irşadı bildirmektir; bu teveccüh, en doğru ve sağlam yol’ ve en güzel tarz üzere kemâli elde etmeyi gerektirir. Bu yol, zararı gizli ve bilinmeyen engeller ile, faydası gizli sebepleri birleştiren bir yoldur. Böylece, ihtiyaç duyulan belirli her iyi şeyi aramak, saadetleri elde etmek için ondan yararlanmak, en güzel ve kolay şekilde kemâl ile tahakkuk etmek, engelleyici işlerden yüz çevir­mek ve hükümleri insana ulaşan herhangi bir zararı ortadan kal­dırmak mümkün hâle gelir.

Nübüvvet, zarar ve menfaate tabi olan işaret ettiğimiz netice­lerin bilgisini; bunlardan, sonlu olanları ve herhangi bir müddet ile sınırlı olmayıp, hakkında “sona erer” hükmü verilemeyenle­ri; gidişatı güzelleştirmek ve Hakkın dışındaki her şeye karşı za­hit davranmakla huyları ıslah etmeyi öğretir.

Bütün bunların gayesi, Hakkı kâmil anlamda bilmek, O’nu zâtı olarak müşahede etmek, O’ndan bilgi almak, kendisine ilka edilecek veya emredilecek veya bildirilecek şeyleri kabul etmek için sürekli hazır olmaktır.

Kul, bunları kabul ederken hiçbir itiraz veya tereddüt veya ih­mal göstermez veya geri kalmasına neden olacak yorumlama ve tevile kalkışmaz; daima, her şeyde öncelikli ve acil olanlara riâyet eder. Bunu ise, öncelikle niyetiyle, ikinci olarak ise kalb aynasını ve hakikatini temizlemekle yapar. Bu temizleme, bütün bu şeyle­rin, hatta her şeyin aynada kendisiyle zuhur etmesini ve ortaya çıkmasını sağlar. Başka bir ifâdeyle insan vasıtasıyla her şey, Hak­kın ilminde ezelde bulunduğu mutlak ve kâmil iyilikle alemde zuhur eder. Söz konusu iyilik, ilâhî ve zâtı tertiple çelişen herhan­gi bir engel olmaksızın, o şey için zâtı ve ezelî olarak sabittir.

Bu engeli, muhatabın/kabil mahallinin kiri veya istidat eksikli­ğinden meydana gelmiş olan bir eğrilik veya aynanın yapısında ortaya çıkan ve aynanın kendisine yansıyan şeyleri kötü kabul et­mesine neden olan bozukluk icap ettirmiş olabilir. Aynanın eksik kabulü, kendisine yansıyan bütün şeylerin Hakkın nefsinde O’nun

bir sıfatı veya huyu veya ilmi veya ilâhî bir ismi olarak bulunduk­ları durumdan farklılaşmasından ibarettir; ya da bu şey, Hakkın herhangi bir sıfatı veya fiili veya herhangi bir varlık olabilir.

Bütün bunların varacağı yer, bu kemâl ile tahakkuk ettikten sonra, Allah’ta fânî olmayı gerektirecek şekilde kâmillik derece­lerine dalmaktan ibarettir. Bu fânilik, kulun, Rabbinin zâtına mahsus gaybmda tam olarak fânî olmasını ve Hakkın o kul adı­na bütün ilâhî ve kevnî mertebelerde zuhur etmesini gerektirir. Hak, bu mertebelerde insan oluşu açısından insana nisbet edilen bütün hâl, emir, fiil ve vasıflarla ve bu kul açısından Rabbine nispet edilen ilâhî kemâl ile zuhur eder.

Basiret sahiplerinin çoğunluğu, Hakkın kulu adına bu özel­liklerle zuhur etmesini ve mertebelerde onun yerine kâim olma­sını, hilafetin ismi, hükmü ve hâli zannetmişlerdir.

Halbuki gerçekte durum, Allah katında ve elde edilmesi çok zor olan bu müşahedenin sahiplerine göre, bunun tam tersidir. Bu hâli elde edip, kendisi ile her şey arasındaki nispî ilişkiyi gö­ren; bütün kainatın kendisine nisbetinin, kuvvet ve aletlerine mensup olduğu uzuvlarının bedenine olan nisbeti gibi olduğu­nu öğrendiği bir mertebeye ulaşan; Allah’a sefer makamını ge­çip, O’ndan halkına ulaşan ve Allah’taki seferi ne belirli bir süre ve sona ulaşmadan baki kalan; sonra da Hakkı kendi işinde mut­lak vekili benimseyen kişi, bu durumda şöyle der:

“Ya Rabbi! Sen, yolculukta refikim, ailemde halifemsin. Rab-bim! Sen, sana olan seferimde benim dayanağımsm. Sen, kendi­min ve her şeyin bedelisin! Sen, bana özel olarak izafe edilmiş olan ve bana hâlife olduğun zât, sıfat, fiil ve diğer özelliklerim­de ne güzel vekilsin! Bütün bunlar ve beni aleme hâlifen yap­man açısından bana izafe ettiğin her şey, kuşatıcı, umûmî ve iha­ta edici bir izafettir. Artık sen, dilediğin şeylerle kâim ve diledi­ğin gibi benimle kâim ol! Sen, bizim ve senden başka her şeyin yerine bize yetersin. Hamd, alemlerin rabbı Allah’a aittir.”[212]

Sonuç ve Genel Bilgilendirme

Bilinmelidir ki: Yoldaki istikâmet ve eğrilik, amaçlanan ga­yelere göre ortaya çıkar. Gayeler, ulaşılan yerlerin ve nispî kemâllerin alemleridir. Bu nispî kemâller,”ma­kam”, “menzil” ve “derece” diye isimlendirilirler.

Bunlar, yani gayeler, başlangıçlar ile taayyün ederler; baş­langıçlar ve gayeler arasında yollar ortaya çıkar. Bu yollar, ha­kikatte, kendisinden seyr-i sülüğün başladığı bidayet mertebe­sinin hükümleridir. Seyir, sâliğin, başlangıç ve gayelere mah­sus hâller ve hükümlerle bezenmesinden ibarettir. Sâlik, bu hâl ve hükümleri ya kendisine çeker veya kendisinden uzak­laştırır, ya benimser veya terk eder. Binaenaleyh sâliğin her­hangi bir hükmün ardından başka bir hüküm ile boyanması, bir halden başka bir hâle intikal etmesi, onun Allah yolunda sülük etmesi ve yürümesinden ibarettir. Bununla birlikte salik, irâdesini birleştirmeli, bütün himmetini teveccühünün kıblesi ve arzusunun gayesi olan matlubuna yöneltmeli ve de talep ve niyeti, hiç bir kesinti ve kopukluk olmadan teveccühüyle bir­leşmelidir.

Böylelikle, kendisine uygun bütün hâl ve hükümler ile beze-nir, onların hakkını ifa eder.

Binaenaleyh sâlik, maksadının kıblesi olan gayeye ulaştığın­da, bu hâl ve hükümler, sâlikin kendileriyle bezenmesi ve on­lara göre şekillenmesi açısından yerine getirilmişlerdir. Bunun ardından sâlik, başka bir işe girişir ve böylece bu sâlikin –kim olursa olsun- ehli olduğu gerçek kemâle ulaşıncaya kadar devam eder.

Sonra şöyle deriz: Başlangıçlar, teveccühlerin öncelikleriyle ortaya çıkarlar.

Teveccühleri ise, talebe ve yollarda sülüğe neden olan sebep-ler/bais belirler.

Yollar, her şeyi sebepleri harekete geçiren tarif vecihlerine göre tanımlar.

Sebepler, sahibinin irâdesinin hükmüne göre ortaya çıkarlar; çünkü herkesin sebebi, o kimsenin irâdesinin hükümleridir.

İradenin özelliği, ilimde mertebesi ve sureti belirlenmiş olan şeyi izhâr etmektir.

İlim, gerçekte, Hakkın Zâtına ait nurudur; kendilerine ve Hakkın dilediği seçkinlerine nisbetle kâmillerin ilmi ise, Hakkın ilminin bir parçasıdır.

Şöyle ki: Bütün eşyayı sadece Allah ile bilen kimsenin, Al­lah’ın ilminden bir nasibi vardır, çünkü o, Allah’ın kendisine bil­dirmeyi dilediği şeyleri Allah’ı bildiği bilgiyle bilmiştir. Buna, Kur’an-ı Kerim’de şöyle işaret edilmiştir: “Onlar, O’nım ilmin­den ancak dilediğini ihata edebilirler.” Hadiste ise, şöyle işaret edilmiştir: “Artık benimle işitir, benimle görür, benim ile an­lar.”

Biraz önce “ihtida”nm sırrıyla ilgili ifâde ettiğim şeyleri dü­şün ve anla! O ifâdemi, küllî-ulvî ve ezelî bir şekilde hatırla! Eş­yanın, kendi ilminde taayyünleri itibarıyla Hak’tan meydana ge­lişlerini düşün! Sonra bunların irâde ile zuhur edişlerini düşün! Son olarak da “Bütün işlerin sonu Allah’a varır” âyetini aklın­da tut!

Terakki et, bak ve tenzih et! Asla konuşma ve şu âyet üzerin­de tefekkür et: “O, evveldir, âhirdir, zahirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir.” Böyle yaparsan, -Allah’ın izni ile- daha fazla şey­ler öğrenirsin.

Tekrar bu devri-küllî kaideye dönüyoruz: Baisler, daha önce açıkladığımız gibi, ilim ile dairenin sonuna kadar ulaştıkları gi­bi, aynı şekilde bazılarına nispetle de onun anlayışına, idrâkine veya tezekkürüne veya kendi irâdesi veya irâdesinin dışında meydana gelen “huzûr”una göre ortaya çıkarlar.

Huzur, hangi tarzda olursa olsun, malûmun ortaya çıkmasını talepten/istida ibarettir. Malûm, zâtına ait her hangi bir hâline gö­re alimin nefsini kendi ilminde taakkuî etmesinin ve zâtını bunlar, yani hâlleri açısından ortaya çıkartmak istemesinin suretleridir.

Tezekkür, şuur, huzur ve anlayış, davet edenlerin/dua t davet ettikleri şeye yönelmenin sebebi, icabet özelliğinin yaratıcısıdırlar. Cezbenin kuvveti ve davetin tesiri, çağrı sahibinden, çağrılanda ve cezbe sahibinden, cezb edilende bulunan şeye göredir.

İcabet ve çekilme/incizab kimde bir özellik olarak bulunu­yorsa, bunlar, çağrı sahibi ile o kişinin arasındaki münâsebetin ve şuurun kuvvetine; müşterekliği ve birliği temin eden özellik­lerin, farklılığa neden olan özelliklere baskın olmasına göredir.

Bütün bunların neticesi, bütün cüzleri kemâle erdirmek, fer­leri asıllarına ilhak etmektir. Böylelikle, varlıktaki fertlerden her birisi, bütünün suretiyle/sûretü’1-cem’, hükmüyle ve özelliğiyle tahakkuk eder ve zahir olur. Bunun neticesi ise, zikredilen yo­rumla, ferlerin asıllara dönüşmesi/sayrûret; Bir’in kendi zâtının hâllerinin çeşitlenmelerinde “şahıs”, “nev”, “cins”, “fasıl” ola­rak zuhur etmesi, farkhlık/temeyyüz ve değişiklik sürekli ve daima baki kalmakla birlikte başkalarının varlığının/ay nü 1-ağ-yar ortadan kalkmasıdır.

İşte bu, farz kılman “La-ilahe illallah/Allah’tan başka ilah yoktur “‘ ifâdesinin sırrıdır.

Bu ifâdelerimden, neredeyse, hiç bir şey anlamadığını zanne­diyorum!’

Sonra şöyle deriz: Zikredilen huzur, ilini ile baislerin suretle­rini tanımlar ve belirler; bu huzurun hükmü ise, bilinen şeyin ortaya çıkartılmasıdır ve malûmun/bilinen ortaya çıkartılması/is­tida, huzurdan sonraya kalmaz; burada ilim, ister huzurun ger­çekleşmesi hâlinde bilinene/malûm taalluk etsin, ister o, bun­dan önce bilmiyor olsun aynıdır; fakat, o şeyin gaflet hâlinde ve­ya ondan başka bir şeye geçmekle mülahaza edilmesi, mümkün değildir. Çünkü hem huzurun ve hem de gaybetin hükümleri, umûmî değildir; aksine, insanın bütün hâllerde herhangi bir şey ile huzuru ve herhangi bir şeyden gafil olması gerekir. Gafletin hükmü, sadece nispî ve izafetle ortaya çıkar.

Mebâdi ve gayelerdeki durum da böyledir. Bunlar, daha ön­ce belirttiğimiz gibi, niyet sahiplerinin niyetine ve de seyr-i sü­lük edenlerin sülüklerine neden olan sebeplere göre ortaya çı­karlar. Binaenaleyh, her gaye, bu gayenin bidayeti olduğu başka bir gayenin başlangıcıdır.

Şu halde, herhangi bir hedef belirleyip, ona yönelen bütün ni­yet sahiplerine nispetle en doğru yoldur; bu yol, en sağlam, en sahih, şüphe ve afetlerden en salim, hedeflenen herhangi bir ga­yeye en yakın yoldur. Bu şekilde olmayan bütün yollar, niyet sa­hibine göre, zikredilen yola nispetle eğri ve istikâmetten uzak yollardır.

Artık, istikâmet ve eğriliğin, maksatlar ile ortaya çıktığı gö­rülmüştür. Şu halde, başkalarında olduğu gibi bunlardaki emir de, nisbet ve izafetlere racidir, bunu anla!

Aslî hakikatleri, yüce ve ulvî sırları, muntazam ve veciz iba­relerde, son derece ince ima ve işaretlerde özetle açıkladım.

Allah, mürşiddir.[213]

Bölüm Vaat EdilenHidâyet Hakkında

Bu fasıl, “İhdina/bizi ulaştır” âyetinde bulunan duanın sırrına ve kâmillerin dışındaki insanların sülük, vukuf, sükûn, zuhur ve bâtınlık hâlinde bulunmaları gereken en şerefli hâlleri içermektedir:[214]

Dua ve İcabetin Sırrı

Öncelikle duanın sırrı ile başlayıp şöyle deriz: Bu suredeki “Bizi ulaştir/ihdina”, kuldan bir talep ve duadır. Sual ve dua, bazen zahir lisanı, yani suret ile olur, bazen ruh lisanı, bazen hâl, bazen makam lisanıyla olur; bazen ise, gayb mertebesindeki zâ-tî-küllî ve aynî istidat lisanı ile olur. Bu istidadın hükmü, tafsil­leri olan cüzî varlıkların istidadı cihetinden sirayet eder.

Dua ve talebe icabetin de çeşitli tarzları vardır: Talep edilen şeyde ve tam olarak onun zâtına hiç bir gecikme ve tehir olmadan Hakkın icabeti; talep anında bir bedel ile icabet; “Lebbeyk/buyu­runuz” veya bunun yerini alacak bir kelime ile icabet etmek gibi.

Zikredilen dua lisanlarından birisiyle dua edenden sâdır olan bütün dua ve taleplerin mukabilinde bir icabet bulunur; bu ica­bet, dua sahibinin ilmine ve inancına göre dua lisanının dayan­dığı mertebenin aslındandır. Bu dua sahibi, bu icabeti bu lisan yönünden davet etmektedir ve o da dua esnasında dua sahibine hâkim vasıf ve hâl ile ortaya çıkar.

Bu konuda tasavvurun şahinliği ve huzurun/istihdar geniş­liğinin büyük bir tesiri vardır. Nitekim Hz. Peygamber, bunu dikkate almış ve Hz. Ali’yi de bu konuda teşvik etmiştir. Hz. Peygamber, Ali’ye “Allah’ım, beni hidâyete ulaştır ve bana yol göster” duasını öğrettiğinde şöyle demiştir: “Hidâyetin ile yol hidâyetini zikret ve yol göstermekle de okun hedefine gitme­sini düşün.”

Böylelikle Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye dua esnasında bu iki şeyi aklında tutmasını/istihdar emretmiştir.

Bunu anlarsan, Hakkın resullerin, kâmillerin ve benzerleri gi­bi seçkinlerin dualarına icabet etmesinin pek çok sırrına muttali olursun; ayrıca, talep ve yakarışta tasavvurun ve hâlin düzgün oluşunun icabet için güçlü bir şart olduğunu anlarsın.

Bu ifâdemizi teyit eden haberlerden birisi de, Peygamberimi­zin uzun bir hadisteki şu sözüdür: “Eğer Allah’ı hakkıyla bil­seydiniz, duanızla dağlar hareket ederdi.” Böylece Hz. Pey­gamber, zikrettiğimiz meseleye dikkat çekmiştir; çünkü bir şeyi en iyi bilen kimse, onu en sahîh olarak tasavvur eden kimsedir ki, nitekim daha önce buna işaret etmiştik.

Bunun izahı şudur: Bir insan, kendisinden bir şey talep ettiği varlığı, daha önceden sahip olduğu veya dua esnasında hazır olan ilim ve müşahedesi dolayısıyla sahîh tasavvur etse; özellik­le bu varlığın kendisine duayı emredip, kulun duasına icabet edeceğini taahhüt ettikten sonra olmak üzere onunla konuşsa ve dua etse; bu kimsenin duasına Hakkın icabet edeceğinde hiç bir kuşku yoktur. Falancayı çağırmayı kastettiğini zannedip, başka­sını aklına getiren ve başkasına yönelen, sonra da karşılık bula­mayan kimse, sadece ve sadece kendisini kınamalıdır. Çünkü o, duayı emreden ve icabete kadir olana dua etmemiştir. O, sadece zihninde hazır bulunan ve o esnada kendisine hâkim olan hâl ile tasavvurlarının unsurlarından inşa ettiği bir şeye dua etmiştir.

Kuşkusuz ki, bu insanın talebi, hiç bir netice vermez. Eğer ne­tice verirse, bunun nedeni, Rabbma beslediği hüsnü zannmm ve ilâhî beraberliğin şefaati, Hakkın her şeyi ihata etmesidir; çünkü Hakkın özelliği, bütün tasavvurlar, tasavvur edilen şeyler ve ta­savvur sahipleriyle beraber olmaktır.

Şu halde, hakkında hata yaptığı hükmü verilen teveccüh sa­hibi, bir açıdan isabet etmiştir. Buna göre bu kişi, hata yapan müçtehit gibidir. Hata yapan müçtehit, bütünüyle mahrum kal­maz, ödüllendirilir.

Bunu bil ve bu bölümde zikretmiş olduğumuz şeyi hatırlar­san, Allah’ın izni ile doğruyu bulursun.[215]

Bu Âyet Hakkında Tamamlayıcı Açıklama

Kâmil Teveccüh

Kuşkusuz ki, varlığında senin için bir dayanak/müstened vardır ve bu, özellikle kendisine istinadın açısından olmak üze­re, senden daha değerlidir; çünkü ilk mertebe, fail ve müstağni, ikinci mertebe ise, fakr/ihtiyaç ve infial/edilgenlik özelliğine sa­hiptir.

Bu dayanağına yönelişlerinin en şereflisi; ona doğru yürüyü-şün/seyr ve kendisine yakınlaşmak, ondan ilim veya müşahede veya mekân ve temkin yönünden pay elde etmek niyetiyle ona teveccüh edişin açısından en şerefli hâlin, onu kalbinle amaçlamandır.

Kalb, sendeki en şerefli ve bütün organlarının tabi olduğu or­gandır.

Senin, bu asla dönük işbu teveccühün, belirli bir nisbet veya ilmi veya şuhûdî veya itikadı herhangi bir itibar açısından değil, mücmel ve mutlak bir teveccühle gerçekleşir. Zikredilen itibar­lar, “cem” veya “fark” veya her ikisinin suretiyle birlikte, tenzih ve teşbih veya bunlara tabi benzer şeyler gibi nefy ve ispatın fe­ri olan itibarlardan herhangi bir şeyin nefyini veya ispatını ge­rektirler. Bir tek nisbet, bunun dışındadır; bu nispet olmaksızın, hiçbir seyir, teveccüh, ümit ve talep geçerli değildir. Bu nispet, senin O’na, O’nun da sana taalluk etmesidir. Başka bir ifâdeyle bu tek nispet, senin ilminde veya O’na dair inancında taayyünü açısından Hakkın seni, senin Hakkı taakkul etmendir.

Bu nisbet, diğer itibarlar gibi, ortadan kalkarsa, ne sülük, ne istinat ve ne de başka bir şey olabilir. Zannetme ki, bu hâl sade­ce perdeli kimselere nisbetledir, bilakis bu durum, müşahede sa­hibi arif hakkında da böyledir. Çünkü arif, marifet ve müşahe­denin son derecesine ulaşsa bile, kendisiyle birlikte bir tek itibar kalır. Bu itibar, “ayn/haricî” olarak değil, ilmi olarak taaddüdü korur. Eğer, bu tek itibar olmasa idi, ne şahidin ve ne de meşhûdun/Hak mertebesi sabit olur; ne şuhud, ne seyir, ne ta­lep, ne başlangıç, ne bitiş, ne yol, ne ihtiyaç, ne tahsil, ne umut, ne vuslat, ne açıklama, ne rüşt, ne de irşâd eden, ne sapık, ne hi­dâyet eden ve ne de başka herhangi bir şey mevcut olurdu.

Arif bazen bu kalan nispeti Hakkın gözüyle görür. Arifin bu nispeti Hakkın gözüyle görmesi, kendi açısından veya kendi gö­züyle veya kendi mertebesine göre değil, Hak açısındandır. Böy­lece arif, geride kalan bu nisbeti görmenin, tevhidin tecridine za­rar vermediği hükmünü verir. Bazen, müşahedenin egemenliği­nin güçlü olmasından dolayı bu nispeti göremez veya tecellînin gücü, o nispeti idrâkini engeller. Fakat arifin o nispeti idrâk ede­meyişi, gerçekte, onun bulunmasına mâni değildir. Çünkü her­hangi bir şeyi bilmemek, o şeyin olmamasını gerektirmez.6

Bu durum sabit olup, insanın Haktan farklı ve ona muhtaç oluşunu gerektiren nisbetin -ki, isterse bu nispet, sadece taay­yün ile insanın Haktan farklılaşmasının taakkul nispeti farz edil­sin- zorunlu oluşu bilindikten sonra, kul, bütün himmetini Hak­ta toplamalıdır/cem-i himmet. Ayrıca, Hakka dönük teveccühü­nü, zanlarm, inançların, ilimlerin, müşahedelerin veya Haktan kendisine veya başkasına tecellî eden veya diğer insanların

6 Burada Konevî, sülüğün nihayetini betimlerken vahdet-i vücûd mensup­larına yöneltilen bir eleştiriyi zımnen çok açık bir üsiupla çürütmek­tedir: Acaba, vücûdun bir olduğunu söylemek, mutlak anlamda her şeyin Tanrı olduğu kaba bir panteizm olarak mı görülmeiidir? Konevî, burada açık bir şekilde bunu reddetmektedir. Konevî’nin görüşleri sadece burada zikrettikleriyle sınırlı değildir, özellikle Miftahu’I-gayb’-da iik tahkik kaidesi olarak zikrettiği görüşleri zâten bunun esasım ve çerçevesini belirmektedir. Buna göre, hakikatler sabittir ve her şey zâtı gereği iktizâ ettiği şeyleri iktizâ ederler.

mahrum bırakılıp, sadece kendisine tahsis edilen şeylerden te­mizlemelidir.

Kul, teveccühünü zikredilen tarzda halis kıldıktan sonra, bâtı­nında diğer vücûdî-ilâhî, esmaî, kevnî ve imkânı mertebelerin iti­barlarım taakkulden yüz çevirmekle, O’nun mertebesine yönel­melidir/mukabele. Bu yüz çevirme, bütün bu zikredilenlerin her­hangi birisinin tesirinde kalmadan ve ona bağlanmadan hür kala­rak dua eden bir kimsenin yüz çevirmesidir; sadece, Hakkın “ayn”ı açısından değil, hakikati açısından insan ile Hak arasında bulunan bu belirli nispet bunların dışındadır. Bu durumda insan, Hakkın şerefinin kendi üzerinde sabit olması,, onu ve onda bulu­nan şeyleri ihata etmesi yönünden O’na teveccüh etmiş olur.

Bu teveccüh, Hakkın kendisine dair ilminin en kâmil, en ulvî ve onlara nispetle ilk ve en layık/evla mertebelerinde kendisini bildiği tarz üzere, isim ve sıfatlardan münezzeh, “heyulanı” va­sıftaki bir teveccühtür. Hakkın kendisine dair bu bilgisi, daha önce de belirttiğimiz gibi, herhangi bir kayıt, ıtlak, tenzih, teşbih veya bunların nefyi ya da Bunların birleşiminde münhasır değil­dir. Kulun bu teveccühü, bu tecellîden de halis olmuş ve en bü­yük tecellîleri bile kabul eden temiz bir kalb ile gerçekleşir.

İnsanın, bu halis ve tecellîye teşvik eden teveccühü, onun il­minin ve irâdesinin bütün ilgilerini ortadan kaldırır. Binaena­leyh, zikredilen bu teveccühün dışında herhangi bir malûm ve­ya irâde edilen şey veya hâl veya sıfat geride kalmaz; bu tevec­cüh, küllî ve her çeşit taayyünden münezzehtir.

İlâhî veya kevnî herhangi bir şey taayyün ederse, insan ona bağlıdır ve -kendi açısından değil- onun açısından ona tabidir; öyle ki, ne zaman bundan yüz çevirse, zikredilen mutlak-heyu-lânî özellikle önceki tam boşluk/ferağ hâline dönmüş olur. Hat­ta insan, kendisi için taayyün eden şeye tabi olduğu vakit, insa­nın kendi varlık nüshasından o şeye mukabil ve benzer bir şey/emr de taayyün eder. Buna göre bu şeyin/emr, insandan ta­ayyün eden şeye nispeti, taayyünün taayyün edene/müteayyin nispeti gibidir.

Buna göre, taayyüne açıklandığı gibi kendi benzeri bir taay­yün ile mukabele edildiğinde, uygun karşılık ve tam adalet zuhür eder; insandan taayyün eden şeyin dışında kalan zâtına a şeyler ise, mutlaklığı üzere bakidirler. Bu şeyler hakkında, her hangi bir sıfat veya isim veya keyfiyet veya alâmet veya taayyün veya resim yoktur. Nitekim aynı durum Hak için söz konusu­dur; çünkü Hakkın zâtından, ulûhiyet alanına -ki ulûhiyet Hak­kın mertebesidir- nisbetîe, ancak varlıkların/a’yân istidatlarının davet ettikleri şeyler zuhur edebilir. Söz konusu a’yân, Haktan yayılan Vücûd/Vücûd-ı münbâsit ile vasıflanmışlardır.

Hak, bu a’yânin gerektirip Hakkın onlara göre ve kendileriy­le taayyün ettiği şeylerin dışında, Zâtına has gaybî mutlaklığı üzere bakidir; bu mutlaklik, herhangi bir sıfat veya hüküm veya hâl veya mertebe veya resim ile sınırlanmaktan münezzehtir.

Bunu anla! Ve Rabbinden O’nun sureti üzere olabilmen ve suretiyle zuhur edebilmen için bu makamı sana hal olarak nasip etmesini talep et!

Allah’a seyr eden sâliklerin ve sırât-ı müstakim üzere yürü­yenlerin intikal ettikleri bütün hâller, zikredilen bu mutlak hâlin hükmüdür. Sâlikler, “tesir” veya “teessür” olarak, bu hâllerde bir halden bir hâle ve bir hükümden başka bir hükme intikal ederler; nitekim, farklı ve çeşitli renkler, kendilerinin aslı olan mutlak külli renge racidirler.

Şu halde, misâl sadedinde zikrettiğimiz bu mutlak rengin kendi hakikatine mahsus kemâle doğru seyri, onun çeşitlenme­si, detaylaşması, meydana gelmesi ve ulaşması yönünden renk­lerdir; bütün bunların kemâli ise, birleşerek ve birbirlerine kavu­şarak tekrar asıl renge dönmeleridir.

İşaret ettiğim hususa dikkat et ve bunu daha Önceki benzer­lerine ekle! Bu durumda nihai sırlan ve özel sırât-ı müstakim üzere yürümenin keyfiyetini öğrenirsin; bu, en üst nihayet mer­tebesiyle bitişiktir. Burası, saadetlerin kaynağı, ilâhî isimlerin ve sıfatların çıkış yeridir.

Allah, doğruyu söyler ve dilediklerini sırât-ı müstakimine ulaştırır.[216]

Kendilerine Nimet Verdiklerinin Yoluna, Dalâlette Olanların Ve Kızdıklarının Yoluna Değil.” (Fatiha, 6)

Bu âyette, umûmî ve özel nimet açıklanması, gazap ve dalâletin mânâları; bu Özelliklerin erbabının mertebeleri bulunmaktadır. Öncelikle, bu âyetin zahirînin çağrıştırdığı mânâlarla başlayacağız. Bunun ardından, adetimiz üzere, -Allah’ın izniyle- âyetin zahirinden bâtına ve onun ötesine geçeceğiz.

ilinmelidir ki: “Kendilerine nimet verdiklerinin yolu”, gönülleri acziyete düşürmek babından, zikredilen sırât-ı müstakimi tarif etmektedir. “Sırat” kelimesini, dilbilgisi gereğince yeterli Ölçüde açıklamıştık, bu açıklamaları burada tekrar etmemize gerek yoktur. “Onlar ki/Ellezîne” ifâdesi hak­kında Allah’ın takdir ettiği açıklamaları yapacağız.

Şöyle deriz: Cümle, nekredir. Marife bir cümle, nekre bir cüm­leyle ancak “Ellezi” ve bunun gibi ism-i mevsuller vasıtasıyla tav­sif edilebilir. “Ellezi” kelimesinin aslı, “Elleziyyu”dur; sık kulla­nım ve tedavül dolayısıyla kelimenin “Yadsının şeddesi hazf edil­miş, sonra aşama aşama diğer “Ya” da hazf edilmiş, “Ellezi” hâli­ne gelmiştir. Sonra kesre hazf olmuş, “Ellez” olmuştur. Bazıları ise, “Zaî” harfini de hazfetmiş, geriye sadece fiilin kendisi olan şeddeli “Lam” harfi kalmıştır. Diğer “Lam” ise, marifelik bildiren “Lam”dır. Mesela, “Zeyd ellezi kame/Zeyd ki, o kalktı” veya “el-

Kâim” denildiğinde, anlam aynıdır. Buna göre “el-Kâim” kelime­sindeki “Lam”, “Ellezi” ism-i mevsulunün yerini almaktadır.

“Ellezîne” kelimesindeki “Ya” ve “Nun” harfleri, çoğul takı­sı değillerdir, aksine bunlar, delâleti arttırmak içindir. Şöyle ki, “çoğul” veya “tekil” böylece nitelenen şeyde eşit olduğu sabittir. Ayrıca, “Ellezîne” kelimesindeki “Ya” ve “Nun” harfleri, çoğul­luk ifâde etmiş olsalardı, bu gibi durumlarda adet olduğu üzere, bu kelimede hazf edilmiş olan aslî “Ya” harfi çoğul yapılırken iade edilirdi; ayrıca kelime, mebni değil, murab olurdu. Kuşku­suz ki “Ellezîne” kelimesi, mebnîdir. Şu halde bu da, bizim ifâ­de ettiğimiz görüşün doğru olduğuna delâlet eder.

Bu âyetin kısımları ise, manevî-Rabbanî suallere verilmiş ce­vaplar gibidir.

Adeta, kul “Bizi sırât’a ulaştır” dediğinde, rubûbiyet lisanı şöyle der:

-“Hangi sırât’ı/yol istiyorsun? Çünkü sıratlar pek çoktur ve hepsi de bana aittir.

Bunun üzerine ubudiyet lisanı şöyle der:

-“Bunların içinden “müstakim” olan sıratı istiyorum.”

Rubûbiyet lisanı ise, şöyle cevap verir:

-Bütün yollar/sıratlar müstakimdir. Çünkü ben, bütün yolla­rın gayesiyim. Bütün yollarda yürüyen kimseler, nihayette bana ulaşacaklardır. O halde, sen talebinde bunlardan hangisini isti­yorsun?”

Bunun üzerine ubudiyet lisanı şöyle der:

-Bütün bunların arasından kendilerine nimet verdiklerinin yolunu istiyorum.”

Rubûbiyet lisanı, şöyle der:

-Ben, kime nimet vermedim ki? Varlıkta, benim rahmetimin kuşatmadığı ve nimetimin kapsamadığı bir şey var mıdır?”

Ubudiyet lisanı şöyle karşılık verir:

-Bildim ki, senin rahmetin kuşatıcı ve tamdır; nimetin, her şe­ye ulaşmakta ve her şeyi şâmildir. Fakat ben, sadece ve sadece zahir ve bâtın nimetlerini verdiğin kimselerin yolunu talep ediyorum; onlara verdiğin nimet, gazâb ve gazabın sıkıntısından, dalâlet ve onun şaibesinden temizdir. Çünkü, nimet hidâyet ni­metleriyle çevrelenmiş olarak bana gönderilmediği sürece, gazâ-bm belalarından salim olmak, beni tatmin etmez. Bu nimet, çöl-lerdeki şaşkınlık sıkıntısından ve de kuşku, şüphe ve ifsat varta­larından halis olmalıdır. Yoksa, aynı anda bâtınım sükuna engel kuşkuların hücumlarıyla ve zan ve şüphelerin taşlamalarıyla ya­ralı iken, zahirimin nimetlendirilmesinde ne fayda vardır ki?”

Şu ha]de, şaşkm kimsenin yarından umduğu şeyleri bırak ki, bu durumda Hz. Peygamberin Rabbinden haber verdiği şey ta­hakkuk eder. Hz. Peygamber, Allah telâlanm şöyle buyurduğu­nu bildirmiştir: “Bunlar kuluma aittir. Kulum, her istediğini el­de edecektir.”

Şu halde nasıl istenileceğini bilirsen, Allah’m ihsanından umulacak şeyleri de elde edersin![217]

Nimetin Sureti, Ruhıı ve Sırrı

Bilinmelidir ki: Nimetin, işaret ettiğimiz aslının bir sureti, bir ruhu ve bir de sırrı vardır. Binaenaleyh nimetin asimin sureti, is­lâm ve boyun eğmek; ruhu imân ve ihsan; sırrı ise, tevhit ve ke­sin imândır.

Buna göre İslâm’ın hükmü, dünyanın zahirine; İmanın hükmü dünyanın ve zahir yaratılışın bâtınına taalluk eder. İhsan ise, “Ber­zah” mertebesi ve o aleme ait yaratılışla ilgilidir. Nitekim Cebra­il’in, “İhsan nedir?” diye sorduğunda Hz. Peygamber’in verdiği “Allah’ı görür gibi ibâdet etmendir” cevabında buna işaret edil­miştir. İşte bu, berzah alemine ait “müşahede” ve “istihdar”dır.

Tevhidin ve yakının sırrı ise, âhirete mahsustur.

Bu veciz ve değerli kelimelere sığdırdığım sırlara dikkat edersen, bunlarda pek çok şey bulunduğunu öğrenirsin!

Allah, mürşiddir.

Ayrıca Hak, kendisinden bu âyette istenilen nimeti verdiğimselere şu âyetiyle dikkat çekmiştir: “Allah’a ve resulüne ita­at eden kimse, Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebiler, sıd-dıklar, şehidler ve salihler ile beraberdir.” (Nisa, 69).

Bunun ardından ise, şöyle buyurur: “Bu Allah’ın fazlıdır. Allah alim olarak kafidir.”

Şu halde bu dört mertebe, altında bulunan sairlerin mertebe­lerinin tür ve cinsleri gibidir. “Salah” ise, sonuncu türdür.

Sonra: Hak, burada özetle ifâde ettiği şeyleri, başka bir yerde genişçe açıklamıştır. Burada, peygamberini dostu Halil İbra­him’den başlayarak isimlerini saydığı bu taifenin kâmillerine uymaya teşvik amacıyla Hz. İbrahim’i zikrettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Ona İshak’ı ve Yakub’u verdik. Her birisine hi­dâyet ettik. Daha önce de Nuh’a hidâyet etmiştik. Onun zürri-yetinden ise, Davud, Süleyman, Yusuf, Musa ve Harun’a hidâ­yet ettik, işte, ihsan sahiplerini bu şekilde ödüllendiririz.” (Enam, 84) Başka bir âyette ise şöyle buyurmaktadır: “Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas. Hepsi de salihlerden idiler.” (Enam, 85) Sonra şöyle buyurmuştur: “İsmail, Elyesaa, Yunus, Lut: Bunla­rın hepsini de alemlerden üstün kıldık.” (Enam, 86).

Sonra da bunları birleştirici ve kuşatıcı bir kısım zikrederek şöyle buyurmuştur: “Onların atalarından, zürriyetlerinden-ve kardeşlerinden seçtiğimiz kimseler vardır ve onlan sirât-ı müs­takime hidâyet ettik.” ((Enam, 87) Ardından da şöyle buyurmuş­tur: “İşte bu, Allah’ın hidâyetidir. Kullarından dilediğini onun­la hidâyete ulaştırır. Şayet şirk koşarlarsa, işledikleri amelleri si­linir.” (Enam, 88) Sonra şöyle buyurmuştur: “Onlar, kendilerine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir.” (Enam, 89) Sonra, şöyle buyurmuştur: “İşte onlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. Onların rehberliğine uy.!” (Enam, 90)

Hak, söz konusu nebileri burada üç âyete taksim etmiş, birin­ci taifeyi “ihsan”, ikincisini “salah”, üçüncüsünü de hepsinin müşterek olduğu genel özellikle nitelemiştir. Bunun yegane se­bebi, nübüvvette ortak olmakla birlikte bu peygamberlerin çeşit­li tabakalarda bulunduklarına işarettir. Bunun ardından Hak, dördüncü tabakayı, bu üç ve öteki tabakaların hükümlerinin bir bileşimi yapmıştır.

Artık, sen de hâlini derleyip, daha önce dikkatini çektiğimiz hususları hatırlamalısın! “İşte onlar resullerdir, bir kısmını bir kısmına üstün kıldık” (Bakara, 253) âyetini aklında tut. Bunun­la birlikte resuller, herhangi bir ayrımın bulunmadığı risâlette müşterektirler. Allah teala şöyle buyurmaktadır: “Resullerin­den hiçbirisini ayırt etmeyiz.” (Bakara, 285)

Yukarıda zikredilen dört mertebeye dikkat et ki, bunlar, nü­büvvet, sıddıkhk, şehâdet ve salahtır. Bu durumda, Allah’ın izni ile, Kur’an’m işaret ve sırlarının pek çoğunu Öğrenirsin. Bina­enaleyh bu âyetler, âyetle kast edilen anlam açısından “Bizi si-rât-ı müstakime ulaştır, kendilerine nimet verdiklerinin yolu­na” (Fatiha, 7) âyetini açıklamaktadırlar.

“Kendilerine gazâb edilenler”, Şeriatın bildirdiğine göre Ya­hudiler, “dalâlettekiler” ise, Hıristiyanlardır. Hz. Peygamber, Kur’an’daki muhtemel herhangi bir ifâdeyi belirlediğinde, bu durumda hiçbir şekilde başka bir yoruma gidilemez, bunu böy­lece bilmek gerekir.

Allah, bu âyetin zahiriyle ilgili olarak Nahiv meseleleri ve Kur’an’daki dînî sırlarından bir kısmını açıklamayı nasip etmiş­tir. Bunun yanmda, ansızın gelip, gizlenmesi ve engellenmesi mümkün olmayan âyetin içerdiği bazı önemli sırları zikretmeyi de nasip etmiştir. Şimdi ise, âyet hakkında “bâtm” diliyle açıkla­malara başlayacağız; gerçi, “sırat” hakkında daha önce yaptığı­mız açıklamalarla yetineceğiz. Şöyle deriz:

Bilinmelidir ki: Haktan kullarına ulaşan nimetler, iki türlü­dür: zatî ve esmaî nimetler. Zâtı nimetler, eşyanın Haktan, haki­katleri açısından talep ettikleri şeylerdir. Eşya, bunları gayb mertebesindeki küllî istidatlarının lisanlanyla talep ederler ki, bunlar, zâtların lisanlarıdır. Bu taleplere hemen icabet edilir, bunların geciktirilmesi ve örtülmesi söz konusu değildir. Aksi­ne, istenilen şeydeki talep gibi, bu da zatî bir icabettir.

Bu nimetler, asıl açısından, tek nimettir; bunların çoğalması, her hakikatin mertebesinde ve ona göre nitelik kazanması ve çe­şitlenmesi açısındandır.

Esmaî nimetler ise, çeşitli kısımlara ayrılır: Bunların bir kıs­mı, nimet meydana getiren nimetlerdir. Bu kısma örnek olarak, bedene ait uzuvları, melekeleri ve araçları verebiliriz; manevî ve mahsus özellik ve hâller de bu kısma girerler. Bütün bunlar, cü­zî varlık istidatlarının suretleridir. Şu halde insanın muhtaç ve kemâle erme ihtiyacında olmasına nispetle, bunların her birisi ve bu kemâli sağlamaya neden olan sebepler, nimet veya nimet­lerdir. Bunların hepsi, Hakkın zâtma mahsus inayeti ve gayb mertebesindeki küîlî istidat ile, kâmiller hakkında onlarm “ke­mâl” ile tahakkuk etmelerini; diğerlerine nispetle ise, kendileri­ne layık ve ehil oldukları kemâli meydana getirirler.

Bahsettiğim bu emir ve makamla ilgili olarak bunu pekiştiren şey, Haktan el-Hâdî ismi açısından ulaşan “tevfik” nimetidir. Bu nimet iki kısmıdır: Birincisi, ilme mahsustur; insanın bâtını, ru­hu ve ruhanî amelleri buna aittir. İkinci kısım ise, amelle ilgili­dir; insanın zahiri ve zahirinin ]evâzımı da buna aittir.

Buna göre ilme ve bâtmî ibâdete mahsus tevfik nimeti, kutsi müşahedeleri, mukaddes ve ulvî hâlleri, ruhanî lezzetleri, Hak­kın ihsanından kaynaklanan mülahazaları, imâna ait nurları, rabbani riyasetleri, insanı aciz bırakan kuşkulardan ve saptırıcı şüphelerden kurtulmanın ve salim olmanın lezzetini meydana getirir.

Çünkü kuşkular, doğru yolu arayan kimseyi yanılttığında, çeşitli görüşler, hevesler, değişik ve farklı inançlar onu çektiğin­de, o kimse, en şiddetli ruhani azaba maruz kalır, şeytandan kaynaklanan hayalî arzu ve kuruntuların egemenliği altmda yok olur gider. Bu farklı inançlar, kararlılık ve ciddiyet içinde Hak­ka yönelmiş kimselerin azimlerini parçalar, tefekkür sahipleri­nin ve tereddüde düşenlerin kalplerini kuşkulara düşürür.

Şu halde, böyle bir kimse için ve ona nispetle kesin ilme daya­nan bir “nur”dan daha büyük hiç bir nimet olamaz; bu nûr, o kimseye işin gerçeğini gösterir, bu kötülüğün içine düşmekten onu kurtarır. İşte bu, hiçbir afiyetin benzeyeni ey eceği ruhanî bir afiyettir. Çünkü, özellikle hastalığın akabinde geleni olmak üzere, cismanî afiyette insan hakkım takdir edemeyeceği bir tat bulur.

Peki, ruhanî afiyetin değeri hiç takdir edilebilir mi?

Ruhanî afiyet, cismanî afiyete nispetle daha üstün, daha sa­bit, daha sürekli ve aslî ve hakikî itidale daha yakın ve daha güç­lüdür; gayb ve şehâdet aleminde saadete, ancak ruhanî afiyet ile ulaşılır.

Amele ve insanın zahirine ait nimetlerin diğer kısmı ise, cen­net mertebelerini, cismanî lezzetleri, nefsânî-tabiî fayda ve ra­hatları dünyada karışık, âhirette ise saf olarak meydana getir. Nitekim Hak teala, şu âyetiyle buna işaret etmiştir: “De ki: Kul­ları için çıkardığı zinet ve nzıkları yasaklayan kimdir? De ki: Onlar dünya hayâtında imân sahiplerine aittir. Ahirette ise ha­lis olarak onlara aittir.” (Araf, 32) Yani bu nimetler, dünya hayâtında elemler, sıkıntılar ve hastalıklarla karışmış olarak imân sahiplerine aittirler; âhirette ise şüphelerden arınmış, te­miz ve saf olarak onlara ait olacaklardır.

Bunun için Hak, kullarım irşat etmiş ve onlara, kendilerini sı-rât-ı müstakime ulaştırmasını Hak’tan talep etmelerini bildir­miştir. Sırât-ı müstakim, gazâb sıkıntısından ve dalâlet mihne­tinden arınmış nimetin verildiği kimselerin yoludur.

Şu halde bu kimselerin makamlarının lisanı şöyle der: “Ey Rabbımız! Senin şâmil ve umûmî olan ilk rahmânlığm bizlerin yaratılışını gerektirmiştir. İlk rahîmliğin ise, bu vücûdî özellikle­ri bize tahsis etmiştir. -Onlar, bununla Besmele’de bulunan “er-Rahmân ve er-Rahîm” isimlerini kast etmektedirler.- Bu özellik­ler, bizim her birimize mahsustur; bunların hepsi, senin Zâtına mahsus nimetin ve ihsanından kaynaklanan rahmetinden gelir.”

“İkinci rahmânhğın ise -ki bu rahmeti, kereminden dolayı kendine vâcib kılmışsmdır-, el-Hâdî isminin hükmünün umu­mîliği cihetinden biz müminler topluluğunu kuşatmıştır. Nite­kim buna şöyle işaret etmektesin: “Rabbımz, kendi nefsi üzeri­ne rahmeti yazmıştır.” (Enam, 54)

Eğer, imân, emrine boyun eğmek, hükmüne teslim olmak, tevhidini ikrar etmek nimetiyle bizleri kuşatırsan, her birimiz se­ni zikretmek, sana övgüde bulunmak, seni tazim etmek, sana te­vekkül etmek ve senin rabhğmı kabul ettikten sonra sadece sana ibâdet etmeye yöneliriz; ayrıca, acizlik özelliğini ve varlık nok­sanlığını izhâr etmek suretiyle senden yardım talep ederiz.”

“Sonra, ikinci rahîmliğini el-Hâdî isminin özel bir hükmüy­le bize tahsis ettin; bu, hidâyet ve sülük tarzlarının en şerefli olanlarını, en doğru, mutedil ve salim yol üzere talep etmeyi ge­rektirmektedir. Biz de, sevdiğin kâmil kullarına bahş ettiğin ni­metlerle nasiplenmeyi ve onları elde etmeyi istilzam ettiği için bunu senden talep ettik. Bu nimeti, kendileriyle birlikte yolların en düzgünü ve doğrusu, en yakın ve salim olanı üzerinde yürü­düğünde kâmil kullarına bahş etmiştin. Böylece onlar, yürürken kullandıkları asalarını, sende fânî olmaları hasebiyle atmışlar, seni bilip, müşahede ettikten sonra ihsanının bolluğunu, nimet­lerinin en şereflisini, karışım kusurundan ve tükenme telaşından halis saf ikramlarını elde etmişlerdir. Karışım/meze kusuru ve tükenme telaşı, fesat ehline verilmiş nimetlerin özelliğidir. On­lar, zahir olarak kendilerine gazap edilenler, bâtın olarak ise doğru yoldan sapanlardır.”

“Ey Rabbimiz! Bizim duamızı kabul eyle, resullerine vaat et­tiğin şeyleri bizlere de bahş eyle! Kıyamet gününde bizleri mah­zun eyleme! Kuşkusuz ki sen, vaadinden caymazsm.”[218]

Hidâyet Hakkında Had ve Matla’ Diliyle Tamamlayıcı Açıklama

Bilinmelidir ki: Temyiz/ayrım ilme, tevhit/birleştirme ise vücûda aittir. Bu demek değildir ki, ilim, temeyyüz etme­miş olduğu halde malûma/bilinen şey temyiz özelliği ka­zandırır; bilakis bunun anlamı, malûmun idrâklerden gizli olan temeyyüzünü ortaya çıkartır demektir. Çünkü ilim nurdur, nu­run özelliği ise, “keşf/ortaya çıkartmak”tır.

Binaenaleyh nûr, gerçekte sabit olan ayrılıkları ortaya çıkartır. Varlığın/vücûd tevhidi, burada, ezelde “Muvahhad/Hak”m ilminde temeyyüz eden hakikatlerin üzerine yayılmasından ibarettir; böylece Vücûd, o hakikatlerin çokluğunu birleştirir: çünkü vücûd, hepsinin arasındaki müşterek ölçüdür ve bundan dolayı da bu hakikatlerden her birisine, kendi basit ve bir olan zâtıyla münasiptir.

Bu anlaşılınca, bilinmelidir ki: Hidâyet, ilmin hükümlerinden birisidir. Çünkü hidâyetin özelliği, sadece düzgünü eğriden, doğruyu yanlıştan, zararlıyı faydalıdan, bir menfaat temini veya zararı ortadan kaldırmak için istenilen iki şeyden veya iki vesi­leden öncelikli ve acil olanı ayırt etmekten ibarettir. Bu vesileler­den birisi, belirlenmiş gayeler ve talep esnasında talep sahibinde ortaya çıkmış veya kendisin görmediği ve kaçırmış olduğu amaçlara nispetle tercih edilir.

Hidâyete mensup işaret edilen bu belirleme, daha önce de açıklandığı üzere, bir çeşit temyizdir. Şu halde “Sirât-ı müsta-kîm’e bizi ulaştır” ifadesiyle birlikte zikredilen nimet ve bunun ardından “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna” ifâdesine tabi olan tarif, itidal ve isabet nimeti ve bunların neticesidir.

Nitekim daha önce bunu açıklamıştık ve Allah nasip ederse daha sonra bu açıklamalarımızı tamamlayacağız.

İsabet, ilmin ürünü olduğu gibi, farklı tarzlarına göre hata da cehaletin ürünüdür; şu halde burada asıl olan ilimdir. Fakat, herhangi bir şeye izafe kaydından mutlak ve mücerret hüviyeti açısmdan ilim hakkında hiçbir hüküm verilemez. İlmin, genel anlamda izafesi yönünden ise, bir takım hükümler ilme eklenir. Bu hükümler, iki hükümde sınırlıdır.

Bunlardan birisi, ilmin Hakka izafesi yönünden kendisi için sabit olan hükümlerdir. Hakka izafe edilmesi açısından ilmin, kıdem, ihata vb. gibi çeşitli vasıfları vardır.

İkincisi ise, ilmin mümkün varlıklara izafesi yönünden ken­disi için sabit olan hükümlerdir.

Buna göre Hakkın ilmi cihetinden mümkünlere mahsus kül-lî nimet, Hakkın kulunun lehine olan şeyleri mutlak anlamda tercih etmesidir. Hak, kulun kendisiyle bezendiği bütün hâller­de veya yerleştiği veya uğradığı bütün makamlarda veya nefsi­nin kendisiyle zuhur ettiği her neş’et veya bu neş’etin taayyün ettiği her mertebe/mevtin, onunla sınırlanması açısından kendi­sini kuşatan ve dairesi içine girmiş olduğu her zaman ve mekân­da yerleşen bir varlık olması hasebiyle yerleştiği her mekânda kulu için en hayırlı olanı seçmiştir.

Bütün bunların ilki ve başlangıcı, ilâhî irâdenin mevcudun Hakkın ilminde ezelde sabit olan seçümişliğini/tahsis” izhârı­na taalluk etmesinden kaynaklanmaktadır. Bunun ardından ise, ilâhî kudret hükmünün, kendisini vücûdî tabakalarda ibraz et­mek için ona bitişmesi, ilâhî ve kevnî mertebelerde onu yürüt-mesidir. Onun, uğradığı her alem ve mertebede bir sureti vardır. Bu suret, bu alem ve mertebe açısından kendisine münasiptir. Ayrıca, uğramış olduğu bu alem ve mertebelere göre kendisine

özgü bir hâli, bunlardan aldığı ve nimetler arasında sayılan bir emaneti vardır.

Mevcudun zâtı ve esınaî nimetlerden olan payı ise, onların is­tidatlarına göre değişir. Ayrıca bu pay, kendisinin güzel yaratı­lış, tesviye, tadilden olan payı ve de suretinin şekillendirilmesi esnasında hiç bir sebebe bağlı olmayan zâtı muhabbet dolayısıy­la kendisine gösterilen ihtimama göre değişir.

Şu halde, Hakkın tesviye ve tadilini doğrudan yapıp, iki mu­kaddes elini onun için bir araya getirdiği, sonra da nefesi ile ona kendi ruhundan üflediği -ki bu üfleme, onun bütün isimleri bil­mesini, bütün meleklerin kendisine secde etmesini ve kainatta kendisi adına niyabet mertebesine onu yerleştirmesini gerektir­miştir- kimse ile, sadece bir eli veya dilediği bir şey vasıtası ile yarattığı kimse arasında ne kadar da fark vardır!

Hakkın bir eliyle veya herhangi bir vasıtayla yarattığı varlık, kendisine naib olarak seçilen varlığın kabul ettiği tesviye ve ta­dil/düzgün yaratma hükümlerini kabul etmemiştir. Bu varlığa ruh üfleyen melek, Hakkın izniyle üfler. Nitekim bu konu şeri­atta Peygamber efendimiz tarafından şöylece belirtilmiştir: “Herhangi birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk gün ‘nutfe’ olarak gerçekleşir. Sonra kırk gün ‘alaka’, sonra kırk gün ‘mudga’ olarak bulunur. Sonra ona melek gönderilir ve kendisine ruh üflemesi emr edilir. Melek, ona ruh üfler ve der ki: ‘Ya Rabbi! Bu erkek mi olacak, dişi mi? Şaki mi olacak, sa-id mi? Rızkı ne kadardır? Eceli ne kadardır? Ameli nedir?’ Bu­nun üzerine Hak yazdırır, melek de yazar.”

Bu durumdaki varlık ile şu âyette belirtilen varlık arasında ne kadar da fark vardır! “Onu tesviye ettiğimde ve kendisine ru­humdan üflediğimde ona secdeye kapanınız.” (Hicr, 29) Bun­ların arasında ne büyük fark vardır!

Burada Hak, herhangi bir ihtimali ortadan kaldıran tekil bi­rinci şahıs zamiriyle ruh üfleme işini bizzat kendisine izafe et­miştir. Bu nedenle, kendisine secde etmeyi kabul etmeyen kibir­li cezalandırılmış, Hak onu lanetlemiş ve hüsrana uğratmıştır. Ona şöyle demiştir: “İki elim ile yarattığıma seni secde etmek­ten ne men etmiştir?” (Sad, 75).

Hz. Peygamber, pek çok ifadesiyle bu durumu tekit etmiştir. Bunlardan birisi şudur: “Allah Adem’i kendi sureti üzerine ya­ratmıştır.” Başka bir rivayette ise, “Allah Adem’i Rahmân’m su­reti üzerine yaratmıştır” buyurmaktadır. Zayıf akıl sahiplerinin ve şeriatın ve hakikatin sırlarını bilmeyen kimselerin meyledeceği ihtimalleri ortadan kaldıran sahih bir hadiste ise Hz. Peygamber, bir savaş esnasında sahabelerine şöyle tavsiyede bulunmuştur: “Kurbanı keserken, kesim işini güzelce yapın. Birisini öldürdü­ğünüzde, güzelce öldürünüz. İnsanın yüzüne vurmaktan sakını­nız, çünkü Allah, Adem’i kendi sureti üzerine yaratmıştır.”[219]

Bir ve İki El İle Yaratma

Hz. Peygamber, bu anlamdaki bir hadisinde şöyle buyur­muştur: “Allah hilafeti için birisini yaratacağı zaman, iki eli ile alnını mesheder.” Böylece Hz. Peygamber, Hakkın ona kar­şı olan özel ilgisine ve onun özelliğine dikkat çekmiştir. Başka bir sahih hadiste ise şöyle buyurmuştur: “Hakkın doğrudan ya­rattığı şeyler dörttür:” Ardından, bunları açıklayarak şöyle bu­yurmuştur: “Allah, Cennet-i Adn’i kendi eliyle yaratmıştır; Tevrat’ı kendi eliyle yazmış, Tuba ağacını kendi eliyle dik­miştir. Allah, Adem’i ise iki eli ile yaratmıştır.” Başka bir hadiste ise, “İnsan yaratılan en acaib varlıktır” buyurmuştur.[220]

İnsan İtidal Noktasından Nasıl Sapmıştır?

İnsan, ilâhî irâdenin onu —ilâhî ilimde sabit olması nispeti itibarıyla değil,— zâhirlik nispeti açısından ilim mertebesinden çıkartıp, ilâhî kudrete teslim edinceye; bunun ardından, Akl-ı Evvel’den ibaret olan Kalem-i alâ makamında; sonra Nefsî-Lev-hî makamda; sonra cisimlerde hükmünün zuhuru itibarıyla Ta­biat mertebesinde; sonra cihetleri belirleyen Arş’da; sonra Ra­him isminin istiva ettiği kerim “Kürsf’de; sonra yedi semada; sonra unsurlarda; sonra müvelledatta/cemadat-nebatat-hayva-nat tayin edip, “cem” suretinin özelliğiyle istikrara kavuşuncaya kadar bütün yaratılış/istîdâ’ mertebelerinde bulunmaya/müba­şir devam eder. İnsanın “cem” suretinin özelliğiyle istikrara kavuşması, bütün yaratılış mertebelerinin hükümlerinin hakkını ifa ettikten sonra gerçekleşir. Bu mübaşeret, ilmî icap ile zatî muhabbete tabi inayet ve meşiyete tabidir.

Böylelikle, insana ya tam oiarak ihtimam gösterilir veya fazla bir değer verilmez. Nitekim Hz. Peygamber, her iki duruma da dikkat çekmiştir: Hz. Peygamber, Sa’d b. Muaz”m cenazesinde şöyle demiştir: “Rahmân’m Arş’ı Saad b. Muaz’m ölümüyle tit­remiştir.” Başka bir hadisinde ise, ölümün iyi insanları, ardından onlara benzeyenleri ortadan kaldırdığını belirtikten sonra, bir gu­rup hakkında şöyle demiştir: “Ta ki, hurma veya ekin posası gi­bi bir topluluk geride kalır. Allah, onlara değer vermez.”

Ölümünden dolayı Rahmân’m Arş’mın titrediği kimse nerede, Allah’ın kendilerine hiç bir değer vermediği kimseler nerede!

Şu halde, işin sonucunda durum nasılsa, başlangıçta da öyle­dir, hatta sonuç, başlangıcın aynıdır.

Tekrar, konumuza dönüp, açıklama sadedinde olduğumuz meseleyi tamamlamak için şöyle deriz:

İnsan, uğradığı bütün alem ve hazretlerde/mertebe bekler. Bu alemin ve mertebenin mensupları, ona ihtimam gösterir, ken­disine hizmet ve yardımda bulunmaya, öncelikle kendisini iyi karşılamaya, ikinci olarak da onun adını yaymaya/müşayaa bü­yük özen gösterirler. Bu durum, bu alem mensuplarının insanda idrâk ettikleri inayet alâmetine ve hususiyet izine göredir.

İnsan, uğramış olduğu bütün ulvî alemler dolayısıyla, bir en­gele veya manevî sapmaya maruz kalır. Bunun nedeni, bu mer­tebeler sayesinde hükmünün kendisine ulaştığı ruhların ve fe­leklerin bazı kuvvetlerinin diğer özelliklerine baskınlığıdır. Böylece insan, itidal hükmünün gerektirdiği durumdan sapar veya uzaklaşır. Bu itidal, cem özelliğinde, vasatî ve rabbani itidaldir ve Hakkın naibi olarak seçilmiş kimsenin özelliğidir. İnsan, bu şekilde diğer mertebeleri geçer.

İnsan özellikle maden mertebesinden nebatlar mertebesine girmesi olmak üzere, müvelledat/cemadat-nebatat-hayvanat alemine girdiğinde, şayet inayet kendisine eşlik etmezse, Hak iyi yardımı, gözetmesi ve riâyet ve korumasıyla onunla beraber ol­mazsa, onun hakkında korkulur; bu durumda o, pek çok afetle karşı karşıyadır, çünkü insan, nebat alemine girdiğinden sonra korunmaz ve kendisine özen gösterilmez ise, her şeyi içermesin­den kaynaklanan bir takım münâsebetler sayesinde kötü bitkile­re çekilir; bu bitkileri, hayvan bile yemez veya ebeveynden her­hangi birisinin o bitkiyi yemesi mümkün olmaz. Bu kötü bitki fasit olur ve ondan unsurlar alemine çıkar. Başka bir sefer girme­sine yardım edilip, izin verilinceye kadar unsurlar aleminde şaş­kın ve aciz bir halde kalır.

Sonra, yenilebilir ve besleyici bir bitkiye girdikten ve onunla birleştikten sonra, ona unsurlardan şiddetli bir soğuk veya aşırı bir sıcak veya fazlaca rutubet veya fazla ıslaklık gibi herhangi bir afet arız olabilir. Böylece bu afet, onu telef eder ve tekrar bir gi­rişe başlamak için çıkar. İşte böylece, Allah’ın takdir edip, dile­diği kadar defalarca sürebilir.

Sonra insan, Hakkın koruma ve riâyetiyle veya muhtaçlığı­nın gerektirdiği başka bir nimet ile zikrettiğimiz şeylerde selâ­met elde ettiği oranda, herhangi bir bitkinin suretinde kemâle erebiîir. Fakat, bir hayvan onu yer ve anne baba o hayvanı her- . hangi bir engel dolayısıyla yeme imkanı bulamaz; veya bir en-ge], bu bitkiyi alıp yemeye engel olabilir. Bunun nedeni ise, bu bitkinin Allah’ın ilminde o kişinin anne babası olması takdir edi­len kimselerin rızkı olmamasıdır.

Bütün bu zikrettiklerimiz bir araya gelir de, ilâhî ilimde o ki­şinin anne babası olmaları takdir edilen kimseler o bitkiyi yerîer ve bu bitki önce mide suyuna, sonra kana, sonra meniye dönüş-se bile, bazen meniden oluşmasını gerektirecek tarzın dışında ortaya çıkabilir; şu halde o, anne ve babaya ulaştıktan sonra da, koruma, gözetme gibi ilâhî nimetlere muhtaçtır.

İnsan, rahimde taayyün ettiğinde ise, bulunduğu mertebeleri geçmiş, rahimde yerleşmiş, -Cumhur’un şeriat yönünden bildi-ğ1 tarza ve hem de zahir hikmete göre- orada takdir edilmiş olur. “U kez de o, başka bir orumaya, yardıma ve gözetmeye ihtiyaç “uyar ki, bu sayede iyi beslenip rahimden ayrılması, uygun ve münasip bir vakitte gerçekleşebilir. Çünkü, meninin rahme düş­mesi ve de çocuğun anneden ayrılması esnasında zaman ve me­kân hükmünün zahirî ve bâtmî olarak insanın meydana gelişin­de büyük bir katkısı vardır.

Bu bağlamda, meninin rahme düşmesiyle ilgili zaman ve me­kân hükümleri, insanın bâtmî hâllerinin pek çoğuna şahitlik eder; doğum haliyle ilgili zaman ve mekan hükümleri ise, insa­nın zahir hâllerinin büyük çoğunluğuna şahittir. Hakkın katma ve insanın ulaşmak isteyip, kendisiyle kemâle ermek istediği şe­ye dair sülüğe başlangıcının sırrı, zahir ve bâtını birleştiren em­re işarettir.

İşin özü şudur: Zikrettiğimiz bütün bu mertebelerde insan, takdir edilen yaratılışı açısından, özetle değindiğimiz ve akılla­rın kendi başlarına idrâk edemeyecekleri bir takım afetlerle kar-Ş1 karşıyadır. İnsanın takdir edilmiş yaratılışına, Hz. Peygamber “Allah, ruhları cesetlerden* binlerce sene Önce yaratmıştır” ve

Allah, Adem’in sırtını sıvazlamış, böylece onun zürriyetini de tohumlar gibi izhâr etmiştir” hâdisleriyle işaret ettiği gibi, biz de, “Eşyanın suretlerinin, ilâhî Kalem’in yazmasıyla Levh-i mahfuzdaki taayyünleri, onların ruhanî ve cismani taayyünle­rinden Öncedir” ifâdemizle bu yaratılışa işaret etmiştik.

Şu halde, Hakkın gaybmdan haricî/aynî varlık alanına sudur edişinden itibaren seyri ahadiyet özelliğinde olan ve hakîkat ve rûhânîyeti yönünden herhangi bir alemde veya bir mertebe­de/hazret engellenmeyip, üzerinden perde kaldırıldığında geç­eği bütün mertebeleri hatırlayan kimse ile perdelerinin kesifleş-rnesine ve çoğalmasına, bunun yanı sıra sıkıntı ve afetler içinde dolaşmasına neden olan söz konusu mertebelere girişi ve çıkışı engellenen ve tekrarlanan kimseyle karşılaştırılabilir mi? Önceki kişinin kat ettiği mertebeleri hatırlaması bağlamında, “Elest” nüsâkını hatırlayıp hatırlamadığı kendisine sorulduğunda,

Sanki o, şimdi de kıdağımdadır” diye cevap verir, bazıları ise bun­dan daha fazla şeyler söyleyebilir.

Allah, ikinci şahsın durumuna düşmekten bizleri korsun!

Şöyle deriz ki: İnsanın doğumundan, hatta rahimde yerleşti­ği andan Rabbinin bilgisiyle ve müşâhedesiyle tahakkuk edip, rüşt ve ibâdet vesilelerini tam olarak elde edinceye kadar; hatta ilâhî müjdeyle son nefesini/hüsn-i hatime verinceye veya bazı kullara nispetle de Allah’ın dilediği herhangi bir vakte kadar maruz kaldığı sıkıntı ve elemler, akıllı kimselere hiç bir zarar ve­remez. Bu sıkıntı ve elemler, bazı kullar için ise Cennete girince­ye kadar devam eder.

Nitekim şöyle bir ifâde rivayet edilmiştir. “Sırat köprüsünü geçinceye kadar emin olma.!”

Bütün hallerde, makamlarda, zamanlarda, mekanlarda, uğra-nan/istîda’ alemlerde ya da Allah’ın insanın topraktan, balçık­tan, meniden, sonra kandan, sonra et parçasından sonra kemik ve etten yaratılışı süresince zikretmiş olduğu istikrar aşamala­rında Allah’ın insan üzerinde pek çok nimeti vardır; söz konusu mertebeler, dünyevî yaratılışa, sonra berzah alemine, sonra ha­şır, sonra cennet yaratılışına kadar varır. Nitekim, bu nimetlerin zamanlı olanlarını açıklamıştık.

Buna göre, zamanlı nimetler, insanın büründüğü/telebbüs her hal ve yaratılışın levazımı olan şeylerdir. İnsan, sonra bu hal ve yaratılıştan/neş’et uğradığı alemlerde, mertebelerde ve aşa­malarda soyutlanır.

Zamanlı olmayan sürekli nimetler arasında şunları zikredebi­liriz: Koruma nimeti, inayet nimeti, riâyet nimeti, zatî amelleri kabul nimeti; zâtı müşahedenin gereği olan sahîh marifet nime­ti; hoşnutluk ve kabul nimeti; değiştirme, telafi ve inşa nimeti; tecellîyle hallenmek nimeti; her anda halk-ı cedidi/yeniden ya­ratma göstermek nimeti; bütün bunlarda ve başka şeylere güzel­ce eşlik etme nimeti; insanın zâtında, özelliklerinde ve levazımında ve de ehli kılındığı kemâl mertebesine ulaşmak için muhtaç olduğu şeyde yardım nimeti; teyfik ve hidâyet nimeti -ki bunlar, dosta yakın, düşmanın haliyle çelişir-; afiyet nimeti ve bütün işlerde uygun sebepleri hazırlama nimeti.

En ulvî ve en şerefli nimet, ardında hiç bir perdenin bulun­madığı Hakkın zâtını müşahede etmek nimetidir; bu müşahe­deyle birlikte Hakka dair tam marifet ve en yetkin tarzda bir “huzur” bulunmalıdır ki, bununla Hak dünyada, âhirette ve berzahta kâmil kullarından razı olduğu gibi, onlar da Haktan ra­zı olmuşlardır.

Buna göre, “Nimet verdiklerinin yoluna” âyetinin belirttiğimiz hususu anlayan kimseye göre anlamı, işaret ettiğimiz husustur.

İlâhî nimetlere mazhâr olan ilk varlık, Kalem-i a’la’dır. Ka-lem-i alâ, tedvin ve tasvir aleminin ilkidir. Gerçi “muheyye-mûn”, mertebe açısından daha üstündürler, fakat onların kendi­leri hakkında herhangi bir şuurları olmadığı bir yana, nimet ve lezzete dair şuurları yoktur.

Varlıkların bu nimete son mazhâr olanı, İsa b. Meryem’dir. Çünkü Hz. İsa, kendisinden sonra kıyamete kadar “halife tu İlah” gelmeyecek kimsedir. Hz. İsa’nın ve kendisi ile olan müminlerin yeryüzünden göçmesinden sonra ne bir veli, ne de bir kâmil mü­min yeryüzünde kalmaz. Nitekim, Hz. Peygamber şunu haber vermiştir: “Kıyamet yeryüzünde ‘Allah, Allah’ diyen bir mü­min bulundukça kopmaz. Kıyamet, ancak kötü insanlar üzeri­ne kopar.”

Burada açıkladığımız meseleyi anlayan kimsenin ”Nimet ver­diklerinin yoluna” âyetini okurken, Kalem-i alâ, Hz. İsa ve bun­ların arasında bulunup, saydığımız ve özetle işaret ve ima ettiği­miz ilâhî nimetlere nail olan kimseleri aklına getirmesi gerekir. Bu durumda o, ilâhî nimetlerden hiçbirisini kaçırmaz. Çünkü ilâhî nimetlerin mensupları, zikredilen kısımlarda ve bunların arasın­da bulunan kimselerle sınırlıdır. Bu kişi, özellikle de, peygambe­rinin diliyle Allah’ın “İşte bunlar kulum içindir, kuluma dilediği verilecektir” ifâdesini aklında tutup, tam imânıyla Rabbım tasdik ederse bu durumda Hak, ona özel keremiyle ve daha önce de be­lirtildiği gibi kulun kendisine dair inancına göre muamele eder; kul, Rabbının kendisinden verdiği haberde, duaya icabet edeceği­ne dair vaadinde, kulunun kendisine dair zannı üzerinde olduğu hususunda Rabbım tasdik eder. Binaenaleyh Hak, sözü ve vaadi doğru olan, cömert ve ihsan sahibidir.[221]

Gazabın Mertebeleri

Bilinmelidir ki: Nimet ve azap, rızâ ve gazabın neticesidir; bunlardan her birisinin üç mertebesi vardır. Daha Önce de, belirttiğimiz gibi, bütün sıfatlar da bu şekildedir.

Gazabın ilk derecesi, mahrumiyeti ve ilmî yardımın kesilmesi­ni gerektirir; ilmî yardımın kesilmesi, cehaletin, arzunun, nefsin, şeytanın ve de insana egemen olan kötü huy ve hâllerin tasallutu­na neden olur. Fakat bütün bunlar, Allah katında belirli bir vakit ile sınırlıdırlar, dünyada ise hayâtı sait olarak sona eren kimsele­rin son nefesinden önceki nefesine kadar sürer. Nitekim bu du­rum, şeriat ve tahkik yönünden sabittir; ister bu zikrettiğimiz şey­lerin saltanatı bâtını olsun, isterse de zahirî olsun, durum aynıdır.

İkinci mertebe ise, zikredilen hükmün burada bâtını, âhirette ise bir müddet zahirî olarak sirayet etmesini gerektirir; ya da bu hüküm, cehenneme girme ve şefaat kapısının açılma vaktine ka­dar uzanır. Söz konusu hüküm, şefaatçilerin şefaatlerinin hük­münün bitip, Erhamu’r-rahîmîn’in/Merhametlilerin en merha­metlisi hükmünün zuhur etmesiyle sona erer.

Bu mertebede başka bir hâl daha vardır ki, b hal, gazabın za­hirinin burada sadece zahirde sirayet etmesini gerektirir; pey­gamber ve ehlullah’a sıkıntıların gönderilmesinin kaynağı, bu çeşit gazaptır. Bu durum, bu yaratılışın hükmünün sona erme­siyle nihayete erer. Nitekim Hz. Peygamber, ölüm yatağında Hz. Fatma’ya şöyle demiştir: “Artık bugünden sonra babana hiçbir sıkıntı yoktur.” Bu hükümde rahmet, gizlidir ve öncesinde bu rahmetin zahiri azaptır.

Bu çeşit azap, temizlenmeye ve ancak -esaslarına dikkat çe­kilen- bu sıkıntılar sayesinde ulaşılabileceği takdir edilmiş ni­metlere yükselmeye neden olur.

Bunun üzerinde ise, çok önemli ve değerli bir sır vardır ki, bu sırrı zevk yoluyla bilen kimse tanımıyorum; Allah’ın izni ile, bu sırrı belirteceğim:

Şöyle ki: Ehlullahtan olan nebiler, velilerin kâmilleri ve bazı kemâl Özelliklerinde onlara ortak olan kimseler, diğer insanlar­dan öncelikle dairenin genişliği, ruhun cevherliğinin temizli­ği/safa ve istiap ile -ki istiap, kuşatıcıhğın bir gereğidir- ayrılır­lar. Nitekim, ahadiyet-i cem mertebesinin sırrı ve bunun insana tahsis edilmesi meselesinde buna işaret etmiştim; ki insan, iki mertebenin berzahı ve aynasıdır.

Hakkın mertebesi/hazret, bütün isim ve sıfatları kapsar, hat­ta o, bütün nisbet ve izafetlerin kaynağıdır. Gazâb da, ana sıfat­lardan birisidir. Sıfatlar arasında gerçekleşen ilk değerli komşu­luk, gazâb ve rahmet arasında gerçekleşmiştir. Binaenaleyh, bü­tün olarak Hakkın mertebesinin suretiyle zuhur edip, zâtı o mertebe için kâmil bir ayna hâline gelen kimsede, bu mertebe­nin ve imkân mertebesinin içermiş olduğu her şeyin tam olarak zuhur etmesi gerekir. Bu mertebenin içerdiği şeylerin en önem­lilerinden birisi de, zikrettiğimiz şey, yani gazap sıfatıdır.

Binaenaleyh vakıa, malûm olduğu tarzda gerçekleşmiştir. Eğer rahmet gazabı geçmemiş olsaydı, durum daha şiddetli olurdu. Buna göre, söz konusu kâmillerin rahmet, nimet, aza­met ve celâlden olan nasipleri, diğer insanlardan kıyaslanama­yacak derecede fazla olduğu gibi, diğer sıfatlarda da durum böyledir; fakat bu ikinci kısım, sadece dünya hayâtında geçerli­dir. Çünkü bu alem, noksanlık ve elemleri vb. gerektiren “im­kân” mertebesinin hükümleriyle zuhur ermiştir.

Kemâl mertebesine ulaştıktan sonra bu alemden intikal esna­sında rahmetin gazaba baskınlığı, ondan önce gelişi ve de kuşa­tıcı ve birleştirici bu alem vasıtasıyla kazanılan kemâlin neticesi ortaya çıkar. Bu kâmillerden aşağı mertebelerde bulunan insan­ların hükmü ise, kâmillerin mertebelerine yakınlıkları ve uzak­lıklarına göre değişir.

Hz. Peygamber, buna dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur: “Biz nebiler topluluğu dünyada insanların en çok belaya uğ-rayanlarıyızdir.” Bu hadiste, sonra nebilere benzeyenler, sonra onlara benzeyenler ifâdesi de yer almaktadır.

Başka bir rivayet zinciriyle gelen hadiste ise, dünyada bela açısından insanların en şiddetlisi nebiler, sonra veliler, sonra sa-lihler, sonra onlara benzeyenlerdir buyrulmaktadır.

Nimet ve saadet tarafında da durum bu şekildedir. “Alemle­re rahmet” diye gönderilen kimse, gazabın hükümranlığından dolayı azabın umumîliğini gerektiren şiddetli vakitlerde kendi­sini halkın zayıfları için feda etmiştir. Ayrıca, Hz. Peygamber, Küsûf namazında iken Cehennemi gördüğünde bu sırra bu zev­kin mensubu kimselerin dikkatini çekmiştir.

Hz. Peygamber, Cehennemi gördüğünde, elbisesi ve eliyle yü­zünü Cehennem ateşinden korumaya çalışmış, bulunduğu me­kandan geriye gelmiş ve yakarışla şöyle demiştir: “Allah’ım! Ben onların içinde iken, onlara azap etmeyeceğini vaat etmemiş miydin? Etmemiş miydin? Etmemiş miydin?” Hz. Peygamber, Cehennem kendisinden perdeleninceye kadar bu niyâzma de­vam etmiştir; bu ifadesiyle de, “Allah, sen onların içinde iken, onlara azap etmeyecektir; onlar tövbe ettikleri sürece, Allah on­lara azap etmeyecektir” (Enfal, 33) âyetini kast etmiştir.

Gazabın üçüncü mertebesi ise, özel bir guruba nispetle, teyit ve hükmünün kıyamet günü kemâle ulaşmasını gerektirir. Nite­kim, Hz. Peygamberin bize şu ifadesiyle aktardığı kadarıyla, peygamberler bundan söz etmişlerdir: “Allah bugün daha Ön­ce hiç kızmadığı şekilde gazâb etmiştir ve bundan sonra da bu şekilde gazâb etmeyecektir.”

Ben de, bu gazabın kemâlini bir müjdeyi gerektirecek şekilde müşahede ettim; insanlar bu müjdeyi bilselerdi, hiç kimse Al­lah’ın rahmetinden ümit kesmezdi.

Şayet, insanların peygamberlere müracaat edip, ardından bü­tün peygamberlerin Hz. Peygambere başvurmasının sırrını; Hz. Peygamber’in şefaat kapısını açmasının sırrını; Rabbimizin geli­şinin sırrını; “el-Cebbar, ayağını Cehennem’in üzerine koyar ve onun unsurları birbirlerine sığınıp, ‘yeter, yeter’ derler’ ” ifâde­sinin sırrını; dört secdenin sırrını; her defada ateşten neyin çıktı­ğını; bu geliş ve gidişin mâhiyetini; Hz. Peygamber’in Cehen-nem’de kalan son kişiyi de şefaatiyle çıkartması için kendisine geldiğinde Cehennem’in bekçisi Mâlik’in ona “Ey Muhammedi Rabbmm gazabına hiç bir şey bırakmadın” deyişi; Allah Teala’nm “Melekler şefaat etmiştir, peygamberler şefaat etmişler­dir, müminler de şefaat etmişlerdir, geride sadece Erhamü’r-ra-himîn/merhametlilerin en merhametlisi kalmıştır” deyişinin sır­rını; Allah Teala’nm Hz. Peygamber’in “Allah’tan başka ilah yoktur” diyen kimselere şefaat ettiği vakit “Bu sana ait değildir” -ki bu, yukarıda aktarılan “Melekler şefaat etmiştir…” hadisin­de zikredilmiştir- demesinin sırrını vb. kısaca zikredilip, remizle işaret edilen sırlan açıklamak ve İfşa etmek caiz olsaydı, hiç kuş­kusuz, akılları ve lübleri hayrete düşüren gerçekler ortaya çıkar­dı; fakat mesele, halin mütercimi bir insanın söylediği gibidir:

Bilinen her şeyin açıklanması doğru değildir

İstediğin her ceylan pınarından da susuzluğunu gideremezsin

Bilinmelidir ki: İlâhî gazabın hükmü, sol tutuşun/kabza[222] mertebesinin kemâle ermesidir, çünkü Hakkın her iki mukad­des eli de mübarek sağ el olsa bile, bunlardan her birisinin diğe­rinden farklı bir hükmü vardır. Buna göre, “yeryüzü bütünü ile kıyamet gününde onun kabzasıdır ve gökler de sağ eliyle dürülmüştür.” (Zümer, 67).

Genel anlamda saitlerin mensup olduğu birinci el, belirtildi­ği gibi, rahmet ve müjdenin sahibidir; diğer el ise, kahır, gazâb ve bunların levazımının sahibidir. Bu iki elden her birisinin bir saltanatı ve yetkisi vardır ki, bunun hükmü, imkân ölçüsünde kulluğun şartlarını yerine getirip, rubûbiyetin haklarını ifa eden saitlerde; işaret ettiğimiz itidal yollarından sapan, azgın ve asi şakilerde ortaya çıkar. Bu şakiler, ulûhiyetin haklarında ifrata kaçmışlar ve sahip olmadıkları şeyleri kendi vehimlerine göre nefislerine izafe etmişlerdir.

Onların bu hükümlerden nihai payları, gerçek insân-ı kâmil’in suretine benzeyen beşeri suretin zahirinin tavassutu vasıtasıyla kendilerine ulaşan şeydir; ayrıca bu pay, birleş tiricilik nispetinin şefaati ve de bu dünyada hükmü zuhur eden rahmetin umûmîli-ğiyle gerçekleşen müşterek miktara göre kendilerine ulaşır. Nite­kim, daha önce bunların sırlarını açıklamıştık, onları hatırlayınız!

Binaenaleyh, bu şakiler, işin mâhiyetini bilemeyince aklan­mışlar, iddiada bulunmuşlar, cüret göstermişler, şirk koşmuşlar ve gerçek anlamda ulûhiyeti, ulûhiyet hükümlerinin kısmen gö­züktüğü somut bir surete izafe etme hatasını işlemişlerdir. Hiç kuşkusuz ki onlar, bu eylemleriyle ilâhî gazabın hükümlerinin kendilerine ulaşmasına ve onun oklarının hedefi haline gelmele­rine zemin hazırlamışlardır. Bu nedenle Hak, el-Hakem ve el-Adl isimleri açısından, ulûhiyetinin hakkını onlardan talep edip, ulûhiyetin haklarıyla onların arasında hakemlik yapar; neticede de, ulûhiyetin haklarını ihlal eden, onun sırrını bilemeyip, kad­rini takdir edemeyene insanlara ulûhiyeti adına gazap eder.

Eğer ilâhî rahmet gazabı geçmemiş ve zâtî-imtinanî rahmet ile gazaba baskın gelmemiş olsaydı, zikredilen durumdaki kişi­nin cezası geciktirilmezdi; söz konusu zâtî-imtinânî rahmet, iki eli birleştiren yöne mahsustur.

Bununla birlikte, babamız Adem’in Hakka muhalefetinin zımnında olsa bile, ulûhiyet hükümlerine haksızlık/cevr etmek­ten bütünüyle salim olan hiç kimse de yoktur. Çünkü o esnada Adem’den farklı olmadığımız için, o, bizim ile birlikte günah iş­lemiş ve bunun neticesinde pişmanlık duymuştur; aynı şekilde, Rabbinden kelimeler telakki edip, cevherliğinin ve kuşatıcıhğı-nm kemâli sayesinde üstün makamına geri dönmüştür.

Şu halde her insanın Adem’in eyleminden bir payı vardır; herkes bu günahın neticesini -kendisine itina gösterilirse- bu dünyada sıkıntı ve kederlerle, âhirette ise “Sizden her biriniz ona varacaktır” (Meryem, 71) âyetinin hükmüyle görecektir; kendisine itina gösterilmeyen kimsenin durumu ise, daha önce belirttiğimiz gibidir.

Zulüm ve haksızlığın yaygınlığına Hak, şu âyeti ile işaret et­miştir: “Eğer Allah insanları işledikleri amellerle cezalandır-saydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı.” (Kehf, 58)

Fakat, alemin suretlerini ihata eden “Arş’ta istiva eden” er-Rahman ismi yönünden umûmî rahmetin egemen olması, Suretin (Rahman’m) şefaati, fiilin asıl ve fail yönünden birliği, buna engel olmuştur. Böylelikle, el-Hakem ve el-Adl isimlerinin saltanatı, kıyamet gününe tehir edilmiştir; o gün, ortaya çıkartma/keşf, ayıklama/fasıl ve de genel ve açık hüküm verme günüdür. Orada emir, bütünü ile halk/cuhmur için zuhur eder. Bunun için Allah şöyle buyurmuştur: “Din gününün sahibidir/mâlik.”

O gün, cezalandırma günüdür.

Bu günün sırrı şudur: el-Hakem ve el-Adl isimlerinin saltana­tı, dünya aleminde zuhur etmiş olsaydı, bu durumda hiç kimse bir başkasına haksızlık yapamaz ve buna yeltenemez, Allah’a ve kullara iftira edemezdi ve insanlar hiç kuşkusuz, tek bir ümmet olurlardı. Bu durumda ise, iki kabzanın/tutuş mertebesi kemâle ermemiş, gazâb-rahmet, isim ve sıfatlar ve onların lâzımları ara­sındaki komşuluk ortaya çıkmamış olurdu; böylelikle ne hoş görü, ne af, ne sabır ve ne de günahın iyilikle değiştirilmesi söz konusu olurdu.

Bu durumda “Şunlara ve şunlara Rabbmın ikramından mühlet veririz, senin Rabbmın ikramı engellenmiş değildir” (İsra, 20) âyeti ne olacaktı? Binaenaleyh umumi rahmet, her şeyi kuşatan ikramı gerektirir ki, hiç şüphesiz vakıa da böyle gerçek­leşmiştir. Böylelikle hüküm/kelime tahakkuk etmiş, cezalandır­ma helâl olmuş ve gazabın hükmü zuhur etmişs sonra da rahmet gazaba galip gelmiştir.

Bilinmelidir ki: Kâmiller üzerine zuhur eden gazabın hükmü, bu kabildendir. Bu gazap, ulûhiyet hakkını ifadaki kusur ve onu belirli bir surete sınırlamak sebebiyle gerçekleşir; ulûhiyeti belirli bir surete tahsis etmek ise, onun ihata ve genişliğiyle çelişir. Buna göre sözü edilen kâmiller, ulûhiyetin adil ve dengeli bazı tezahür­lerini, onun itidalini ve kemâllerinin sırlarını kötü bir şekilde ka­bul etmek nedeniyle meydana gelen sapmış ve bozulmuş tezahür­lerine karşı savunurlar; yoksa onlar, kul olmaları itibarıyla kendi­leri adına kızmazlar. Nitekim, Hz. Peygamber Efendimiz’d en ge­len bir rivayete göre, o hiç bir zaman kendisi için kızmazdı; Allah için kızdığında ise, hiçbir şey öfkesini dindiremezdi.

Gerçekte, sözü edilen kâmillerin mutlak anlamda öfkelenme­lerinin nedeni, daha önce de belirttiğimiz gibi, Hakkın ve isim ve sıfatlarının tecellîgâhları olmaları nedeniyle O’nun gazabının kendilerinde ortaya çıkmış olmasıdır; yoksa onlar, sıradan in­sanlar gibi öfkelenmezler. Nitekim Şeriat da, Ylz. Ebu Bekir’in, Suheyb, Bilal, Selman ve diğer dokuz sahabenin yanlarına uğradığında Ebu Süfyan’a tep­ki göstermeleri kıssasında bu olguya şahitlik etmiştir.

Sözü geçen sahabeler, Ebu Süfyan’a şöyle demişlerdir:

-Artık Allah’ın kılıçlan düşmanlarının boyunlarından geri alınmaz.

Bunun üzerine Ebu Bekir, onlara şöyle çıkışın iş tır:

-Siz bunu Kureyş’in-büyüğü ve önderi için söylüyorsunuz.

Bu haber, Hz. Peygamber’e ulaştığı vakit şöyle buyurmuştur:

-“Muhtemelen onları kızdırdın ey Ebu Bekir! Eğer onları kız-dırdıysan, Rabbmı kızdırmış oldun.”

Ebu Bekir onlara dönüp, şöyle demiştir:

-“Ey kardeşlerim! Benim için mağfiret dileyiniz.” Onlar da:

-Allah seni bağışlasın, kardeşimiz” diye karşılık vermişlerdir. Ebu Bekir:

-Ben sizi kızdırdım mı? dediğinde: -Hayır! Kızdırmadın” diye karşılık vermişlerdir. Burada, Hak kızdığında kızan, razı olduğunda razı olan kim­selerden söz etmekteyiz; hatta onların gazap ve rızâları, Hakkın gazap ve rızâsının ta kendisidir.

Sıradan insanların gazabı ise, tabiî bir olaydan ve kızan kişi­nin amaç ve mizacına aykırı bir fiilden ortaya çıkan bir haldir. Aynı şekilde, Ehlullah’m diğer ilâhî sıfatlar ile ilişkisi de, sıradan insanların/cumhur bu sıfatlarla ilişkisi gibi değildir; bu sıfatla­rın onlara nisbet edilmeleri de, sıradan insanlara nisbet edilme­lerine benzemez.

Hakka, kâmillere ve onlardan aşağı derecede bulunan insan-lara nispet edilmeleri itibarıyla rahmet ve gazâb sıfatları arasın-da ince farklar vardır; bu farkları, fiilin ve failin birliğinin sırrını, rahmetin öne geç meşini n/sebka t sırrını ve sebebini, ayrıca geçi­len ve mağlup olan gazâbm mâhiyetini bilen kimse anlayabilir.

Bu farkların bazı sırlarına, misâl ve ibare Örtülerinin altında kısmen işaret edeceğim, artık sen de idrâkini keskinleştirip, him­metini birleştirsen -Allah’ın izni ile- maksadı idrâk edersin.

Bilinmelidir ki: Gazabın özü/bâtın, gazaba ve kızılan şe-ye/mağdub-i aleyh taalluk eden bir rahmettir. Gazap ise, gaza­bı ve hükmünü kızdığı şeye yansıtmak suretiyle, nefsinin salta­natının tam olarak ortaya çıkmayışı sebebiyle hissetmiş olduğu darlığı/dayyik feraha çıkartır; gazâbm nimete ulaşması, saltana­tının tam olarak ortaya çıkmasına bağlıdır ve lezzeti de onda gerçekleşir. Söz konusu saltanatın ortaya çıkamayışı ise, ya bir muhalifin/münazi’ varlığı ya da işin/emr güçlüğüdür; bu iş-ten/emr, gazâbm iktidarı için yetkin bir zemin olması ya da sa­yesinde yapılmak istenilen şeye hakkıyla karşılık verecek uygun bir vasıta olması ya da emirlerin onun vasıtasıyla ve kendisinde infazı için uygun bir araç olması beklenir.

Gazâbm, Örneğin, bir takım ölçüleri ve yöntemleri/sünnet vardır; bununla birlikte, kadir olunsa bile, bunların göz ardı edilmeleri mümkün değildir. Çünkü, herhangi bir cüzî amaca ulaşmak veya bizzat amaçlanan işin dışında diğerinden farklı özel bir işi tamamlamak için bu ölçüler ve yöntemler göz ardı edilseydi, bu durum, esaslı ve küllî bir fesada; ya da, bizzat ve­ya dolaylı olarak amaçlanan asıl işin yok olmasına neden olur-

du. Bu durumda, en uygun olanı gözetmek ve en mühimi tercih etmek gerekmiştir. Böylelikle, Varlık ayakta durmuş/kâim ve her mevcudun durumu nizâma kavuşmuştur.

Bu meselenin açıklanması uzun sürer, bu kısa ifâdelerimizde akıl sahipleri için yeterli ve kafi bilgi vardır.

Gazâbm muhâtabı/mağdub-ı aleyh yönünden işin sırrı ise, üç kısma ayrılır: temizleme, koruma/vikaye ve tamamla­ma/tekmil.

Korumaya örnek olarak, kangren olmuş insanın durumunu

verebiliriz. -Allah’tan buna ve her türlü hastalığa karşı afiyet ve sağlık diliyoruz.- Kangren insanın herhangi bir uzvunda ortaya çıkıp, doktor da hastanın babası veya yakın arkadaşı veya bir dostu olsa, bu durumda doktor, hastayı çok sevse dahi, kang­renli uzuv tedavi edilemeyecek bir durumda ise, onu kesmek zorundadır. Böylece doktor, görünürde bir eza vermektedir ve fakat ezaya maruz kalan kişinin çektiği sıkıntıya da ortaktır. Uz­vun istidadı imkân vermediği için, bu esnada tedavi ile uzvu kesmemek bağdaşmaz.

Bu bağlamda şu kutsi hadisi hatırlamalıyız: “Mümin kulu­mun canını kabz ederken tereddüt ettiğim gibi hiç bir şeyde tereddüt etmedim. Mümin kulum Ölümü kerih görür, ben ise onun gelmesini isterim ve bundan da kurtulamaz.”

Baba, maslahatını gözetmek için, oğluna kızar; bununla bir­likte o, kendi iç dünyasında kızgın değildir, sadece gazap özelli­ğiyle gözükmüştür, çocuk da babasının gerçekte kızgın olduğu­nu zannetmiştir, halbuki durum farklıdır. Çocuğun babasının kızgın olduğunu zannetmesinin nedeni, genel anlamda kızgınlı­ğa delâlet eden bir eseri babasında görmüş olmasıdır, halbuki durum, gerçekte/nefsü’1-emr farklıdır. Babanın kızgın görün­mesi, çocuğun idrâkinin eksikliğinden kaynaklanmıştır; başka bir neden ise, çocuğun, herhangi bir öğretme, zorlama, terbiye ve destekleme olmadan tek başına kendi maslahatlarını gözete­cek durumda olmayışıdır.

Şayet çocuk istenilen kemâli tek başına gerçekleştirme gücün­de olsa idi, baba o şekilde gözükmezdi ve çocuk da babası hak­kında öyle bir zanda bulunmazdı; aksine, babası ondan soyutlan-sa bile, gazap özelliğiyle zuhur etmesindeki gayesini anlardı.

Gazabın muhatabı yönünden ikinci gayesi olan temizlemeyi ise, şöyle örneklendirebiliriz: Herhangi bir maslahat için kurşun veya bakır ile karışmış bir altını düşünelim, altının, bunlar olma­dan bulunması mümkün değildir. Nitekim bu durum, bütün madenlerin bulunmasının şart koşulduğu bazı rûhânî tılsımlar­da böyledir; öyle ki, bu madenlerden bir tanesi eksik kalsa, mak­sat gerçekleşmez. Sonra da, bu madenlerin birleşmesinden he­deflenen sürenin sona erdiğini ve gayenin gerçekleştiğini veya bunun hükmünün sona erdiğini ve de altının kendisine karışan diğer cins madenlerden ayrılacağını farz edelim. Bu durumda ateşin güçlü bir ateşe atılması gerekir, böylece ateş diğer maden­lerden ayrışır, kendisine ait kemâli ortaya çıkar, bizatihi altın için talep edilmeyen, altın ile amaçlanan bir gayeden dolayı ta­lep edilmiş ve kendisine bitişmiş unsurlar giderilir.

Buna örnek olarak, aslı su olan ve tekrar aslına dönen gül su­yunu verebiliriz. Fakat gül suyu, kokusu ve tesirli ve istenilen nitelikleri artmış olarak aslına dönmüştür; o, bu özellikleri baş­ka bir cinse bitişmekle elde etmiştir ki, bunlar, daha önce suda bulunmuyorlardı.

Gıdada da durum böyledir. İnsan onu alır ve kendisine katar. Binaenaleyh, tabiat ondan gereken şeyleri süzdüğü vakit, gıda­dan geride kalan posayı atar, çünkü onda herhangi bir fayda yoktur. Allah Teala, şu âyetiyle buna işaret etmiştir: “Ki Allah pisi temizden ayırsın ve pis olanı üst üste koyup, hepsini bir yığın haline getirsin ve topunu cehenneme koysun. İşte bun­lar, hüsran içinde kalanlardır.” (Enfal, 37)

Allah Teala, başka bir bağlamda ise daha geniş ve açık bir şekilde şunu belirtmiştir: “Allah gökten bir su indirir de vadi­ler kendi miktarmca sel oldu; sel de yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir zinet veya eşya yapmak için ateşte üzerini kö­rükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir. İşte Allah hak ile batılı böyle çarpıştırır. Fakat köpük atılır gider. İnsanlara faydası olan ise, yerde kalır. İşte Allah, böyle misâller verir. Rablerİnin emirlerine uyanlara daha gü­zeli vardır. O’na uymayanlar ise, yeryüzünde olanların tama­mı ve bunların bir katı da kendilerinin olsa, hepsini kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar! Hesabın kötüsü onlar içindir; varacakları yer de cehennemdir; o ne kötü yataktır.” (Ra’d, 17-18)

Artık bu âyetleri düşün, bu âyetlerde hem gazap kabzasının ve hem de rızâ ve rahmet kabzasının muhatapları hakkında çok önemli ve yararlı ikâzlar vardır.

Gayesi tamamlamak/tekmil olan gazaba ise, kötülüklerin iyiliklere çevrilmesinden bahsederken şu ifâdede buna işaret edilmiştir: “Daha önce yaptığım hayır karşılığında müslüman oldum.” Ayrıca, iki elin hükmünü birleştirmek, gazapta gizli bu­lunan rahmeti ortaya çıkartmak, kadir olmakla birlikte tatlının zevkini çıkarmadaki kahır, dışarıdan bir zorlayıcı olmadan sab­rın kemâlini izhâr da, bu kapsama girmektedir.

Bu açıklamalarımızı anla ve yücel! Çünkü bu şekilde yükse-lirsen -ki şimdi dönme değil yükselme vaktidir- ilimde, alimde ve malûmda hüküm sahibi olan kader sırrını idrâk edersin.

Bu mertebenin üzerine çıkan kimse ise, fiillerde, isimlerde, sı­fatlarda ve hallerdeki izafetlerin yanlışlıklarını görür.

Bu mertebenin de üzerine çıkan kimse, cemal-ı mutlakı mü­şahede eder; cemal-ı mutlak, hiç bir çirkinin, hatanın, değerlinin, noksanın, sapmanın bulunmadığı güzelliktir.

Bu mertebeyi de aşarsa, görür ki: Cevr ve adalet, zulüm ve hi-lim, yerine getirilmiş haklar, eksiklik, ihmal, ihanet, ciddiyet, ta­zim, gizlemek, açıklama; bütün bunlar, “vechî bulut”[223]un nuru ile tutuşmuşlardır ve ahadiyet vasfmdaki zât hazretinin alanın­da yok olmuşlardır.

Bunun da üzerine çıkarsa, artık susar, hiç bir şey açıklamaz, dilsiz olur, konuşamaz, kör olur, bakamaz, fânî olur, ortaya çı­kamaz.

Şayet iade edilirse, bütün vasıflarla zuhur eder. Bütün harfle­ri ihata eden kapsayıcı manâ olur; hiç bir şey kendisine güç gel­mez, hiç bir bilgi ve inkâr ona yabancı değildir.[224]

Rızânın Mertebeleri

Gazap mertebelerini -Allah’ın ihsanı ile- zikredip, hüküm­lerini dile getirdikten sonra, önceki konuyu tamamlama­ya dönüp, rızânın nimetten faydalanmaya neden olan mertebelerini saymaya başlayacağız. Böylelikle, son sözümüz rızâyla ilgili olacaktır; çünkü rızâ, daha sonra açıklayacağımız gi­bi, saitlerdeki hükmü yönünden ilâhî hallerin sonuncusudur.

Şöyle deriz:

Bütün nimetleri meydana getiren ve onlardan faydalanmaya neden olan rızâ mertebeleri üç kısımdır: Birinci rızânın hükmü, Hakkın yaratıklarının iyiliğini/salah dilemesi yönünden onlar­dan razı olmasıdır; Hakkın onların iyiliğini istemesi, yaratma fi­iliyle onlara yönelmesine/teveccüh ve ilâhî ihsandan olan pay­larına bağlıdır.

İkinci kısım rızâ ise, Hakkın bütün müminlerden razı olması­dır.

Üçüncü kısım ise, müminlerin seçkinlerinden ve de peygam­ber ve velilerden razı olmasıdır.

Bu rızâ, iki kısma ayrılır: birisi, özel/has kısım, ikincisi ise, daha özel/ehas kısım.

Buna göre, özel kısım rızâ, peygamber ve velilere mahsustur. İkincisi ise, Allah’ın şu âyeti ile tespit ettiği rızâdır: “Seçtiği bir elçiden başka; çünkü onun önünden ve ardından gözetleyici dizer.” (Cin, 27) Böylece bu rızânın, bütün peygamber ve elçile­re ait olmayan özel bir rızâ olduğunu anladık, çünkü âyetteki

delâlet, bütün peygamberleri içermemektedir. Bununla birlikte Allah, bütün peygamberlerinden razı olmuştur; çünkü Allah, müminlerden razı olduğunu bize bildirmiştir. Buna göre Al­lah’ın veli kullarından razı olması daha önceliklidir, peygamber­lerden/nebiler ise hiç kuşkusuz razı olmuştur. Peki, resullerden razı olmaması hiç düşünülebilir mi?

Böylece, Allah “men/ism-i mevsul” edatını tahsis ettiği için, karineyle burada sözünü ettiği rızânın özel bir rızâ olduğunu anladık; bu rızâ, hiç kuşkusuz, resullerin sonuncusu (sav.) hak­kında sabit olan rızâdır, çünkü o, âhirette saitlerde hâkim olan son ilâhî sıfattır. Böylelikle, sonuncu peygambere nihai ikramın muhabbet ve kemâl olması daha uygun olmuştur.

Rrzâ’nm Haktan saitler adına gerçekleşen küllî ikramların so­nuncusu olması meselesine gelince: bundaki delil daha önce be­lirtilen açıklamalarda açıkça ortaya çıkmıştır: Kuşkusuz ki Al­lah, cennette kullarına tecellî edip, onlara hitap ettiğinde, ikram­da bulunduğunda, onlara lütuf gösterdiğinde, onları selamla­yıp, nimetlerini saydığında,, şöyle sorar:

-Başka ne istiyorsunuz?

Bunun üzerine saitler, arzulayacak bir vesile bulamayınca, Allah şöyle der:

-Sizin adınıza tek nimetim kalmıştır.

Saitler, hayrete düşer ve bu son nimetin ne olduğunu sorar­lar. Bu soruya cevap olarak Allah, işin sonunda şöyle der:

-“Bu son nimet sizden razı olmamdır. Binaenaleyh size hiç bir zaman kızmayacağım.”

Böylelikle saitler, hiç kimsenin takdir edemeyeceği ölçüde büyük bir lezzet ve rahata kavuşurlar. Bunun neticesinde ise, Al­lah Teala sairlere yönelik nimetlerini “rızâ” ile bitirmiştir; Hakkı görmek bütün nimetlerin ruhu olduğu gibi, aynı şekilde saitle-rin nimetlerinin kemâle ermesi de, söz konusu rızâya bağlıdır.

Bilinmelidir ki: Nimet, dört kısımdır: Hissî nimet, hayalî ni- met, rûhânî nimet, dördüncüsü ise, insana mahsus olan ve bü­tün bunların toplamından ibaret olan kısımdır. Bu nimet, zâti kemâlden dolayı ilâhî neşedir ki, bunun hükmü, zahire, bâtına ve zikredilen diğer şeylere sirayet eder.

Elemlerin mertebeleri de, zikredilen üç kısımdan ibarettir. Bu üç kısım, hissî, rûhânî ve misâli itidalin mukabilinde bulunmak­tadırlar. Dördüncü rızâya mukabil olan şey ise, her çeşit elemi, bıkkınlığı ve üç mertebedeki ve tabii cisimlerde sapmayı/inhiraf meydana getiren gazap sıfatıdır; bu sapma, her mertebede fark­lı şekillerde gerçekleşir.

Genel anlamda nimet mertebelerinin en kâmili, daha önce dikkat çektiğimiz şekilde Hakkı görmektir; bu, görenin halk, gö­rülenin ise Hak olması şeklinde gerçekleşir, bunun yanı sıra gör­meyi temin den de Haktır.[225]Bu leziz görüşün üzerinde hiç bir ni­met tasavvur edilemez.

Bu müşahedelerin dışında ise, ya bunların altında olan mer­tebeler vardır veya fânî kılan ve kendisiyle birlikte lezzet bulun­mayan nimetler vardır. Hz. Peygamber, bir duasında bu duru­ma işaret etmiştir. “Allah’ım! Beni daimi, ebedî ve sermedi ola­rak senin kerim yüzüne bakmanın lezzetiyle nzıklandır.” Bu­rada Hz. Peygamber, “senin kerim yüzüne bakmakla nzıklan­dır” dememiştir.

Üstünlük ve nimet, ilimde bulunur, şu halde ilim olmadan sadece görmek, tatmin etmez.

hakikate bakan nice kişi vardır ki,

Hakikat ona görünür, o da görür, fakat neyi gördüğünü bilemez Bilginlerin şu ifâdesini hatırlamak gerekir: Lezzet ve nimet, mülaim oluşu yönünden mülaimi idrâk etmekten ibarettir. Buna göre, idrâkin bulunmadığı yerde, ne bir nimetten ve ne de nimet­ten faydalanandan söz edilebilir. Çünkü mal, mevki, iştahla yenen yiyecek, nefis manzara ve benzeri nimetler, idrâk sahibine göre bunlardan her birisindeki kemâl hükümlerinin idrâki yönünden nimet sayılırlar ve bunlardan yararlanmak mümkün olur.

Binaenaleyh, lezzet, ondan faydalanmak ve bunun çeşitliliği, bu kemâle yakınlığa ve idrâkin şahinliğine göre değişir. Buna göre, idrâk sahibine münasip hükümleri cihetinden kemâl ne derece güçlü idrâk edilirse, lezzet de o oranda gerçekleşir ve id­râk sahibi açısından bu işe nimet ismi verilebilir. [226]

Kemâl İle tahakkuk edip, kemâlin hükümlerinin bir membaı haline gelen kimse, nimetlerin de kaynağı haline gelir. Ayrıca o kişi, nimetlenenlerin herhangi bir nimetten faydalanmalarının sebebi olur; çünkü o, nimetin kaynağı ve lezzetin kendisidir. Çünkü o, her şeyin aslıdır, böylelikle onun hükmüyle, bizzat kendinde topladığı sıfat ve haller dilediği vakit ve dilediği şey­de zuhur ederler.

Bizzat bu kişi ise, lezzet sahiplerinin lezzetlendikleri her şey­den lezzet alır, bununla birlikte ona, hiç kimsenin ortak olmadı­ğı başka bir lezzet de tahsis edilmiştir. Bu özel lezzet, kendi ke­mâlini ve bu esnadaki haline mülaim oluşu yönünden mertebe­sinin içerdiği şeyleri ortaya çıkartmak isteğiyle /istida nimete’ nail olmasıdır.

Bunu anla, bu, gerçekten de çok zor bir meseledir!

Dünya hayatındaki nimette bu hal sahibinin bir alt mertebesinde,tabii istekleri ve nefsânî arzulan Hakkın kendisine dair arzusuna ve ilmine uygun olan kimseler bulunur; bununla bir­likte o, pek çok vaktinde bunu mülahaza eder.

Burada “pek çok vaktinde” dememin nedeni, bu durumun bütün hallerde sürmesinin imkânsız olmasıdır.

Bunun bir benzeri veya ondan biraz aşağı mertebede ise, irâ­desinin zihninde meydana getirdiği şeyleri his alemine çıkartma gücüne sahip kimseler bulunur; bu güç, onunla zuhur etmede değil, kemâlin gerçekleşmesinde şarttır.

Bu mertebenin bir önceki mertebenin altında kabul edilmesi­nin nedeni, bu gücün sahibinin başka bir takım yönlerden yor­gunluğa maruz kalmasıdır; ki bu yorgunluk, zihindekini harice çıkartma eyleminin ayrılmaz bir şartıdır.

İnsanların dünya hayâtında en fazla elem çekenleri, Hakkın hariçte zuhur etmelerini takdir etmediği şehvani kuruntuların kendisinde çokça bulunduğu kimselerdir; bununla birlikte, ar­zuladığı pek çok şeyde kişinin azmi kırılır ve meşakkatli bir hayât sürer.

Allah, bu durumdan bizleri korusun![227]

Beşerî Rızânın Mertebeleri

Bilinmelidir ki: İnsanın hâlleri alanındaki nimetleri ve bu nimetlerden faydalanmaya neden olması itibarıyla rızâ­nın üç mertebesi vardır, nitekim Hakkın katında da rızâ­nın durumu böyledir.

Buna göre, buradaki rızâ derecelerinin ilki, bâtını yönünden insanın kendi aklından ve de aklının neden olduğu amel ve hâl­lerinden razı olmasıdır. Bu genel bir şeydir, bunun husûsî olanı ise, müminin söylediği şu ifâdedir: “Allah’tan Rab olarak razı­yım, din olarak islâm’dan ve Hz. Muhammed’den de peygam­ber olarak razı oldum.”

Bu birinci kısmın ikinci tarzını ise, kulun zahiri yönden Rab-bmdan razı olması teşkil eder. Kul, Rabbmm kendisi için belirle­diği ve hayâtı boyunca yaşadığı amel ve hallerin suretleri nede­niyle Tazı olmuştur; kul bu hal ve amelleri yaşarken, hiç bir sı­kıntı ve duraksamaya uğramaz; yoksa bunun anlamı, herhangi bir temenni ve arzusu kalmadan tatmin bulur ve susar demek değildir, çünkü bu tarz rızâ, ikinci mertebenin hükümlerinden birisidir Burada, meslek ve sanat erbabı vb. gibi insanların ço­ğunluğunun yaşadığı hali kastediyorum.

Rızânın ikinci mertebesi ise, imân kuvvetine bağlıdır ve Hak­kın mertebesinden töhmeti kaldırmayla ilgilidir. Bu töhmet, dünya hayâtında rızik ve diğer takdir edilmiş olaylar hakkında Hakkın haber verdiği ve vaat ettiği şeylerle ilgilidir; bu olaylar ile insan yüz yüze gelecektir ve bunların açıklanması Kitap ve sünnette çokça tekrarlanmıştır ki, bu ifâdelerin bir Özeti şu âyet­te bulunur: “Yeryüzünde veya nefislerinizde gerçekleşen bir musibet yoktur ki, Biz onu uygulamaya koymadan önce bir Kitap’ta yazılı olmasın. Şüphesiz ki, bu Allah’a göre kolaydır. Şunun için ki: Kaybettiğinize üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiğine de güvenmeyesiniz.” (Hadid, 22-23)

Çünkü: Allah’ın insana bizzat insanın kendisinden daha mer­hametli, onun menfaatlerini daha iyi bilen, onları insan adına daha iyi gözeten olduğunu ve insanın sırlarını, inceliklerini gör­düğünü bilen; Allah’ın kendisine karşı iyi tutumunu ve başkala­rım mahrum ettiği insanın üzerindeki sayısız nimetini gören kimse, Allah’tan ve kendisine karşı muamelesinden razı olur.

Eğer, bu insanın tabiatı karşılaştığı şeylerden rahatsız olsa, bu durum, rızâya zarar vermez; burada dikkate alınacak şey, kutsi nefsidir, çünkü rızâ, tabiatın bir sıfatı değildir.

Bu ikinci mertebenin mensubu olan bir insanın en yetkin hâ­li, nefsinde veya herhangi işteki irâdesini bu hal veya meselede­ki şeriat hükmüne tabi kılmaktır; insan, ister kendi ihtiyarıyla bir hale burunsun ve isterse de buna zorlanmış olsun, içinde bulun­duğu her halde kendisiyle kâim olan bir irâdeye sahiptir. Bu du­rumda o, şeriatın irâde ettiği ve razı olduğu şeyden, kendisi için kendisi ve başkası hakkında da razı olmuştur; çünkü o, şeriatın belirleyip, caiz gördüğünün dışında herhangi bir konuda belirÜ bir gaye ve amaç taşımaksızın, şeriatın bir meseledeki özel ira­desiyle vasıflanmıştır.

İşte bu, rızâ makamının mensuplarının bildiği bir haldir. Çünkü büyük sûfîler arasında rızânın ehli olup, onun hikmetle­rini tadan, sırlarını bilen ve hâlleri ile bezenen kimseler vardır. Bu konuda, genel-meşru ölçüler ve bu özelliğe sahip kimseler arasında bilinen özel kıstaslar itibarıyla delil ve şahitler, pek çoktur, bunları aktarmaya gerek duymuyoruz. Çünkü amacı­mız, açıklamak değil, özetlemek ve değinmektir.

Bu iki mertebeden her birisinin çeşitli dereceleri içerdiği de bilinmelidir. Ayrıca, her derecenin de bir ehli vardır. Her iki merte­be arasında da, pek çok derece bulunur, bunların da erbabı vardır.

Bu kitapta ve başka eserlerimizde bu kabilden zikrettiğimiz her hususta durum aynıdır. Biz, efradını cami sınırlı esasları zik­retmekle yetiniyoruz; bunlardan meydana gelen detaylardan ise, sarf-ı nazar ettik, çünkü özetlemeyi arzuladık.

Eğer idrâklerde kusur bulunmasa idi, ifâde arasında, maksa­dın dışındaki ilaveler mesabesinde olan bu tembihlere gerek duymazdım.

Sonra şöyle deriz: Ubudiyet mertebesinde rızânın en yüksek mertebesi, kulun hiçbir gaye ve belirli bir talep veya ümit taşı­madan Hak ile olmasıdır/musahabe. Ayrıca kişinin Hak ile be­raberliğinin nedeni/illet, onun kemâlini bilmesi veya Hakkın bildirmesi veya onu müşahede etmesi olmamalıdır. Bilakis bu, sadece zâtı bir sohbettir; bunun hiçbir sebebi ortaya çıkmaz.

Bu kişi, alemde veya nefsinde gerçekleşen her şeyi, adeta kendi muradı diye görür ve kabul eder; böylece her şeyden lez­zet alır ve her şeyi kabul, rızâ ve neşe ile karşılar.

Binaenaleyh, bu hale sahip olan kimse, ebedî nimet içindedir; bu kişi, zillete maruz kalmaz, kahır ve gazaba uğramaz ki, bu sa­yede elemler ona ulaşabilsin.

Bu makam zor bir makam olduğu için, bunu tadanlar çok az­dır.

Bunun da, iki sebebi vardır:

Birincisi, bizatihi bu makamın zorluğudur. Çünkü, bütün iş­lerinde Hakka muvafakat edecek kişinin bulunması nadirdir. Böyle bir kişi, Hakkın her yaptığı işten adeta kendisi yapıyor­muş gibi veya bu fiil belirli bir amaç ile kendisi için seçilmişçe” sine veya açıklanması mümkün olmayan başka bir şekilde, mes­rur olmalıdır.

İkinci sebep ise, bu makamı elde etme yolunun bilinmemesı-dir. İnsan, bir tek nefes bile herhangi bir şeye yönelmiş talepten hali değildir ve talep, insanın hakikatinin ayrılmaz bir şartıdır. Bu durumda insan, talebinin konusunu sadece bir yönden belirlen­miş meçhul bir şey yapar. Bu belirli yön, talebinin konusunun Hakkın alemde ve nefsinde veya kendi dışındaki bir şeyde mey­dana getirmek istediği bir şey olmasıdır. Buna göre kişinin gördü­ğü, işittiği veya kendisinde bulduğu veya başkasının ona karşı iş­lediği her şey, bu bilmediği gayenin ta kendisi olur. Vuku, onu belirlenmiş yapmıştır. Böylece kişi, talip olmasının hakikatini ifa etmiş olmaktadır; o, kendisinden veya kendisinde veya başkası­na veya başkasından meydana gelen her şeyden lezzet duyar.

Eğer bu olay, bir değişme gerektirirse -ki bu, Hakkın o kişi­nin değişmesini istemesinden ibarettir-, bu durumda o, gerçek­leşen şeyi talep etmektedir ve değişen de, gerçekleşendir; kişi, gerçekleşen şeyde kahra maruz kalmış veya gazaba uğramış bir halde bulunmaz; aksine o, değişmenin yaratıcısında lezzet aldı­ğı gibi, değişmesinde de lezzet almaktadır.

Bu makama ulaşmada açıkladığımızın dışında başka bir yol yoktur.

Şeyh’ten (r.a) sonra bu makama yaklaşmış sadece bir tek şeyh gördüm. Bu şeyh ile, bir defa Mescid-i Aksa’da, bir defa da başka bir yerde buluştum. Bu şeyh, karşılaştığım şeyhlerin en büyükle­rinden birisiydi ve pek çok akıl sahibinin kabul edemeyeceği ga­rip hakikatleri ondan öğrendim. Onun İle sohbet ettim ve bereke­tinden kendimde ve zevkimde garip sırlar müşahede ettim.[228]

Dalâlette Olanların Yoluna Değil.” (Fatiha, 7)

Bu cümlenin tefsiri hakkında zahir, bâtın ve diğer dillerle pek çok sırra dikkat çeken Önemli nükteler zikrettik. Şim­di de -Allah’ın izni ile- bu sırların hepsini zikredeceğiz. Şöyle deriz:

Bu âyetin zahiriyle ilgili diğer sırlara gelince: Bu cümle,. “Kendilerine gazap ettiklerinin yoluna değil” âyetine atıftır; buna göre buradaki istisna, “la-ğayr/değil” istis­na edatına tabidir. Burada açıklanması zorunlu olan şey, dalâlet ve mensuplarının mertebe ve hükümlerinin tespit edilmesidir. Öncelikle, konuyu idrâklere yakınlaştıracak küllî ve yararlı bir girişi takdim etmekle başlayacağız, sonra, tafsile geçeceğiz:

Bilinmelidir ki: Hakkın kulunu saptırması/idlal, onu yasak­ladığı şeylerden korumaması, emrettiği vazifeleri yerine getir­mesini veya yasakladığı şeylerden geri durmasını temin edecek hususlarda ona yardım etmeyişidir.

Hakkın kendisine izafe edip, pek çok akü sahibinin tenzih ni­yetiyle Hakka izafe edilmesinde hayrete düştükleri saptırma, is­tihza/alay, mekir/tuzak, hile, aldatma gibi şeyler, ferin aslının ismiyle isimlendirilmesi kabilinden olan hususlardır. Çünkü, ör­neğin, kulun aldatması ve alay etmesi, zikredilen şeyi meydana getiren asıl ve öncelikli olandır. “Mekir” ve “istihza” diye isinv-

lendirilip, pek çok kimsenin kemâllerini bilmediği vasıflar, “On­ların vasıflandırmalarım cezalandıracağız” (Enam, 137) âyeti­nin sırrı nedeniyle bu hüküm ile taayyün eder ve ortaya çıkarlar.

Allah, mürşiddir.[229]

Dalâlet Mertebeleri

Sonra bilinmelidir ki: Bundan önce “dalâlef’in “hayret” demek olduğuna ve daha önce dikkat çektiğimiz özellikler gibi onun da üç mertebesi bulunduğuna işaret etmiştik.

Buna göre ilk mertebe, insanların genelinden ibaret olan bi­dayet mensuplarına mahsustur.

İkinci mertebenin hükmü ise, keşif ve perdeli kimselerden olan “ortadakiler”de ortaya çıkar.

Üçüncü mertebenin hükmü ise, muhakkiklerin büyüklerine mahsustur.

İlk-genel hayretin sebebi, insanın bizatihi fakir/muhtaç ve ta­lip olmasıdır; binaenaleyh insan, belirttiğimiz bu zatî muhtaçlı­ğından dolayı aldığı her nefeste talepten geri durmaz. Bu talep, gerçekte/nefsü’1-emr, talep sahibinin gayesinden ibaret olan ke­mâle taalluk etmektedir. Bu talebin, bir takım ferleri vardır ki, bunlar, bizatihi gaye olmayan başka bir takım şeylere taalluk et­mektedirler. Buna örnek olarak, herhangi bir cüzî menfaatin el­de edilmesi veya benzeri bir zararın uzaklaştırılması için vaktin belirlemiş olduğu yemek ve içeceklerle ilgili talebi verebiliriz.

Gayeler, himmetlerle, maksatlarla, çekici ve davet edici münâsebetlerle ve daha önce yeterli Ölçüde zikretmiş olduğu­muz hususlarla ortaya çıkarlar.

Binaenaleyh insan, tercih edeceği bir yön, arzulayacağı bir gaye, bağlanacağı herhangi bir mezhep veya itikat belirmediği sürece, şaşkınlık ve hayret içinde kalakalır; çünkü insan, ne-Şet/yaratılış, hâli ve içinde bulunduğu pek çok durum cihetin­den sınırlıdır. Şu halde o, istinat edeceği, nefsini bağlayacağı Ve ona güveneceği herhangi bir şeye yönelmekten müstağni kalamaz.

İnsanın, ilgilendiği sanat, meslek ve meşguliyetleri ndeki du­rumu da böyledir. Şu halde münâsebet, işitme veya görme yo­luyla aşina olduğu bir takım hükümler vasıtasıyla kendisini çe­kerse, insan, kendisine münasip mertebelere yönelir.

İnsanın kendisinden ortaya çıkan amillere/baisler nispetle de durumu böyledir; çünkü baisler, iç konuşmalarıdır ve bunlarla hitap edilen kimseyi, bu baisin dayandığı asla çağırırlar. İşte bu, Hakkın çeşitli vahiyleri ve de resul ve nebi göndermesi vasıta­sıyla belirlediği şekilde ferlerine ayrılan dinlerin, mezheplerin, yolların ortaya çıkmasının nedenidir; nebi ve resullerin hepsi, gerçek anlamda uyulan kimselerdir.

Şu halde hayret, daha önce hidâyetten söz ederken zikrettiği­miz ve -Allah nasip ederse- tekrar zikredeceğimiz gibi, öncelik­lidir ve hükmü geneldir.

Onu, yani bu birinci hayreti izale eden ilk şey, tercih edilen gayenin ortaya çıkması/taayyün, sonra buna ulaştıracak yolun bilinmesi, sonra eldeki vesilenin bilinmesi, sonra amacın elde edilmesine vasıta olacak şeylerin bilinmesi, sonra engellerin ve bunların nasıl izale edileceğinin bilinmesidir; binaenaleyh bu hususlar belirginleştiğinde, bu ilk hayret ortadan kalkar.

Bunun ardından, zikrettiğimiz bu hususlar insan için belir-ginleşip, talebe giriştikten ve gaye ve doğru olduğunu gördüğü herhangi bir şeyi tercih ettikten sonra insanın hali, iki şıklıdır: ya talep ettiği bu şey, onu dehşete düşürür; artık, daha fazlasını ta­lep edebileceği bir imkânı kalmaz. Nitekim, genellikle itikat ve mezhep mensuplarının durumu böyledir. Ya da, insanda belirli bir sahiv/şuur kalır. Böylece, o kimsenin -pek çok kimse gibi be­lirli bir hâl ve özel bir işe yönelmiş olmakla birlikte-, bazen bir şeyler araştırdığı ve incelediği görülür. Belki de, bu araştırması­nın neticesinde daha önce idrâk ettiği halden daha yetkin ve el­de etmek istediği veya ettiği şeyden değerli bir hâl bulacaktır.

Bu kimse, kendisini rahatsız eden ve uyaran bir şey buldu­ğunda, ikinci makam dairesine intikal eder. Bu makamdaki hâli de, birinci makamdaki hâli gibidir. Şöyle ki: Bu yeni makamda­ki durumu da, iki şıklıdır: ya, elde ettiği ve meylettiği her şeyde, mutmaindir ve dinginliğe kavuşmuştur, daha fazla bir şey pesinde koşmaz; ya da, tatmin olmasını engelleyen bir şeyler onda kalmıştır. Özellikle de, bu makamın mensuhu-Oİan orta sınıfta-kilerin, guruplara ayrılmış ve hizipler-eDÖlünmüş olduklarım gördüğünde tatminsizliği artar: Bunlardan her bir gurup, kendi­si ve takipçilerinin doğru, diğerlerinin ise dalâlette olduklarını düşünür.

Bu kişi ise, bütün bu gurupların bilgi kaynaklarının ve daya­naklarının herhangi bir esasa dayanmadığını, bunların inançla­rında ihtimallerin bulunduğunu ve bir takım çelişkilerin ortaya çıktığım görür. Bunun neticesinde ise, bu ve benzeri zıt konular­da hata veya doğru, hak veya batıl, sapkınlık veya hidâyet, iyi veya kötü, zarar veya menfaat kavramlarıyla hüküm vermenin, nispî ve izafî olduğunu idrâk eder. Böylelikle o, hayrete düşer ve bu itikatlardan hangisinin gerçekte daha doğru olduğunu, han­gi mezhebin, yolun, hâlin ve amelin daha uygun ve yararlı oldu­ğunu bilemez.

Bu kişi, bazı itikat ve mezhep mensuplarının dayandıkları herhangi bir makamın hükmü işin sonunda kendisine hâkim oluncaya kadar hayrette kalmaya devam eder. Böylelikle, o ma­kamın sırrından dolayı, ona meyleder, onda mutmain olur, sü­kunete erer. Ya da, ilâhî inayet sayesinde veya hem inayet ve hem de talebindeki doğruluğu, niyetindeki ciddiyeti ve talebin­de sarf ettiği gayreti ile bu makamın perdesi yırtılır; böylelikle bu kişi, keşif ehli hâline gelir.

Bu kişinin bu yeni makamın başlangıcındaki durumu, daha önceki makâmlardaki durumuyla aynıdır. Şöyle ki:

Ulvî konuşmaları işittiğinde, değerli müşahedelere/iyân nail olduğunda, Hakkın kendisine karşı iyi muamelesini ve insanla­rın pek çoğunun kaçırmış olduğu şeyleri elde ettiğini gördüğün­de, acaba bütün bunlar veya bir kısmı onu tatmin/köleleştirirler iîii edecek midir? Ya da onda talep ve şuurun izi kalabilir mi?

Böylelikle bu kişi, durur ve Allah telâlanm şu âyetine bakar: ‘Hiç bir insan, Allah ile bir vahiy veya perde ardından veya kendisine bir elçi gönderip, izniyle dilediklerini vahy etmesi-nır> dışında konuşamaz. Muhakkak ki Allah, alim ve hâkim­dir.” (Şura, 51) Ayrıca, bu gibi ilâhî ikâzlara ve nebevi ve kâmil işaretlere bakar. Şu halde, perde ile ulaşılan veya vasıtayla beli­ren her şeyde, kuşkusuz ki, perde ve vasıtanın bir hükmü bulun­maktadır. Buna göre taayyün eden veya ulaşılan bu şey, artık as­lî temizliği ve ulvî mutlaklığı üzerinde değildir, bu nedenle de ona ihtimal sirayet eder; özellikle de vaktin, mertebenin ve için­de bulunduğu makamın sırrı, muhataba hâkim olan hâl ve vas­fın sırrı bilindiğinde, bu gerçek daha iyi idrâk edilir. Bütün bun­ların, muhatap için ortaya çıkan ve ona ulaşan şeyde bir eseri vardır.

Bunun neticesinde ise kişi, özellikle Hz. Peygamber’in bazı hadislerini hatırladığında, mutmain olmaz. Bu bağlamda bir iki örnek olarak, şunları zikredebiliriz:

Hz. Peygamber, rüzgarı her gördüğünde, rengi değişir, eve girip çıkar, endişelenirdi. Bunun nedenini soran bir sahabeye şöyle cevap vermiştir: “Belki de bu rüzgar, Ad kavminin söyle­miş olduğu gibidir: ‘Derken onu vadilerine doğru gelen bir bulut halinde gördüklerinde: ‘Bu bize yağmur yağdıracak ufukta beliren bir buluttur’ dediler. O ise ‘Hayır, o, sizin ça­buk gelmesini istediğiniz şeydir; içinde acıklı bir azap bulu­nan bir rüzgardır. Rabbımn emriyle her şeyi yerle bir eder’ de­di.” (Ahkaf, 24)

Hz. Peygamber, askerlerinin içinde Bedir savaşı gecesinde, şöyle demiştir: “Allah’ım, bu topluluğu helak edersen, yeryü­zünde sana ibâdet edecek kimse kalmaz.”

Cebrail, uykusunda Hz. Aişe’nin ipek elbiseli suretini getirip, üç kere “Bu senin eşindir” demiştir. Üçüncünün ardından ise, Hz. Peygamber “Allah, takdir etmişse, o gerçekleşir” buyur­muş ve kesin bir hüküm vermemiştir.

Bunun yanı srra Hz. Peygamber, şöyle buyurmuştur: “Arz bana sunuldu: Ben de, onun doğu ve batılarını gördüm. Üm­metimin mülkü, bana sunulan yere kadar ulaşacaktır.”

Hz. Peygamber’in âhir zamanda gelecek Mehdi’nin habercileri (talai’) olan on İranlı süvari hakkındaki ifâdesi ve yemini de bu kabildendir: “Allah’a yemin olsun ki, ben onların hepsinin isimlerini, babalarının isimlerini, kabilelerini, aşiretlerini ve atlarının renklerini biliyorum.” Böylece Hz. Peygamber, herhangi bir şahsın suretine, ana, ismine, ve nesebine yaratılmadan yaklaşık altı yüz küsur yıl Önce muttali olmuş,[230]fakat kesin olarak belirtmemiş, aksine başka bir şeyin gerçekletmesinden korkmuştur.

Çünkü Hz. Peygamber, Allah Teâla’nm dilediği şeyleri imha ve dilediği şeyleri sabit kıldığını biliyordu.[231]

Ayrıca, zât merte­besinin hükmünü de bilmekteydi; bu mertebenin neyi gerektire­ceği ve gaybmın künhünden taayyün edip, izhâr edeceği şeyin ne olacağı da bilinmez. Hakkın, özellikle risâletlerinin mazhâr-lan ve de isim ve sıfat mertebelerinin hükümlerinin taşıyıcısı olan kimselerin aracılığıyla bildirdiği haberler hakkında da hüküm verilemez. “De ki: Ben türedi bir resul değilim. Rabbimin bana ve size ne yapacağını da bilmiyorum.” (Ahkaf, 9)

Bu ifâde, Hakkın izhâr ettiği ve bildirdiği şeylerde sınırlı ol­madığını belirten ilâhî bir ikâz ve uyandır.

“Beni Rabbim terbiye etmiştir, ne güzel de terbiye etmiş­tir!” Kuşkusuz ki, Hz. Peygamber, bahsedildiği gibidir.

Şimdi, tekrar orta seviyedeki sülük sahibinin hâlini ve onun ;j hayretinin açıklanması konusunadönüyoruz:

işaret edilen insan, zikrettiğimiz mertebe, hâl ve hayret hu-1 kümlerini aştıktan sonra, açıklamış olduğumuz meseleyi düşün-\ düğünde, keşfine ve hâlinin üstünlüğüne rağmen hayrette kalır. Çünkü o, daha önce de belirttiğimiz gibi, üzerinde bulunan kim­seleri görür ve anlar ki: elde ettiği şey, kâmillerin elde ettikleri mukaddes ikramların artıklarıdır. Bunun üzerine şöyle der: Şa­yet, benim ve benim gibi kimselerin elde ettikleri şey, bizâtihî it­minan meydana getirmiş olsaydı, bizden daha üstün olan kim­seler, bu hâl sayesinde daha üstün ve daha liyakatli olurlardı.

Böylece, gördüğü ve elde ettiği şeyin kendisini tatmin etme­yişi, içinde bulunduğu hâlin daha gerekli, daha üstün ve fazilet­li olduğuna delâlet eder. Bunun ardından, elde ettiği şeyin değe­rini bilmekle birlikte, onunla yetinmediği ve ona meyletmediği görülür. Bu durum, özellikle, genel anlamda bu zevk ve keşifte kendisine eşlik eden ve ortak olan kimselerin birbirlerinin zevki­ni küçümsediklerini ve zevklerine karşı çıktıklarını gördüğün­de, daha aşikar olur; buna örnek olarak, Hz. Musa ve Hızır kıs­sasını verebiliriz.

Herkes, Allah ile ve Allah’ın öğretmiş olduğu şeylerle delil ge­tirir. Adalet, sabittir ve Hak sözünde en doğru olandır. Herkesin doğrudan bir payı vardır; fakat her ilim sahibinin üzerinde de bir ilim sahibi bulunur.[232]

“Herkese bir hüküm ve ilim verdik”

Şu halde her tümseğin üzerinde başka bir tümsek vardır; ar­tık sen de durma ve yürü! Çünkü yol, elde edilenin ötesinde bu­lunur. Vakıa da, görüldüğü gibidir: “Sabah vakti kavim hamd eder.”

Vesselam!

Böylece bilinmiş oldu ki: Bütün yaratılmışlar, Hakkın isim ve sıfatlarının mazhârlarıdır; her ismin ve sıfatın da, bir takım tecel­lîleri, ilimleri, hükümleri ve eserleri vardır. Bunlar, ismin daire­sinde ve hükmü ve tasarrufunun altında bulunan varlıklarda zuhur ederler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, varlıklardan her bir sınıf, belirli bir isim cihetinden Hakka dayanır ve Haktan bil-si alır; söz konusu isim, o varlığın sultanıdır.

İsimler, mütekabil ve farklı olup, bunun yanı sıra bunların hükümleri, zevkleri, eserleri, hâlleri de aynı şekilde olunca, -keş­fi henüz kemâle ermemiş olsa bile- akıl sahibi şunu idrâk eder: Buradaki farklılığın sebebi, asıldaki ihtilaftır. Binaenaleyh bun­lar, taayyünde yaratıklara tabidirler, yaratıklar ise, hüküm ve halde onlara tabidirler. Her isim, daha önce açıkladığımız gibi, bir açıdan müsemmânın/Zât aynı, bir açıdan da ondan farklı ise, isimlerin hükümleri de iki yönlü/zü-vecheyn olmaktadır:

Şu halde, akide mensuplarından perdeli olanlar üzerine is­min müsemmâdan farklı olduğu yön egemen olmuştur.

Sınırlı zevk mensuplarına ise, ismin müsemmâ ile aynı/itti­hat olduğu yön egemen olmuştur; bununla birlikte bu ismin mertebesinin gerektirdiği temyiz ve tahsis bakidir.

Büyükler ise, zâtı tecellî ve ahadiyet-i cem mertebesinin hük­mü sayesinde, ihata ve biri eştirme/cem özelliğine sahiptirler. Şu halde onlar, herhangi bir zevk ile veya itikat ile sınırlı değiller­dir; onlar, bütün zevk sahiplerinin zevklerini, bütün itikat sahip­lerinin itikatlarını ikrar ederler. Bütün bu zevk ve itikatlardaki doğruluk ve nispî hata yönünü bilirler. Bu bilgi, zâtı tecellî saye­sinde gerçekleşir; bu tecellî, bir açıdan bütün inanılan şeyle-n/rnutekat aynıdır, öte yandan, muvafık ve muhalif hükümIerle zuhur eder. Böylece bu insanların ilimlerinin ve müşahede­lerinin hükmü, bütün hâl ve makamlara sirayet eder.

Büyükler, bütün yaratıklar arasında müşterek olan işin aslım bilirler.

Vesselam![233]

Son Hayret

Sırrı, Dereceleri ve Sebepleri

Bilinmelidir ki: İnsan, bütün bu zikrettiğimiz mertebeleri aşıp Hak onu kendisi için seçip/istihlas, kutsi ahadiyet-i cem merte­besine uygun hâle getirdiğinde/istislah, öğrendiği şeylerden bi­risi, isim ve sıfatların hükümlerinin küllileridir. Bu isim ve sıfat­lar, aleme veya Hakka izafe edilmiş ve iki hükmü kabul eden isim ve sıfatlardır.

Buna göre, işaret edilen öğrenmeyle müşahede ettiği şeylerden birisi, ilâhî kemâldir. Bu kemâl, bütün isim, sıfat ve hâlleri kuşatır. Nitekim daha önce buna işaret ettiğimiz gibi, biraz sonra -Allah’ın izni ile- bu meseleyi tekrar öğrenecek veya anlayacaksın.

Böylece, iyiliği görülen ve gizli kalan bütün sıfatların Hakka ait olduğunu görür; bütün bunlar Hakka racidirler. Bu sıfatlar, Hak­ka ait olmaları yönünden, iyidirler ve hükümleri de umûmîdir, hiç kimse bunların ihatasının dışında değildir; çünkü Hak, zâtıyla her şeyi ihata ettiği gibi, aynı şekilde sıfatlarıyla da ihata eder.

Bahsedilen bu özellik, yani hayret, söz konusu ilâhî sıfatlar­dan birisidir. Hakikat, nübüvvet diliyle ilâhî mertebede bu hay­retin aslına Hakkın şu ifadesiyle dikkat çekmiştir: “Mümin ku­lumun ruhunu kabz ederken tereddüt ettiğim gibi hiç bir şey­de tereddüt etmedim.” Bu kutsi hadisi daha önce de zikretmiş­tim. Böylece Hak, bize pek çok tereddüdünün bulunduğunu, bunların en güçlüsünün ise, mümin kulunun canını alırken duy­duğu tereddüt olduğunu bildirmiştir.

Bundan dolayı “saptırma/idlal”, “Dilediğini saptırır ve di­lediğine hidâyet eder” âyetiyle Hakka izafe edilmiş ve Hak bu­nunla isimlendirilmiştir.

Bu ve benzeri şeylerin genel hikmetini şöyle açıklayabiliriz:

Daha önce ifâde ettiğimiz gibi hidâyet, dalâlet ve benzen mü­tekabil sıfatlar, nispî ve izafî olarak sabittirler. Buna gÖr,e her sapkın gurup, muhalif fırkaya nispetle sapkındır. Şu halde dalâ­let hükmü, herkese bu nispî yönden verilmektedir.

İnsanların pek çok şey hakkındaki hükümleri ise, zanlarma ve tasavvurlarına bağlıdır; halbuki onlar, “Zan doğrudan bir şey ifâde etmez” (Yunus, 36) hükmünü de bilirler, özellikle de Allah’a dair zan, hiç bir bilgi ifâde etmez. Çünkü Hakkı ihata mümkün olmadığı için, her hüküm sahibinin Allah hakkındaki nihai hükmü, Haktan kendisine göre ortaya çıkan şey olmuştur; bu taayyün eden şey de, o kimseye göre taayyün etmiştir, yoksa bizatihi Hakka göre değildir.

Haktan taayyün etmemiş şey/gayr-ı müteavyin ise, taayyün eden şeyden/müteayyin daha büyük ve ulvîdir; çünkü sınırsı­zın/mutlak sınırlıya /mukayyet nispeti, sonsuzun sonluya nis­peti gibidir. Hatta, Haktan idrâklerimize taayyün eden şey ile, Hakkın üzerinde bulunmuş olduğu genişlik, izzet, azamet ve mutlaklık hiç bir şekilde kıyaslanamaz.

Sonra: Haktan taayyün eden şey, bu taayyünü kabul eden kimsenin hâline, istidadının ve mertebesinin hükmüne göre ta­ayyün ettiğine göre, şu bilinir ki: Hakkın sırrından bilinen mik­tar, kendiliğinde bulunmuş olduğu hale veya Hakkın kendisini bilmesine nispetle bilinmiş değildir; aksine bu şey, onu bilenin istidadına ve durumuna göre bilinmiştir.

Maksadı karşılamaya yeterli ve hakikatin bulunduğu hâl üzere istidat sahibinde zuhurunu gerekli kılacak herhangi bir is­tidat bulunmadığı için, bu durumda, hiç bir ilim olamaz; şayet herhangi bir ilim yok ise, asla hidâyet de olamaz. Bu noktada herhangi bir hidâyetin varlığından söz edilirse, bu, ancak nispî ve izafî var olabilir.

Nitekim yaratıkların en kâmili Hz. Peygamber’e Rabbmı gö­rüp görmediği sorulduğunda “Nûrânî olarak onu gördüm” buvurmuştur. Böylece de, acizlik ve eksikliğe işaret etmiştir. Bir duasında ise, şöyle demiştir: “Ben sana layık olan övgüyü ifa­dan acizim.” Yani, ben sende bulunan her şeye ulaşamam. Böy­lece Hz. Peygamber, Hakkın bütün işlerine muttali olmadaki acizliğini itiraf etmiştirAllah teala bu konuda şöyle buyurmuşfür:”Âllah, kendisinden sizi sakındırır.” (Ali İmran, 30); “Size ilimden çok az bir şey verilmiştir.” (Isra, 85) Az olan ilmin durumu bu ise, bütün akıl sahiplerine göre, ilim kabul edilmeyen şeyin durumu ne olabilir ki? Bundan dolayı insanlar, Allah’ın zâtı hakkındaki bil­giyle uğraşmaktan engellenmiş, özellikle de son nefeslerinde ol­mak üzere Hakka karşı hüsnü zan beslemeleri tavsiye edilmiştir.

Herhangi bir varlığın hakikatine en yakın şey, o şeyin ruhu­dur. Hz. İsa ve Hakka yakınlığa mazhâr olan kâmiller, Allah’ın ve resullerinin bildirdiği üzere, Allah’ın ruhudurlar; bununla birlikte Hz. İsa, “Sen benim nefsimde olanı bilirsin ve ben se­nin nefsindekini bilemem. Çünkü sen, gayblan çok iyi bilir­sin” (Maide, 116) demiştir. Hâl böyle iken, bu ve değindiğimiz veya çok açık olduğu için zikretmeden geçtiğimiz benzeri pek çok delilden, Hakkın nefsinde bulunan şeylere muttali olmanın imkânsızlığını Öğrendik.

Şu halde, Hakka dair elde ettiğimiz bilgi, Hakkın kendisi hakkında bize verdiği bilgiden bizim onu taklidimizle elde edil­miştir; aynı şekilde zahirî veya bâtını herhangi bir kuvvetimizle veya her ikisiyle birlikte müşahede ettiğimiz şeylerde ise, biz, sa­dece ve sadece kuvvet ve hislerimizi taklit ederiz.

İşin nihayeti, Hakkm bizim işitmemiz, görmemiz ve aklımız olmasıdır; aslında bu da, maksadın gerçekleşmesini sağlamaz. Çünkü Hakkın bizimle birlikte olması ve bizim vasıflarımızın yerini alıp, bizimle kâim olması, daha önce açıkladığımız gibi O’na göre değil, bize göredir. Aksi halde, Hakkın kulun işitme­si/ görmesi ve aklı olması, Hakkın üzerinde bulunduğu tarzda meydana gelmesi ve zahir olması gerekirdi; böylelikle kul, Hak­kın görmüş ve işitmiş olduğu her şeyi görmüş ve işitmiş olacağı gibi, aynı zamanda Hakkın aklettiği her şeyi de, Hak gibi, akle-debili gerekirdi.

Bunların arasında hatta bütün bunlardan daha önemli olanı ise, Hakkın zâtını kendiliğinde bulunduğu tarz üzere akletmesi, aynı şekilde onu görmesi, kelâmını işitmesi, başkalarının kelâmını da aynı şekilde işitmesidir. Bu ise, zikrettiğimiz merte­beye ulaşıp, en ulvî mertebeler ve en şerefli derecelerle tahakkuk eden kimselerde bile gerçekleşmemiş bir haldir. Şu halde, bun­ların aşağısmdaki mertebelerde bulunan kimseler için böyle bir halin gerçekleşmesi mümkün olabilir mi?

O halde, herkesin Allah’a ve O’nun dilediklerine dair hayret­ten bir nasibi vardır.

Bu bağlamda, sadece Allah’ın bilmiş olduğu beş bilinmeze dair şu âyeti hatırla! “Onları Allah’tan başkası bilemez’ (Enam, 59); “De ki: Göklerde ve yerde olanı Allah bilir.” (Hücurat, 16); “Şayet ben gaybı bilmiş olsaydım, daha fazla hayır işlerdim.” (Araf, 188); “Şayet Allah dileseydi, onların hepsini hidâyette toplardı. Artık sen de cahillerden olma.” (Enam, 35); “De ki: Bana ve size ne yapılacağını bilmem. Ben sadece bana vahy edilen şeye tabi olurum.” (Ahkaf, 9).

Bu gibi, pek çok âyeti hatırlayınız.

Allah doğruyu söyler ve dilediklerini sırât-ı müstakime ulaş­tırır.[234]

Ehullahın Büyüklerine Mahsus Son Hayretin Sebepleri

“Matla”ın Üzerindeki Lisan ile Bunların Açıklanması

Bilinmelidir ki: Daha önce insanın bizatihi muhtaç olduğunu, farkında olduğu veya almadığı yönlerden daima Rabbinden bir şeyler talep ettiğini ve ona yönelmiş olduğunu belirtmiştik; özel­likle, Allah yolunun mensupları, böyledir, çünkü onlar, zât, fiil ve hâl ile Haktan talep ederler.

Şu halde bunlardan birisine, herhangi bir cihetle sınırlanmış zahirî bir viche/kıble veya özünde makul olan bâtını bir kıble belirdiğinde; ya da Hakkı talebi -şayet Hak taliplerinden oldu­ğunu iddia ediyorsa- herhangi bir alimin ilmine veya bir kimse­nin itikadına veya birisinin müşahedesine göre; veya belirli bir itibar veya belirli veya belirsiz bir durum açısından sınırlanmış-sa, bu kimse, nefsinin gayesini bildiği ve “fetih”te görüş sahibi kimselerden birisidir. Ayrıca bu kişi, dikkat çekilen hayretin[hükmü kendisinde zayıfladığı kimselerden birisidir; ya da söz[konusu hayret, bu kişinin benimsediği veya terk ettiği veya seç­tiği veya tercih ettiği yönden neredeyse yok olmuştur.

“Alem” olması itibarıyla alemde, hatta bütün hayırların kay­nağı ve amaçların elde edilmesinin sebebi olması yönüyle Hak­kın katında bile herhangi bir arzusu kalmayan kişinin hali, Hak-ka/es-sefer ilellah, Hakta/es-sefer fillah ve Haktan/cs-sefer mi-nellah olan seferleri birleştirir. Bu kişi, isim ve sıfatların merte­belerini, bunlara izafe edilen hüküm, eser ve tecellîleri ve bunlarm levazımı olan nispet ve izafetleri aşar. Böylelikle Hak, kendi­sine ilimlere, idrâklere, akidelere, müşahedelere, haberlere, va­sıflara ve zikrettiğimiz diğer şeylere göre herhangi bir manevî veya zahir ve bâtın yönünden mahsus bir cihette taayyün etmez.

Çünkü o, Hakkın izzet ve celâlinin farkındadır ve Hakkın bü­tün bunlarda veya bunların herhangi birisinde sınırlı olmayaca­ğını da bilir; ayrıca, onun himmeti, daha önce zikredilen makam sahiplerinin durdukları herhangi bir mertebede kalmaz ve o mertebede tatmin olmaz -gerçi sözü edilen insanlar da, Hak üze­redirler ve Hak için, Hakta ve Hak ile vakıf olmuşlardır.- Bu ki­şi ise, aslî-ulvî fıtratı sayesinde hiç bir tereddüde kapılmadan varlığında kendisinin bir dayanağı olduğunu bilir ve bunun kendisi olmadığını da idrâk eder; kalbiyle ve bedeniyle, ona pa­ralel ve karşısında olarak bu asla yönelir. Bu yönelme, kişide bu­lunan en ulvî unsur/ecelM ma fih ile hatta kişinin bütün varlı-ğıyla/bi-küllîyetihî gerçekleşir. Rabbma teveccüh esnasındaki huzuru ise, Rabbmın kendisini başkasında bildiği tarza göre de­ğil, kendisini kendisinde bildiği tarza göredir.

İşte bu kişinin hâli, Hakka/es-sefer ileîlah, Hakta/es-sefer fil-lah ve Haktan/es-sefer minellah olan seferleri birleştirir; çünkü o, ne nefsi için, ne nefsi ile, ne de nefsinde veya Allah tarafından verilmiş ilimlerine veya mürekkep-basit ilimlerine göre sefer et­mektedir.

Bu hâl, son hayret mensuplarının ilk hâlidir. Ehlullahm bü­yükleri, bu hâli temenni ederler ve bunu aşamazlar; aksine, dün­ya da âhirette ve berzah aleminde sürekli bu halde yükselirler. Onların, zahirde veya bâtında belirlenmiş özel bir kıbleleri yok­tur, çünkü, kendisiyle zahir ve bâtınlarında sınırlı kalıp, böyle­likle başka taleplerden ayrılmalarına neden olacak Hakkın her­hangi bir mertebesi/rütbe onlarda taayyün etmiş değildir; aksi­ne, Hak kendilerini bütün gizli ve açık cihetlerden kuşatmış ol­duğunu onlara bildirmiş, kendilerine kendisinden tecellî etmiş­tir. Bu tecellî, herhangi bir şeyde veya cihette veya isimde veya mertebede değildir. Böylelikle onlar, O’nu müşahede etmekle, çöllere düşmüşler, bunun neticesinde ise, Hakka dair hayretleri, Haktan, Hak ile ve Hakta gerçekleşmiştir.[235]

“Hayret” Konusuna Tamamlayıcı Açıklama

Bu ek, bir öncekinden daha mühim, meselenin ferini ve aslını daha iyi açıklar:

Bilinmelidir ki:

Mutlak vücûd/Vücûd-ı Malız, mâhiyeti açısından, görüle­mez, taayyün etmez ve herhangi bir renkle boyanmaz. Müm­künlerin a’yânı ise -ister isimlerin aynı oldukları söylensin, ister isimlerden başka oldukları ileri sürülsün- mücerret a’yân olma­ları itibarıyla herhangi bir idrâkin konusu olmazlar, sadece zi­hinde tasavvur edilebilirler. Bunların zihindeki taayyünleri ise, arızîdir, çünkü bu taayyün, onların Hakkın ilmindeki ezelî taay­yünleri değildir. Mümkün hakikatlerin Hakkın ilmindeki taay­yünleri ise, Hakkın sabitliği gibi, ezelî ve ebedîdir, zihnî taayyün ise, tasavvur sahibinin zihnine arız olmuştur.

Bu ikinci taayyünün nihayeti ise, andırma/muhakat yönün­den diğerine benzemesidir; benzerlik de, benzetmeyi yapanın ta­savvuruna, onun gücüne ve zihnine tabidir; yoksa bu, tasavvur edilen hakikatlerin Hakkın nefsindeki taayyünlerine nispetle mâ­hiyetleri üzere bulundukları hâle göre değildir. Şu halde hiç bir yaratık, mâhiyetleri üzere mümkün hakîkatleri/a’yân idrâk ede­mez; hiç kimse, Vücûdu veya Hakkın zâtını nispet ve izafetlerin hükümlerinden mücerret olmaları yönünden idrâk edemez.

Ortada, bir veya iki idrâk sahibine/müdrik ait ve bir veya birden fazla idrâk objesine taalluk eden bir idrâkin veya idrâklerin bulunduğunda herhangi bir kuşkumuz yoktur. Şu halde, id­râk edilen şey nedir? Onu kim idrâk etmektedir? Daha önce açıkladığımız ve belirttiğimiz üzere, mâhiyeti üzere idrâki mümkün olmayandan başka bir şey yoktur.

Şayet idrâkin konusu, nispetler ise -ki bu idrâk, onların ma-dum şeyler olmaları açısındandır- bunları idrâk eden kimsenin ve bunlarla idrâk ettiği şeyin kendileri gibi madum bir şey olma­sı gerekir. Çünkü bir şey, başka bir şeyi kendisinden farklı oluşu yönünden idrâk edemez ve bu açıdan o şeyde müessir olamaz.

Bu durum, kâmillere göre, tereddütsüz bir olgudur ve bunu savunmaya gerek yoktur. Daha önce de belirtildiği üzere, sade­ce bir Vücûd vardır ve bundan, kendisine izafe edilip, isim, sıfat ve hâî diye isimlendirilen şeyler ortaya çıkar.

Bütün bunlar ise, basit mânâlardır, kendilikleriyle kâim de­ğillerdir. Bunlarm hükümleri de, sadece Vücûd ile zuhur edebi­lir. Vücûd ise, şarttır, müessir değildir. Vücûd böyle olmakla bir­likte, kendiliğiyle taayyün etmez ki, idrâk edilebilsin; şayet Vü­cûd taayyün etmiş olsaydı, onu idrâk eden kimse, bu durumda Vücûd’dan başka ve sadece Vücûd ile varlığı olan bir şey olur­du. Vücûd ise, bizatihi taayyün etmemiştir/gayr-ı müteayyin, aksine, Vücûd’un kendisiyle zuhur ettiği ve onun aynası olacak bir şeyin bulunması gerekir.

Onun, yani Vücûd’un vazifesi, sadece izhâr etmekten ibaret­tir. İzhar, nûr olması açısından Vücûd’a mahsustur, nûr ise, id­râki mümkün kılar, fakat kendisi idrâk edilmez. Şu halde o, tek başına zuhur edemez, nerede kaldı ki izhâr edebilsin? Çünkü iz­hâr, nûr ile kendisini kabul edip, zuhûruyla ortaya çıkan şey arasında gerçekleşen birleşmeye/içtima bağlıdır; bu şey, bir se­bepten dolayı iştigal veya benzerlik/muhazat ve intiba/yansı­ma diye ifâde edilir.

Binaenaleyh zuhur, bu durumda, “cem’ /birleşme” nispetine bağlıdır, cem’ ise, bir nispet veya başka bir ifâdeyle bir hâldir. Şu halde, kendi başına kâim, müstakil ve sabit olmayan bir şeyden, kendisiyle kâim bir şey nasıl meydana gelebilir de, onun hakkm-da sabitlik hükmü verilir?

Nasıl olur da, başlangıçta kendisiyle kâim olmayan bir şey, ikinci durumda kendisiyle kâim bir şeye bölünüp, görülür hâle gelir; veya kendisiyle ve başkasıyla kâim bir şeye bölünüp, böy­lece “gören” diye isimlendirilir; veya kendisiyle kâim olmayan şeye bölünebilir. Buradaki durum da, önceki durum gibidir.

Vücûd, zikredilen bütün bu kısımların aynısıdır. Böylece o, görür-görülmez, bölünür-bölünmez, bağımsızdır-değildir, birle­şir, bununla birlikte çoğalmaz ve başkalaşmaz; ayn’min/hakîkat varlığı olmayan çokluk/cem’ ile zuhur eder, bununla birlikte kendisiliğiyle zuhuru imkânsızdır, ayrıca cem’, Vücûd’un zâti bir sıfatıdır. Şu halde cem’, tek hâldir; bunun hükmüyle gerçek­leşen birleşmeler/ietimaat ise, bir tek hakikatin çeşitli hâllerdir.

Vahdet/birlik, ancak mukâbiliyle tasavvur edilebilir; vahde­tin mukabili ise, çokluğun/kesret mânâsıdır. Kesret ise yoktur, çünkü ortada sadece türlerine ayrılmış/mütenevvi’ bir tek şey vardır. Şu halde, cem’/çokluk ve vahdet/birlik nerede kalmış­tır; bunlar, takdirî olarak bulunurlar. Çünkü idrâk edilen şey/müdrek, ancak çok olandır/kesir[236]; farklılığı talep esnasın­da çokluktan ayrılan-şey/mümeyyez şey ve onun hakkında ve­rilen hüküm eerçekte değil, farazi olarak ve bazı zihinlerde so-mutlaşmaşıatibarıyla sabittir.

Acaba bu şey, bu faraziye ve şahıstan sarf-ı nazar edersek, gerçekte takdir edildiği gibi midir, değil midir, ya da, hakkında önceden verilen hüküm gibi midir, değil midir? Bu başka bir meseledir. Hatta, gerçekte o şey, kesinlikle takdir edildiği gibi değildir; çünkü bütün bu hükümler, geçicidir, mahkûm-i aley-h’in bizatihi gerektirdiği şey ise, ezelî olarak sabittir, bunun ne­deni de, başka bir şey değil, bizzat kendisidir. [237]

Bütün bu hükümler ve hâller sabittir; bunlar, idrâk ve hisleri­ne nispetle bütün idrâk sahiplerinin idrâkine münasiptirler.[238]

Şu halde bir şey, mâhiyeti üzere bulunduğu durumda, asla idrâk edilemez ve ona ulaşılamaz.

Sonra şöyle deriz: “Alim/bilen” diye isimlendirilen şey, Hak için bir mazruf değildir: çünkü böyle bîr şey imkânsızdır.

Alim, Hak için bir zarf da olamaz: çünkü “Allah var idi ve O’nunla beraber başka bir şey yoktu.”

Alim, mutlak anlamda yok olan, sonra da varlık hâline gel­miş bir şey de değildir: çünkü böyle olsaydı, hakikatlerin dönüş­mesi gerekirdi ki, bu, imkânsızdır.

Şu halde, idrâk eden ve idrâk edilen kimdir? Bütün bu zikret­tiklerimize göre alim kimdir, Hak kimdir? Alim, ilim ve malûm kimdir?

Nispetler, daha önce belirttiğimiz gibi, madum şeyler-dir/umûr-ı ademiyye, bunların, sadece zihinlerde varlıkları var­dır. Zihinler ve sahipleri ise, yok idiler, sonradan var olmuşlar­dır. Her şey nispetlerden var olmuşsa, daha önce de belirtildiği gibi, bu durumda mevcut madumdan zuhur etmiş olmalıdır; Vücûd’dan zahir olmuş iseler, Vücûd’dan vücûdu olmayan bir şeyin zuhur etmesi mümkün değildir. Ayrıca daha önce de be­lirttiğimiz gibi, sırf “vücûd” olması yönünden Vücûd’un her­hangi bir eseri de yoktur: çünkü o, birdir/vahid, mutlak anlam­da bir olan ise, herhangi bir şeyi meydana getiremez. Vücûd, kendisine zıt olan şeye de münasip değildir, dolayısıyla kendisi­ne zıt olan bir şey, onunla irtibatlı da olamaz. Vücûdu olmayan şey ise, Vücûd’un zıddıdır. Şu halde durum nasıl olacak?

Vücûd’dan, vücûdun aynı da, zahir olamaz: çünkü bu/elde-kinin üretilmesinden ibaret olur/tahsilü’1-hasıl. Şayet Vü­cûd’dan vücûdun aynı, fakat mevcut olandan farklı bir tarzda zahir olsa, bu durumda Vücûd’un dışında zorlayıcı bir nedenin bulunması gerekirdi: çünkü, bu farklılığın nedeni Vücûd’un kendisi ise, ezelî ve ebedî olarak onunla birlikte olması gerekir. Bunun nedeninin/mucib başka bir vücûdun olması da mümkün değildir: çünkü bu durumda daha önce açıklamış olduğumuz bir takım fasit durumlar ortaya çıkardı. Ayrıca, bu zorlayıcı ne­denin madum bir nispet olması da mümkün değildir: çünkü bu, madunum vücûdda tesirini gerektirirdi.

Ayrıca bu, zuhur eden her şeyin ya vücûdu olmayan bir şe­ye veya bir araya gelmeleri şartıyla vücûd ve nispete istinat et­mesini gerektirirdi. Vücûd ve nispetin birleşmesi geçici ise, bundan sayısız zararlar doğardı: çünkü bunların birleşmesini gerektiren şey, ya bunlardan birisi veya her ikisi veya üçüncü bir şeydir.

Şayet bu birleşmeyi gerektiren şey Vücûd ise, zorunlu olarak, başlangıçta bunu gerektirmediği halde daha sonra madum nis­petle birleşmesini gerektiren bir yönün Vücûd’da bulunması ge­rekirdi; bunda ise, gerçekleşmesi imkânsız durumlar vardır ki, bunları tekrarlamaya gerek yoktur.

Bu birleşrrteyi gerektiren şey “nispet” ise, varlığı/vücûd ol­mayan bir şeyin, varlıkta bir eser ve hüküm meydana getirmesi ve bütün mevcutların zuhurunun sebebi olması gibi bir takım imkânsız şeyler söz konusu olurdu; bununla birlikte bizatihi bir­leşmenin varlığı yoktur, aksine o, daha önce de ifâde ettiğimiz gibi, nispettir.

Şayet, bu birleşmenin nedeni her ikisinin dışında üçüncü bir durum/emir olursa, soru tekrarlanır: çünkü bu üçüncü şey, ya bir vücûd veya nispettir; bundan ise, daha önce ifâde ettiğimiz s°nuçlar meydana gelirdi.

Durum, zikredilen bu üç tarzın dışında değildir. Şu halde mesele nasıl izah edilecektir? Bunun neticesinde ise, “hayret” or-taya çıkar.

ilâhî haberlere baş vurursak, bunlardaki izah da, daha önce açıklandığı gibidir: çünkü ilâhî haberlerin de, idrâk vasıtalarına tabi olması gerekir; idrâk vasıtaları ise, mevsufa tabi vasıflardır. Mevsuf ise, henüz mâhiyeti ortaya çıkmış bir şey değildir. Şu halde, kendisine tabi olan ve ondan çıkan şey hakkında ne diye­biliriz ki?

Bütün bunlara rağmen, idrâkler, zuhurlarının çeşitlenmesi yönünden çoğalmış idrâk nesneleri veya farklı idrâk objeleri üzerinde hüküm sahibidirler ve onlara ilişirler. Bu bağlamda, bir lezzet vardır ki, bu lezzet, mülaim olan şeyin idrâk edilmesi­nin ifadesidir; bir elem vardır ki, o da, mülaim olmayan şeyin ifadesidir; ayrıca karanlık, nûr, hüzün, mutluluk vardır. Bina­enaleyh bütün bunlar, mevcuttur; halbuki burada ne kül vardır, ne cüz vardır ve ne de zaman-mekan vardır. Peki, bu durumda ilim nedir? Mâhiyeti, hüviyeti ve niteliği nedir?

Zannetme ki, bu babtaki hayretin sebebi idrâkteki bir eksik­liktir; ya da bunun sebebi, buradaki açıkhğa/cela ve istidaya en­gel bir eksikliktir: aksine bu hayret, marifete, müşahedeye, bü­tün varlıkların sırrını görmeye ve vücûdun birliğini/ahadiyye-tü’1-vücûd gerçek anlamda idrâke/ıttıla tam olarak ulaştıktan sonra hükmü ortaya çıkan bir hayrettir.

Fakat, sınırlanan kimse, darlığından dolayı durur ve sülük edemez/sa re.

Bu kimse, müşahede ettiği şeyin hükmü altında ezilir, böyle­likle sapıtır /inhiraf ve şaşakalır/mare

Genişleyen kimse ise, kuşatır ve keşf eder

Böylelikle ihata eder, devr eder ve hayrete düşer.

Hayret etmezse, aksine yürür ve hareket ederse, şaşar ve yü­rümez.

Bu kişi, Rabbınm zâtının gaybmı vatan edinir; Hak ile ve Hak’ta fânî olduktan sonra, Hakkın işleriyle/şuûn ve Hakka gö­re halden hale girer/tenevvu’.

Burası ne güzel varış yeridir!

Burası, seyir makamıdır.

Ey düşünen kişi! Belki de, az önce hayretin sırrı hakkındaki açıklamamı yadırgamış olabilirsin! Çünkü senin anlayışın, bu­nun sırrını idrâk edemez. Bu konuda da, ben değilim ama, sen mazursun: Ben, bu gibi şeyleri sana anlatıyorum ve senden ve insanlardan bunları anlamasını, karmaşık ifâdelerin arasından maksadı süzmesini bekliyorum!

Şu var ki: Ben, Rabbimin tasarruflarının bir aracı ve O’nun için bir aynayım. Binaenaleyh o, benimle zuhur eder ve dilediği işlerini izhâr eder, dilediği burhanlarını açıklar.

Binaenaleyh ben de, ilâhî irâde altında ezilmişim, hür deği­lim, mecburum. İşte şimdi, bir örnekle bu mübarek mertebeden senin ve senin gibi kimselerin seviyesine iniyorum! Kulağını ba­na ver, aklını ve idrâkini bana yoğunlaştır.

Allah, mürşiddir.

Bilinmelidir ki: Bu kelâmı düşünen kimse -ister kelâmcılarm

görüşlerini benimseyen, isterse de sözde akılcıların/en-Nazza-rü’1-mütefelsifîn görüşlerini benimseyenlerden olsun- şu konu­da hiç bir tereddüt taşımaz: İçinde bulunduğu cisimler alemin­de idrâk ettiği her şey, cevher-arazdan veya heyula-sûretten olu­şur. Buna göre cevher, ancak araz ile zuhur eder; araz ise, cev­herle var olabiÜr^Aym şekilde, heyula suret ile mevcut olabildi­ği gibi, suret de, heyüiav ile zuhur edebilir. Ortada taayyün eden cismin makuUuğu, herhangi bir mânâdan ibarettir: bunda, üç boyutun farz edilmesi mümkündür; bu üç boyut, uzam/tul, ge­nişlik/araz ve d erinliktir/umk.

Mücerret heyula, ehl-i nazara göre, aklen bölünme kabul et­mez; suret de öyledir. Bununla birlikte suret heyulaya girmekle, her ikisi birden cisim hâline gelirler ve bölünme kabul ederler. böylece li-zâtihî bölünmeyi kabul etmeyen bir şey, bölünmüş­tür; bununla birlikte, sadece birleşme meydana gelmiştir, bu ise, uığnispetler gibi sadece bir nispettir.

Bir takım şeylerin kendisinden meydana geldiği Tabiat rnü-cerret bir mânâdan ibarettir; bu mânâ, dört hakikati içermekte­dir: bunlar, hararet/sıcaklık, bumdet/soğukluk, rutubet/yaşlık ve yabusettir/kuruluk. Tabiat, zâtıyla bu dört şeye de uygun­dur/münasip; hatta Tabiat, birbirlerine zıt olsalar bile, bu dört şeyin aynıdır. Bununla birlikte o, yani Tabiat, mâhiyeti yönün­den zikredilen dört unsuru içeren bir mânâ olmakla birlikte, bu ve ifâde edilen her şey, mücerret mânâlardır: bunlardan herhan­gi bir şeyin tek basma zuhur etmesi ve vücûd olmaksızın idrâk edilmesi mümkün değildir. Çünkü bütün bunların varlığı da, sırf vücûd oluşu yönünden kendiliğiyle taayyün etmez ve mâhiyeti yönünden/min-haysü hüve zuhur etmez ki, idrâk edilebilsin.

Şu halde, bu mânâların bir araya gelmesi, bunların zuhur et­mesinin ve idrâk edilmelerini gerektirir. Bir araya gelme/icti-ma’, kendiliğinde herhangi bir varlığı olmayan bir nispet veya hâldir.

Acaba, idrâkin taalluk ettiği başka bir şey var mıdır? Bu şeyin mâhiyeti nedir? Keyfiyeti nedir?

İşte bu suretin -ki, idrâk ettiğin her şeyi onun cihetinden id­râk edebilirsin- zikredilen ve özellikleri belirtilen esaslar­dan/usul meydana gelmiştir. Bunların en önemlisi ise, Tabiattır.

Şu halde suretler, Tabiat’tan zuhur etmişlerdir.

Tabiattan zuhur eden şeyleri incelediğinde, hiç bir şeyin Ta-bat üzerinde zait olmadığını görürsün. Her ne kadar zuhur eden şey, tabiattan farklı bir şey değilse de, tabiat, küllîliğinin makulluğu yönünden zuhur eden şeyin aynı değildir. Tabiat, kendisinden ortaya çıkan şeyle artmaz, eksilmez ve farklılaş-maz: ortada başka bir şey yoktur ki, ondan tabiat farklılaşsm, çünkü tabiattan zuhur eden şey, onun herhangi bir parçasıdır, ondan başka değildir.

Bu, son derece açık bir gerçektir.

Bedenini/suret idare ettiğini zannettiğin ruhuna gelince: “ruh” diye isimlendirilen her şeye dair konuşma daha geniş ve daha uzundur; ruhun sırrı da7 daha kapalı ve daha problemlidir.

Rabbımn mâhiyetinden soru sorma! Kuşkusuz ki, bu konuda soru sormak, yasaklanmış ve bunun imkânsız olduğu belirtil­miştir.

Artık uzatma, yürü ve yürümede kullandığın asanı at! “Ak­şamdan sonra ayıp kalmaz.”

Allah’a yemin olsun ki! Dikkatini çektiğim hususta kendine çeki düzen verir, daha önce ifâde edilen şeyleri aklında tutar ve bu ve daha bunu takip eden bölümleri de onlara eklersen, son derece garip gerçekleri görür, akıl sahiplerini şaşırtan sırlarrı öğ­renirsin.[239]

BÖLÜM V

KÜLLİ FATİHA’LARIN SONUNCUSU

Cevamiu’l-Hikem/ Bu Sureye Ait Bütün Hikmetler

Bu kısım, kitabın son bölümüdür. Allah, nurunu tamamlayacaktır.[240]

Kur’an’a ve Furkan’a Ait İlâhi Sırlar

Bu kapsama giren başka bir bölüm de, bir hatimedir/sonuç. Bu, Hakkın sırlarından, isimlerinden ve Fatiha’nın sırlarının pek çoğunu açıklar ve izah eder.

Besmeleyle başlayarak, surenin sonuna kadar gideceğiz, şöyle deriz:

Bilinmelidir ki: İsimler, farklı tarzlarına ve anlamlarına rağ­men, gerçekte hâllerin isimleridir. Hâl sahibi ise -hal sahibi olma­sı ve nefsini ve her halde nefsinde bulunan şeyleri o hâle göre id­râk etmesi yönünden-, çokluğun/cem’ taayyününün mebdeidir; bu, ahadiyet-i cem makamıdır. Nitekim, daha öce defalarca bu makama dikkatini çekmiş ve bunun ötesinde hiç bir isim, resim, taayyün, sıfat ve hükmün bulunmadığını belirtmiştim.

Fakat isimlerin bu makamdan taayyün etmeleri, iki şekildedir:

Birinci tarz, bu makamın içermiş olduğu kesret/çokluk hü­kümlerine göre taayyün etmeleridir. Bunlar, kevne/oluş men­sup isimlerdir. Bu nedenle şunu belirtmiştik: Kesre t/çokluk, alem” ve “siva/başka” olması özelliğiyle alemin özelliğidir.

Kesretin ve hükümlerinin ortaya çıkması/tecellî meselesinde nazarî akıllar şaşırır, vahdet/birlik ve onda gizli bulunan iyiliği idrâk edemezler; böylelikle bunların hükümlerinden herhangi birisini onlarda taayyün etmiş Hakka izafe etmekten korkarlar, kesretin hükümlerini kendilerine nispet ederler ve gerçeği bil­mezler.

Bunun nedeni şudur: Bu akıllar, gerçek vahdeti göremezler; kesret, bu vahdetin mukabili ve zıddı değildir. Aksine, kesretin mukabili ve zıddı olduğu vahdet, kendilerine göre ve kendileri­nin dışında pek çok perdeliye ve ariflerin çoğunluğuna göre bi­linen “vahdet nispeti”dir. Kesret de, işaret edilen bu vahdete gö­re eşittir; çünkü bu vahdet, her ikisinin de, yani vahdet nispeti­nin ve kesretin ve de bunların hükümlerinin kaynağıdır; bunun­la birlikte memba olmalıkla ve benzeri şeylerle sınırlı değildir.

Sonra konumuza dönüp deriz ki: Kesretin hükümlerini vahdet­leri yönünden birleştiren nispetin makulluğu, alemin hakikatidir; Hakkın, bu nispet yönünden taayyünü ise, alemin vücûdudur.

Sonra bu vücûd, şe’nleriyle zuhur ettikten sonra, öncelikle ta­ayyün açısından üç kısrna bölünmüştür: Birincisi, kendisine bâ-tmlık ve vahdet yönünün baskın olduğu kısım: bu kısma örnek olarak derecelerine göre farklı mertebeleriyle ruhları verebiliriz; ikincisi, kesret hükümlerinin hâkim ve baskın olduğu kısım: bu­na Örnek olarak da, derecelerine göre farklı mertebeleriyle mü­rekkep cisimleri verebiliriz; üçüncüsü ise, bunların arasında ka­lan orta kısımdır.

Sonra: Bu orta kısım, mhânilik ve ilk zuhur mahallinin hük­münün baskm olduğu kısım ile nihayette tafsili zuhurun kemâ­le ulaşmasıyla “çokluk/cem”‘ nispetinin baskm olduğu kısma ayrılır. Birinci kısma örnek olarak Arş ve Kürsî’yi verebiliriz. İkinci kısma örnek olarak ise, aralarındaki farklılığa rağmen, müvelledat-ı selase/cemadat-nebatat-hayvanat verilebilir; bu­nunla birlikte hepsi de, “şehâdet alemi” diye isimlendirilen bir tek kısmın altına gerebilirler: çünkü şehâdet alemi, hazerat-ı hams’ten bahsederken kitabın başlangıcında zikretmiş olduğu­muz gibi, ruhlar alemi ve gayb aleminin mukabilidir.

Artık geride, orta kısım kalmıştır. Bu kısımdan, bir takım de­receleri kapsayan bazı şeyler ortaya çıkar. Bunlardan her birisi­nin bir ehli vardır ki, buna örnek olarak, yedi gök ve dört unsu­ru verebiliriz.

Son olarak insan, bütün bunların suretiyle birlik özelliğinde­ki çokluk/cem-i ahadî makamında zuhur etmiştir. Bu makam, kendisinden önce hiç bir evvelliği veya başka bir şeyin taavyün etmediği makamdır; bu makam, Amâ mertebesinin sahibidir.

Bu konuda, kitabın girişinde bilgi vermiştik, hatırlayınız!

Bu suret sayesinde insan, halife olmuştur; bu halifelik, insa­nın gerçek anlamda Hakkın mertebesine paralel olması/muha-zat, o mertebeye benzerliği/muhakat ve suretinden zuhur eden şeylerin hüküm ve birleştiricilik ve bunun dışındaki hususlarda bâtınında kalan özelliklere mutabık olması yönünden insana tahsis edilmiştir. İnsanda bâtm kalan halifelik ise, ilk sebeplilik yönünden sabittir; bu da, insanın suretinin zâtının içermiş oldu­ğu şeyleri birleştirmesi ve kemâle ulaştıktan/tahakkuk sonra hi­lafet mertebesine yücelmek, daha fazla iyilikle bu makamı aslı­na veya benzerine irca ederek, bu makamdan da çıkıp, nefsinin suretini ortaya çıkartmasında/ta’yîn sabittir. Nitekim, bu duru­mu daha önce gül suyunun aslına dönmesi meselesinde ve ben­zeri örneklerde misâllendirmiştik.

Bu bağlamda, “Kuşkusuz ki Allah, emanetleri ehline ver­menizi emreder” mealindeki âyeti hatırlayınız! Bu, ahadiyet-i cem makamının özelliğinden kaynaklanır; bu makam, hilafet ve niyabete ait herhangi belirli bir hal ve özellikle sınırlanmaktan münezzehtir: çünkü bu makam, bütün hal, makam ve Özellikle­ri içerir, bütün hüküm, isim, fiil ve harfleri kabul eder ve kapsar.

Dikkat ediniz, Allah’ın dışındaki her şey batıldır Allah’ın vechinin dışındaki her şey, helak olacaktır.

Sonra şöyle deriz: Şu halde “mevcudat” diye isimlendirilen Şeyler, daha önce de belirtildiği gibi, Hakkm şe’nlerinin taay­yünleridir. Bunlar, Haktan sadece -kendisi taayyün etmemesi yönünden- sırf taayyün etmeleri dolayısıyla farklı olmuşlardır. Onlara nispet edilen vücûd, Hakkın şe’nlerinin kendi vücûduna ürünmesinden/telebbüs ibarettir. Bunların çoğalması ve arkh-laşması ise, hüviyetinin gaybmda gizlenmiş özelliklerin-den/hususîyyat ibarettir. Bu özelliklerin hiç bir nedeni/mucib yoktur, çünkü bunlar, yaratılmamıştır/gayr-ı mecul. Bunların çoğalmaları, zuhurunun çeşitlenmesiyle zuhur eder. Çünkü Hakkın bütün bunlardaki zuhurlarının çeşitlenmesi, bunların varlıklarını/ayan izhâr eden şeydir. Böylelikle bunlar, farklılaş­tıkları açıdan birbirlerini bilirler. Ayrıca, hangi açıdan bir olup, birbirlerinden ayrı olmadıklarını ve hangi açıdan birbirlerinden farklı olup, “gayr”, “siva” diye isimlendirildiklerini bilirler. Baş­ka bir ifâdeyle, bunun nedeni, Hakkın zâtının özelliklerini ken­di şe’nlerinin her birisinde müşahede etmesidir.

ilâhî şe’nlerdeki bu değişmeyi, şu şekilde örneklendirebiliriz: -En güzel misâllendirme ‘Allah’a aittir.

Bir sayısı, sayı mertebelerinde değişir/takallub; böylece bir, di­ğer sayıların varlıklarını/a’yân ortaya çıkarttığı gibi, bunlar açı­sından da kendi varlığmı/ayn izhâr eder. Binaenaleyh bir, sayıyı icat etmiş, sayı ise, biri tafsîlleştirmiştir. Şu anlamda ki: Bir’in her­hangi bir mertebedeki zuhuru, diğer bir mertebedeki zuhurundan farklıdır; Hakla ilgili olduklarında bunları, Hakkın kendisinden haber verdiği üzere, “şc’n” diye isimlendiririz. Hakkın isim, sıfat, hâl ve hükümlerinin her bir şe’ni açısından olan zuhuru, bu şe’nin genişliğine ve diğer şe’nlerden önceliğine bağlıdır.

Herhangi bir idrâk vasıtasıyla görülen veya idrâk edilen her şey, herhangi bir şe’nine göre zuhur eden Haktır;.bu şe’n, Hakkın idrâk vasıtalarına göre zuhur ederek çeşitlenmesini ve çoğalması­nı gerektirmiştir. Bu idrâkler, bu şe’nlerin hükümleridir. Bununla birlikte Hak, nefsinde aha diyet /mutlak birlik sahibidir; bununla, bütün vahdet/birlik ve kesretlerin /çokluk, basitliğin ve terkibin, zuhurun ve bâtınlığm kaynağı olan ahadiyeti kast ediyorum.

Gözünün idrâk ettiği cismin suretinin birliğine/ahadiyet bak. Bu cismin suretinin çoğalan kısımlarının, güneş ve gölge, siyahlık ve beyazlık, yoğun ve latif, sert ve yumuşak arasındaki ayma mânâ/sebep gibi, idrâk edilmeyen gaybî şeyler olduklarını gör! İki şey arasında bulunup, onları ayırt eden ve kendisi gözükmedi­ği halde hükmü açıkça görülen her vasıta/berzah, gaybtır.

Dikkat ediniz! Berzaha ait bu kısımlar, ilâhî şe’nlerdir. Bun­lar, iki kısma ayrılır: tabi olanlar ve metbu olanlar:

Metbu şe’nler, iki kısımdan oluşur: İhatası tam metbular, tam olmayan metbular.

Buna göre tabi şe’nler, alemdeki varlıklardır. İhatası tam ol­mayan metbu şe’nler ise, alemin cinsleri, asılları ve rükünleridir; başka bir ifâdeyle bunlar, tafsili ve tâli isimlerdir.

İhatası ve hükmü tam olan metbu şe’nler, Hakkın isim ve sı­fatlarıdır. En açık Tahkik’e/tahkik-i evdah göre her şey, Hakkm şe’ni, şe’nlerinin isimleri ve şe’n veya şe’nler sahibi olması yö­nünden Hakkın isimleridir.

Nitekim, daha önce bunu belirtmiştik, artık sen de, karıştırma ve hatırla!

Şu halde Hakkın “vahid/bir” diye isimlendirilmesi, vücûdî hâl ile ilk taayyününün makulluğu itibarıyla d ir; bu taayyün, Hakka nispetle gerçekleşen taayyündür, yoksa herhangi bir şe’ninde veya o şe’ne göre zuhurunun taayyünü yönünden Hak­ka nispet edilen bir taayyün değildir.

Hakkın “zât” diye isimlendirilmesi, herhangi bir hâlinde zu­huru itibanyladır; bu hâl, diğer hâllerin kendisine tabi olmasını gerektirir. Hakkın hâlleri, daha önce belirttiğimiz gibi, birbirieri-ne tabi olup, bir kısmı hâkim ve bir kısmı ise mahkum olsa bile, bunlardan her birisi bir açıdan hepsine/kül sahiptir, hatta o hepsinin aynıdır.

Hakkın “Allah” diye isimlendirilmesi ise, bütün şe’nleri üze­rine hüküm sahibi olan bir şe’ninde taayyün etmesi itibanyladır; söz konusu şe’nler, bu şe’n sayesinde Hakkm hükümlerini ve eserlerini kabul ederler.

Hakkın “Rahman” diye isimlendirilmesi ise, mutlak Vü-cûd’unun kendi zuhûruyla zahir olan ş’enleri üzerine yayılma-sı/inbisat itibanyladır: çünkü rahmet, vücûdun ta kendisidir.

Rahman, kendisiyle zuhur eden her şeye yayılan “vücûd” olma­sı yönünden Haktır. Bunun yanı sıra O, vücûdu itibarıyla her va­kitte ve her mertebe ve hâllere göre, bütün hükümleri kemâliyle kabul etmesi itibarıyla Rahman’dır.

Hakkın “Rahim” diye isimlendirilmesi ise, tahsis ededen ve edilen/muhassis-muhassas olması itibanyladır: çünkü Hak, ge­nel rahmetini her varlığa tahsis etmiş, böylelikle tahsis ve zuhu­ru umûmî olmuştur.

Şe’nlerin birbirlerine ulaşan hükümlerine muttali olmasını gerektiren hali yönünden, “ilim” diye isimlendirilmiştir; bu hü­kümler, daha önce de belirttiğimiz gibi, tabilik-metbuluk, tesir-teessür, birleşme-aynşma, uyum-zıtlık, birlik-ortaklık yönünden birbirlerine ulaşırlar. Hak, bu yönden ve de nefsini ve her halde ve hâle göre nefsinin içermiş olduğu şeyleri idrâk edici olması itibarıyla, kendisini “alim” diye isimlendirmiştir.

Hak, gaiplik ve perdelerden münezzehliği ve hükmü diğer şe’nlere geçen idrâkinin sürekliliği itibarıyla şart mesabesindeki “zâti sirayeti” yönünden “hayât” diye isimlendirilmiştir; Hak, bu itibarla “el-Hay/Diri”dır.

Bazı şe’nlerden, arada sabit olan münâsebet dolayısıyla, baş­ka bir takım şe’nlere ulaşan meyil, “irâde” diye isimlendirilir: söz konusu münâsebet, bazı şe’nlerin diğerlerine üstün olmasını ve “ilim” diye isimlendirilen halde sabit tahsisin[241]izhârını orta­ya çıkartır; bunun nedeni ise, bazı şe’nlerin diğerlerinden önce gelmesidir.

Hak, irâde yönünden “mürid” diye isimlendirilir.

Hakkın eserinin bir tertip ile kendi hâllerinde zuhur etmesi­ne neden olan hâl, “kudret” diye isimlendirilir; bu tertibi, zikre­dilen tahsis ve her halden ortaya çıkan nispetler gerektirmiştir-Hak, kudret yönünden “kadir” diye isimlendirilmiştir.

Böylece, Vücûd’un emri/durum nizâma kavuşmuş ve birbi­rine bağlanmış, batıl ise, yok olup gitmiştir.

işte! Sana öyle bir kapı açtım ki, büyük inayete mazhâr olmuş nadir kimselerden başkası ona ulaşamaz. Şayet sen de, bu nime­te mazhâr olan kimselerden isen, o kapıdan gir! Bu veciz anah­tarla, konunun tafsillerini aç!

Bütünüyle Allah’a ait ol. Kim ki, Allah’a ait olur ise, Allah da ona ait olur.[242]

Bu Konuda Tamamlayıcı Açıklama

“Cemü’l-cem” Diliyle

Bilinmelidir ki: Bir şeyin başka bir şeye takdim edilmesi ve bazı şeylerin onunla başlatılması, önce gelene ve ardmdakinin kaynağı mesabesindeki şeye önem vermeyi gerektirir.

Buna göre Hakkın, kelâmının başında övgüsünü/senâ zikret­mesi, bazı hususlara delâlet eder:

Bu durum, öncelikle, senaya gösterilen öneme delildir ve onun meziyetini bildirir: çünkü sena, nihaî-küllî halden ibaret olan birincil maksada işaret eden bir anahtardır; nihai hal, her şeyin emrinin/iş sonunda yerleşeceği makamdır. Ayrıca bu senâ/övgü, onların Hakka ve “siva/başka” diye isimlendirilen her şey hakkındaki kâmil marifetleri ile Özeî-zâtî müşahedeleri arasında gerçekleşir; bu özel müşahede, özel hidâyetin feridir ve söz konusu hidâyeti aramaya sevk eder, bu hidâyeti arayanlara da ona ulaşmayı tekeffül eder.

Fakat ona ulaşmak, kıymetli zikir, güzel hamd, ibâdet ile Hakka teveccüh ederken tevhidi tecrit etmek/tecridü’t-tevhid, acizliği ve eksikliği itiraf etmek ve kulak vermekle birlikte Hak­ka dayanmak gibi bazı vesileleri tam olarak yerine getirdikten sonra mümkündür. Bütün bunlar, vazifeyi ve rağbetin sebeple­rini bilmekle gerçekleşir; bu rağbete “Alemlerin rabbidir, rahim ve rahmandır” âyetinde dikkat çekilmiştir; bunun yanı sıra, “Din gününü sahibi” âyetinde mündemiç olan rağbetin neden­lerini de bilmek gerekir.

Ayrıca: Belirli hidâyet alâmetini taşımayan kimseler, gazabın hükmüyle boyanmış ve hayret denizlerine ve sahralara düşerler. Söz konusu hidâyetin alâmetinin hükmü, hidâyet sahibi-nin/mühtedi hallerine, fiillerine, dünya ve âhiretteki işlerine si­rayet eder. Bunun neticesinde ise kişi, kendisinden önceki kâ­millerin ya da kendisi gibi saitlerin Rablerinin katından nail ol­dukları nimetlerden nasiplenir.

Nihai gaye, kâmillerin haliyle ilgili olarak, işaret edilen du­rumdur: çünkü alemin yaratılışmdaki ilk sebep -Allah’ın bildir­diği gibi- Hakkın bilinmeyi, kendisine ibâdet edilmesini ve ke­mâlinin görülmesini istemesidir; kemâlinin görülmesi/müşahe­de, Hakkın zuhuru ve vücuduyla gerçekleşir.

Varlık ve ilim mertebeleri/vücûdî-ilmî, her zamanda bu gö­revi tamamlamak ve o devirde alemin nizâmını korumak için belirlenmiş ve atanmış kâmil ile kâim olur ve devam eder; bina­enaleyh, bilen kişiye göre, vakıanın böyle gerçekleştiğinde hiç bir kuşku yoktur.

Kuşkusuz semavî kitaplarda ve kâmillerin diliyle bu konuda pek çık ikâzlar tekrarlanmıştır.

Bunlardan birisi, Hakkın Tevrat’taki şu ifadesidir: “Ey Ade­moğlu! Eşyayı senin için yarattım, seni ise kendim için yarat­tım.” Bunun bir benzeri, Hz. Musa’ya hitaben söylediği şu ifade­sidir: “Seni kendim için seçtim.” Bütün kâmillere yönelik ola­rak da şöyle söylemiştir. “Göklerde ve yerde olan her şeyi, ken­disinden olmak üzere, size amade kılmıştır.” (Casiye, 13); söz konusu nimetler, defalarca sayılmıştır.

Basiretli hiç bir kimse, bu konuda herhangi bir görüş ayrılığı­ma düşmemiştir.

Sena edenin edilene yaptığı Övgü, onu tarif ve övgünün ya­pıldığı yönden kendisini tanıdığına dair bir iddiayı taşıyıp, ke­sin delil/hüccet-i baliğa de Allah’a ait olduğu için,Hak, irâdesi­nin diğer şe’nlerinin kemâlini izhâra taalluku gibi, hüccetinin cemâlini izhâr etmek istemiştir; istenilen kâmil marifet, buna bağlıdır. Çünkü Hakkın, nefsindeki her şeyle birlikte, kendisine dair bilgisinin sübûtu, ilmin kemâli yönünden ve töhmetin orta­dan kalkması için bir hüccettir; fakat bu hüccet, her mertebede ve o mertebenin mensubu oîan veya bu mertebeyle ve içinde zu­hur eden herkeste, bizzat burhanı ortaya koyan Hakta zuhur et­tiği tarzda, tamamlanıncaya kadar “baliğ/kesinlik” özelliğine sahip değildir.

Allah Teâla’nm şu âyetini hatırlayınız: “Böylelikle insanla­rın Allah’a karşı resullerden sonra bir hüccetleri olmasın.” (Nisa, 165)

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Allah, mazeret sahi­bi olduğu sürece hiç kimseyi kıyamet gününde cezalandır­maz.” Yani, Allah’ın delili, o kimse üzerinde gerçekleşip, sabit oluncaya kadar Allah kimseyi cezalandırmaz. Bu bağlamdaki başka bir ifâde de, Hz. Peygamberin şu hadisidir: “Kendisine mazeret sunulmasını Allah kadar hiç kimse sevemez. Bundan dolayı da resulleri göndermiş, kitaplarını indirmiştir.”

Kuşkusuz ki, bu son bölümde isimlerin aslı yönünden Bes-mele’nin ön önemli sırlarını açıkladım; ardından da “el-Hamdu lillahi/Hamd Allah’a mahsustur” ifâdesi ve Hakkın kelâmının bununla başlamasmdaki sırrı belirttim.

Hamdin “Allah”‘a izafe edilmesinin sebebi, “Allah” isminin kuşatıcı ilk taayyün mertebesi olmasıdır; nitekim-biraz önce bu­na dikkat çekmiştik. Rubûbiyetin “Allah” ismine izafe edilmesi­nin nedeni ise, ulûhiyet mertebesinin gerektirdiği hükümlere, ayrıca bunların levazımı olan heybet ve azametin aşırılığına mu­hatapları ısındırmaktır; bu hükümler, birbirine zıt, zahirî ve bâ­tını hükümlerdir. Bu Özellikler, şefkat, gıdalandırmak, terbiye etmek, ıslah ve benzeri şeylerle kuîlarma/merbub karşı iyi mu­amele gerektiren rubûbiyet hükümlerinin aksinedir.

İzafetteki kapsamın sırrı ise/alemlerin rabbı, itaat ettiklerin­de bütün yaratıkların rızıklarmm bulunduğu kapının açılması, aynı zamanda bütün kulların itaatte eksik ve kusurlu olduklarmda “Din gününün meliki” âyetinde yer alan mânâya göre korkmalarıdır; bu âyetteki anlam, cezalandırmadan/mücazat ibarettir.

“İyyake/ancak sana” âyetinin sırı ise, daha önce de belirtil­diği üzere, şudur: Başlangıçta sahip olduğun ilimler, ikinci hal­de, işaretlerinin hedefi ve maksadıdır; amaçların bu ilimde orta­ya çıkarlar, bütün şe’nlerin ve irâdenin hükümlerinin tafsilleri onda belirirler. Böylelikle fer, aslın suretiyle zuhur etmiştir.

Bu ise, çok önemli bir sırdır, bunu bildiğinde, her şeyi öğren­miş olursun.

“îyyake nestain/ancak senden yardım dileriz” âyetinin sırrı ise, ilk vecihten farklı bir şekilde bir öncekine atıftır; nitekim da­ha önce bunu belirtmiştik. Ayrıca bu ifâde, Besmele’nin “Ba” harfinde mücmel haldeki fakr/ihtiyaç ve bağımlılığı açıklama, Hakka boyun eğmeyi ve yönelmeyi kabul, bütün önemli mese­lelerde Hakka tevekkülü içermektedir.

“îhdina/bizi ulaştır” âyetinden surenin sonuna kadar olan bö­lüm ise, bir taleptir; bu talebe, özellikle yaratılışın birinci gayesini teşkil eden varlık olmak üzere, ferin aslına benzerliği sırrı dere edilmiştir ki, bunun neticesi, “Bilinmek istedim” ifadesiyle işaret edilen farklılaştırma /temyiz ve tariftir. Çünkü yaratılış olmasay­dı, yaratılmışın/hadis mertebesi kadimin mertebesinden ayırt ay­rılamazdı; bunun yanı sıra, vahdet mertebesi de, pek çok kesret hükmünü içermesi itibarıyla mutlak vahdetten ayrılamazdı. Bu mutlak vahdeti sınırlayacak hiç bir hüküm, onu belirleyecek hiç bir vasıf, onu açıklayacak ve izah edecek hiç bir lisan yoktur.

Bütün bunları, kitabın girişinde belirtmiştik.

“Mağdubluk/gazaba uğramak” sırrı ise, surete ait zahirî sap­malar, ruhanî ve manevî bâtını sapmalar, yani itidal derecesin­den uzaklaşmaktan ibarettir; bu sapma, vücûdun başlangıcıyla sonu arasında ortaya çıkmaktadır ve bunun nedeni, isim ve var-lıklara/a’yân izafe edilen hüküm ve hâllerin birbirine girme­si/tedahül, bu hükümlerin bir kısmının diğerlerine baskın gel­mesidir. Bu galip gelme ise, bunların terkibini -ki hangi terkip olursa olsun fark etmez- kendisine mahsus itidalden çıkartır.

Bidayet/başlangıç ve nihayetlerin/son sırrını, Hakkın el-Ev-vel ve el-Âhir olduğunu; Hakkın şe’nlerinin de bidayetler ile ni­hayetler arasında ortaya çıktıklarını belirtmiştim, bunu unutma!

Fatiha, Ümmü’l-kitab, yani kitabın aslıdır; daha önce, kitabın başında Fatiha suresinin mertebesini ve onun son ve değerli ör­nek olduğunu belirtmiştim. Zât gaybı, la-taayyünü yönünden, hiç bir hükmü, sıfatı ve ismi olmayan; bütün zâhirî-bâtmî, ilmî-vücûdî mertebelerdeki taayyünlerden önce olan bir hâldir. Bü­tün işlerin varış ve bitiş yerleri, başlangıçta kendisinden taayyün ettiği şeydir, Hak ise, el-Evveldir. işte, böylelikle, gayb mertebe­sine ait kâmil adalet sırrı, Fatiha suresinin hayrete işaret eden bir lafızla bitmesini gerektirmiştir. Bu hayrete mazhâr olanlar açı­sından bu hayretin son mertebesi, Zât gaybıyla bitişik olmuştur; bu nedenle de bu son mertebe, Ekâbir’in nihai mertebesi olmuş­tur. Çünkü onların Allah hakkındaki hayretleri, diğer isim ve sı­fat mertebelerini aştıktan sonra, Hakkın zâtının kendi zâtından olan en ulvî özelliklerinde/husûsîyat gerçekleşir.

Zât gaybmdan taayyün eden varlık/vücûdî mertebelerin ilki, “teheyyüm” mertebesi olmuştur; bu mertebede “müheyyemûn” ortaya çıkmıştır/taayyün. Bunlar, içinde bulundukları halle, kendilerine, müşahede ettikleri ve çokça yaklaştıkları varlığa ve de Hakkın dışındaki şeylere dair şuurlarını kaybetmişlerdir. îşte aynı şekilde, işin sonu, daha önce de açıkladığımız gibi, başlan­gıcı gibi olmuştur; çünkü son, başlangıcın aynıdır. Bu nedenle Hak, kullarından seçkinlerin hâllerini, başladığı halle bitirmiştir. Bununla birlikte buradaki son hayret ile oradaki son hayret mensupları arasında çok önemli farklar vardır; bunları, sadece Ekâbir’den nadir kullar bilebilir.

Bu konuyu, misâllendirmiş ve ara açıklama şeklinde izah et­miştim, onu hatırlayınız!

Aynı şekilde Hak, yaratıklarıyla olan işlerini de, külli yönden hükmüyle kullarına muamele ettiği hal ile bitirmiştir; söz konu­su hal, rızâdır: çünkü rahmet -daha önce de açıkladığımız gibi vücûdun kendisi olduğu için, Hakkın zâtı vasfı rızâ olmuştur; bu nedenle bu vasfın mukabili de, gazap olmuştur. Böylece bu iki vasıf arasında, Hakkın da zikretmiş olduğu bir önemli yakm-lık/mücaret meydana gelmiştir. Sonra rahmet, gazabı geçmiş ve Hakkın zâtı vasfı olan rızâ ile ona baskın gelmiştir: çünkü Hak, kendisi için icad/yaratma; Öte yandan mümkünlerin a’yânı hak­kında ise, müsaade ettiği ve rızâ gösterdiği varlık ile vasıflanma­larından razı olmaydı, var olan şeyler mevcut olamazdı. Hak için rızânın pek çok mertebesinin olması, ifâde ettiğimiz gerçeği ortadan kaldırmaz.

Şu halde umûmî rızânın sureti, yaratılışın ta kendisi ve bütün mevcutlara varlığın/vücûd bahş edilmesidir/bezi; bunun ardın­dan ise vücûdun özellikleri, kendi hükümlerine göre ortaya çık­mıştır. Bunların sayısı ise, rahmetlerin sayısı gibi, yüz tanedir.

Hakkın said kulları hakkındaki nihai hükmü, kendisinin de belirttiği gibi,onlardan razı olmasıdır; bu nedenle onlara asla ga­zap etmez. Böylelikle küllî yönden onları tarifi, başlangıçta on­lar hakkında katından taayyün eden halle sona ermiştir; bu, ön­ceden taayyün eden şeydi.

Vesselam!

Saidlerin kendileri açısından son hâlleri ise, özü istemek olan “dua” ile bitmiştir; bu, aynı zamanda onların ilk hâlleri idi: çün­kü onların başlangıçta bezendikleri/insibağ ilk hal, Hakkın ken­disiyle kendisine sual etmesinin ve de bu talebinin, zuhur ve iz­hârın kemâline taalluk hükmüdür. Böylelikle bu sualin hükmü, onların hakikatlerinde sirayet etmiştir: çünkü onlar, bu esnada, Hakkın nefsinde resm edilmelerin den /irtisam ibaret olan “ay-nu’1-kurb” mertebesinde idiler. Böylece onlar, istidat lisanlarıyla hakikatleri yönünden yaratılışı talep etmişler, bunun neticesin­de Hakkın onlara olan icabeti ise, kendilerini yaratmak olmuş­tur; daha Önce yaratılışın başlangıcından bahsederken kitabın başında bu meseleyi açıklamıştık.

Böylelikle, onların nihai hâlleri de talep ile sona ermiştir. Bu talep, “Hamd alemlerin Rabbı olan Allah’a mahsustur” kalıbıyla yapılmıştır: nitekim Allah, “Onların son davaları, alemlerin Rabbı olan Allah’a hamd olsun demektir” (Yunus, 10) âyetiyle bunu bildirmiştir, çünkü zikredilen ilk sualin amacı, Hakkın ke­mâlinin zuhur etmesidir; bu durumda ise, kuşkusuz, hamd orta­ya çıkmıştır. Bunun bir Örneği, yemek yiyen veya bir şey içen kimseye haindin emredilmesidir; bunlar, başladıkları işi tamam­ladıktan sonra ham ederler.

Hak, nazil olan Kur’an-ı kerim’i “miras” âyetiyle bitirmiştir: çünkü, özellikle dünya hayâtında olmak üzere hüküm yönün­den son isim, el-Vâris ismidir. “Kuşkusuz ki biz, yeryüzüne ve üzerinde bulunanlara vâris oluruz. Sonra bize döneceksiniz.” (Meryem, 40)

Sana, miras hakkında bir örnek vereceğim ki, o misâl üzerin­de düşünürsen, gerçekten çok mühim büyük bir ilme muttali olursun. Şöyle ki:

Güneş ve aydınlatıcı bütün cisimlerin ışınları, sadece kendi­lerine kesif bir cisim mukabele ettiğinde yayılırlar. En açık tah­kike göre: Ortada kesif Bir cisim bulunmasa, güneşten asla bir ışık zuhur etmezdi. Işınlar, güneş ve kesif suret arasında ortaya çıkmaktadırlar: bu kesafet arttığında, ışınlar yayılır ve ortaya çı­kar; bu kesafet azaldığında ise, söz konusu ışınlar kendisinden yayıldıkları cisimde dürüîüp kalırlar. Buna göre ışının, üzerine yayıldığı cisimlerden kazandığı vasıfla dürülmesi, mirasın dön­mesi gibidir: Böylelikle, başlangıçta kendisinden çıkan nuru, bi­tiştiği ve -gül suyu örneğinde belirtildiği gibi- yansıdığı şeyler­den kazandığı özelliklerle güzelliği artmış olarak tekrar geri dö­ner, bizzat sabit olmayan ve talep edilmeyen şey, izale olur; söz konusu şeyler, üzerlerine yayılan nûr ile ve kendilerine sirayet eden emir ile sonradan sabit olmuşlardır. Allah Teala, şöyle bu­yurmuştur: “Hakkın vechi müstesna her şey helak olacaktır. Hüküm O’rta aittir ve O’na döneceksiniz.” (Rahman, 26-27).

Kitabın başlangıcında şunu belirtmiştik ki: Zatî kemâl, zail olmasa bile, onun kemâli isimlerin kemâliyle zuhur eder. İsimler ise, ilim ve vücûd olarak, a’yân ile zuhur ederler: şayet a’yân ol­masaydı, isimlere mahsus mertebenin kemâli ortaya çıkmazdı-Aynı şekilde Hak olmasaydı, a’yân hakkında varlık kemâli gerçekleşmezdi. Şu halde bunların hepsi, birbirlerine vâristir; bu iki hâl, sonuçta vâris olunan/mevrüs veya başlangıçta benzer/mü-temasil iki hâldir. [243]

Bütün işler, Allah’a varır.

İki yönden birisindeki durum, daha Önce belirttiğimiz husus­larla açıklanmıştır; diğer yöndekini ise, tam huzur halinden son­ra gerçekleşen halife atanma/istihlaf takip eder. Tasarruf, yarat­ma ve halifeliğe atanmada bâtmlık zorunludur. Varislik ve zik­rettiğimiz diğer hususlar, bâtmlık ve zâhirlik üzerinde odakla­şır. Son gaiplik ise -ki bu, Hak’ta tam anlamıyla fânî ve müsteh-lek olmakla gerçekleşen kemâlin gereklerinden birisidir- halife­nin Rabbını kendi yerine halife ve O’nu tam olarak vekil edin­mesini gerektirir. [244]

Nitekim, daha önce bütün bu konulardan bahsedilmişti, ha­tırlayınız!

Kâmillerin dışındaki hâlifelerin varislikteki hükümleri ise, hi­lafetteki paylan ve bu hilafetle ilişkilerine göre değişir; hilafetten nasibi olan herkesin -az olsa bile- bir payı vardır.

Artık, bu konudaki ifâdelerimi hatırla ve anla!

Anlatmak istediğimiz şeyleri tam olarak anlaman, gerçekten garip bir durumdur.

Vesselam!

Bilinmelidir ki: Deniz, nehirlere vâris olur; yer, bir şekilde kendisinden kopan şeylere vâris olur; ateş ve hava da, ilk ikisiyle birlikte /toprak ve su, kendilerinden meydana gelen şeylere vâris olurlar. Ulvî şeyler, kabiliyetlerde ortaya çıkan cüzî kuv­vetlerine vâris olurlar. Her şey, kendisinden çıkan şeylere nis­petle asalet ve küllî oluşuna göre, vâris olur. Allah, el-Cami ve Asıl olması itibarıyla, miraslara ve isimlerine ait mirasa nispetle, vârisçilerin en hayırlısıdır.

Sonra şöyle deriz:

Kuşkusuz ki Allah, sıfatı ibâdeti, secde ile bitirmiştir; bu sec­de, mahşer gününde şefaat kapısını açarken Hz. Peygamber, şe­faat izni verilenlerden Hakkın diledikleri ve -şeriatta belirtildiği gibi- secde etmelerine izin verilenlerce yapılacaktır. Bu secdenin ardında ise, herhangi bir emir ve teklifin bitişmediği sadece zâtı ibâdet vardır.

Hak, Zât’ma mahsus gaybınııı mertebesinden zahir olmak ve yönelmek/teveccüh özelliğiyle bütün yaratıklarına gelişini, iyi­lerin kötülerden ayırt edileceği ve amellerin değerlendirileceği kıyamet gününde bulutlar içinde gelmekle bitirmiştir: çünkü bu geliş, hüviyetinin gaybında Amâ mertebesine ilk gelişi gibidir. Hakkın sözü edilen ilk gelişi, zahir olmak, izhâr etmek ve Vü-cûd’u kabul eden a’yânı kuşatıcı rahmeti ile “sübût” mertebesin­de/hazret kalan diğer a’yândan ayırt etmek; bunun yanı sıra, her bir ayıı’m kendi istidatları ve Hakkın onlara dair ilminin ge­reğine göre hak ettikleri şekilde haklarında hüküm vermek için­dir. Allah şöyle buyurmuştur: “Bugün nefsin, hesapçı olarak sana kafidir.” (İsra, 14).

Bunu anla, kuşkusuz sadece nadir insanların keşfen bilebildi­ği sırlar sana açıklanmıştır.

Hak, aziz Kur’an’ı “inzal” oluşu yönünden, makbul ve mer-dutları/reddedilen ayırt eden Berae süresiyle bitirmiştir; çünkü tenezzül eden son hüküm, temyizdir; bundan dolayı kıyamet günü, ayırt etme/fasıl günü olmuştur: çünkü Allah, o günde çir­kini temizden ayırt edecektir: “Ki Allah pisi temizden ayırsın ve pis olanı üst üste koyup, hepsini bir yığın haline getirsin ve topunu cehenneme koysun. İşte bunlar, hüsran içinde kalan-Iardır.” (Enfal, 37)

Allah, peygamberliği bizim peygamberimiz (sav.) ile bitirdiği gibi, şeriatların hükümlerini de bizim şeriatımız ile bitirmiştir. Bizim şeriatımızın hükmünü ise, güneşin batıdan doğmasıyla bi­tirmiştir; bu, beden batısından/garp hayvanı ruhun doğup, ilâhî ruhun nurunun dürülmesine/takallus benzer. Çünkü güneşin genel kevnî varlıktaki konumu, hayvani ruhun bedenlerimizde* ki konumuna; însân-ı kâmil yönünden Kalem-i a’la’nm, bedeni­mizi/ n eş ‘et yöneten ilâhî ruh ile olan ilişkisine benzer. Buna gö­re, güneş batıdan doğduktan sonra hiç kimsenin imânı ve ameli kabul edilmeyeceği gibi -nitekim Allah teala “Rabbmm mucize­lerinden bazısının geldiği gün, daha önce imân etmemiş yahut imânı halinde hayır kazanmamış olan kimseye imânı fayda vermez” (Enam, 158) buyurmuştur ve bu âyet, peygamberi tara­fından bu şekilde yorumlanmıştır-, aynı şekilde insanın ruhunun bedeni yönetmekten yüz çevirip, hayvani ruhunu terk etmesinin ardından da, hiç bir amel kabul edilmez. Nitekim Hz. Peygamber (sav.), “Kuşkusuz ki Allah, can boğaza gelmediği sürece kulun tövbesini kabul eder” buyurmuştur.

Allah, bu ümmetteki Hz. Peygamberin zahir halifeliğini, Hz. Mehdi ile bitirmiştir; genel anlamda Allah’ın halifeliğini ise, Hz. Meryem oğlu İsa (as.) ile bitirmiştir.

Allah, Muhammedi velayeti, zât ve ulûhiyet arasında sabit olan berzâhlık mertebesine ulaşan/tahakkuk kimse ile bitirmiş­tir: çünkü nübüvvetin bitmesi, ubudiyette/kulluk mertebesi yet­ki/efendilik sahibi olan ulûhiyet mertebesine mahsustur. Genel velayetin bitmesi ise, meliklik, terbiye, ıslah ve benzeri şeylerle alemlerin rablığmm bâtını sırrının sahibidir; bu sırrm genel var-hk sureti karşısındaki durumu, nefse benzer.

Binaenaleyh, bütün bu zikrettiklerimiz, ana mertebelerden ilâhî mertebenin suretidir.

Allah, ihtisasa mazhâr olmuş vâris kullarından kâmilleri ise, cem’ü’1-cem mertebesinin mazhârı olan kuluyla bitirmiştir; o kul gibi cami’/kuşatıcı bir kimse yoktur ve kendisinden sonra hiç kimse, onun vâris olduğu şeyleri elde edemeyecektir. Bütün hükümleri içeren “ahirlik/sonluk” kemâli ona aittir, bu nedenle de, Efendisinden/Mevla başkası onu bilemez.

Allah, bu kulunun dışındaki diğer kimseler için hasıl olan te­cellîlerini ise, zâtı tecellîsiyle bitirmiştir; bu tecellînin zuhur et­mesiyle, Allah’a sülük edenlerin seyri de sona ermiştir/inhitam.

Allah, bu sülüğün benzeri olan haccı da, makam etrafında ta­vaf ile bitirmiştir; bu makam, sülük edenlerin kıblesidir.

Allah, külli makamlardan her birisine bir bitiş; o makamın kendisiyle kemâle ulaştığı ve izhâr edip, ortaya çıkardığı bir sır tahsis etmiştir, şayet, konuyu uzatmış olmasaydım, ana makam­ları ve bunların kimle sona erdiğini veya ereceğini açıklardım. Fakat, hatırlatmak ve ikâz etmek için bu bağlamda bir örnek sundum; bu örnekte, bu zevke ortak olan Ekâbir’den akıl sahip-leri/lübab için yeterli bilgi vardır.

Allah Teala’nm gizlemek istediği bir şeyi, izhâr etmek müm­kün değildir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Size ilimden çok az şey verilmiştir.”‘ (îsra, 85).

Allah, doğru söyler ve doğru yola ulaştırır.[245]

Aslî-Şer’î ve Kur’anî Bazı Sırlar

Bilinmelidir ki: Hakkın başta bizim şeriatımız olmak üzere şeriatlar diliyle olan hitabı, öncelikle yedi küllî kısma ayrılır ki, bunlardan her birisinin altmda başka bir takım kısımlar bulunur.

Buna göre bu yedi kısmın ilki, hakikatlerden haber verme-yi/inba içerir, açık-gizli zarar ve faydalan açıklar. Bu ilk kısım, iki kısma ayrılır: Birincisi, akılların kendilikleriyle hemen veya bir ikâz ve hatırlatmadan sonra idrâk edebildikleri kısımdır. İkincisi ise, akılların kendi başlarına idrâk edemedikleri kısımdır; akıllar, bu kısımdaki bilgileri idrâk edebilmede açıklayıcı (kaşif) ilâhî bir nura muhtaçtırlar.

Bu Özellikteki bir hakikati zikretmedeki amaç, nefisleri ikâz etmek, himmetleri bu bilgilere ulaşmaya ve elde etmeye teşvik ve bu konuda onlara yardım etmektir; bu ikâzın gayesi ise, in­sanların kolaylıkla elde ettikleri şeylerle tatmin olup, bunları ni­hayet zannedip, bunların ötesinde başka bir bilginin bulunmadı­ğını düşünmemelerini temindir; böyle düşünürlerse nefisler, du­raklar ve daha fazlasını talepten geri kalırlar.

Bu kısmın içerdiği bazı bilgiler, bazen bunları daha anlaşıl­maz ve kapalı kılan lafızlarla bildirilebilir; bununla birlikte, ken­disinden haber verilen şey bazen görülen, hazır olan ve farkında °mnmayan ve de bu isimle isimlendirilen, bu vasıf ile nitelenen ?ey olduğu bilinmeyen bir şey olabilir. Bundaki sır ise, bilgileri-Ile ulaşmada rağbeti artırmak için sırların gizemini korumaktır.

Bunları talep ederken gereken ciddiyette rehavet göstermemek gerekir; bu talep, belki de -Allah’ın yardımı ile- bunlara ve diğer sırlara muttali olma imkânı verecek, hatta bunların bilgisine bağlı olan saadete ulaşmayı temin edecektir.

Çünkü insanlar şunu bilirler/fıkh ki:Nefis bu tür bir şeyi aslını bilmeden fer olarak öğrenirse/ bu sırrın ağırlığı nefiste ortadan kalkar ve bundan sonra onu öğrenir. Belki de nefis, Hakkın sıfatlarından tazim Özelliğiyle dinlediği diğer sırları ise, eğip büker, böylelikle bütünüyle o hakikate karşı soğur ve neticede helak olur; hatta belki de fetrette kalır ve belki de Al­lah’ın âyetlerini/şeair küçümseyerek ve yasaklarını hafife ala­rak geri döner. Bu kişinin durumu, Hak kendisini muttali kı-lıncaya kadar açık bir imân ile onları dinleyen ve hürmetle on­ları aklında tutan kişiden farklıdır; böylelikle imanlı kişi, bu sırları aslından öğrenir ve perdeli müminin onlara gösterdiği tazimle nispet edilemeyecek bir hürmeti bu sırlara gösterir: çünkü bu hürmet, hiç zail olmayan ilmin neticesidir, buna kar­şın ilk hürmet ise, yok olacak bir vehmin ürünü idi. Böylelikle Sari ve kendisine tabi olup, bilgisinin kaynağında O’na ortak olan kimse, bu gibi bir sırrı açıklamış olsaydı, bu bilgileri kü­çümseyen kimsenin bu açıklamalarla şakiliğe düşmesine sebe­bi olurlardı; “alemlere rahmet”[246]olarak gönderilen bir insan, böyle bir davranıştan münezzehtir.

Zikredilen afetin sahipleri, selimliğini yitirmiş fıtratların ve ilk parıltıların/levamih mensuplarıdır: onlar, sahîh imânın te­mizliği üzerinde kalamamışlar ve zâti müşahedenin hakikatini ve sarih keşfi elde edememişlerdir. Çünkü kesin müşahede ehli ve şuhud ehli, eşyaya hürmet eder/tazim ve onları Hakkın şeaıri[247], mazhârları ve isimlerinin suretleri diye görürler; zorlanan­lar ise, isimlerin isimlerinin/esmaü’1-esma mertebesinde dur-muşlardır. Onlar, isimlerin ve bu isimlerle isimlene-nin/müsemmâ hakikatini bilemezler; böylelikle onların hürmet­leri/tazim, vehimden kaynaklanan biçimsel bir hürmet olur ki, his ve nefsin idrâki bu hürmeti ortadan izale eder.

Bu nedenle Sari (sav.), insanların himmetlerini belirttiğimiz konulardaki bilgilere ulaşmaya teşvik için ve de akıl sahipleri­nin tebliğde onun yetkin gücünü öğrenmeleri için zikrettiğimiz hususu dikkate almıştır; bu yetkinlik sayesinde o, söz konusu hakikatleri ne gizlemiştir ve ne de ifşa etmiş, asine onları tam ibarelerle dile getirmiş, bunlar, akılli-zeka/lüb sahiplerine mak­sadı tam olarak aktarabiliri işlerdir. Ayrıca Hz. Peygamber, bu hakikatleri uygun isimlerle isimlendirmiştir; bu isimlendirme, bir yandan tam açıklık ve onun getireceği zararlardan korun­muşken, öte yandan, sıradan insanların anlamasını da engelle­mez. Böylelikle Hz. Peygamber, bu hakikatleri dile getirirken, nefsi zayıf kimse kutsiyet mertebesine arzu duyup, yükselsin, akıllı kişinin ise basireti artsın diye, açıklık ve gizliliği birleştir­miştir.

Allah, ona ve içimizden onun kardeşlerine ve de doğruya ir­şat eden kimselere en hayırlı şekilde mükafatlar versin!

Diğer kısım ise, başka bir mesele için verilmiş örnekler /darb-ı misâl kabilinden olan şeylerdir; bunu, Hakkın bildirme-siyle, günahlardan sakınmış kimseler bilirler.

Bu da iki kısma ayrılır: birincisi, bizzat verilen örneğin de, ör­neğin kendisi için verildiği iş gibi, Öncelikli amaç olduğu kısım­dır; bunun nedeni, verilen örneğin değeri ve içermiş olduğu mü­him yararlardır. İkinci kısım ise, öncelikli gayenin misâlin ken­disinden dolayı verildiği ve o şeye dikkat çekilen meselenin ol­duğu kısımdır; bu kısımdaki örneğin içermiş olduğu faydalar ise, birincil değil, ikincil olarak amaçlanmışlardır.

Zayıf akıllılar adına korkmasıydım ve Şari’nin riâyet ettiği ve bizim de dikkate almamız gereken hikmeti gözetmiş olmasıy-dım, her kısımla ilgili bir Seri mesele zikreder ve ilâhî katta o şe­yin aslına dikkat çekerdim; fakat bir örnek zikrediyoruz ve akıl-11 kişi için bu yeterlidir:

Birincil olarak amaçlanan/(kast-i evvel ile murad) şey, iki kısma ayrılır: mutlak ve mukayyet. Buna göre mutlak, ilim ve varlık mertebelerini kemâle erdirmekten meydana gelen kemâl­dir; buna, defalara işaret etmiştik. Mukayyet ise, her zaman ve dönemde o asrın kâmilidir; kâmilin dışındakiler ise, bu yönden, ancak ikincil olarak amaçlanmışlardır. Bununla birlikte onlar da, başka bir itibar ile birincil olarak amaçlanmışlardır, ki, bu­nun nedenine daha önce işaret etmiştik. Bunu, yani birincil amaçla kast edilen kimseleri, zikrettiğimiz konuda ilk muhatap­lar takip etmektedir: çünkü onlar, Seri hükümlerin oklarının ilk hedefleridir; bu bağlamda, özellikle de, Şari’nin başlangıçta or­taya koymadığı meşru bir hükmün inmesinin sebebi olanları zikredebiliriz.

Bunu anlayınız, Allah’ın izni ile doğruya ulaşırsınız.

Diğer kısım ise, alemin maslahatı için amaçlanan şeylerdir; bu maslahat, alemin ve ehlinin âhirette korunmasıdır. Bunlara örnek olarak, dünyada, âhirette, Allah katında ve Allah’ın dile­diği kimselerin katında faydalı ilim ve amelleri verebiliriz; bu fayda, kendisinden yararlananların bedenlerini ve ruhlarını kapsar. Ayrıca, alemin ve ehlinin korunmasıyla ilgili söz konu­su maslahat, dünya hayâtı için de geçerlidir; bu kısma örnek ola­rak “Sizin için kısasta hayât vardır” (Bakara, 179) hükmü, zen­ginlerden zekat alıp, bunları fakirlere dağıtmak, ruhbanlarla sa­vaşmamak verilebilir: çünkü, ruhbanlarla savaşmada herhangi bir maslahat veya cizye almak ve benzeri gibi, nübüvvetin sırrı, yollan ve ondan ortaya çıkan yararlar kapsamında zikredilmiş bir fayda yoktur. [248]

Yedinci kısım ise, bütünden ilk-mutlak anlamda amaçlanan şeylerdir ki, bunu biraz önce belirtmiştik; bu kısım, bütün kısım­lara sirayet eder.

Hz. Peygamber’in mirasıyla tahakkuk eden/miras-ı Mustafa ve Kur’an’m en büyük Ümmü’l-kitap’tan özel zevk ile tenezzül edişini bilen kimse, aziz kitabın sırlarını bilir ve onun külli kı­sımlarının zikrettiğimiz kısımlarda sınırlı oluşunu anlar. Ayrıca bu kişi, görür ki: bu taksimde tam hakikat vardır ve bunda mu­hatapların hali, anlayışları ve de aşina oldukları şeyler; mevtin, zaman, mekan ve ilk muhatapların halinin hikmeti, sidr-i mah-dûd[249][250], ma-i meskûb[251][252]gibi ilk mertebelerin saygınlığı için/hürmet gözetümiştir; söz konu­su mertebeler, Kur’an’da ve Sünnette defalarca zikredilmişler­dir. Ümmetin çoğunluğunun, teşvik ve benzeri konularda bu gi­bi ifâdelerin zahirinden bir nasipleri yoktur. Bu ifâdenin bir ben­zeri de, erkeklere ait olan “gümüş bileziklerle süslenmişler­dir”[253]ifadesidir; bunlar, mümin kişinin abdestin ulaştığı uzuv­larını süslerler.

Bunu anla ve düşün!

Şimdi de, küllî-şerî ana hükümleri zikredeceğiz. Şöyle deriz: Helâl iki kısma ayrılır: Mutlak ve mukayyet helâl. Buna göre mutlak helâl, varlıktır/Vücûd: çünkü varlık, kendisini kabul eden hiç bir şeyden asla men edilmemiştir. Bir açıdan mukay-yet-helâl ise, mükellef insanın işlediği veya fiü-hal-söz olarak içinde bulunduğu her türlü iştir; bu işler, dünya hayâtında ya­saklanmamış, gerek bu hayâtta ve gerekse âhirette de kendile­rinden dolayı herhangi bir mesuliyet yoktur.

Haram da iki kısma ayrılır: Mutlak ve mukayyet haram: Mutlak haram, Hakkın künhünü -Hakkın kendisiyle kendisini biknesi veya görmesi gibi- ihata etmektir. Bir açıdan mukayyet haram ise, mükellefin halinin değişmesiyle Hakkın hükmünün değişmediği her fiildir; bu fiilin gereği, cezalandırma ve yargı­lamadır. Bunlara örnek olarak, şirk, ana veya oğlu nikah etmek gibi fiilleri verebiliriz: çünkü bu tür fiiller, Ölü etinin haram kı­lınması gibi, mükellef zaruret halinde bulunduğunda helâle dönüşebilen haramlara benzemezler. Bu ikinci tarz hüküm, mükellefin halinin değişmesine göre değişir, dolayısıyla bu hü­küm, bir durumda tespit edilir, ikinci bir halde ise, başka bir hal ile iptal edilir.

Meşru hükümlerin çoğunun durumu böyledir. Bunların sa­yılmasına ve meselenin uzatılmasına gerek yoktur; zikrettiğim kısımların dışında kalanlar ise, bu kısımlara nispetle cüzî kısım­lardır.

Mubah da, mutlak ve mukayyet kısımlara ayrılır: Buna göre mutlak mubah, teneffüs etmek, mekana yerleşmek ve bütün açı­sından hareket etmek gibi fiillerdir. Mukayyet mubah ise, su iç­mek ve bedenin müstağni kalamayacağı şeylerle beslenmek ve­ya insanın zorunlu olaratk kendisini koruduğu barınmak ve yer­leşmek gibi fiillerdir.

Mekruh, hayır ve şerrin karışık bulunduğu her işteki baskın­lıktan ibarettir: her iki yöndeki/hayır ve şer kuşku, herhangi bir sarih nassa dayanmaksızın arzu, adet, aklen beğenmekle ortaya çıkar. Takvada gözetilen kesinlik ve ihtiyat, bundan sakınmayı gerektirir; bunun nedeni ise, çoğunluğa nispetle o fiilden umu­lan gizli bir zarardır ki, nadir kimseler ise, o şeyin zararından ilâ­hî inayet veya ilmî “iksir” sayesinde korunurlar. Bu özellik, güç­lü nefis ve mizaç sahibi kimselerin zehirli ve benzeri zararlı yi­yecekler karşısındaki durumlarında olduğu gibi, esas alınmaz. Ayrıca, bu bağlamda başka bir örnek de zararlı gıdaları ve ben­zeri şeyleri yiyen doktordur; doktor, bu zararlı gıdaların zararı­nı bir ilaç ile ve başka bir şey ile giderdikten sonra onlardan yer.

Açıkladığımız bu meselenin dili, “Muhakkak ki iyilikler kö­tülükleri giderir” (Hud, 114) âyetidir. Ayrıca Hz. Peygamberin. “Her kötülükten sonra onu yok eden bir iyilik yap” hadisi de bu kapsama girmektedir.

Bunu bilmelisin!

Mendup, zararsız ve genellikle faydası umulan ya da bazı durumlarda bazı kimseler için çok faydalı olduğu ümit edilen bir şeyle karışık olduğu için, gizli veya az belirli bir faydası ol­duğu zannedilen her iştir. Mendup, adeta, mekruhun zıddıdır.

Hz. Peygamber, iki durumu da birleştiren bir kaideye dikkat çekip, şöyle buyurmuştur: “Bir adam Allah’ı gazaplandıracak bir kelime söyler, bu kelimenin nereye ulaşacağını bilmez, böylece o kişi o kelimesinden dolayı Cehennemde yetmiş ku­yuya düşer. Bir adam da, Allah’ı razı eden bir kelime söyler, onun nereye varacağını bilemez, böylece bu kelimesinden do­layı ‘illiyyîn’ derecesine yazılır/’

Başka bir rivayette ise, “Allah bu kelimesinden dolayı o ki­şiye kendisiyle karşılaşacağı günde rızâsını farz kılar” buyrul-muştur.

Nasih/hükmü kaldıran ve mensuhun/hükmü kalkan sırrına gelince: Nasih, hükmü sabit olan ismin hükmüdür. Bu ismin sal­tanatı herhangi bir şeriatta taayyün ettiğinde, şeriat bu ismin hükmü devam ettiği sürece devam eder ve o şeriatın bu ismin dairesinin içermiş olduğu hakikatleri/a’yan ifâdesi, bu ismin hükmünün sürmesine bağlıdır.

Mensuh ise, Haktan belirli bir gurup adına şeriatın feleğin­den daha küçük feleği olan herhangi bir ismi yönünden beliren her hükmün ifadesidir; bu ismin hükmü şeriatta ortaya çıkar ve Hak, bu ismin hükmünün, kendisinin ortaya çıktığı şeriatın dev­rinin ve zamanın sona ermesinden önce bitmesini gerektirmiştir. Buna göre, önceki meselede hüküm sahibi olan isme mukabil bu ismin saltanatı ortaya çıktığı vakit -ki bununla birlikte bu şeri­atın kendisine dayandığı isme dahil olurlar- önceki ismin hük­mü sonradan gelen isme katılır; böylece, geç gelen ismin saltana­tı ortaya çıkar ve devri devam ettiği süre devam eder.

Nitekim Hak, bunun kaynağına peygamberin diliyle dikkat çekmiştir: “Benim rahmetim, gazabıma baskındır.”

Muhkem ise, bizatihi açık olan şeydir; ayrıca o, Hakkın “ilah”, alemin ise “meluh” olarak gerektirdiği şeylerdir.

Müteşabih, bir açıdan Hakka, bir açıdan ise aleme nispet edil­mesi mümkün olan şeylerdir; bu bağlamdaki hüküm, nispet ve izafetlere göre değişir.

Bunu anlayınız, kuşkusuz ki, ilâhî mertebelerde meşru hü­kümlerin asıllarına dikkatinizi çektim; Hakkın şeriatların diliy­le ve bütün şeriatlar üzerine ve bütün peygamberlerin zevkine hâkim olan bizim şeriatımızın diliyle kullarına olan hitabını si­ze bildirdim.

Artık sen de, dikkatini çektiğimin meselenin önemini ve müntesip olduğun peygamberin kadrini idrâk et, onun şeriatı­nın haklarını yerine getir: çünkü Muhammedi şeriatın haklarını tam olarak yerine getirip, Hakkın kendisini o şeriatın edeplerini layık oldukları tarzda gözetmeyi nasip ettiği kimseye Hak, bü­tün önceki şeriatlarda Hakkın gizlemiş olduğu sırları açıkça gösterir; bu kişi, bu sırlarla ve ayrıca bunlardaki Allah’ın emri­nin sırrıyla tahakkuk eder. Böylelikle bunlarla hüküm verir, bunların dilediği hal ve özellikleriyle zuhur eder.

Bununla birlikte, kuşatıcı ve ihata edici Muhammedi şeriatın hükümlerinden de dışarı çıkmaz. Şayet o şeriatın adabından yükselip, zahirî adabından bâtını adabına terakki ederse; bu adabın rûhânîliğine eklenirse ve Hakkm seçkin kullan ve kâmil mümin kardeşleri arasına katılırsa, onların tattığı hakikatleri ta­dar, eşya hakkında ve eşyada onların verdikleri hükümlerle hü­küm verir.

İşte bu, Allah’ın fazlıdır. Allah, onu dilediği kullarına verir. Allah, büyük ihsan sahibidir.[254]

Sonuç

Bu bolüm, bütün hikmetleri içermektedir ve kitabın sonu olmaya uygundur.

Bilinmelidir ki: Bazı şeyler vardır ki, onlar, hükümleri, mer­tebeleri ve sıfatları yönünden ilmen sayılamazlar, müşahe­de edilemezler ve görülemezler. Bazı şeyler de vardır ki, görülmeleri, herhangi bir şeye taallukları ve de kendi şe’nleriyle sınırlanmayı kabul etmeleri yönünden müşahede edilir ve görü­lürler; söz konusu şe’nler, bir itibarla “isimler” ve “mertebeler”, başka bir itibarla ise “sıfatlar” diye isimlendirilirler.

Bununla birlikte onu ihata etmek ve hakkında sınırlayıcı hü­küm vermek mümkün değildir.

Haktan olan payımız, bu kısımdır. Bu hale tercüman olan bir şair şu mısrada ne güzel söylemiştir:

Gözler senin güzelliğini gerçek üzere görmüşlerdir Akıllar ise, onun künhüne sahih anlamda erişememişlerdir

Bilinmelidir ki: Farklı şe’nleri vb. itibarıyla çeşitli vecihleri °lan herhangi bir varlığı tam olarak bilmek, bu vecihlerin değe­ri ve ulvîliğine göre veya şerefin nedeni olan dereceden uzaklı­ğa veya vecihlerin, nispetlerin ve tafsili hükümlerin fazlalığına bağlıdır: Bu fazlalığı şöyle örneklendirebiliriz: Zeyd’in ilmi, beş yöne taalluk eder, buna karşın Bekir’in ilmi, o varlığın on vechi-ne ilişir.

Hakikati mâhiyeti açısından kendinde bulunduğu/fi-nefsü’l-emr hale göre bilmek ise, Hakkı bilmek hariç, bu bilmede bilen­ler arasında hiç bir üstünlük, farklılık ve çeşitlilik olmaz. Hakkı bilmek ise, böyle değildir, çünkü Haktan ilim veya müşahede olarak idrâk edilen, Haktan taayyün eden ve a’yana göre sınırla­nan şeydir; ya da, birbirleri için zahir olan şe’nlerine göre veya Hak bunlarla ve onlara göre zuhur etmiştir ya da bu şe’nlerin bir kısmı diğerlerini ve Hakkı da kendi açılarından idrâk etmiş­tir de diyebilirsin.

Bu miktar, lizâtihî taayyün etmeyen ve de lizâtihî hiç bir şe­yin de onda taayyün etmediği Gayb’tan taayyün eden şeydir.

Taayyün, taayyün dışı olan Gayb’ten sürekli devam eder. Çünkü, Hakkm tecellîsini kabul eden ve onu belirleyen/muay-yin mümkünlerin bir nihayeti yoktur. Şöyle de diyebiliriz: Hak­kın zuhurunun taayyün ettiği ve çeşitlendiği şe’nlerinin bir ni­hayeti yoktur. Hak, daha önce de belirttiğimiz gibi, tecellîgâha, onun sıfat ve hükmüne tabidir.

Bunu anlayınız; bu kelimelerde size bildirdiğim hakikatler üzerinde düşünürseniz, garip şeyleri idrâk edersiniz.

Bilinmelidir ki: Allah, bu kitabı tamamlamayı nasip edince, kulunun kulluk diliyle Rabbine şükretmesi gerekmiştir. Bu kita­ba, hikmetlerin özleri, latif hakikatler yazılmıştır; bunlardan maksadı ancak büyük muhakkiklerin yoluna katılanlar süzebi­lir. Bunun yanı sıra, bu bilgilerin kaynağına, membaına, hazine­sine ve kökenine de muttali olmak gerekir.

Şükür mertebelerinin en üstünü, O’nun hakikatini ve sadece Hakkm Efendi ve nimet veren olduğunu bilmektir. İşte ben, şu” kür ve şükrün gereklerine, hükmü bütün sıfatlara da şamil ola’ cak ve kemâl zevkine işaret edecek şekilde dikkat çekeceği; son­ra da benimle izhâr ettiği, öğrettiği, bildirdiği ve açıkladığı şey ile Rabbime tazarru edeceğim:

Şükür, Hakkın sıfatlarından birisidir, çünkü Hak eş-Şekûr’dur; onunla, yani şükür ile tarif ve mukayyet övgü ortaya çıkar.

Şükrün iki sebebi vardır: Birincisi minnet kabilinden başlan­gıçta ulaşan nimet ve “Size ulaşan her nimet Allah’tandır” âyetinin sırrını düşünmekle yapılan şükür, ikincisi ise, sabır kar­şılığında gelen ihsandır. Ayrıca bu ihsan, kulu imtihan etmek, yaratılışının Özünü sürekli maruz kaldığı şe’nlerin tesirlerinden ayıklamak için kula ulaşır. Kulun’Hakka şükrünün neticesi olan bu ihsan, bu sayede kulun daha fazla ihsana mazhâr olmasını gerektirecek şekilde, onda başka bir şükür meydana getirir. Bi­naenaleyh, iş daima rablık mertebesi ile kulluk mertebesi arasın­da döner durur; böylece, şükrün hakikati bütün hükümlerinin kulun makamında zikredilen tarzda gerçekleşen ayıklama ve te­reddüt ile zuhûruyla tamamlanır. Bunun neticesinde ise, kulun ve özelliklerinin kemâl hali, ilâhî kemâl özelliğiyle zuhur eder.

İşte, Hakka ve halka nispet ve izafe edilen bütün hal ve vasıf­larda da durum böyledir. Bunlar Hakka ve halka, “cem”‘ ve “si-va” diye isimlendirilen makamda ortaklık ve perde makamında aleme nispetle “ortaklık” diye isimlendirilen tarzda nispet ve izafe edilirler. Çünkü sıfat, rabhk mertebesi ile kevnî mertebe arasında gider gelir; varlık olarak Hakkm mertebesinden başlar, taayyün olarak da kevn mertebesinde ortaya çıkar. Söz konusu sıfat, temizdir, mukaddestir ve mutlak anlamda kabul edicidir; başlangıçta alemde “ayn” hükmüyle taayyün etmiştir. Bu ise, sa­dece taayyünün kendisidir.

Bu sıfat, kevnî varlık alanına girdiğinde ise, aslî temizliği ile kevnî hükümlerin gerektirdiği boyanma arasında bir baskın gel­me mücadelesi başlar; kevnî hükümler, farklı hakikatleri yönün­den kabul-ret, tesir-teessür, smırlama-ıtlak, bâtmlık-zuhûr olarak ou boyanmayı gerektirirler. Buna göre bu ilâhî sıfatın eseri, amaç­lanan tecellîgâh olan beşerî tavır ve makamda zuhur etmekle ke­mâle erinceye kadar böyle devam eder. İnsan da bu sıfat yönün­den başka bir hal ve Özellik kemâli kazanır ve onunla birleşip, ilâ­hı tavra yükselir. Burası, ahadiyyü’1-cem mertebesidir.

Kemâlin sırrı bütün isim, sıfat, hal, mazhâr, mertebe, zaman,açısından ilâhî ve kevnî her iki makamda da zuhur edince ve kul iki tavrm hükmüyle tahakkuk edince -ki bu iki tavır, Hakkın mertebesi yönünden ıtlak/mutlakhk ve kulluk mertebe­si yönünden ise sınırlanmadır/takyit- bunun ardından kul tak­yitte, Hak ise, mutlaklıkta sınırlanır.

İşte bu durumda, maksat olan birleştirici kemâl, övülen makam/makâm-i mahmûd ve de ihsan edilen nimetler zuhur etmiş olur.

Allah’ım! Sen şunu bildirdin ki: Her övgü sahibinin övüleni övmesi, övüleni tarif etmektir; bu tarif ya, zât veya sıfatları veya halleri veya hepsinin toplamı yönünden yapılmış bir tariftir. Bunların hepsinin veya bir kısmının senin celâline layık olduğu tarzda ortaya çıkması, ancak senin yardımın ile mümkün olabi­lir: çünkü sen, kendini bildiğin tarzda, kendinin dışındaki kim­selere malûm değilsin.

Biz, tarif veya başka.herhangi bir konuda isabet etsek, bu du­rumda, methinin suretini, övgünün hakikatlerini ve şe’nlerinin ve isimlerinin hükümlerini veya zâtının dilediğin hallerini veya bekâsının kisvelerini bizde izhâr ettiğin için isabet eden sensin. Şayet hata etmişsek veya eksik bıraktıysak, bundan dolayı da kı­nanmamamız gerekir. Çünkü bizler, kendi özelliğimize ve istidatlarımıza ve ilmimizin nihayetine göre şunu bildik ki: Se­nin için ispat ettiğimiz veya senden nefyettiğimiz her şey, sana layık bir kemâldir veya sana nispeti uygun bir şeydir.

Allah’ım! Bütün hamdleri içeren ve na’tlardan, hükümlerden ve tasavvurlardan münezzeh hamd, kendi adına razı olduğun ve bu hamdi yapmasını veya vasıtasıyla bunu kemâle erdirmek istediğin kullarından razı olduğun tarzda sana aittir; bunun ke­mâle erdirilmesi, bizim isabet ettiğimiz hükümler ve tariflere go-redir. Bu hüküm ve tarifler, bizim idrâk vasıtalarımızın zahirin­de ve bizden sana izafe edilmişlerdir.

Allah’ım! Senden gelenleri kabul makamında bizim adiiruza ikâmet etmen yönünden Senden kabul ettiğimiz şeyler yönün­den hamd, yine sana aittir. İşin sonu sana aittir. Tam ede makamında ve o edebin diliyle, azametinin ve celâlinin gerek­tirdiği hakkı ihlal etmemiz ve de senin künhünü ihata etmekten aciz ve eksik olduğumuz ve senin sırrına muttali olmaktan, se­nin emrini öğrenmekten affını dileriz: çünkü ilim ve benzeri sı­fatların bize izafe edilişi yönünden bizler bilmeyiz ve tarif esna­sında hamd ve senaya gücümüz yetmez. Bu hamd, bizimle zu­hur eden en yetkin ifadesidir.

Şayet, daha istidatlı, ihatalı ve bilgili olsaydık, bu hal, bizim ile ve bizden zahir olurdu; çünkü, senin zuhurunu dilemediğin gizli hiç bir şey yoktur. İşin başı ve sonu, mücmel bâtmı ve zahi­ri sana aittir. Bundan sonra seni bir şeye hasredersek ve durak-sarsak, bu sonluluk bize aittir, sana değildir; ayrıca bu sonluluk, sadece bizim cihetimizdendir ve bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü bizim bildiğimiz şudur: Sureti senin ilminde tam olarak zuhur etmiş her malûmun hükmü, bizde ve senin merte­bende zuhur etmelidir. Bunlardan birisi de, nihayetin mânâsının ve bununla nitelenen herhangi bir şeyin sabitliğidir. Öyle ki, akıllar senin celâlinden dolayı bunu sana nispet etmeye cesaret edemezler. Halbuki biz, sonluluğa ehiliz, çünkü üçüncü bir kim­se yoktur. Bundan dolayı da kınama olmaz.

Bizden başkasına nispet edilmesi sahih olmayan bir şey ile zuhur edersek, bunda da mazuruz; bu bizim mazeretimiz ve ha-limizdir. Bununla birlikte, dilin ulaştığı her şey, zemmedilir, isim ve özellik yönünden eksiklik ile nitelenir. Bütün bunlarla birlikte, bizler mertebeler, haller ve sırların dilleriyle itiraf et­mekteyiz ve bize öğrettiğin kadarıyla şunu bilmekteyiz ki: Kesin hüccet, bütün mertebe ve makamlarda senden “başka” kıldığın kimseye karşı sana aittir. Çünkü hiç bir şey yoktur ki, irâde etti­ğin şeylerin taayyünleriyle tecellîlerinin nurlarını yaymak ve se­nin zuhurlarının mertebelerini tamamlamak için var olmuş ol­masın; yoksa senin dışında herhangi birimiz, bir şeyin gerçek anlamda cüzî veya küllî olarak kendisine nispet edilmesine hak sahibi olamaz.

Her şey sana ait iken, nasıl olur da böyle bir şey sahih olabi­lir? Üstelik sen, kendi hallerinin suretlerinde zuhur edensin. Bunlar, senin şe’ninin tafsilleri, zâtı ilminin genişliğinin ve senin gizli sırlarının ihata özelliğinin yayılmasıdır. Böylelikle senin celâlinin ve cemalinin üzerine hâkim olan kemâlin bütün hal ve isimlerin tahsisini; mutlak şe’ninden kendisini ayırt eden özelli­ğiyle beliren her şeyi izafe etmeyi, onu bir resim ile tavsif ve ta­rifi gerektirmiştir. Böylelikle, taaddüt ortaya çıkar ve zât gaybm-da gizli halde bulunan genişliğin zuhur eder. Bu, senin zuhuru­nun çeşitlenmesi ve yenilenmesine bağlıdır.

Buna göre, şe’ninin bir payının hükmü zâtının ahadiyetinin hükmüne galip gelirse -ki bunun nedeni o kişinin sapmış olma-sıdır-o kişi, alimlerden sayılsa bile idrâk ettiği şeyi şe’ne, hatta Özelliğe nispet eder, o şe’nin isminden ve resminden gerçeğin dışında bir tanım vehmeder. Bu tanımın hükmü, senin o kula yönelik razı olduğu ve olmadığı imtihanlarının kisvelerine dö­ner. Nitekim aziz kitabında şöyle buyurmuşsun: “Sizi iyi ve kö­tü ile imtihan edeceğiz, sonra bize döneceksiniz.”

Senin zâtının hükmüyle kalıp, senin zuhurlarının renklerinin kendisini tesiri altına alamadığı ve ezemediği kimsenin ise, mü­şahede ve marifeti sahih olur. Bunlar, şe’nlerinin çeşitli hüküm­leriyle sana aittirler; şe’nlerin ise, senin isim ve sıfatlarındır. Bu kimse, ortadan herhangi bir tarafa sapmaz, böylece, varlık daire­sinin merkezine ve odağına yerleşen kimselerden olur.

Allah’ım! Senden ilmimizin yettiğince şunu dileriz: Bizi, bir sıraya koyma ve ehl-i sıdk ve iftiracılarla yan yana koyma; aksi­ne, bizim taayyün etmemizi istemişsen, bir emir ve memur kaçı­nılmazdır, bu durumda, senin bizim için taayyün etmen, kendi taayyününe, ayrıca kendinden kendin için seçtiğin tarza ve sana veya kendisine nispet itibarıyla onun taayyün etmesini dilediğin kimselere göre olsun.

Çünkü sen bizi bu işe ehil kıldın ve bu sırra muttali eyledin. Artık, bizi yerleştirdiğin her halde bize kefil ol; bu haller, bizim sabit olmamızı, herhangi bir şeyin bizim için sabit olmasmı veya bizden onu talep eder. Böylece her türlü sıkıntıdan selamet; her beladan azatlık ve kurtuluş elde ederiz.

Bizim elimizden tut, her şeye karşı bize vekil ol! Senin kendi adına bizim için razı olduğun işlerde bize yardım et. Ayrıca bi­zim de, muhabbetinin en kâmil mertebelerinde ve rızânın en

ulvî derecelerinde senden tam olarak razı olmamızı sağlayacak şeylerde bize yardım et.

Kitap tamamlanmıştır.

Allah hakkı söyler ve dilediklerini doğru yola ulaştırır.

Bütün iş, Allah’a aittir. O, el-Evvel, el-Ahir, ez-Zâhir ve el-Bâtmdır.[255]


[1] Nefehatü’1-üns, s. 769; Haz. Prof. Süleyman Uludağ, Prof. Mustafa Kara.
[2] Ahmet Renizi Koryürek tercümesi.
[3] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 9-20.
[4] 1970, Matbaa-i darü’t-telif.
[5] Sadreddin Konevî’nin Felsefesinde Allah-Kainat ve İnsan/İstanbul, 1967.
[6] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 20-21.
[7] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 25-26.
[8] Konevî, genellikle, bu gibi ikili veya bazen üçlü terimleri isim veya sıfat tamlaması olarak kullanır. Bu terimler, bazen bir mertebenin veya varlı­ğın farklı işlevlerini tanımlarlar. Burada, iimî-nurânî diye isimlendirilen “gaybî” mertebe, Hakkın kendi isim ve sıfatlarını bildiği ilâhî ilim mer­tebesidir. Bu mertebe, aynı zamanda Hakkın eşyanın hakikatlerini de bildiği mertebedir. Burada Konevî, ilim ile nûr arasında bir özdeşlik kurmaktadır ki, bunun nedeni, ilim ile nûr, bunun mukabilinde ise ce­halet ile zulmet ya da karanlık arasındaki ilişkidir. Konevi, ilmi “varlık tecellîsi” veya sadece “vücûd” ile de özdeşleştirir. Böylece eşyanın ilâhî ilimde bilinmesi, onların “adem/yokluk” halinden ilâhî ilimde “sübût” haline getirilmeleriyle aynı sürece verilen isimdir.
[9] Bu mertebe, vahdet-i vücûd ıstılahında “taayyün-i evvel” veya “vahidiyet”
mertebesi diye isimlendirilir ve bu mertebede Hak, kendi gaybmda müs-tehlek olan isim ve sıfatlarını birbirinden temeyyüz etmiş halde bilir.
[10] Tevrat, încil, Zebur ve Kur’an.
[11] Konevî, ilâhî isimleri iki kısma ayırır: Bunların bir kısmı, aslî ana İsimlerdir. Bunlar, hayât, irâde, ilim ve kudrettir. Bunların dışındaki isimler ise, sayı olarak sınırsızdır. Hakkın isimlerinin sonsuz olmasının nedeni veya bunun neticesi, varlıkların sonsuz olmasıdır: çünkü, Konevî’nin de be­lirttiği gibi, varlık türleri ilâhî isimlerin ve sıfatların mazhâr ve suretleri­dir.
[12] Bu komi, Sadreddin Konevî’nin varlık anlayışının en önemli yönlerinden birisini teşkil etmektedir. Bütün varlıklar, ilâhî isimlerin mazhârlari ol­dukları gibi, her varlık ilâhî mertebelerden bir isme dayanır. Bu isim, o ı varlığın Tanrı ile olan ilişkisini belirlediği gibi, bu isim de o varlıkta tasarruf sahibidir. Bu isim, o varlık için “rabb-ı has” diye İsimlendirilir. Bu h isim, aynı zamanda o varlığın Tanrı’yı bilmesini de temin eder. Bu yö-,ij nüyle Konevî, ilâhî isimleri Tann’nın bilinmesinin “anahtan/miftah” sayar.
[13] Konevî’nin burada ifâde ettiği düşüncesi, varlık ve zuhur meselesini en iyi bir şekilde açıklandığı “ayna” sembolüyle daha anlaşılır hale geîebi-lir. Konevî’ye göre, zuhurun gayesi Tanrı’nm kendi sıfat ve isimlerini bir “ayna” mesabesindeki bir mazhârda görmek istemesidir. Bütün alem Tanrı için bir ayna olduğu gibi, alemdeki her bir tür de, kendi kabiliyet ve istidadı oranmca Tanrı’nm herhangi bir isminin kemâlini yansıtan bir aynadır. Burada Konevî, güneş ve güneş ışınlarının yeryüzünü aydınlat­ması ile, Tann’nın tecellîlerine -ki aslında bu tecellî tektir- mazhâr olan varlıklar arasında bir ilişki kurar. Buna göre, yeryüzünde güneşi en iyi alan kısım, güneşin tam hizasında bulunan kısımlar oiduğu gibi, Tan-rı’nm tecellîsini tam olarak alabilmek de varlık dairesinin merkezinin hi­zasında bulunmaya bağlıdır. Bunun zıddı ise, “etraf yeni kenarlarda bulunmaktır. Konevî’ye göre bu mertebenin sahibi, başka bir ifâdeyle ilâhî mertebe dairesinin tam hizasında bulunan kimse, varlığın gayesi ve nihai hedefi olan insân-ı kâmil, yani Hz. Peygamberdir. Dolayısıyla, onun kelâmı de diğer varlıklara göre daha güçlü ve etkilidir.
[14] Konevî, Tann’ya herhangi bir şekilde “zorunluluk” yüklememek için Hakka teveccühü ilâhî bilgilere ulaşmanın bir vesilesi sayıp, bunu bir zorunluluk olarak görmemek için dikkatli bîr üslup kullanmaktadır. Bu­na göre, şayet “Ba” harf-i cenine kullanmış olsa, teveccühün herhangi bir şekiide Tanrı’nın ikramında tesir edeceğini belirtmiş olabilirdi, bu­nun yerine Konevî “inde’t-teveccüh” diyerek sebeplerin sadece “vasıta” olduklarını belirtmiş olmaktadır.
[15] “Bileği bıçağı keskînleştirdiği gibi, teveccüh de basireti keskinleştirir. Basiret keskin ve temiz olduğunda, bıçakta kesme kuvveti yarattığı gibi, Allah basirette de bir “fetih” yaratır” (Abdülkadir Ata).
[16] Abdülkadir Ata, bu noktada Konevî’nin ilâhî sırların bir kısmım saklamayı tercih etmekle şeyhi Ibnü’l-Arabî’yle çeliştiğini iddia etmektedir. Çünkü ona göre tbnü’l-Arabî, sûfînin naiî olduğu bilgileri muhatapların durumunu dikkate almadan izhâr etmiştir. Bunu teyit için de İbnü’l-Arabfnin şöyle bir ifâdesini aktarmaktadır: “Rical’de (:sûfîler) herhangi bir ayrım yoktur. Onlar bilgileri ortaya koyarlar, hiç kimseyi ondan mahrum etmezler. Çünkü onlar bilirler ki, herkes bu ilimlerden sadece kendi ehliyeti oranında nasiplenebilir. Bu ise, Allah katından olan bir anlayıştır. Onlar, ilâhî ahlaka uyarak, bu ilimlerde dalâlete düşecek ve­ya hidâyete ulaşacak kimseleri dikkate almazlar.”
Ata, bu ifâdeyi îbnü’l-Arabi’nin el-Abadile isimli eserinin Abdullah b. Salih b. Abdülhamid’den söz edilen bölümden aktarmaktadır. Bunun ardından İse, aynı eserden başka bir örnek vermektedir: “Racul, ilimde ebedî olarak bast edilmiştir/mebsut.” Bunun ardından Îbnü’l-Arabi’nin Kur’an’m muhataplarının inkâr edip veya kabul edip etmeyişlerini dik­kate almadan kendisini izah edişiyle sûfîlerin tavırlarını kıyaslamakta­dır. Bkz. îcazü’l-beyan, s. 102.
Doğrusu, Konevî ile lbnü’I-Arabî arasında bu noktada bir görüş ayrılı­ğı olduğunu ileri sürmek, yanlış bir değerlendirmedir. Gerçi îbnü’l-Ara­bi’nin aktarılan ifâdelerinden bu gibi bîr İzlenim almak mümkündür. Ancak bizzat İbnü’î-Arabî, sûfîlerin çeşitli nedenlerden bilgilerini gizle­diklerini veya sadece kendilerinin anlayacakları bir dille bunları ifâde ettiklerini belirtmektedir: “Allah, mahlukatım yarattığı zaman insanlığı çeşit çeşit yaratmıştır. Alim vardır, cahil vardır, insaflısı, inatçısı vardır.
Zalim ve mazlum vardır. Hâkim ve mahkum vardır. Hükmeden ve hükmedilen vardır. Kendisini Allah’a kulluğa adamış, vehb-i ilâhî yo­lundan Allah’ı bilen ehluİlah’a karşı şekilci alimlerden daha katı ve şe­dit kimseler yaratmamıştır. Vehb-i ilâhî, kendilerine Allah’ın yaratıkla-rındaki sırlarını bahş eder. Kitabının anlamlarını, hitabının işaretlerini onlara açıkiar. Onların bu insanlara karşı durumu, Firavunların pey­gamberlere karşı durumu gibidir. Haİ böyle olunca, arkadaşlarımız işa­ret diline yönelmiştir. Onların Allah’ın kitabım İzahları, hakikat ve fay­dalı anlamların yorumu olsa da, işaretlerden ibarettir. Bu işaretleri, Ki­tabın kendi dillerinde nazil olduğu dilcilerin bilgilerine ve genel anlayı­şa arz etseler bile, hepsi kendilerine racidir. Allah onlar için Kur’an’m iki veçhini birleştirmiştir.” (Bu konuda geniş bilgi ve değerlendirmeler için bkz. Arap-lsîam Kültürünün Akıl Yapısı, Muhammed Abid el-Cabiri, s. 383 vd.; Kitabevi, 1999) Aslında bu tavır, bütün tasavvuf tarihinde ge­nel bir olgu olarak gözükmektedir. Bu bağlamda bazı sûfîîer, ehil olma­yanlara ilâhî bilgileri ve sırları söylemeyi eleştirmişlerdir.
[17] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 26-31.
[18] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 33-34.
[19] “Tahkik”, kelime anlamıyla bir şeyin gerçeğinin açıklanması, araştinl ması demektir. Ancak, Konevf’nin terminolojisinde “tahkik” daha özel bir anlam taşır ve kâmil sûfîlerin ulaştıklar! nihai bilgileri ve bunlardan oluşan ilme verilen bir isim haline gelir. Bu bağlamda, Konevî “ilm-i tah­kik” ten söz ettiği gibi, bu ilmin mensupları da “muhakkiklerdir”, ayn-ca Konevî, “tahkik” kaidelerinden de söz eder. Bu kaideler, Konevî’ye göre, sûfîlerin müşahede ve keşiflerinde elde ettikleri bilgileri değerlen­diren bir miyar mesabesindedir. Bu yönüyle, “tahkik” kelimesinin özel bir ilim dalı anlamında kullanılmasını İbn Sebin’de de görmekteyiz.
[20] Taayyün-i evvel mertebesi, isim ve sıfatlar mertebesi.
[21] Varlık mertebeleri, birbirleriyle asıl-fer ya da tabi-metbu ilişkisi içindedir. Buna göre bir alt mertebe, kendisinden önceki mertebeye tabi olduğu gibi, kendisinden sonraki mertebeye nispetle de metbu mesabesindedir.
[22] Mutlak anlamda gayb mertebesi, La-taayyün mertebesidir ki, bu merte­beye dair hiç bir bilgi söz konusu olamaz. Bunun dışındaki mertebeler ise, kendisinden önceki mertebeye göre izafî gayb veya şehâdet diye isimlendirilir.
[23] Hak, Konevî tarafından Vücûd-ı Mutlak diye isimlendirilir. Buna göre, Vücûd-ı Mutlak’m belirli varlık mertebelerinde sınırlanması ve taayyün etmesi, izafî varlıkları meydana getirir. Konevî, özellikle Miftahü’I-gayb’-da belirttiği gibi, hiç bir şey kendisinden bütünüyle zıt bir şeyi meyda­na getiremeyeceği gibi (özellikle, tahkik kaidelerinden ikincisi bu mese­leyle ilgilidir), hiç bir şey kendisinin aynı olan bir şeyi de meydana geti­remez, çünkü böyle bir şey bir şeyin kendisini tekrarlaması, elde olanın üretilmesi demektir ki, bu totolojidir. Şu halde, alem ya da izafî varhk, Hakka bazı yönlerden benzer, bazı yönlerden ise ondan farklıdır.
[24] Nefes-i Rahmanî, Vücûd-ı Mutlak’tan eşyanın hakikatlerine yayılan var hk tecellîsidir. Bu tecellî, bütün varlıklar arasında müşterektir ve her bir varlığın hakikati, bu tecellîyi kendi istidat ve kabiliyetine göre “kabul” eder.
[25] “Ben bilinmez bir hazine idim, bilinmek istedim/ahbabtü ve halkı ya­rattım ki onunla bilineyim” hadisinden türetilen ve varlığın başlangıcı­nı ve gayesini ifâde eden bir terim.
[26] Mutlakhk ve mukayyetlik ya da Varlığın mutlak ve izafî yönleri; bu, imkân ve vücûb diye de ifâde edilebilir.
[27] Konevî, son derece sistematik üsluba sahip bir sûfîdir. Onun üslubunun bir özelliği, kitabın sonunu başındaki konuya bağlaması konusunda sık­ça yaptığı ikâzlar ya da daha önce zikredilen herhangi bir kaideye atıf yaparak “daha önce tahkik kaidesinde zikrettiğimiz gibi..” ifâdelerle sü­rekli bir kaide ve genel sistem içerisinde görüşlerini açıklamasıdır.
[28] Bu noktada Konevî, tasavvufun özel meseleleri karşısında insanların be­nimsemeleri gereken genel bir tavır önermektedir. Buna göre, bir insan mânevf bir yetkinlik derecesine ulaşıp, okuduğu şeyleri tam olarak zih­ninde yerleştirdiğinde bunlar üzerinde düşünmelidir. Bu düşünmenin neticesinde herhangi bir fayda veya menfaat elde ederse, bundan dolayı Allah’a hamd etmelidir. Nitekim âyette, “Kim hayır bulursa, Allah’a hamd etsin ve kim bir eksiklik bulursa bunu kendinde arasın” denil­mektedir. Fakat insan, bu süreç sonunda kendisine göre yanlış olan ve doğru bir tevilini bulamadığı bir takım sonuçlara ulaşırsa, bu durumda da bunları hemen inkâra yeltenmemelidir. Aksine, kendi bilgi ve görüşü­nü mutlak hâkim ve otorite saymayıp, bunların da olabileceğini kabul et­melidir. Benzer ifâdeleri İbnü’l-Arabı ve Abdülkerim eî-Cili’de de gör­mekteyiz. Ibnüİ-Arabî, muhakkik sûfîîerin itikadı meseleler hakkındaki görüşlerini izah ettikten sonra, sıradan bir mümine şayet bu fikirleri ka­bul edemiyorsa, en azından bunları inkâra yeltenmem esini tavsiye eder. îbnüİ-Arabî, ilimleri, akîî ilimler, hal ve ahval ilimleri ve nihayet esrar ilimleri diye üçe ayırıp her birisi hakkında takmiîması gereken tavrı be-lirtttikten sonra, esrar İlimleri karşısında genel İnsanların ve akılh-lebîb kişilerin tavrını şöyle olması gerektiğini belirtir: “Bu gibi bilgileri veren kişinin bilgilerinin genel insanlarca/avam kabul edilmesinin şartı, bu ki­şinin ‘masum’ ve ‘sadık’ olmasıdır; bu, genel insanların o kişinin verdiği bilgileri kabul etmesinin şartıdır. Akıilı-lebîb ve kendisine hayır iste-yen/nasıh kimse ise, bunları reddetmez, fakat şunu söyler: ‘Böyle bir bil­ginin olması veya olmaması mümkündür.’ Kendilerine ‘masum/pey­gamber’ olmayan birisi böyle bilgiler/esrar getirdiğinde bütün akıl sa­hiplerinin böyle hareket etmesi gerekir; gerçi bu kişinin verdiği bilgiler, özünde doğru olabilirler. Fakat bu bilgileri işiten kimsenin o kişiyi tasdik etmesi gerekmediği gibi, yalanlaması da gerekmez, bunun yerine hü­kümsüz kalır/tevakkuf. Şayet bu bilgileri tasdik ederse, herhangi bir za­rara uğramaz. Bu kişi, akim mümkün görüp, Şeriatın da hakkında sustu­ğu herhangi bir bilgi getirirse, bu durumda bu bilgiyi asla reddetmeme­miz gerekir; aksine onu kabul etmede muhayyer davranırız.” (Geniş bil­gi için bkz. el-Fütûhâtü’1-mekkiyye, c. 1,140-41 (Osman Yahya Neşr).
[29] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 34-38.
[30] Necm suresinde, Hz. Peygamberin miracı ve ilâhî huzurda bulunuşunu anlatan âyete telmih yapılmaktadır: “En yüksek ufukta iken doğrulmuş, sonra da yaklaşıp inmiştir. îşte o zaman araları iki yay arası kadar, bel­ki de daha da yakın olmuş, o sırada da Allah, kuluna vahyedeceği şey­leri vahyetmiştir.” (Necm, 9-10)
[31] Sadreddin Konevfnin tasavvuf tarihindeki konumunun ve tesirinin tam olarak anlaşılabilmesi için, burada zikrettiği “her gurubun kendi asıl ve öncüileri vardır” ifadesiyle mesela ilk dönem önemii klasiklerden birisi­nin yazarı olan Kuşeyri’nin “her gurubun kendisine özgü ıstılahları var­dır”[ Bkz. Kuşeyri, Risale, s. 179 (Ter. Süleyman Uludağ)] ifâdesini kar­şılaştırmak bir fikir verebilir. Kuşeyri, tasavvufun fıkıh ve hadis gibi Is-İam ilimlerinin yanında bir “İlim” olarak var olabilmesi için “kendi ıstı­lahlarının” varlığım delil göstermiştir; buna karşın Konevî ise, ıstılahla­rın yanı sıra “usul ve öncüllerden” söz etmektedir. Böylece Konevî’nin tasavvuf tarihindeki çabası ve katkısı, tasavvufun tam anlamıyla bir “ilim” olarak inşa edilmesinde ortaya çıkmıştır.
[32] Konevî, pek çok eserinde herhangi bir meseleyi “aklî” veya “keşfî” ve­ya “serî” deliller ile ortaya koyar. Binaenaleyh buradaki tavrı, özellikle bu kitaba özgü bir durumdur; bununla birlikte daha sonra da görüîcce-ği gibi yeri geldiğince her üç delili de kullanmaktan geri durmaz.
[33] Konevî, “cedel”i sadece, sûfî bilgi veya müşahede için zararlı görmez; bunun yanı sıra cedel, Konevî’ye göre “gerçek felsefe” ile de çelişir. Çünkü gerçek felsefe de yöntem olarak cedeli benimsemez ve cedel fel­sefenin yetkinleşmesinin ardından daha sonraki bir dönemde ortaya çıkmıştır.
[34] “Selim fıtrat”Konevî’nin sıkça atıf yaptığı bir terimdir. Mesela İbn Si­na’dan söz ederken “ya fıtratının selimligi veya tasavvuf yoluna sülük etmesiyle bizim bu iade ettiğimiz görüşü dile getirmiştir” (Özellikle, Na-sireddin Tusî ile yazışmalarında bu ifâde sıklıkla geçer) demektedir. Bu­rada, fıtratın selimligi kavramının dayandığı daha derin bir varlık ve nefs tasavvuruyla karşı karşıya olduğumuz bellidir. Buna göre nefs, özü gereği ilâhî bilgileri doğru telakki edecek bir yapıdadır, ancak nefsin bu bilgileri kabul edemeyişi, arızî ve dünyadaki hayâtında ortaya çıkan bir durumdur.
[35] “Nefsini sabah akşam rızâsını isteyerek Rablarına yalvaran kimseler­le bir tut” (Kehf, 28) âyetine telmih yapılmaktadır.
[36] “Şeytana kulluk etmekten sakınanlara ve Allah’a yönelenlere müjde var. Sözü dinleyip en güzeline uyan kullarımı müjdele. Bunlar, Al­lah’ın kendilerine hidâyet ettiğikimselerdir; akıl sahipleri de bun­lardır.” (Zümer, 17-18) âyetine telmih yapılmaktadır.
[37] “Hakkın cömertlik nefhalarma taarruz ediniz” hadisine telmih yapıl­maktadır.
[38] Her varlık, ulûhiyet mertebesinden bir isme istinat ettiği gibi, o isim ay­nı zamanda o varlığın Tanrı hakkında bilgisinin de nihayetidir; ayrıca, Tann’dan gelen her türlü bilgi ve varidat, o isim vasıtasıyla kendisine ulaşır.
[39] Abdülkadir Ata, genel mizanın “şeriat”, özel mizanın ise “zevkî bilgi” olduğunu belirtmektedir. Ancak, burada ilâhî isimler ve Zât arasındaki ilişkiyi dikkate aldığımızda, Tanrı’nın isimleri vasıtasıyla tecellî eden özel bir fiili ile isimlerinin toplamıyla ortaya çıkan fiilini dikkate alabi­liriz. Bu durumda Rablerinin özel mizanı, Tanrı’nın isimlerinden her­hangi birisinin hükmü; buna karşın genel mizan ise, Tanrı’nın bütün isimlerinin toplamı olan ulûhiyet mizanıdır.
[40] Burada Konevî, müşahede yönteminin önemini ifâde ederken oldukça iddialı bir görüş ileri sürmektedir. Bu yöntemin ortaya konuİmasi önce­likle bunun karşı görüşü sayılabilecek burhani görüşün eleştirisine da­yanmaktadır. Konevî, peygamberlerin adetinin ispatlamak, deliller orta­ya koymak, tartışmak, cedel yapmak olmadığını belirtir ve bu konuda âyetlerdeki üslubu delil gösterir. Bunun ardmdan ise, daha iddiah bir şekilde, bizzat felsefenin bile aslında böyle bir yönteme sahip olduğunu ileri sürer. İlk filozoflar, Konevî’ye göre, tam anlamıyla “cedel”den uzak duran kimselerdi. Onların felsefe bahislerini ortaya koyuşları, anlatmak ve açıklamak şeklindeydi; yoksa onlar, insanlarla sürekli tartışan ve ce-deli bir bilgi yöntemi olarak gören kimseler değillerdi. Konevî, felsefe ta­rihinde bu ilk yöntemden kopuşun tam anlamıyla Aristoteles’ten sonra ortaya çıktığını ve buna neden olanların ise cedeli bir bilgi yöntemi ola­rak ortaya atan Meşşailer olduğunu ileri sürmektedir.
[41] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 39-45.
[42] “Tehafüt” kelimesi Konevfnin eserlerinde zikredilmez. Bu isim­lendirme eseri tahkik eden Ata’ya aittir Bununla birlikte, bu bölümde ileri sürülen fikirler ve üslup, “tefâhüt” teriminin kendisini çağrıştırdı­ğı Gazâli’yi hatırlatmaktadır.
[43] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 46-49.
[44] Burhan, “yakinî” öncüllerden oluşan kıyastır. Bu öncüller, bedihf şeyler olabileceği gibi, vasıtalı kesin bilgilerden de oluşabilirler. Birinci kısım, “zarurîyat” ikinci kisımdakiler ise “nazariyat”tır. Burhandaki orta terim, büyük terimin küçük terimle bağlantısının illeti olmalıdır. Bununla bir­likte bu orta terim, bu nispetin varlığının hariçteki varlığının illeti de ise, bu durumda o “limmi”dir; hal böyle değilse, bu durumda ise “irinidir.” (Bkz. Şerif Cürcani, et-Tarifat)
[45] Böylelikle doğru ve yanlış, insanın itminan duygusuna bağlanmış ol­maktadır. Bu noktada Gazâli’nin “tevatür” sayısının tespiti ile ilgili gö­rüşlerini hatırlayabiliriz. Gazali, bu sayının insanın tatmin bulacağı ve inanacağı bir sayı olduğunu belirterek, bazı objektif kriter ve karineler­le birlikte, meseleyi kişinin psikolojik dünyasına irca eder (Gazâli’nin ifâdeleri ve genel değerlendirmeler için bkz. Arap-îslam Kültürünün Akıl Yapısı, Muhammed Abid el-Cabiri, s. 161 vd.)
[46] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 49-53.
[47] Konevî, bu kaideyi Miftah’ul-gayb’da “Tahkik”in kaidelerinden birisi olarak zikreder. Üstelik, bu kaidenin iki kısmını da, yani bilginin ve te­sirin gerçekleşmesi şıklarını ayrı ayrı kaideler olarak ele alır ve her biri­sine çok önemli meseleleri dayandırır. Bunların başında, -varlıkta gerek bilginin ve gerekse eşya arasında tesirlerin bulunduğunu gözlemlediği­mize göre- eşya arasında belirli bir farklılık ve benzerliğin bulunduğu­nu kabul etmektir. Bu meselenin en önemli yanı, hiç kuşkusuz, Tanrı-alem ilişkisidir. Zaten Konevî de, meseleyi bu yönden ele almaktadır. Buna göre, alemde Tann’nm kendisinde tesirini mümkün kılan “ilahî” bir “şey” olmalıdır ki, bu tesir mümkün olabilsin; bunun yanı sıra bu “şey”, alemin ve alem içindeki varlıkların Tanrı’yı idrak etmelerini de temin eder. Bu “şey”in mâhiyeti ve niteliği, a’yân-ı sabite ve yaratılmamış “istidât-1lar” meselesinin tahlil edilmesiyle anlaşılır.
[48] Bu mesele, Konevî’nin Nasireddin Tûsî ile yazışmalarında da ele alın­mıştır ve Konevî’nin yukarıdaki İfâdeleri orada aynen tekrarlanmıştır. Konevî, bilgi ve varlık anlayışı çerçevesinde, salt hakikatlerin hiç bir şe­kilde bilgimizin konusu olamayacağını savunmaktadır. Konevî, bu bağ­lamda, meseleyi sadece Tanrı bilgisiyle sınırlı görmez, bunun yerine in­san aklının mutlak bilgiye ulaşmadaki imkânlarım eleştirdiği genel bir çerçeveye oturtur. Tûsî ise, Konevî’ye verdiği cevapta İbn Sina’nın bu ifâdesini farkh bir şekilde yorumlamaktadır: “İbn Sina, ‘eşyanın hakikat­lerine vakıf olmak, insanın kudretinde değildir’ ifâdesindeki “eşya” ile, “varlıkların tabiatları” diye isimlendirilen varlıkların a’yanım kast et­mektedir. İbn Sina, bunları tanımlamanın güçlüğünü açıklamak için bu­nu zikretmiştir; yoksa İbn Sina, bununla, ma’kûllerin hakikatlerini kas-tetmemiştir. Şöyle ki, ispat ve nefyin hakikatine vakıf olmayan kimse, bunların bir araya gelmelerinin bedihî olarak imkânsız olduğu hükmü­nü nasıl verebilir? Cismin hakikatine vakıf olamayan kimse, iki cismin bir tek mekanda birleşmesinin imkânsızlığı veya bir cismin bir tek za­manda iki mekanda olamayacağına bedihî olarak nasıl hüküm verebilir? 10 ve 5’in gerçeğini bilemeyen kimse, nasıl olur da 10’nun 5’in iki katı ol­duğu hükmünü verebilir? Üçgenin hakikatini bilemeyen kimse, nasıl olur da kenarlarının eşit olduğu hükmünü verebilir? Özetle, bütün yaki-nî ilimler, ma’kûllerin hakikatlerini bilmeye bağlıdır. Bunların bilgisi, ta­savvurlardır. Böylece, bunlara bina edilen tasdikler meydana gelir.” Burada dikkatimizi çeken başka bir mesele ise, Konevî’nin ibn Sina’ya yönelik olumlu bakışıdır. Konevî, bu ifâdelerini pek çok kez tekrarlar ve Yazişmalardaki bir ifâdesinde (Risale-i Hâdiye’de) şöyle demektedir: “Reis İbn Sina, ya fıtratının sahîhliği veya bazı ifâdelerinde ima ettiği gibi zevk yöntemi ile nazarî kuvvetin perdesinin ardından, insanın eşya­nın hakikatlerine vakıf olamayacağı görüşüne varmıştır. İnsanın sonuç­ta ulaşacağı şey, eşyanın özelliklerini, levazımını ve arazlarını idrâk et­mektir. İbn Sina, özellikle Hak celle ve ala’yı bilmeye dair olmak üzere, bu konuda açık-seçik ve maksadını ortaya koyan haberdar ve insaflı Ör­nekler vermiştir. Bu tavır, ilk görüşlerinde meşhur olanın aksine, son gö­rüşlerinde ortaya konmuştur.”
[49] Bu mesele, Sadreddin Konevî’nin düşüncesinde çok önemli bir yer tutan bir kaç meseleyle ilgilidir. Bunlardan birisi, hakikatler arasındaki ilişkiler­dir. Her hakikat, bir yönüyle başka bir hakikate benzer, bir yönüyle ise on­dan farklıdır. Bu münâsebet ve farklılık, Konevî’nin isimler ve Zât ilişkisi hakkındaki görüşünün tam anlamıyla bir yansımasıdır. Buna göre, ilâhî isimlerden her birisi, ikili bir özelliğe sahiptir: Her isim, bir açıdan kendi­sine ait özel bir mânâ taşır, bunun yanı sıra bütün isimlerle ortak bir mânâ da taşır. Bu ortak mânâ, bütün isimlerin aynı Zât’a delâlet etmeleri ve bir yönüyle O’nunla aynı olmaları özelliğidir. Konevî’ye göre “ister Allah de­yin, ister Rahman deyin, angisiiyle dua ederseniz edîn en güzel isimler O’na aittir” (lsra, 110) âyeti isimler arasındaki bu ilişkiye işaret etmektedir. Bu görüş, ilk olarak Endülüslü sûfî îbn Kasi tarafından ileri sürülmüş, Ibnü’l-Arabî hem kendisini ve hem de görüşünü zikrederek, el-Fütûhâtü’l-mekkiyye’de ve Fusûsu’l-Hİkem’ de bu fikri daha geniş bir şekilde açıklamış­tır. îbnü’İ-Arabî Fusûsu’l-Hİkem’de (Yusuf Fassı) şöyle demektedir: “Hak­kın isimlerinin iki medlulü vardır: Birisi, müsemmânm aynıdır. Diğeri ise, İsmin kendisine delâlet ettiği şeydir. İsim, bununla diğer isimlerden ayn-hr. Böyle olunca her bir ismin diğer ismin hangi açıdan aynı ve hangi açı­dan gayrisi olduğu senin için açığa çıktı. Bir ismin diğerinin aynısı olması itibarıyla Haktır. Bu ismin, diğerinin gayrisi olması itibarıyla da o, sade­dinde bulunduğumuz “Hakk-ı mütehayeldir.” (Geniş bilgi ve değerlendir­me için bkz. Ebu’1-Ala Afifi, İslam Düşüncesi Üzerine Makaleler, s. 324; İZ Yayıncılık, 2000,IstanbuI; vd.; Afifi, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, YusufFassı; İZ Yayıncılık, 2000)
[50] Konevî’nin bir mertebeyi nitelerken pek çok terimi bir arada zikrettiği durumlardan birisi budur. Konevî’nin ifâdesinin tam tercümesi, şöyle­dir: cem-i ahadiyü’l-vücûdiyyi’l-ilâhî. Burada, “cem” kelimesi, üç özel-, liklc nitelenmektedir. Ahadiyet, bu cemin özelliğidir. Çünkü bu merte-be, hiç bir şekilde çokluğun ve gayriyeün bulunmadığı vahidiyet merte-besidir. Söz konusu “cem” ise, nispet ve izafetlerin çokluğudur. Bunla­rın çokluğu gerçek anlamda bir çokluk olamaz, aksine bu çokluk, izafî ve nispî bir çokluktur. Bu mertebede Nefes-i Rahman’dan ibaret olan varlık tecellîsi/vücûdî tecellî bu nispet ve izafetlerin üzerine yayılmış olduğu için bir çeşit varlıklarının olması anlamında “vücûdî” diye İsim­lendirilirler (Konevî, bu meseleyi en geniş oiarak Yazışmalar’da ele alır). Söz konusu varlık, harici varlığın mukabili olarak “sübût” diye isimlen­dirilir. Son olarak zikredilen “İlâhî” vasfı ise, bu nispî çokluğun kevnî mertebelerde değil, ilâhî mertebede bulunduğuna işaret etmektedir. Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 54-62.
[51] Tecellîler, Gayb-ı mutlak mertebesinden teceligahlara ulaşırlar. Aslında, tecellî tektir ve o da daimi olan vücîdî tecellîdir. Bu tecellîdeki farklılık ve kazandığı özellikler, tecellîgâhlara ve onların ezeli ve yaratılmamış “ayn-ı sabitelerine bağlıdır. Konevi’nin “tahsis ve tayin eden odur” derken kast ettiği şey budur.
[52] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 62-66.
[53] Konevî, bu ifâdesini Nasireddin Tûsî ile arasında geçen “Yazışmalar”da da zikreder. Ancak, Tûsî, cevabında bu ifâdeyi kabul etmediğini belirt­mektedir. Şöyle der: “Konevî, ‘Bütün akıl sahipleri, onun hakikatinin bi­linemez olduğunda ittifak etmişlerdir/ demektedir. Halbuki, şöyle söy­lemesi gerekirdi: “Filozoflar, bunda ittifak etmişlerdir. Çünkü kelâmcı-lardan Mutezile’nin büyükleri, Hakkın hakikatinin mâhiyeti üzere in­sanca bilindiğini iddia etmişlerdir.” Buna Konevî, şu şekilde cevap vermiştir: “Üstadın Mutezile’nin ha­kikati bilmek ve mâhiyetin aklî ve aynî varlıktan soyut olduğu hakkın­daki görüşlerine gelince: Bu, muhakkiklere göre değeri olmayan bir gö­rüştür. Şöyle ki, onlar, “görüş birliği” dedikleri vakit, bununla filozofla­rın kendileriyle olan ittifakını kastederler. Çünkü onlar nazarî akim kendi basma idrâk ettiği konularda onlara muvafıktırlar. Sonra, düşün­cenin tavrının ve sınırlı hükümlerinin dışında kalan diğer bilgileri idrâk etmede ise, filozoflardan ayrılırlar. Muhakkikler, farklı tabakalarıyla kelâmcılara ise, pek az meselede muvafakat ederler.”
[54] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 66-68.
[55] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 68-69.
[56] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 70-77.
[57] Burada Konevî, sülüğü nitelemektedir. Kulun mertebesi, Ama mertebe­sinin ihatası altında olan mertebelerdendir. Kul, ya da kulun ayn-ı sabi­tesi, bu mertebede Rabbmdan temeyyüz etmiştir. Ancak bu farklılık, ilimdeki bir farklılıktır ve hiç bir şekilde gerçek bir farklılık değildir, çünkü bu mertebede “gayriyef’ten söz edilemez.
[58] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 77-78.
[59] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 78.
[60] Burada Konevî’nin dikkat çektiği şey, “cem” halinden sonra gelen “ikin­ci fark” halidir. Bu halde salik, her şeyi yerli yerinde ve kendi mertebe­sinde görür. Konevî, bu mertebeyi insana mahsus kâmil kuşahcıhğm bir neticesi olarak görmektedir.
[61] Çünkü insanlar arasında düşünce farklılıklarına neden olan şeylerin önemli bir kısmı, bilginin öznesinin inanç, akide, ilim, eğilim, vs. gibi özelliklerinden kaynaklanır, insan, idrâk ettiği şeylere, bütün bunların rengini verir ve neticede aynı şey hakkında farklı sonuçlar ortaya çıkar. Kâmil sûfîler ve daha önemlisi resullere gelince: öncelikle onların idrak vasıtaları ilâhî bilgiyi telakki ederken her türlü eksiklikten arınmıştır ve kendi inanç ve eğilimleri ilâhî bilgiye katılmaz. Böylelikle, ilâhî bilgi kendi asli safiyeti ve temizl