Şeyhzade Ahmed Şevki Yozgadi


Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ailemizin soy kütüğü

Ailenin baba tarafından bilinen en eski kişisi derviş süleyman efendi’dir. Bunun iki oğlu vardır. Birisi sonradan “büyük şeyh” diye anılacak olan ahmet efendi, diğeri de mustafa efendi’dir. Bir de kızı varmış’. Babaları çalatlı köyü’nde yerleşmiş olan derviş süleyman efendi, 1700′ lü yılların sonlarında çocuklarını okutmak üzere yozgat’a göç ederek yerleşmiştir. Şeyh ıı. Ahmet efendi’nin rızaeddin efendi, sadreddin efendi, muhyiddin efendi, hafız hayredin efendi ve abdullah arif efendi adlarında beş erkek evladı olmuştur.

Şeyhzade ahmed efendi diye bilinen babam, şeyh hacı ahmed efendi’nin beşinci oğlu abdullah arif efendi ve hafize hanım çiftinden olma torunudur. Ahmed şevki ergin ve ömer faruk ergin olmak üzere iki kardeştirler.

Şeyh hacı ahmed efendi babasıyla birlikte çok küçük yaşta yozgat’a gelmiş ve çamlık altında bugünkü taşköprü mahallesi’ndeki yerinde yerleşmiştir. Medrese tahsilini yozgat’ta tamamlamış, genç yaşta manevî ilimlere ve tasavvuf yoluna merak ederek çalışmaya başlamış’, kendisine seyahat emredildiği için yurt içinde ve dışında pek çok seyahatler yapmıştır. Nihayet horasan diyarından gelmiş ve çerkeş şeyhi diye tanınmış “pîr-i sânî” lakabıyla anılan çerkeşli mustafa efendi’ye intisap ederek, ondan aldığı icazet ile, yozgat’ta halveti tarikatı tekkesini kurar ve maddî manevî ilimlerle halkı irşada başlar. İki defa istanbul’a gitmiş padişah sultan abdülmecid han, hanımı şevkefza kadın ve şehzade v. Murad han ile görüşmeleri olmuş, padişah ailesinin ilgi ve sempatisini görmüş, atiyye ve ihsanlara mazhar olmuştur.

V. Murad’la mektuplaşmaları olmuş, sivas valisi münib paşa ve daha başka devlet ricalinden birçok kimse kendisine intisap ederek dervişi olmuşlardır. Kendileri muammerîndendirler. Yani, yüz seneden fazla ömür yaşayanlardandır. H.1313/ m. 1896 senesinde 123 yaşlarında vefat etmiştir. İki defa evlenmiş, ikinci evliliğinden beş erkek çocuğu olmuştur. Gayet sıhhatli yaşamış, iyi at biner, kılıç kuşanırmış, sportmen vücutlu, pehlivan yapılı olup güreş ve yüzme bilirmiş. Sağlığında üç defa hacca gitmiştir. Üçüncü gidişinde yaya olarak ve hîç-bir azık almadan hacca gidip-gelmiştir. Vefatında, yaptırdığı caminin avlusuna defnedilmiş, bir yıl sonra oğlu şeyh muhyiddin efendi, kabri üzerine şimdiki türbeyi yaptırmıştır.

Çocukluğu

Efendi babam, şeyhzâde ahmed şevki ergin, yozgat’ta 1322/1906 yılında doğmuştur. Şeyhzade lakabıyla tanınmış olmasına rağmen, kendisi büyük şeyh hacı ahmed efendi’nin torunu ve beşinci oğlu abdullah arif efendi’nin büyük oğludur. Anneleri ise hacıveli ağa soyundan müderris mehmed ali efendi’nin kızı hafize hanım’dır. Küçük yaşta babasını kaybetmiş; çocukluğu, amcaları ve dayılarının himayesinde geçmiştir. İki çocukla dul kalan anneleri hafize hanım daha sonraları kayınpederi olacak olan amcazâdesi müderris i. Ethem efendi ile evlenerek, onun himayesine girmişlerdir.

Tahsil hayatı

Efendi babam, küçük yaşta cevheri ali efendi medresesi’ndeki mahalle mektebinde tahsil hayatına başlamıştır. Büyük ali efendi ve derviş efendi hocalar’ından feyiz ve ilk derslerini almıştır. Bir ara sultanîde orta okula başlamış ve yozgat’ta demirli medrese’de açılan daru’l-hilâfe medresesi’nin iptida hariç üçüncü sınıfına kadar burada okumuş ve bu okulun kapalı imasından sonra tahsiline devam etmek üzere istanbul daru’l-hilafesi üçüncü sınıf imtihanlarını verip, bir üst bölüm olan iptida dahil birinci sınıfına devam etmiştir. Bu sınıfta iken, okuduğu bu okullar lağvedilmiş, aynı yıllarda açılan istanbul imam hatip okulu son sınıfına kabul edilerek, devam etmeye başlamıştır. Bu sırada tutulduğu bir hastalık dolayısıyla ameliyat olup, uzun süreli istirahat aldığı için, okuldan tasdiknamesini alarak yozgat’a dönmüştür. İstanbul’da bulunduğu sırada da âlim ve fazıl kişilerin peşinde dolaşmış onlardan istifade yolları aramıştır. Fatih müderrislerinden gümülcineli mustafa efendi, bir vesile ile kendisine buralarda dolaşmamasını, yozgat’a gidip dedik-hasanlı şakir efendi’ye intisap etmesini tavsiye etmiştir. Yozgat’ta 1925 yılında öğretmenlik için müracaat etmiş ve şakir efendi’ye yakın olmak amacıyla da merkez karga köyü vekil öğretmenliğini tercih ederek göreve başlamış, böylece hafta sonlarında ve tatil günlerinde sıkça ziyaret ettiği, daha sonra ömrü boyunca da unutamayacağı değerli hocası şakir efendi’den ilk manevî derslerini ve feyizlerini almaya başlamıştır. Bu görüşmeler 1937 yılında şakir efendi’nin vefatına kadar devam eder. Daha sonra ethem efendi ve mehmet hulusi efendilerle de görüşmesine rağmen, arayışa devam eden şeyhzade ahmed efendi; birkaç yıl sonra gördüğü bir rüya ve mehmed hulusi efendi’nin de tavsiyesi ile, mustafa hulusi efendi ile yine istanbul’da buluşur. Rüyası gerçekleşir ve mustafa hulusi efendi kısa zamanda bütün letâifi telkin ile onu yetiştirip olgun hale gelmesine yardımcı olur. Ayrıca kendisi hakkında takdir ve iltifatları da vardır.

Evlilikleri

Efendi babam, hanımlarının vefatı dolayısıyla üç defa evlilik yapmıştır. İlk evliliği vekil öğretmen olarak görev aldığı sene (17 haziran 1925′ te) amcazadesi ethem efendi’nin kızı şakire hanım’ladır. Bu hanımdan iki kızı, bir oğlu hayattadır. Birinci hanımın 1934 yılında vefatı ile, 6 ağustos 1934 tarihinde abdi ağazâde ahmed efendi’nin kızı müferriha hanım’la ikinci evliliğini yapar. Bu hanımdan olan iki oğlu hayattadır. 26 mayıs 1980 tarihinde ikinci hanımının da vefatı ile 19 şubat 1981 tarihinde yeşilhisarlı kadın ayşe ile üçüncü ve son izdivacını yapmıştır. Bu hanımından çocuğu yoktur ve hamını hayattadır.

Memuriyeti

Efendi babam, istanbul’da imam-hatip ve diğer okullardaki öğrenciliği yıllarında, dedesi müderris mehmet ali efendi’nin ders arkadaşı olan hocalarının tavsiyesi ve o zamanki istanbul müftüsü mehmet fehmi efendi’nin yardımlarıyla, ilk defa kapalı çarşı’daki bir mescidde aylık iki buçuk lira maaşla imamlık yaptığını zevkle anlatırdı. Yozgat’a döndükten sonra ilk resmî görevi karga köyü öğretmenliğidir. Bu köyde 16 yıl kalmıştır. Dört yıl gezici başöğretmenlik yaptıktan sonra, il millî eğitim müdürlüğü köy bürosu’nda görev almıştır. Bu görevde iken yozgat’la 1953 yılında açılışında büyük emek ve gayret sarfettiği imam-hatip okulu’nda on yıl kadar (öğretim kadrosu tamamlanıncaya dek) meslek dersleri (arapça, akaid, din dersi, siyer ve ahlâk) öğretmenliği, daha sonra da liseye bağlı ortaokulda din dersi öğretmenliği yapmış, yozgat ‘ta görevde bulunduğu müddetçe 1987 yılı sonuna kadar dedesinin adıyla andan camide fahrî olarak imam ve hatiplik görevinde bulunmuştur. Nihayet 1971 yılında, 47 yıllık devlet hizmetinden sonra 65 yaşını doldurduğu için yaş haddinden emekliye ayrılmıştır. İki defa askerlik görevi yapmıştır. Birincisinde ilk altı aylık kıta hizmetini yapmak üzere dörtyol’daki 7. Tümen 41. Alaydaki hazırlık kıtasına 1 kasım 1929 tarihinde katılmıştır. İstanbul yıldız ihtiyat zabit ıv. Yd. Subayı olarak 1 nisan 1930 da görev almış ve 41.Tüm. 19. Alay iaşe subaylığından 1 nisan 1931 tarihinde terhis olmuştur. İkinci cihan harbi yıllarında ikinci bir askerliği daha vardır. Bu askerliğine de 41 .tüm. 97. Alay 3.Tabur İaşe subayı olarak 10.10.1941 tarihinde katılmış ve 20 ocak 1942 tarihinde üsteğmenliğe yükselmiş, aynı kıtadan 29 mayıs 1943 tarihinde üsteğmen olarak terhis olmuştur.

Tasavvufî hayatı

Efendi babam, tasavvufun her dalında zengin bilgi birikimi ve tecrübe sahibidir. Görüştüğü ve derslerine devam ettiği olgun insanlardan sağladığı yetki ile nakşi, halveti ve kadirî telkinatında kâmil bir mürşiddir. Nakşilik’te ayazma camii imam-hatibi mustafa hulusi efendi’den; halvetîlik ve kadirîlikte ise görevi (ceddinden devam eden kolun son temsilcisi olan) damatzâde necip efendi’den devralmıştır.

Günlük hayatı

Efendi babam, günlük hayatında herkesten farksız sade bir insandı. Toplumun her kesimindeki faaliyetlere katılırdı. Sâde ve gösterişten uzak bir hayat tarzı vardır. Hareketlerinde son derece sakindi, temkinli bir tavrı vardı. Büyük-küçük karşısındaki kim olursa olsun insan olduğu için saygıya değer görür, konuşurken yumuşak sesiyle, konuştuğu insana doğru dönerek, yüzüne baka baka konuşmasını yapardı. Kılık kıyafetine dikkat eder, temiz giyinir, ev ve dışarı kıyafetini değişik seçer, toplum içine çıkarken genelde ayakkabı dahil, açık renk veya beyaz giyinmeyi tercih ederdi. Anî ve fevrî hareketlerden kaçınır, aheste yürür, yürürken önüne, ayaklarının basacağı yere doğru bakardı. “koşmak insanın vakarını bozar, der ve hiçbir zaman koşmazdı. Gerektiğinde hızlı yürür, ama telâş etmezdi. Hoşuna gitmeyen söz ve olaylarla karşılaştığında da itidalle neticeyi bekler ve böyle durumlarda yanındakilere şu iki tavsiyede bulunurdu: “ya kızmayacaksınız, ya da kızdığınızı belli etmeyeceksiniz.” “kızmak yasaktır, öfkeyi yenmek esastır. Hele öfkeli insanları yatıştırmak için söylediği şu izahı ise ayrı bir güzelliktedir. “öfke şeytan işidir, şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş ise cehennemin temel maddesidir. Dolayısıyla; öfke, sahibini yakar, dikkatli olmalıdır.” Derdi. Giyim-kuşamı düzenli olduğu gibi, günlük hayatta zamanı da düzenli kullanır, ibadetlerini belirli zamanlarda yaptığı gibi günlük işlerini de düzenli ve belirli zamanlarda yapardı, inandığı gibi düşünür, düşündüğü gibi yaşamaya gayret ederdi. Kendisine müracaat eden herkese imkân nisbetinde yardımcı olmaya çalışır, kimseyi reddetmemeye gayret ederdi. Kendisine herhangi bir konuda istişare etmeye gelenleri önce dinler; olumsuz cevap vermesi gereken kimselere bile, incitmemek için olumsuz cevabı doğrudan söylemez, bir fıkra, bir hikâye veya büyüklerin hayatlarından alınmış menkıbeler anlatarak muhatabını ikna etmeye çalışırdı. Bir asra yakın yaşadığı acı tatlı hatıralarla dolu bir ömür osmanlı’nın son döneminden başlayarak cumhuriyet’e ve iki binli yıllara kadar uzanan hayat görgü ve tecrübesine ilave olarak anadolu’nun yoksul köy hayatından başlayarak şehirde düğümlenen yarım asırlık devlet tecrübesi millî ve manevî değerlere bağlı olarak beraberce yürüttüğü devlet ve memuriyet hayatı onu mükemmelleştirmişti. Aldığı dînî eğitim ve öğretimden sonra bu uzun yıllar içerisinde kendi şahsî gayreti ile çalışması, içinde bulunduğu çevre ve seçerek görüşüp istifade ettiği maddî manevi birikimi o’nu bir kâmil zatın tabiriyle “yeryüzünde insanların imrendiği, gökyüzünde meleklerin gıpta ettiği insan; şeyhzade ahmed efendi ” yaptı. Çocukluğundan beri hiç namaz borcu olmadığını söylerdi. Sabahları erken kalkar, memurken her sabah tıraş olur daireye yürüyerek gider ve gelirdi. Yolda yürürken karşılaştığı herkes büyük küçük ona selâm verir, o da kendine selâm verenlere sözle ve başıyla selâm vererek karşılık verirdi. Okul çocukları ailelerinden veya öğretmenlerinden öğrendikleri şekliyle yol kenarlarında yan yana dizilerek başlarıyla okul selamı verirlerdi. Çocukların selâmına da büyük adamlar gibi tebessümle mukabele ederdi.

Emeklilik sonrası

Efendi babanı, 13 kasım 1971 tarihinde yarım asra yakın bir zamandır çalıştığı memuriyetinden yaş haddi sebebiyle ve kanuni mecburiyetle emekli oldu. Emekli olduğunda, üzerinde yılların yorgunluğu bulunmakla beraber sıhhatli idi. Görevden ayrılma kendi isteği değildi. Çünkü o, insana her görevin allah teâlâ tarafından verildiğini söyler, o görevi istemiyorum demek de korkarım allah’ (c.c.)In Verdiği bu görevi beğenmiyorum anlamında, isyan mânâsına gelir derdi. Bu sebeple de erzurumlu ismail hakkı hz.Nin :

“hak şerleri hayr eyler,

Zannetme ki gayr eyler,

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler”

Mısralarını sık sık tekrar ederek , “rabb’imin seçerek halkettiğinde hayır vardır” diye mırıldanarak tam bir teslimiyet örneği gösterirdi. Emekli olduktan sonra çevresine ve 1947 yılıdan beri fahri olarak yaptığı dedesinin camiindeki imam-hatiplik görevi ile ibadetlerine daha fazla bir zaman ayırmak için, dünya işlerini tasfiye etti. Boş vakitlerini tam manâsıyla ibadetlerine ve dostlarına tahsis ederek onlarla sohbet imkânı buldu sohbetlerinde daima kur’an ve sünnet ışığında iyiye-doğruya ve güzele karşı sevdirici ve öğretici, aynı zamanda etkileyici bir üslûpla konuşur, herkesi de dinletirdi.

Dinî ilimlere vukufiyeti

Efendi babam, küçüklüğünden beri dinî kültür çevresinin içinde bulunmuş ve tahsil hayatı da bu kültüre paralel olarak gelişmiştir. Osmanlı döneminde ilk olarak başladığı medrese tahsili ve buna dayalı olarak devam ettiği okullar, din kültürüyle eğilim ve öğretim yapan kurumlardır. Ne var ki, hoca efendi, sadece bu okullarda aldığı bilgiyle iktifa etmemiş, “ilim mü’minin yitiğidir, nerede bulursa alır, “hadisinin mucibince ömrü boyunca kendinden üstün ve bilgili kimseler aramış sormuş ve onlardan istifade yolları aramıştır. Kendisi hâfız-ı kur’an değildi, ama bir hafız kadar seri okuyabilirdi. Her gün bir cüz okur ve her ay bir hatim yapardı. Kısa veya uzun süreli seyahatlerinde de kur’an-ı kerîm’ini beraberinde götürürdü. Okumayı sever, herkesi okumaya teşvik eder, kendisi de okuyarak her geçen gün yeni bilgiler öğrenir ve kendini yenilemesini bilirdi. Çeşitli kur’an tefsirleri ve hadis meal ve şerhlerini okur, önceden bildiği ve onlardan öğrendiği yeni bilgileri de sohbetlerinde anlatarak dostlarıyla paylaşırdı. Konuşmak istediği her konu ile ilgili âyet ve hadisleri ezberden okur, konuşmalarına okuduğu bu âyet mealleri ile başlar, sonra aynı konuda bir kaç hadis meali de ilave ederek sözlerini daha sonra güzel dilek ve tavsiyelerle bitirirdi.

Hac ve umre hatıraları

Efendi babam, ilki 1959 yılında olmak üzere, yedi defa hac ve üç defa da umre ziyareti yapmışlardır. Bunlardan ilk haccına yalnız gitmiş, diğerlerinde aile çevresinden ve dostlarından bazı arkadaşlarıyla birlikte olmuştur. İlk hac ziyaretinde bayram öncesi kontrol ve hazırlık yapmak için kabe’nin içine giren arap görevlilerle beraber, o da içeri girmek fırsalı bulmuş, kabe binasının içinde dört yöne de ayrı ayrı namaz kılmış daha sonra kabe’nin damına çıkmış, içinden ve dışından kabe’yi yakından inceleme fırsatı bulmuştur. Ben, efendi’nin hem hac ve hem de umre ziyaretinde beraberinde olduğum oldu. Özellikle hac mevsimindeki o mahşerî kalabalığın arasında yapılan toplu ibadetlere dahi son derece sakin, telâşsız ve gönül huzuru içinde büyük bir teslimiyetle hazırlanır ve cemaatlere iştirak ederdi. Hele o’nun tavaf esnasındaki huşu içinde yürüyüşü sırasında bütün insanların koşarak, itişerek birbirine yapıştığı yerde, önden sanki birilerinin yol açıyormuş gibi önünün boşalarak rahatlık içinde tavafa devam ettiğini görmek, insanı hayrete düşürmeye yeter de artardı bile. Diğer ibadetlerinde olduğu gibi hac ve umre ibadetlerini de: sanki yaşadığı dünyayı unutmuş, başka bir dünyadaymışçasına vecd ile yerine getirirdi.

Sünnet anlayışı

Efendi babam, sünnete uyma konusuna gelince: sahabe-i kiramdan bazılarının hz. Âişe validemize gelerek “bize peygamber efendimiz’in ahlâkını anlatır mısınız?” Diye sordular. O da cevap olarak: “siz hiç kur’an okumuyor musunuz?” Diye sormuş. Onlar, evet okuyoruz deyince “işte o’nun ahlâkı kur’an’dır” diye cevap vermişti. İşte efendi’nin ahlâkı peygamber ahlâkının ve sünnet-i seniyyenin günümüze yansıdığı en güzel bir canlı örneğini teşkil etmekteydi. Peygamber efendimiz’in hayata dair tavsiyelerini imkân dahilinde uygulamaya çalışır, ibadetlere taalluk eden kısımlarını îfa etmekte de asla ihmâl ve tekâsül göstermezdi. İbadetlerindeki dikkat, ciddiyet ve esasa riayet (ta’dîl-i erkân) nafile ve sünnetlerde de farzlardan farksızdı ve hepsini eksiksiz bir şekilde yerine getirirdi. İbadeti, hakkıyla ibadet olarak yapardı.

Tarih anlayışı

Efendi babam, dinine, milletine devletine ve kültürüne aynı derecede bağlı ve saygılı bir insandı. Kimse hakkında kötü söz söylemediği gibi başkalarının da geçmişle ilgili kötü konuşmasına asla müsamaha etmez derhal müdahale ederek din ve devlet büyükleri hakkında iyi ve olumlu şeyler konuşulmasını tavsiye ederdi. Geçmişteki din ve devlet büyükleri ile iftihar eder, osmanlı padişahlarının memleket ve mukaddesat sevgileri ile ilim, irfan, sanat, edebiyat, hak ve adalete saygı ve bağlılıklarından sitayişle bahsederdi. Ayrıca osmanlı padişahlarının devlet yönetimi, osmanlı-türk milletini idare ve temsildeki başarı ve kabiliyetlerini islâm dinine hizmet ve bağlılıklarıyla ilgilendirir, herhangi bir itirazda bulunanlara karşı da “oğlum, oğlum; osmanlı padişahlarından gayet başarılı, akıllıları vardır. Bunun yanında çocuk padişahlar vardır. Hattâ deli olanlar vardır. Ama toprağına, milletine ve mukaddesatına ihanet eden hain padişah yoktur.” Derdi ve mecliste bu son söz olurdu… kırk yedi yıllık başarılı, teşekkür ve takdirle dolu memuriyet hayatı, o’nun devlet ve idare ile nasıl uyumlu çalıştığının en güzel ifadesidir. O her şeyden evvel karşısındaki kimseyi insan olarak gördüğü için, millet içinde başka ırk, mezhep ve dinden dahi olsa bütün insanlara insanca davranıp, herkesle kolayca diyalog kurardı. Bu sebeple de herkes tarafından sevilir, takdir görürdü..

Edebiyatla ilgisi

Efendi babam, gayet nazik ruhlu, ince zevkli, şiiri, edebiyatı ve bediî sanatları seven bir kişi idi. İlk gençlik yıllarında hece ve aruz vezniyle deneme mahiyetinde birkaç şiir yazmış, şiirlerinde “şevkiyâ” mahlasını kullanmıştır. Fakat daha sonra buna devam etmemiş, şiirlerinin yayılmasını da istememiştir. Ezberinde pek çok şiir ve vecize mahiyetinde manzumeler bulunup onları konuşmaları esnasında sırası geldikçe yumuşak ifadesiyle tatlı tatlı okuyarak sohbetlerini süslerdi. Özel kütüphanesinde fuzûlî, bakî, kanunî (muhibbi), eşref, eşrefoğlu rumî, erzurumlu ağlar irşadı baba gibi birçok ünlü şairlerin divanı vardır. Konuşurken ve yazarken zorla sanat yapmaktan kaçınır, ancak hutbelerinde gür ahengiyle secî’li cümleler de kullanırdı.

Müsbet ilim anlayışı

Efendi babam, müsbet olan her şeyi tabii karşılar, yüksek ahlâk, kültür ve medeniyet seviyelerine ancak ilimle ulaşılacağını ifade ederdi. İlmin ibadetten önde geldiğini, allah(cc) teâlâ’nın peygamber efendimiz’e ilk emrinin “oku” olduğunu, dolayısıyla okuyup “ilim öğrenmenin müslüman her kadın ve erkeğe farz” olduğunu söylerdi. “ilim ibadet için, ibadet de önce kişinin kendini ve yaradan’ını tanıması, sonra da iki dünya huzuru sağlaması için gerekli olduğunu söylerdi. Her türlü bilim ve teknolojiye ilimle sahip olunacağını ifade eder herkese okumayı tavsiye eder, özellikle gençlere de hangi dalda okurlarsa okusunlar sıradan bir okuma değil, okudukları sınıfın en iyisini ve en iyi şekilde okumalarını tavsiye ederdi. Ayrıca ilim sahiplerine, kendinden yaşça küçük olsalar bile lâyık oldukları sevgi ve saygıyı göstermekte kusur etmezdi. Dinî inanç ve yaşayışına aykırı düşmeyen teknolojik her türlü gelişme ve yeniliğe gönlü ve zihni açık idi. Kendisiyle her konuda rahat konuşulabilir, kabil-i hitap ve güvenilir bir kişiydi.

Sağlığı ve son yılları

Efendi babam’ın hiçbir zararlı alışkanlığı olmadığı, yeme ve içmesine dikkat ettiği için yetmiş beş yaşlarına kadar sıhhatli yaşadı denilebilir. Ancak çocukluk ve gençlik yıllarındaki yaşadıkları mahrumiyetlerin her insanda olduğu gibi onun yaşlılığında da etkisi ağır oldu. 30 aralık 1992 tarihinde geçirdiği bir şeker komasıyla yatmaya mecbur olduğu yataktan bir daha kalkamadı. Uzun süren bu yatak hayatında öge eklemlerin kireçlenmesi sebebiyle ayaklan üzerine kalkamaz oldu. Daha sonraki yıllarda görme ve işitme melekelerini kaybetti. Hasta yattığı ilk koma günleri hariç hiçbir zaman şuurunu kaybetmedi ve bitkisel hayat yaşamadı. Bu uzun hastalığı süresinde kendisini ziyarete gelenlere hal hatır sorar “nasılsınız?” Diyenlere “ben iyiyim, siz nasılsınız” diye mukabelede bulunurdu. Bir dönem haftanın üç günü uyku halinde, üç günü uykusuz geçerken; uyanık olduğu günlerde dilinden tesbihatını ve tehlilatını eksik etmezdi. Ve bu hâl o kadar devam ederdi ki, ağzı içinde dili şişer, kelimeleri telâffuz edemez hale gelirdi. Nihayet üçüncü günün sonunda yorgun ve bîtap düşer, üç günü de uykudaymıs gibi hareketsiz geçerdi.. İrtihalinden iki gün önce yemeden kesildi. Bir şey yemez ve yiyemez-içemez oldu. Son saat, son dakikalarına kadar kendisiyle diyalog kurulabiliyor ve refleksleri cevap veriyordu. 7 ocak 2002 pazartesi günü öğleden önce saat 10.15 sularında rabb’inin davetine radî ve merdî olarak göçtü ve gitti. Ruhu şad, cennette makamı yüce olsun. Âmin…

Bundan sonraki görevimiz

Efendi babam’ın ismini yaşatmak için , önce ona lâyık evlatlar olmamız gerekir. Ondan sonra da ona lâyık hizmetler yaparak bizlere ve sevenlerine miras olarak bıraktığı bunca iyi hatıraları yaşayarak ve yaşatarak devam ettirmek esas görevimiz olacaktır. İnanıyorum ki aile içinde herkes bu sorumluluğu duymaktadır.. [ maddî hayatını iyi bilen yozgatlı hemşehrilerimiz vefatı dolayısıyla o’nun manevî yönünü de çok iyi tanıma fırsatı buldu. Kendisine lâyık olduğu şekilde mükemmel bir cenaze merasimi yaptı ve o’nu maneviyat dünyasında müstesna bir yere yerleştirdi. Nâmüsait kış şartları içerisinde tahmin edilemeyecek kadar büyük bir kalabalığın huşu içerisinde, parmaklar üzerinde tabutunu taşımaları. O’na karşı olan son göreve katılma arzu ve iştiyaklarıydı. Bu merasim boyunca en ufak bir taşkınlığın ve düzensizliğin olmaması ise ahmed efendi’nin olgun manevî kişiliğinin topluma yansımasıdır. Son olarak şunları söylemek istiyorum: efendi babam da hepimiz gibi bir insandı. Gerek sağlığında ve gerekse vefatından sonra o’nu insan üstü ulvî bir varlık gibi düşünmek son derece yanlış bir davranıştır. O, islâm’ın emrettiği, peygamber ahlâkı ile ahlâklanmış, düşündüğü gibi yaşayan, ilmiyle, söz ve davranışlarıyla topluma örnek olan bir insandır. Mükemmel bir insandır, fakat insandır. Hiçbir zaman o’nu insan üstü bir varlık gibi düşünüp ilahlaştırmamak gerekir. Aksi halde bundan en çok o’nun ruhu muazzeb olur. Yüce mevlâ’dan, o’nu vasî rahmetiyle kucaklamasını diliyor, dost ve yakınlarına sabırlar tavsiye ediyor, hatalarımızın bağışlanmasını cân-ı gönülden niyaz ediyorum.

Dr. Ali Şakir ERGİN

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: