İbn-i Arabî


a) Ailesi- Çevresi – İlk Yılları- Gençliği

İslâm âleminde daha çok İbn-i Arabî, İbnu’l- Arabî, Muhiddin Arabî, Muhiddin İbn Arabî ve Şeyhü’l-Ekber şeklinde tanınan İbn Arabî yazdığı eserlerde adını şöyle kay­deder: Muhiddin Ebu Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed b. el-Arabî, el-Hâtımî et-Tâî, el-Endülüsî, (Bazı kaynaklarda (Me­selâ Kütûbî, III, 435) künyesinin Ebubekir şeklinde verilmesi yanlıştır.) 7 Ağustos 1165’te (H.27 Ramazan 560’da) İs­panya’nın Mürsiye (Murcia) şehrinde doğan1 ibn Arabî köklü, soylu ve saygın bir aileden gelmektedir, isminin sonunda yer alan el-Hâtimî et-Tâî, onun cömertliği ve hayırseverliğiyle ün kazanmış olan Tay ka­bilesine mensub Adî b. Hâtim et-Taî’nin kardeşi Abdullah b. Hâtîm et-Tâî’nin soyundan geldiğini göstermektedir. Bu kabilenin Arab olması sebebiyle İbn Arabî ve ataları “Arabî” (Arab) diye tanınmışlardı2. Dindar bir kişi olan babası Ali b. Muhammed hem hükümdarın hem de ünlü filozof İbn Rüşd’ün dostu idi. Annesi ise ermiş hanımların bile manevî derecesine imrendikleri dindar bir kimse idi. Dindar bir kişi olan amcası Abdullah b. Muhammed seksen yaşından sonra tasavvuf yoluna girmişti. Bu zatın oğlu Ali b. Abdullah Tu­nus’un sûfilerinden idi. İbn Arabî’nin da­yılarından Yahya İbn Yağân Tlemsan Me­liki idi. Ebu Abdullah et-Tunusî isimli şeyhin tesiriyle hükümdarlığı bırakmış, hayatının son dönemlerinde dünyadan el etek çekmiş, kendini ibadete vermişti. Di­ğer dayısı Ebu Müslim Havlâni, o dönemin âbidlerinden idi. İbn Arabî bunları eser­lerinde çeşitli vesileler ile kutub diye anar3.

Görülüyor ki, İbn Arabî toplumda önemli bir yeri bulunan, itibarlı, tanınmış, aynı zamanda dindar, özellikle zühd ve tasavvufa yakın ve yatkın bir aileden gelmektedir. Onun zamanında Endülüs’te ta­rikatlar bulunmadığından oradaki bir kişi ancak İbn Arabî ve ailesi kadar tasavvufa yakın, hatta onun içinde olabilirdi. Ta­rikata mensup olmaması İbn Arabî’nin tasavvufî hayatı yaşıyarak tanımasına engel olmamıştı. Tersine bu durum onun görüş ufkunun geniş olmasına da yardımcı ol­muştu.

711 (Hicri 92) senesinde müslümanlar tarafından feth edilen Endülüs, esas itibariyle kuzeybatı Afrika’da kurulmakla beraber Endülüs’ü de egemenlikleri altına alan Murabıtların (M. 1056/1147 arası), sonra Muvahhidlerin (1130/1269 arası) etki alanına girdi. Murabıtlar tasavvufa dayanarak bir çeşit tarikat devleti kurmuşlardı, İslâm anlayışlarının batıl ve hurafelere dayandığını ileri sürüp, onları or­tadan kaldıran Muvahhidlerin İslâm anlayışı da Gazalî’nin din ve tevhid anlayışına dayanıyordu. Muvahhidler döneminde zaman zaman ilme ve fikre değer veren, bilginleri ve düşünürleri koruyan değerli hü­kümdarlar iş başına geliyordu. İbn Tufeyl (ö. 1186) ve İbn Rüşd (ö. 1198) gibi ünlü filozoflar böyle bir zamanda ve ortamda yetişmişlerdi. İbn Arabî Endülüs’te iken Ebu Ya’kub Yusuf (1163-1184 yılları arası) ve Ebu Yusuf Mansur (l 184-1199 yılları ara­sı) gibi hükümdarlar Muvahhid devletinin başında bulunuyordu. İbn Arabî Endülüs’ün güneydoğusunda bir şehir olan Mürsiye’de doğduğu sırada Muhammed b. Sâ’d b. Merdeniş, Doğu Endülüs’ün Valisi idi.(4)

İbn Arabî sekiz yaşına kadar doğduğu yer olan Mürsiye’de yaşadı, ilk eğitimini ve dinî bilgileri burada ailesinin gözetiminde almaya başladı. Sekiz yaşına giren İbn Arabî, ailesiyle birlikte Mürsiye’den ay­rılarak Endülüs’ün diğer bir şehri olan İşbiliye’ye (Sevilla) geldi. Burada tahsiline devam eden İbn Arabî, İbnu’l-Erisî isminde bir tacirin oğluyla tanıştı. Tasavvufî hayatla ilgilenen bu gençle arkadaş oldu(5). Delikanlılık çağına geldiği zaman babasıyla Kurtuba’ya giderek babasının dostu olan İbn Rüşd (ö. 1198) ile tanıştı. Onun sorduğu felsefî sorulara tasavvufî cevaplar verdi. Yine bu yıllarda Salih Adevî’nin öğrencilerinden Ebu Ali Hasan Şekkaz isimli bir şeyhle tanıştı, İbn Assâd ve Ahmed Harîrî isimli sûfî meşreb iki kardeşle ar­kadaş oldu. O bu sırada edebiyat ve avcılıkla da meşgul olmuş, daha sonra bu şekilde geçirdiği yılları câhiliye zamanı olarak zikr etmiştir. (Fütuhat, IV, 700)

1185 (H. 580) senesi İbn Arabî’nin dü­zenli ve sürekli bir biçimde tasavvufa girdiği yıl oldu. Daha evvel de mutasavvıflarla dost olan ve onların sohbet meclislerine devam edip tasavvufî hayatı yakından ta­nıyan İbn Arabî’nin yirmi yaşında iken sûfiyane bir hayat yaşama yönünde ter­cihini yaptığı görülmektedir. O, bu ko­nuda: “Bu sene Allah’ın el-Bedî (yaratıcı) ismi sayesinde keşif yoluyla ilk akıl, (Akl-ı evvel) makamına erdim” diyor(6). Hayat bo­yu üçyüzden fazla âlim ve şeyhle görüşüp kendilerinden faydalanan İbn Arabî’nin ta­savvuf yoluna girmesini muhtemelen Ebu’l-Abbas Ahmed el-Ureynî sağlamıştı. Batı Endülüs’teki Ulya kasabasında otu­ruyordu. Kulluk konusunda derin bilgilere sahip olmakla beraber kasaba halkının yadırgadığı bazı fikirleri yüzünden oradan ko­vulunca İşbiliye’ye gelmiş ve burada genç İbn Arabî’yi etkilemişti. İbn Arabî onun meclisinde tevbe ederek fiilen tasavvuf yoluna girmişti(7).

İbn Arabî gençlik yıllarında bir yandan tasavvufî hayatı teorik ve pratik yönleriyle tanımaya, bu hayat tarzını yaşayanların aralarında bulunarak öğrenmeye, hatta bizzat tasavvufî yaşayarak manevî tecrübe yoluyla anlamaya çalışmış, diğer yandan aynı yıllarda fıkıh, hadis, tefsir, kıraat gibi dinî ilimleri, edebiyatı öğrenmiş, kelâm ve felsefe hakkında da en azından genel bir bilgi sahibi olmuştu. Yine o aynı yıllarda çeşitli hükümdarların ve devlet adam­larının kâtip olarak hizmetinde de bulunmuştu(8) . İbn Arabî, Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen zahiri mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette zâhiri, itikadda (tasavvufta) bâtını idi” denilmişti. Ameldeki mezhebi zahirî olan ve kıyası red­deden İbn Arabî’nin itikaddaki mezhebi ne Eş’arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o, selef akidini benimsemiş ve bu çerçevede ehl-i sünnet ve’1-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı.

İbn Arabî ilk evliliğini Benû Abdûn ka­bilesinden Meryem ile yaptı, İbn Arabî’nin ifadesine göre bu hanım manevî tecrübe sahibi dindar ve faziletli bir ermiş idi. Tasuvvufî bir makamdan bahs edip o makamdakilerin halini anlatırken İbn Arabî: “Bu makamı kazanmış bir şahsı eşim Mer­yem bana anlattı; ifadesinden onun da bu makama yabancı olmadığını anladım”, diyor(9) . Bize anlattığına göre, rüyada gör­düğü bir şahıs, kendisine tasavvuf yoluna girmesini tavsiye eder. O ise bu yolu bil­mediğini söyleyince o şahıs, “Bu yola şu beş şeyle girilir: “Tevekkül, yâkîn, sabır, azimet, doğruluk” demiş, sonra bunu İbn Arabîye anlatmış, o da bunu tasdik etmişti (10). Belki eşinin bu ve benzeri halleri, belki de yakalandığı bir hastalık İbn Arabî’yi ta­savvufa yöneltmişti. Bir kere hummmaya ya­kalanmış ve kendinden geçmişti. Asık suratlı bir takım kimselerin gelip kendisine işkence yapmaya kalkıştıklarını, güzel kokulu ve yakışıldı bir zatın gelip onlara en­gel olduğunu hayal etmeye başlamış, İbn Arabî ona kim olduğunu sormuş, o da ben Yâsin Sûresi’yim, seni korumaya geldim, demiş. Kendine gelince babasının göz yaşı dökerek yâsîn okuduğunu görmüştü(11).

İbn Arabî’nin tasavvufa intisab etmesinde bunun da etkisi olmuştu. İbn Arabî küçük yaştan itibaren bazı âyetleri, sûreleri, mucerred manaları ve bilgileri bazen rüyada, bazen uyku ile uyanıklık arasında, bazen de uyanık iken somut varlıklar ve maddî nesneler olarak görmüş, bu kabiliyeti yaşı ilerledikçe gelişmiş, büyük ölçüde eser­lerine de yansımış, düşünce ve inanç dün­yasını şekillendirmişti.

İbn Arabî kendisini zühde ve ibadete vermiş, inzivaya çekilip zikir ve tefekkürle meşgul olmuş, ilahî hakikatin ancak keşf ve ilham yoluyla bilinebileceğine kanaat getirmiş, hatta bilgilerini bu yoldan aldığını ileri sürmüştü. Genç yaşta bu türlü şeyler söylediği halk arasında yayılmış, bu sözler filozof İbn Rüşd’ün kulağına da varınca merak etmiş, onunla görüştürmesini ba­basından rica etmişti. İbn Arabî ile İbn Rüşd arasında geçen son derece rumuzlu ve kinayeli konuşma el-Futuhat’da şöyle anlatılır: “Bir gün Kurtuba’da, bura kâdısı İbn Rüşd’ün huzuruna girdim, inziva halinde iken Allah’tan kalbime ilhamlar geldiğini duymuş, buna taaccub etmiş, benimle görüşmeyi arzulamış. Kadının dostu olan babam buluşmamazı sağlamak için bir bahane bulup beni ona gönderdi. Ben o zaman henüz bıyıklan çıkmamış tüysüz bir oğlan idim. Yanına girince İbn Rüşd ayağa kalkıp bana sevgi ve saygı gösterdi, boynuma sarıldı ve: “Evet mi?” dedi. Ben hemen: “Evet” dedim. Onu anladığımı düşünerek benimle görüşmesine daha da sevindi. Fakat bendeki hangi şeyin onu se­vindirdiğini sezdim ve hemen: “Hayır” dedim. Bunun üzerine canı sıkıldı rengi değişti, yanındaki şey (kendi kanaati ve inancı) hususunda tereddüde düştü ve sordu: “Keşf ve ilahî feyz hususunu nasıl buldun? Bu, aklın bize verdiğinin (ve öğ­rettiğinin) aynısı mı?” Dedim ki: “Evet! Hayır! Evet ile hayır arasında ruhlar mad­delerinden, boyunlar (ve başlar) da bedenlerinden uçar”. Bunun üzerine benzi sarardı, titremeye başladı, şaşıp kaldı. Çünkü neye işaret ettiğimi anlamıştı(12), İbn Arabî İbn Rüşd’le vâkiada (hayalde) ikinci bir görüşme daha yaptığını, akıl ve fikir yoluyla gerçeği arayan bu filozofun ulaştığı sonuçlan kendisine anlatıp bunların doğru mu yanlış mı olduklarını sorduğunu, kendi zamanında inzivaya cahil olarak girip âlim olarak çıkan (benim gibi) birisi bulunduğu için Allah’a şükür ettiğini anlatır. İbn Rüşd’ün Kurtuba’da kılınan cenaze namazında hazır bulunduğunu kaydeder.

İbn Arabî’nin babası Ali b. Muhammed 1193 (H.590)’ da vefat etmişti, İbn Arabî Menzil-i Enfâs denilen bir makam bulunduğunu, bu makama ulaşıp vefat edenlerin ölü ya da sağ olduklarını kestirmenin zor olduğunu, babasının bu mertebeyi kazanan velilerden olduğunu, öleceği günü önceden haber verdiğini söyler ve şöyle der: “Babam ölümünden onbeş gün önce vefat edeceği günü bana söylemiş, o gün gelince ruhunu teslim etmişti. Öldüğü gün hastalığı ağırlaşan babam kendini toplayıp oturma vaziyetine geldi ve: “Yavrum! Göç ve buluşma bugün!” dedi. “Bu yolculukta Allah’ın selameti, seninle olsun ve buluşman mübarek olsun!” dedim. Babam buna sevindi ve bana dua etti. Sonra alnında beyaz bir nur belirdi ve bu nur daha sonra bütün vücudunu kapladı. Bu sırada kendisinden izin alıp elini öpüp veda ettikten sonra camiye gittim. Burada iken acı haberi geldi. Eve geldim ve kendisini sağ mı ölü mü olduğunu kestirilemeyecek bir halde buldum(13). Daha sonra İbn Arabî tasavvuf yo­luna girdiği 1185 (H.580) senesinde ken­disinin de bu mertebeye erdiğini ifade eder. Bundan bir sene sonra abdal rütbesine haiz olan meşhur sûfî Musa el-Beyderânî 26 yaşında bulunan İbn Arabî’yi ziyaret için İşbiliye’ye gelmişti(14). Bu ifadeden onun genç yaşta bile tanınmış mutasavvıflar tarafından ziyaret edilen bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır.

İbn Arabî ölülerin ruhlarıyla ilişki kurmayı ve onlarla görüşmeyi Ebu’l-Haccâc Yusuf el-Şübrbülî’den, ilahî ilhamı ve feyz almayı ise Musa b. İmrân el-Mirtelî’den öğrenmişti. Nefs muhasebesi konusunda da Îbnü’l-Mücâhid ve Ebu Abdullah b. Kaysûm’dan yararlanmıştı(15)<.

İbn Arabî 1190 (H.586) senesinde bir filozofla bir velinin keramet ve mucize konusundaki tartışmalarına şahit olmuş, filozof, ateşin Hz. İbrahim’i yakmamasını Nemrûd’un gazabı olarak yorumluyormuş. Veli harikûlade hallerin mümkün olduğunu ispatlamak için oradaki mangalda bulunan ateşi evvela kendi üzerine dökmüş ama ateş ona tesir etmemiş sonra o ateşi filozofun eline yaklaştırmış, bu sefer ateş onu yakmış. O zaman veli filozofa demiş ki: “işte gördüğün gibi ateş emir altındadır, yakması emredilince yakar, yak­maması emredilince yakmaz”(16). Bunun üzerine filozof müslüman olmuş ve harikulade halleri kabul etmiş.

İbn Arabî gençlik yıllarında Şeyh Ebu’l-Abbas el-Ureynî ile yakın ilişkiler içinde idi. Batı Endülüs’teki Ulya (Loule) kasabasından olan bu zat, çevresinde gençlerden oluşan bir cemaat toplamıştı. Bunlar arasında İbn Arabî de vardı. Cemaat mensuptan şeyhi baba, kendilerini ise yek­diğerinin kardeşi sayıyorlardı. Şeyhin öğ­retisi ferdî iradenin reddedilip ilahî iradenin esas alınması, Allah’la ilişki kurmak için insanlarla olan ilişkilerin kesilmesi temeline dayanıyordu. İbn Arabî bu konuda şöyle bir hatırasını anlatıyor; “Bir gün şeyhimiz Ureyni’nin meclisinde oturuyordum. Söz iyilikten ve sadakadan açılmıştı. Adamın biri: “Sadaka tercihen yakınlara verilir” deyince şeyh derhal ekledi: “Allah’a yakın olanlara”(17). Başka bir vesile ile Ureyni’den söz ederken: “O, kendisine hizmet edip faydalandığım ilk şeyhtir, kulluk konusunda engin bilgi sahibi idi” diyor.

İbn Arabî, iki şeyhi, yani Mirtelî ile Ureynî arasındaki farka işaret ederken şöyle der: “Birgün insanların durumuna bak­mış ve canım sıkılmıştı, üzgün idim. Bu halde iken şeyhim Ureynî’nin huzuruna girdim. Şeyh, halkın Hakk’a muhalefet et­meleri sebebiyle canımın sıkıldığını görünce: “Sevgili çocuğum sen halka değil, Hakk’a bak” dedi. Sonra oradan ayrılıp aynı hal içinde diğer şeyhim Mirtelî’nin hu­zuruna vardım. Durumu kendisine arzedince: “Sen kendine (nefsine) bak” dedi. Ben: “ikiniz arasında şaştım kaldım, biriniz “Hakk’a bak”, diyor, diğeriniz “kendine bak”, diyor, ikiniz de Allah’a giden yolun rehberlerisiniz. Hanginizin sözü doğru dedim”. Şeyhim Mirtelî dedi ki: “Sevgili yavrum! Ureynî’nin dediği doğrudur, asıl olan odur. Her ikimiz sana halimize göre yol gösterdik. Ümit ederim ki Ureyni’nin işaret ettiği mertebeye erersin, sen onu dinle, sa­na da bana da yaraşan ona kulak vermektir” dedi. Onun dürüstlüğüne hayran oldum. Sonra Ureynî’ye gittim. Mirtelî’nin sözlerini kendisine aktarınca: “Güzel söylemiş, sana yol göstermiş, ben ise sana yol­daş gösterdim. Sen hem onun hem benim dediğime göre hareket et ki yol ile yoldaşı bir araya getirmiş olasın” dedi (18).

İbn Arabî salihâ, âbide, zâhide ve veliyye şeklinde nitelendirdiği ermiş kadınlarla da ilgilenmiş, onların sohbetinde bulunmuş, kendilerinden feyz almış ve onları şeyhleri ve mürşitleri olarak kabul etmişti. Bun­lardan biri Endülüs’ün Zeytûn bel­desindeki Merşane’den Yasemin ismindeki hanım idi. İbn Arabî bu kadının evvâh (âh eden veliler)’den olduğunu söylüyor. İbn Arabî’nin Şemsu Ümmi’l Fukarâ ve Nûne Fâtıma, Fâtıma bint el-Müsennâ şeklinde ismini söz konusu ettiği bu ermiş kadının yaşı doksanın üstünde idi. Duygulu ve coş­kulu idi. Aslen Kurtubalı idi ama İşbiliye’de münzevî bir hayat yaşıyordu, İbn Arabî hizmetinde bulunduğu ve müridi olduğu bu yaşlı kadından zuhur eden harikulâde halleri müşahede etmek, çağrısı üzerine huzuruna gelen ve çeşitli kılıklara giren cinleri hakkında bilgi sahibi olmak ve in­ziva hayatına alışmak için bizzat kamıştan inşa ettiği basit bir kulübede onunla be­raber iki sene kalmıştı. Bu konuda şöyle diyor: Fatma bint Müsennâ, hizmetinde bulunduğum zaman 95 yaşında idi. Pembe yanakları ve güzelliği o kadar fevkalade idi ki gören onu ön dört yaşında zannederdi. Yüzüne bakmaktan haya ederdim. Onun Allah’la özel bir hali vardır. Emsalim olup huzurunda bulunanların tümüne beni tercih ederdi. (Beni kasd ederek) şöyle derdi: “Falan gibisini görmedim, yanıma gelince her şeyiyle geliyor ve hiç bir şeyini benim haricimde bırakmıyor. Çıktığı zaman da her şeyini alıp çıkıyor. Yanımda hiç bir şeyini bırakmıyor.” Yine derdi ki: “Şaşarım o kimseye ki Allah’ı sever ama onunla ferahlık bulmaz. Oysa o, kendisini görmekte, her gözden ona bakmakta, bir an bile on­dan gâib olmamakta. Hal bu iken şu ağ­layanlara bakın! Hem onu sevdiklerini iddia etmekteler hem de ağlamaktalar!. Hiç mi utanmazlarl” “Fatma anne sonra bana dönüp: “Öyle değil mi yavrum?” der, ben de: “Çok doğru! anneciğim!” derdim. Bana: “Vallah, hayret içindeyim! Dostum, hiz­metimde bulunsun diye Fatiha sûresini bana verdi. Ama yine de bu beni ondan alıkoymadı.” Kadın bunu söylediği gün onun manevî mertebesini anlamıştım. Bir gün onunla otururken yanımıza gelen bir kadın: “Kardeş Şezüne’de bulunan kocamın orada evlendiğini haber aldım, ne yapmam lazım” dedi. “Yanına gitmek ister inisin?” di­ye sordum. “Evet” dedi. Gözlerimi yaşlı ka­dına çevirdim ve: “Anneciğim, kadıncağızın sözlerini duydun değil mi?” dedim. “Ne is­tiyorsun evladım” dedi. “Hemen bu kadının ihtiyacını ve kocasını buraya getirmeni” dedim. “Hay hay” dedi ve ekledi: “Şimdi ben Fatiha sûresini ona gönderir ve kocasını buraya getirmesini rica ederim” dedi ve Fatiha sûresini okumaya başladı. Ben de onunla beraber bu sûreyi okuyordum. Fâtiha’yı okurken onun manevî mer­tebesini anlamıştım. Şöyle ki: O Fâtiha’yı okurken hava türünden maddî bir şekil meydana gelmiş, sonra ona yönelip: “Ey Fâtiha! Git falan yerde bulunan bu kadının kocasını al ve buraya getir” diye hitab etmişti. Çok geçmeden adam ailesine kavuşmuş, kadın da sevinmiş ve def çalmıştı. Sonra ermiş kadın bana şöyle seslendi: “Vallahi çok neşeliyim. Çünkü o bana özen gösteriyor, dostları arasına alıyor ve bana nezdinde özel bir yer veriyor. Ben kim olu­yorum ki bu Efendi, hemcinslerim ara­sından beni seçiyor! Yüce Mevlâ’ya and ol­sun ki anlatamayacağım kadar kıskanılan bir durumdayım. Ona olan güvenim sebebiyle ondan başkasına hiç iltifat etmem. Gaflete düşüp iltifat edecek olsam derhal başıma bir musibet gelir.” Daha sonra bu ermiş kadına kamıştan bir baraka yaptım. Ölünceye kadar orada kaldı. Bana: “Annen Nur senin toprak anan, ben ise ilâhî ananım” derdi. Annem onu ziyarete gelince de; “Bu benim evladımdır, senin ise babandır, ona iyi davran, karşı çıkma” demişti (19).

Yukarıya aldığımız menkıbe İbn Arabî’­nin inanç üslubunu ve düşünce tarzım göstermesi bakımından çok önemlidir. Ona göre okunan Fâtiha süresi, nefes ağızdan çıkarken havada maddî bir şekil haline ge­lebiliyor, ona hitap edilebiliyor,, bazı ha­rikulade işler gördürülebiliyor, yani İbn Arabî manevî hususları maddî kalıblara döken, mücerred kavramlara müşahhas şekiller veren güçlü bir hayal gücüne ve tasavvur yeteneğine sahip. Onun eserlerinde bir çok manevî hususlar maddî, ruhanî şeyler cismanî, hayaller hakikat şeklinde tasvir edilmiştir. Çünkü ona göre hayalin de önemli bir gerçekliği mevcuttur. Söz konusu ermiş kadından bahs ederken: “Cinleri şekilsiz de şekilli de görürdü” demesi de aynı anlayışın ifadesidir.

İbn Arabî’nin Hızır’la olan görüşmelerini de böyle anlamak icab eder. Bu konuda di­yor ki: Rusum uleması fakihler aksini id­dia etseler de ben Hz. Hızır’ı defalarca gördüm ve onunla buluştum. Bir defasında başımdan şöyle acaib bir iş geçti. Bir gün mürşidim Ureynî ile Hz. Peygamber’in zuhur edeceğini müjdelediği bir şahıs hak­kında konuşmuştuk. Mürşidim: “Bu zat falan kişidir” dedi. Ve sözünü ettiği kişinin adını da verdi. Ben bu kişiyi şahsen gör­memiş olmakla beraber ismen tanıyordum, halasının oğlunu görmüştüm. Şeyhimin bu meseledeki açıklamasını tereddütle kar­şılamış ve onu kabule taraftar olmamıştım. Mürşidim bu halimi anlamış ama rahatsızlığını belli etmemişti. Ben henüz bu yolun yeni yolcularından olduğumdan bu durumu gereği gibi takdir edememiştim. Huzurundan çıkıp evime giderken hiç ta­nımadığım bir kişiyle karşılaştım. Bana şefkat ve mahabbetle selâm verdikten son­ra: “Ey Muhammedi Şeyhin Ureynî’yi o me­selede tasdik et”, dedi ve şeyhimin bahis konusu ettiği kişinin adını verdi. Ben maksadını anladım ve hemen: “Başüstüne” deyip macerayı anlatmak üzere şeyhime geldim. Yanına varınca: “Ey Muhammed! Ben sana bir mesele anlatacağım, sen onu ka­bule yanaşmayacaksın, ancak Hızır tarafından uyarıldıktan sonra o meselede be­ni tasdik edeceksin! Olmaz böyle şey! Her meselede Hızır’ın seni uyarması mümkün mü?” dedi. Şeyhimden özür diledim. Bu suretle o zatın da Hızır olduğunu anladım(20). Görülüyor ki İbn Arabî hayatta olduğuna inandığı Hızır’la görüşebiliyor, konuşabiliyor, ondan bilgi alabiliyor. Yani hayatta olmasa bile onu hayattaymış gibi tasavvur edebiliyor.

İbn Arabî Mürsiye, İşbiliye ve Kurtuba gibi Endülüs’ün belli başlı şehirlerinde o dönemin tanınmış bilginlerinden ve şeyhlerinden faydalanmış, kendini bir hayli yetiştirmişti. Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî, Yusuf b. Halef el- Kûmî, Muhammed b. Musa, Sedrânî (Biderânî), İbn Yeşkûr, Ali es-Selavî, Salih el-Adevî, Ebu Muhammed Abdülaziz Mehdevî, Ebu Ali eş-Şekkâz bunların en tanınmış olan-larındandır. Bunlardan el-Kûmî ile olan hatırasını anlatırken şöyle diyor: “Bir ara mezarlıkta tek başıma kalmayı âdet edin­miştim, el-Kûmî benden söz açarak: “Falan kişi diri kişileri bırakmış, ölülerle oturup kalkıyor” demiş. Bunu duyunca: “Gel de kimle oturup sohbet ettiğimi” gör diye kendisine haber saldım. Kuşluk namazını kıldıktan sonra tek başına yanıma geldi. O sırada yanımda bulunan bir ruhla ko­nuşuyordum. Yanıma oturan el-Kûmî’nin yavaş yavaş yüzünün renginin değiştiğini gördüm. Eğik duran başını kaldıramıyordu. Ben ise ona bakıp gülümsüyordum.

Konuşmam bitince şeyh rahatladı. Yüzünü bana çevirdi ve alnımdan öptü. O vaakit kendisine: “Üstad, ölülerle oturup kalkan kim, ben mi yoksa sen mi?” diye sordum. “Vallahi sen değil, ben” diye cevap verdi ve oradan ayrıldı. Bundan sonra da: “inzivaya çekilen İbn Arabî gibi çekilsin” derdi (21). Bu örnekte de görüldüğü gibi İbn Arabî gerçek diriler olarak ölüleri görüyor ve onların ruhlarıyla sohbet ediyordu.

İbn Arabî Endülüs’te bir kasaba olan Moror’da tanıdığı Abdullah b. el-Üsstad el-Mororî’den bahs ederken, tevekkül konusunda onu örnek aldığını ifade eder: “Bir zâhid için zühd konusunda dayanacağı bir kutbun bulunması şarttır. Tevekkül muhabbet, marifet ve diğer makamlar ko­nusunda da durum böyledir. Allah te­vekkülün kutbuna ermemi nasib etti. Tevekkülün onun ekseninde döndüğünü gör­düm. Bu zat Abdullah b. el-Üstad idi. Çağında tevekkül kutbuydu (22). Onun makamında bulunanlar acı suyu tatlı olarak içme kerametine sahiptirler. Ben Abdullah b. el-Üstad’dan böyle bir su içmiştim. Ebu Medyen’in seçkin müridlerinden olan bu zat buna “Hacc-ı Mebrûr” derdi. Yine bu makamın şöyle bir özelliği var: Meselâ Amr başka yerde iken Zeyd onun adına yemek yer ve orada bulunmayan Amr doymuş olur(23) . İbn Arabî, et-Tedbiiratu’l-İIahiyye isimli eserini yazmaya kendisini bu şeyhin teşvik ettiğini söyler. “Abdullah b. el-Üstad’ı ziyaret ettiğimde, yanında filozof Aristo’nun eseri olan Sirru’l-Esâr’ı gördüm. Şeyh buyurdu ki: “Filozof bu eserinde dün­ya düzenini ve yönetimini anlatmıştır. Ben ise bu konuyu, saadetimize vesile olan ahiret yurdunun yönetimiyle mukayese etmeni arzu ediyorum.” “Arzusunu gerçekleştirmek için bu eseri kaleme aldım.

Büyük ülkenin yönetimiyle ilgili hususları burada bahis konusu ettim. Bu eseri 40 güne varmadan Moror şehrinde yazdım. Filozofun eserinin hacmi benim eserimin hacminin ancak dörtte biri veya üçte biri kadardır. Bu eserden, hükümdara hizmet edenler hizmetlerinde, ahiret yolunu tutanlar da kendi şahısları konusunda faydalanacaklardır” .

İbn Arabî Merşanetu’z-Zeytûn’dan geçerken burada Allah’ın varlığını kabul et­meyen bir filozofa ait bir eser görüyor. Yine burada tasavvufî bir zevk sahibi olan caminin hatibi Abdulmecid b. Seleme ile gö­rüşüyor. Bu zat ona şöyle bir hatırasını anlatıyor:

“Bir gece evimde namaz kılıyordum. Gece ev kilitliydi. Birden bir şahıs içeri girdi, selâm verdi. Adamın içeriye nasıl girdiğini bilmiyorum, içime bir endişe düştü ve namazı kısa kestim ve selâm verdim. Adam: “Ey Abdulmecid Allah’ın huzurunda bulunan bir kimse endişeye kapılmaz” dedi. Sonra üzerinde namaz kıldığım seccadeyi çekip aldıktan sonra yerine bir hasır serdi ve: “Bunun üzerinde namaz kıl” dedi sonra beni alıp hiç bilmediğim bir yere götürdü. Oralarda Allah’ı zikr ettikten sonra evime döndüm. Adama sordum: “Abdallar abdallık mertebesine neyle ulaşırlar?” Şöyle dedi: Ebu Tâlib Mekki’nin Kûtu’l-Kulûb’ta bahis konusu ettiği şu dört hususla: Açlık, uykusuzluk, suskunluk ve inziva. İbn Arabî, Abdülmecid’in kendisine verilen hasırı gördüğünü ve üzerinde namaz kıldığını da ekler. Ve hasır getiren şahsın “Dağların Şeyhi” diye anılan Ebu Abdullah Muhammed b. el-Eşres er-Ründî olduğunu söyler (24).

İbn Arabî Kurtuba’da iken Hz. Peygamberden evvelki ümmetlerin içinde bulunan bütün kutupların isimlerinin, kendisine Allah tarafından ihsan edildiğini ve bunları Berzah âleminde gördüğünü belirtir.(25)

Endülüs’teki şehirlerde yaptığı geziler sayesinde İbn Arabî’nin ünü her tarafa yayıldı. Büyük şeyhler tarafından ziyaret edilmeye ve tasavvufî meseleler hakkındaki gö­rüşleri alınmaya başlandı. Bunlar arasında bir de Mutezile mezhebine mensub âlim vardı. Aynı zamanda sûfilikle de ilgilenen bu zât Allah’ın el-Kayyûm ismini kulun kendi ahlâkı haline getiremeyeceğini savunuyordu. İbn Arabî onunla bu hususu uzun uzadıya tartışmış ve Ebu Abdullah Cebr (veya Cüneyd) Kabrafikî ismindeki bu zâtın Mutezile mezhebini terk etmesini sağlamıştı(26). İbn Arabî otuz yaşına gelmeden 590/1193 senesinden evvel Bicaye’de ikâmet eden İşbiliyeli ünlü mutasavvıf Ebu Medyen’i ziyaret için Endülüs’ten Kuzey Af­rika’ya geçmişti. İbn Arabî eserlerinde Ebu Medyen’den: “Şeyhim, mürşidim” diye bahs ettiği halde onunla görüşmüş olması mümkün görülmemektedir. Çünkü İbn Arabî Bicaye’yi ancak 597/1200 senesinde ziyaret edebilmişti. Oysa Ebu Medyen bu tarihten üç sene evvel 594/1197’de vefat etmiş ve Tlemsan yakınındaki Ubbad’da gömülmüştü. İbn Arabî Ebu Medyen’in mürid ve halifeleriyle görüşmüş, bunlar aracılığıyla ondan faydalandığı için ken­disinden “Şeyhim” diye söz etmiştir(27). Fakat Ebu Medyen hayatta iken İbn Arabî’nin kısa bir süre için Bicaye’ye uğrayıp onu zi­yaret etmiş olması da mümkündür(28). Ebu Medyen ve yedi yaşındaki oğluyla ilgili ha­rikûlade hallerden söz ederken şöyle diyor. “Ebu Medyen’in küçük bir çocuğu vardır. Ebu Medyen nazar sahibi idi. İlimleri nazarla bilirdi. Yedi yaşındaki adı geçen çocuğa şöyle bir nazar eder ve kimsenin göremeyeceği mesafelerde denizde gemiler görür, bunların niteliklerini anlatır, bir kaç gün sonra gemiler Bicaye’ye gelir vve söz konusu niteliklere sahip oldukları görülür, çocuğun dedikleri doğru çıkardı. Çocuğa “Bunları neyle biliyorsun” diye sorunca:”Gözümle” der. Sonra ;Hayır, kalb gözüyle” diye sözüne devam eder ve konuşmasını şöyle noktalardı: “Hayır, öyle de değil. On­ları babam vasıtasıyla görürüm. O yanımda iken kendisine nazar eder size haber verdiklerimi görürüm. Yanımda değilken hiç bir şey görmem”(29). İbn Arabî Ebu Medyen’i çok severdi, ona derinden bağlı idi. Hayranı olduğu Ebu Medyen aleyhinde bulunan bir kişiyi görünce tepesi atmış ve ondan nefret etmeye başlamıştı. Bir gün rüyada gördüğü Hz. Peygamber söz konusu şahsı kasd ederek “İbn Arabî’ye sordu: “O Allah’ı ve Resûlü’nü seviyor mu?” O da: “Evet, Allah’ı da seni de seviyor” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “O şahıs Ebu Medyen’den nefret ediyor diye ondan nefret etmen yerine Allah’ı ve Resulünü seviyor diye onu sevseydin, daha iyi olmaz mıydı?” dedi. Bu soru üzerine İbn Arabî yanıldığını anlıyor ve yaptığına pişman oluyor. O şahıs da en çok sevdiği kişilerden biri haline geliyor. Durumu öğrenen bu kişi bundan sonra Ebu Medyen’i sevmeye başlıyor. Bir Kurban Bayram’ı günü kendisine gelen kurban etlerini yanındakilerine bölüştüren Ebu Medyen’in o şahısa bir şey vermemesi bu nefretin sebebi imiş. (Bk.İbn Arabî, Futuhât, IV.646)

İbn Arabî 590/1193 senesinde Tunus’ta olduğunu söyler. Buradaki bir hatırasını şöyle anlatır: “Tunus hükümdarına nazım geçerdi. Bunu bilen şehrin ileri gelenlerinden biri beni evine davet etti. Yemek getirdi, hediyeler verdi ve hükümdar nezdinde bir işinin görülmesi için aracı ol­mamı istedi. Bunun üzerine ne yemeğini yedim, ne de hediyelerini kabul ettim. Derhal evinden ayrıldım. Fakat arzusunu da yerine getirdim. Ben bunu sırf insanlık gereği olarak yapmıştım. Sonradan öğrendim ki, (şefaatçi) olduğum kimseden hediye kabul etmem Allah ve Resûlü’nün yasakladığı riba ve tefeciliktir. Benim öyle davranmam Allah’ın beni koruması ve inayetinin neticesi idi. En büyük görüş Muhammedî görüştür, (Rü’yet-i Muhammediyye) İbn Kasiyy de Kitabu Hal’in Aleyh bu sonuca var­mıştır. Onun bu eserini 590/1193 ‘de Tunus’ta oğlundan okumuştum(30)”.

İbn Arabî Tunus’ta mehtaplı bir gecede limandaki bir geminin güvertesinden denizi seyredip üzüntülerini dağıtmaya çalışırken bir kere daha Hz. Hızır’la görüştüğünü söyler: Hızır su üzerinde yürüyerek İbn Arabî’nin yanına gelmiş, ona garib bazı sözler söyledikten sonra yine su üzerinden yürüyerek sahile yakın bir yerdeki tepede bulunan mağaraya gitmiş, İbn Arabî’de bu manzarayı hayret ve dehşet içinde seyretmişti(31) “.

İbn Arabî 590/1193 senesinde İşbiliye’ye dönüyor. Orada karşılaştığı fev­kalâde bir olaydan (telepatiden) bahs ediyor. Birgün İbn Arabî Tunus’ta iken zihninde bir kaside vücuda getiriyor. Bunu ne kimseye okuyor ne de kâğıda ve yazıya dö­küyor. Buna rağmen İşbiliye’ye geldiği za­man onu hiç tanımayan bir adam bu ka­sideyi kendisine okuyor, İbn Arabî hayretler içinde kalıyor ve kasidenin şairinin kim olduğunu o zâta soruyor: “Bunun şairi İbn Arabî’dir” cevabını alınca İbn Arabî’nin şaşkınlığı daha da artıyor(32).

İbn Arabî 591/1194 senesinde Cebeli Tarık boğazını geçerek muhtemelen ilk defa muvahhidlerin saltanat merkezi olan Fas’a geliyor. Buradaki ulema ve meşayih ile görüşüyor. Burada iken sihir, tılsım ve ebced hesabı konularında geniş bilgi sahibi olan kişilerden bu hususlar hakkında bilgi alıyor. Bu konuda şu bilgiyi veriyor: “Fas’ta iken müslümanlara karşı büyük bir tehlike oluşturan VIII. Alfonso’nun ordusuyla savaşmak için Muvahhid Sultanı Yakub el-Mansur ordusunu İspanya’ya yollamıştı. Burada tanıdığım ve dost olduğum bir Allah adamı (veli) bana: “Sultanın ordusu muzaffer olabilecek mi?” diye sordu. Ben de: “Bu konuda sen ne biliyorsun” dedim. O da Fetih sûresinin birinci âyetini ebced hesabına göre yorumlayarak Sultan’ın zafer kazanacağını söyledi. Gerçekten de Alfonso 591/1194’de Alarcos (el-Ukâb)’da yenilgiye uğramıştı(33).

İbn Arabî 592/1195 senesinde En­dülüs’e dönüyor, etrafını ilim ve tasavvuf meraklıları sarıyor. Bunlarla sohbet ediyor. Sohbet meclislerinde resmî değil, samimî olunması gerektiğini özellikle vurguluyor. Hatta el-İrşâd fî Harkı’l-Edebi’l-Mu’tâd adıyla yazdığı bir eserinde de bu mesele üze­rinde duruyor. Fakat İbn Arabî burada çok durmuyor. Ertesi sene tekrar Fas’a gidiyor. Burada bir yandan ders, öbür yandan riyazetle meşgul oluyor. Ezher camii imamı Şeyh İbn Abdülkerim’in Fas velileri hak­kında camide verdiği dersleri dinliyor(34).

İbn Arabî Fas’ta iken garib vecd halleri yaşıyor. Bir gün Ezher camiinde cemaatle namaz kılarken omuzlarının parlak bir nurla aydınlatıldığını, bunun etkisiyle mekan şuurunu yitirip Lâ-Mekânî (mekansız) bir hal içinde kaldığını, hakiki değil, ancak farazî olarak yönleri bulunan bir küre va­ziyetine geldiğini söyler ve: “Daha evvel de kıble duvarında eşyayı keşf tecellisine mazhar olmuştum ama bu ona benzemiyordu” der (35).

İbn Arabî pek çok harikulâde ve tabiat üstü olaydan bahs edip bunlarla ilgili manevî tecrübelerini anlatmış, ancak baş­kalarının benzeri hususlar hakkında verdikleri bilgileri bazen ihtiyatla karşılamış, hatta bazen bu tür şeylerin bir vehim ve hayalden ibaret olduğunu özellikle belirtmiştir. Bir kere diyor İbn Arabî Fas’ta iken bir zümre görmüştüm. Cinler bunlara diledikleri suretleri hayal ettirebiliyorlardı. Ebu’l-Abbas ed-Dekkak bunlardan biri idi. Kendisine ruhlarla konuştuğu hayal et­tiriliyordu. O, kesinlikle ruhlarla konuştuğunu söylüyordu. Bunun sebebi de onların nağmelerini bilmemesiydi. Meclisime gelince susar, sonra da gördüklerini anlatırdı. Ama ben bu hususların ken­disine hayal ettirildiğini biliyordum. Bazen gördüğü hayalî suretle çekişirdi bile. Böylece cin başka bir yoldan ona zarar verir ama o bu zararı o suretten bilirdi. Oysa onların nağmelerini bilenler de çok azdır(36). İbn Arabî ruhlarla konuştuğunu iddia eden bir çok kimsenin, onlara benzeyen bazı ha­yalî suretler gösterilip cinler tarafından aldatıldıklarını, bu sebeple bu konuda her söylenene inanmamak gerektiğini ifade ederken bunun sebebi olarak onların nağmelerini (frekanslarını, melodilerini) bilmeme halini gösteriyor. Ama bu nağmelerin ne olduğunu ve nasıl öğrenilebileceğini söylemiyor.

İbn Arabî daha sonra gidip yerleşeceği doğu İslâm âleminde sultanlar ve üst ta­baka katında gördüğü ilgiyi Endülüs ve Kuzey Afrika’daki sultanlar ve devlet adamları nezdinde bulamadı. Aşağıdaki ifadesinden bunu anlamak mümkün: “Cebeli Tarık’taki Sebte şehrinde sâlih bir kişinin yanına gitmiştim. Sultan Yakub el-Mansur ile aramızda bir konuşma geçmişti, konuşmanın can sıkan ve itibara dokunan bir yanı da vardı. Bir gün Sultanla karşılaştığımda bana:

-“Dostum! Zâlim biri tarafından des­teklenmeyen zelil olur” dedi.

-“Bir âlim tarafından irşad edilmeyen kimse yolunu kaybeder” dedim. Bunun üzerine:

-“Dostum el-insaf! El-insaf! dedi”. Ben de:

-“Sermayeye (yani dine) dokunulmaması şartıyla tamam” dedim. O da:

-“Doğru söylüyorsun” dedi ve sustu(37).

İbn Arabî Atlas Okyanusu sahiline gidiyor, burada kerametleri kabul etmeyen bir şahısla görüşüyor. Burada bir camide Hz. Hızır’ı hasır seccadesini havaya sermiş ve üzerinde namaz kılar halde görünce adam inkârından vazgeçiyor (38).

İbn Arabî 595/1198’de el-Meriye şehrine geliyor. Burası tasavvuf bakımından önemli bir merkezdi. Murabit ha­nedanlığına karşı ortaya çıkan bir ha­reketin başında bulunan Şeyh İbnu’I-Arîfin müridlerinden; Ebu Abdullah el-Gazzâl üstadının fikirlerini burada halka öğretiyordu. İbn Arabî bu zâtla burada tanışmış, dost olmuş ve burada bir süre ikâmet etmişti. Burada inzivaya çekilerek kendini ibadete ve taata veren İbnn Arabî’ye bir mürşide ihtiyaç olmadan tasavvufa gir­meyi mümkün kılan bir eser yazması rü­yada ilham edildi. Bu ilhama uyarak Mevakiu’n-Nucum isimli eserini kaleme aldı. Bu eserde gök cisimlerini sembol olarak kullanarak sulûkûn üç merhalesinde Al­lah’ın Sûfiye lutfettiği yüce nurları anlattı (39). İbn Arabî bu eseri ele geçiren bir kimsenin şeyhe ihtiyaç duymayacağını özellikle belirtir.

b) İbn Arabi’nin Doğuya Seferi

İbn Arabî 597/1200 senesinde bir kerre daha Muvahhidlerin başşkenti Merakeş’e geliyor ve dikkate değer sûfilerdeen biri olan Melamî-Meşreb Ebu’l-Abbas es-Sebtiy’le görüşüyor. Burada rüyasında Allah’ın ar­şının önünde tecelli ettiğini, tecelli halinde iken müşahade ediyor. Arş etrafında uçuşanların en güzeli olan Fas’a gidip Muhammed el-Hassar’la görüşmesini ve onunla doğu seferine çıkmasını söylüyor, İbn Arabî hemen yola çıkıyor, benzeri bir rüya görmüş olan Muhammed el-Hassar’ı ziyaret ediyor. Birlikte Tlemsan’a geliyorlar.

Aynı sene Bicaye’ye gelen İbn Arabî burada rüyada bütün yıldızlar ve harflerle nikâhlandığını, bundan büyük bir ruhanî haz aldığını, sonra bu rüyasını bir kişi aracılığı ile rüya tabir etmeyi bilen birine yorumlattığını, yorumun: “Bu rüyayı gören kişiye ulvî ilimler, sırrî bilgiler ve yıldızların havâssı başka hiçbir kimseye verillmeyecek ölçüde ona verilecektir” biçiminde ya­pıldığını kaydeder.

İbn Arabî’nin tasavvufunda önemli bir yer tutan manevî nikâh onun hayatında fi­ilen böyle başlamış oluyor. Bu rüya İbn Arabî’nin yıldızların özellikleri ve bunların yeryüzündeki etkileri üzerinde de erken bir zamanda durduğunu gösteriyor.

İbn Arabî Tunus’a gelip burada ikâmet etmeye başlıyor ve doğu seyahatını üç ay geciktiriyor. Burada bir gün imamın arkasında namaz kılarken semada bir ışık görüyor ve öyle bir nâra atıyor ki hem kendisi, hem oradakiler, hatta evlerinin te­raslarında bulunan kadınlar kendilerinden geçiyor. Hattâ bu kadınlar yüksek balkonlardan yere düşüyor, ama hiç birine bir şey olmuyor. İlk defa İbn Arabî, sonra öbürleri kendilerine geliyor ve birbirlerine: “Ne oldu?” diye soruyorlar(40), İbn Arabî sayha attığının farkında olmadığını söylüyor.

İbn Arabî Tunus’ta iken tanınmış mutasavvıf Ebu Muhammed Abdülaziz’in evinde kalıyor. Bu zat kendisinden bir eser yazmasını istiyor, İbn Arabî de İnşâu’d-Devâîr ve’l-Cedâvil adlı eserini burada yazmaya başlıyor ve daha sonra tamamlıyor(41). İbn Arabî bu eserinde âlemle ilgili görüşlerini geometrik şekillerle açıklıyor. Daire şeklindeki feleklerle insan arasındaki ilişkiyi bu tür dairelerle göstermeye çalışıyor.

c) İbn Arabî Mısır’da-Hicaz da-lrak’ta

İbn Arabî dokuz ay kaldığı Tunus’tan ayrılarak İskenderiye ve Kahire’ye uğ­radıktan sonra hac görevini ifa için Mek­ke’ye geliyor. Gerek Mekke’de ikâmet eden, gerekse hac için buraya gelmiş olan âlimler ve mutasavvıflar ona büyük ilgi ve saygı gösteriyor. İbrahim makamına nezaret eden Kâbe’deki imamlardan Mekinuddin Sucâ isimli zatla onun arasında kuvvetli ve sarsılmaz bir dostluk kuruluyor. Dinî ko­nularda az sayılmayacak bilgilere sahip olan Isfahanlı İmam Mekinuddin b. Şucâ’nın Nizam isimli güzel ve alımlı kızı İbn Arabî’nin dikkatini çekiyor. Tercümânu’l-Eşvâk isimli âşıkhâne şiirleri ve gazelleri ihtiva eden eseri İbn Arabî’ye bu dilber ilham ediyor, İbn Arabi’nin bu eser­deki şiirlerinin konusu zahirde Nizâm, ama bâtında Allah’tır.

Aynu’ş-Şems ve’l-Behâ unvanıyla da anılan Nizam’ın dindar, bilgili ve ahirete gönül vermiş bir kız olduğunu söyleyen İbn Arâbî onun güzelliklerini ve gönülleri kendine bağlayan zerafetini uzun uzadıya tasvir ettikten sonra sözünü şöyle bağlıyor: “Bu eserde sözkonusu ettiğim her isim (ve nitelik) ilâhî feyzlere, ruhanî ilhamlara ve yüce ilişkilere işaret eder. Benim ya­zılarımda izlediğim yol budur. Neye işaret ettiğimi Nizam da bilmektedir. Allah bu eseri okuyanları yüce himmet sahiplerine yakışmayan hususlardan korusun”(42).

İbn Arabî uzun yıllar harcadığı emeğin ürünü olan el-Futuhâtu’l-Mekkiyye isimli ünlü eserini de Mekke’de yazmaya baş­lamıştı. 589/1202’de yazdığı ve kırk kudsî hadisi konu alan Mişkatu’l-Envâr isimli eserini de burada yazdı. Yine aynı sene Tâif’te Hilyetu’l-Abdâl adını verdiği eserini kaleme aldı.

İbn Arabî Mekke’de Kâbe’yi tavaf eder­ken sayısız tecellilere mazhar oluyordu. Bir keresinde ikinci asrın sûfilerinden İbn Hârûn er-Reşid tavaf esnasında tecessüd edip (beden kalıbı içinde) kendisine zuhur etmiş ve sohbet etmişlerdi. İbn Hârûn er-Reşid Cebrail’in bir bedevi suretinde Hz. Peygamber’e tecessüd ettiği gibi bana his­sen tecessüd etmiş (ve görünmüş) idi diyor. İbn Arabî(43).600/1203 senesinde meydana gelen yıldız kaymaları ve çöl fırtınaları do­layısıyla İbn Arabî şu açıklamaları ya­pıyordu: “Cin tâifesinin kâfirleri olan şeytanlar semaya çıkarlar. Allah’ın vahyi ile il­gili hususlarda meleklerin aralarında yaptıkları konuşmalara kulak verip haber ça­larlar. Şeytan çalıntı haberle oradan ay­rılınca Şihab (meteor, yıldız kayması) ile taşlanır. Yıldız kayması esnasında görülen parlak ışık bunun neticesidir. Bir kere Kabe’yi tavaf ederken parlaklığı uzun süre devam eden bir yıldız kaymasını gördük ve bunu önemli bir hususun işareti saydık. Sonradan o sırada Yemen’den dehşetli bir fırtınanın vukua geldiğini, ortalığın simsiyah kesildiğini işitmiştik. Taif’teki veba salgını da aynı sene vukua gelmişti.” İbn Arabî o sene her zamankinden daha fazla görülen ve daha uzun süre devam eden yıldız kayması olayını bu tür olağan dışı hadiselerin habercisi olarak yorumlamış, iki tür olay arasında bir ilişkinin bu­lunduğuna inanmıştı(44). İbn Arabî Tunus’taki bir dostuna hitaben kaleme aldığı ve Mağrib’teki şeyhlerini konu alan ed-Dürretu’l-Fâhire isimli eserini de yine bu sene (600/1203’de) yazmıştı.

İbn Arabî Mekke’de bulunduğu sırada Hz. Peygamber’i rüyada görür. Hz. Pey­gamber ona: “Ey Mekke sakinleri! Ziyarete gelenler, ziyaretlerini ne vakit yaparlarsa yapsınlar sakın onlara mani olmayınız” der(45). İbn Arabî’yi tanıyan biri ona gelip Hz. Fatıma’yı rüyasında gördüğünü ama onun kendisine yüz vermediğini, bunun sebebini sorunca da “Çünkü sen Mekke şerifleri aleyhinde bulunuyorsun” dediğini, bunun üzerine adamın tevbe ettiğini, Hz. Fatıma’nın da onu affettiğini anlatan İbn Arabî bu vesileyle Ehl-i Beyte olan derin sevgisini ve saygısını dile getirmiştir(46). Mekke’de yedi ermiş (Abdâl) ile de görüştüğünü ifade eden İbn Arabî, her gün babası tarafından acımasızca dövülen, ancak yediği kırbaçların çıkardığı sesleri işittiği halde acısını duymayan, onun için de sabır konusunda örnek olan Fatma bint et-Tâc isimli sâliha bir kadınla da görüşmüş, tasavvufa yeni girdiği sıralarda kendisinin başından benzeri bir olayın geçtiğini hatırlamıştı: “Acı hissetmemek Allah’ın bazı kullarına verdiği özel bir lütfudur” diyor İbn Arabî(47)

İbn Arabî, 601/1204 senesinde Hicaz’dan ayrılıp Bağdad’a geliyor. Burada 12 gün kaldıktan sonra Musul’a gitmek üzere yola çıkıyor. Musul’a gelmesinden amacı Hz. Hızır’la yakın ilişkiler içinde bu­lunduğu söylenen Ali b. Abdullah ismindeki bir sûfiyle görüşmekti. Şehir dışında bir bağı bulunan bu sûfi ile burada görüşen İbn Arabî burada bu zat aracılığı ile Hz. Hızır’ın hırkasını üçüncü defa giyme şerefine nail olduğunu söyler. Bu olaydan sonra İbn Arabî daha önce önemsemediği tasavvufta hırka giyme olayının ne kadar önemli olduğunu daha iyi kavrıyor ve bunu müritlerine de tavsiye ediyor. Çünkü o bundan sonra hırka giymeyi sırf bir tasavvuf geleneği, tarikat mensupları arasında kardeşlik anlayışını yerleştiren ortak bir bağ olarak görmüyor, aynı zamanda bunu ahlâkî hastalıkları tedavi eden bir ilaç gibi değerlendiriyor(48). Kur’ân’a nazire yazdığını iddia eden İbn Antar’ı burada ta­nıyor, Musul’daki ilhamlarını et-Tenaz-zûlâtu’l-Musuliye adıyla bir eser şeklinde ortaya koyuyordu.

İbn Arabî Musul’da iken hocası olduğunu ifade ettiği Hanefî bir Haffız (Mukrî) ile tanışıyor. Bu zat ona, rüyada gördüğü Hz. Peygamber’in satranç oynamanın ve musiki dinlemenin mubah olduğunu söylediğini bildiriyor (49). Buna rağmen tasavvufunda semaa önemli bir yer veermeyen İbn Arabî Bağdat’ta iken Muhammed Bekrî isminde bir üstaddan Kuşeyrî Risalesini okuyor. Bu zatla Kuşeyrî arasında iki vasıta bulunduğundan bu eseri en güvenilir bir şahıstan okuma imkânı buluyor. Zaman zaman da Risalenin önemine işaret ediyor. Ayrıca Kuşeyrî’nin eserlerini bir de Ziyaeddin Abdülvehhab’tan Tekke’de dinliyor.

İbn Arabî 603/1206 senesinde Kahire’ye gelip burada bulunan Endülüslü hemşerileriyle ve sûfiler cemaatıyla buluşuyor(50). Bunlarla birlikte vakitlerini ibadetle geçiriyor, riyazet yapıyor, bir takım ha­rikulade hallerle karşılaşıyor. Bir gece kapkaranlık bir odada bulunurlarken bedenlerinin saçtığı nur ile karanlığın da­ğıldığını görüp dehşet içinde kalıyyorlar. Bu esnada ansızın beliren yüzü ve sözü güzel bir kişi İbn Arabî’ye Allah tarafından gön­derilen bir elçi olduğunu belirterek ona gayet güzel sözler söylüyor. Bu sözler aracılığıyla Allah’tan kendisine ittihadla ilgili bazı hususlar vahy (ilham) ediliyor bu sözler vahdet-i vûcud anlamına geliyor. Bu noktayı belirten İbn Arabî sözü edilen elçinin şunları söylediğini ifade ediyor: “iyi bil ki hayır vücudda, şer ademde, yyani iyi­lik varlıkta, kötülük yokluktadır. O, lütfü ile insanı yarattı, varlığına aykırı (münâfi) bir vâhid kıldı. Bu onun isim ve sıfatlarıyla ahlâklandı. Zatını görüp bunlardan fâni oldu. Kendisiyle kendisini gördü. Böylece sa­yı aslına döndü. O halde: “O var, sen yoksun.” Bu vakayı oradaki cemaate haber ve­rince Allah’a hamd ettiler. Sonra başımı eğip bir manzume yazdım. Arkadaşlarım uyuyorlardı. Abdullah uyandı ve bana ses­lendi ama ben sanki uyuyormuşum gibi ona cevap vermedim. Ama o: “Sen uyu­muyorsun, Allah’ın marifeti ve tevhidi ko­nusunda şiir vücuda getiriyorsun” deyince başımı kaldırıp; “Bunu nereden biliyorsun” dedim. Şöyle dedi: “Gördüm ki yüksekte bir ağ kuruyorsun. Bu ağın dağınık olan iplerini düzenleyip bununla dağınık manâları bir araya getiriyor ve nesir ha­lindeki sözleri nazım şekline sokuyorsun.” “Doğru ama şiirin konusunun marifetullah ve tevhid olduğunu nereden bildin?” dedim. “Ağ ile ancak çok nâdir canlılar av­lanır. Konusu Allah olmayan şiirlerde ise hayat, ruh ve izzet yoktur” diye cevapladı sorumu. Onun rüyayı yorumlaması, gördüğü rüyadan daha şaşırtıcı gelmişti bana.”(51)

Her halde İbn Arabî’nin anlatılan görüşleri etrafındakilere söylemesi ffakihleri rahatsız etmiş olacak ki onun bid’atçı veya kâfir birisi olduğunu söyleyip haps veya idam edilmesini istemeye başladılar. Bun­dan dolayı görüşleri ve hakikaten bir mü’min olup olmadığı fakihler arasında tartışılmaya başlandı. İbn Arabî, aleyhindeki bu tür söylentilere başlanngıçta fazla aldırmadı. Çünkü senelerce Mekkke’de iken, hayatta iken de, ölümünden sonra da deneneceği ve suçlanacağı hususunda Al­lah onu uyarmıştı. Ayrıca, o her fırsatta sözlü ve yazılı olarak eleştirdiği ve cahilliklerinden söz ettiği fakihlerden gelen bu tepkiyi tabii karşılıyordu. Fakat hoş­görülü bir hükümdar olan Melik Adill, Ebu’l-Hasan el-Bicâî tarafından savunulan İbn Arabî’nin aleyhindeki sözlere kulak asmadı. İbn Arabî Bağdad’da, Konya’da veya Anadolu’da iken Fahreddin Razî’nin (ö.606/1209) şöhretini duymuş, kendisine bir mektub yazarak kelam ve felsefe ile veya akıl ve kıyasla gerçeği bulamayacağını, bunun ancak keşf ve ilhamla bilenebilecegini bildirerek onu kelâm ve felsefeyi bırakarak tasavvufa yönelmeye davet etmişti. Ancak İbn Arabî’nin bu mektubu yazdığı tarih belli olmadığı gibi bunun Fah­reddin Râzî’ye ulaşıp ulaşmadığı, ulaştıysa buna cevap verip vermediği bilinmemektedir.

İbn Arabî, maruz kaldığı suçlamalar ve kendisine yapılan işkencelerden söz ederken: “Kâbe’de İbrahim makamında uyurken ruhlar aleminden bir ses işittim. Bu ses Allah’tan bana şu mesajı getiriyordu, “İbrahim makamına sığın. Zira o çokça ah vah eden halim selim biriydi.” O vakit işkence göreceğimi anlamıştım(52). Cesur ve samimî bir sûfi olan İbn Arabî kendisini savunmuş olan Ebu’l-Hasan el-Bicâ’ye: “Kendisine Nâsüt âleminde Lâhût âlemi açılan bir kişi nasıl haps edilebilir” diye çıkışıyor, o ise: “Efendim bu şükür sayılabilecek şathiyelerdir. Sekr ehli kınanmaz” demekle yetindi(53).

d) İbn Arabî Anadolu’da

İbn Arabî 604/1207’de Kahire’den İs­kenderiye’ye oradan da Mekke’ye gelip dos­tu Ebu Şuca ile buluşuyor. Ancak se­madan aldığı işaretlere bakıp yol ha­zırlığına koyuluyor. Çünkü İbn Arabî’nin hizmet ettiği iyi hal sahibi bir şeyh ona: “İnsanların en ulu olanının ona boyun eğe­ceğini” haber vermişti (54). Bunun üzerine 607/1210’da tahta çıkan Birinci Keykavus’u ziyaret etmek için Konya’ya gel­mek üzere yola çıktı. Daha evvel şöhreti Anadolu’da yayılmış olan İbn Arabî Kon­ya’da Selçuklu Sultanı tarafından kar­şılandı. Sarayda iyi bir kabul gördü. Sul­tan kendisine yüzbin dirhem değerinde bir konak bağışladı. Allah rızası için ken­disinden sadaka isteyen birine İbn Arabî: “Bu köşkten başka bir şeyim yok. Bunu al, senin olsun” dedi(55). İbn Arabî Konya’da huzur içinde geçirdiği zaman zarfında Meşahidu’l-Esrâr ve Risaletul-Envâr isimli iki eser yazdı. Kendisinden faydalanmak is­teyen sûfilerle bir araya gelip sohbet et­meye başladı. Bunlar arasında ünlü mu­tasavvıf Evhaduddin Kirmânî (ö. 635) de vardı. Bu arada Sadreddin Konevî (ö. 673/ 1274) gibi yetenekli bir öğrenciye tasavvufî düşüncelerini anlatma imkânı buldu. Konevî’nin babası Mecduddin İshak, hâmisi Selçuklu Sultanı Birinci Gıyaseddin yenilgiye uğrayınca Şam’a gidip orada ya­şamaya başlamış ve buradan da hac için gittiği Mekke’de İbn Arabî’yle tanışmıştı. Herhalde 600/1200 senesinde Mekke’de tanıştıkları İbn Arabî’yi birlikte Anadolu’ya ve Konya’ya götürmek için o ikna etmeye çalışmıştı. İbn Arabi’nin Anadolu’ya ve Konya’ya gelişinde buradan giden hacıların da büyük tesiri olmuştur.

Camî diyor ki: “İbn Arabî Rum diyarına gelince Sadreddin Konevî’nin doğumu, ölümü, ilmi, irfanı gibi hususlarda keşfe dayanarak bilgi vermişti. Konya’da bulunan İbn Arabî o sırada dul bulunan Konevî’nin annesiyle evlenmişti. Konevî ise İbn Arabî’nin gözetiminde yetişmişti. Konevî’nin eserlerini iyi bir şekilde öğrenmeden İbn Arabî’nin fikir sistemini ve Vahdet-i Vûcud anlayışını akla ve şeriata uygun şekilde anlamak mümkün olmaz”(56). Diğer taraftan 606/1209 tarihinde dünyaya gelen Sadreddin Konevî’nin annesiyle İbn Arabî’nin evlendiğine ve bu sebeple onun üvey babası olduğuna dair ciddi bir kaydın olmadığını savunanlar da vardır (57). Fakat Cami’nin verdiği bilgi başka kaynaklarca doğrulanmasa bile İbn Arabî’nin onun üvey babası olduğu ihtimalini ortadan kaldırmaz. Konevî’nin anlattığına göre o sıralarda peygamberlerin ruhlarının semavî tecellileri İbn Arabî’ye maddî şekillerde zuhur ediyor veya bu ruhlar mânâ âleminde harikulade bir şekilde onun ruhu ile birleşiyordu. Konevî şöyle diyor: Şeyhimiz İbn Arabî dilediği peygamberlerin ruhu ile görüşme gücüne sahipti, isterse ruhun bu dünyaya inmesini ve maddî bir biçim almasını sağlıyor ve onunla görüşüyor, isterse rüyada görüşüyor, isterse kendisi beden kalıbından çıkıp ruhlar âlemine yük­seliyor ve onlarla görüşüyordu (58).

Bir gün Konya’da bir ressam bir keklik sureti (heykeli) yaptı. Bu suret canlı kekliğe o kadar çok benziyordu ki bir avcı bunu gerçek keklik sanıp üzerine kapandı. Fakat İbn Arabî suretin nisbetlerine bakıp bunun yapma olduğunu derhal fark etti. Bunu İbn Arabî’nin hayal ile hakikati ayırd edip edemediğini anlamak ve onu denemek için yapmışlardı. İbn Arabî bu konuda diyor ki: “Bununla ilgili olarak Konya’da bir ressam (musavvir) ile aramızda çok acaib bir olay geçti. Biz ona bir gün tahayyül sanatı hakkında bilmediği bazı şeylerden bahs et­miştik. Bir gün o bir keklik yaptı ve fark edilmeyecek şekilde bir yerinde kusur yaptı ve bunu gizledi. Tasvir konusunda bizi denemek için o sureti bize getirdi ve: “Buna ne dersin” dedi. “Çok mükemmel ancak bir kusuru var” dedim. “Ayaklarındaki oransızlık” deyince kalkıp beni öptü (59). İbn Arabî bu hatırasıyla ne kadar dikkatli olduğunu ve görüp nakl ettiği hususlarda kolay kolay hata yapmadığını anlatmak istiyor.

İbn Arabî kendisine gösterilen bu tür ilginin, rahatsız edici bazı hususlara sebep olacağını tahmin ediyor. Seyehatı seven tabiatı da buna eklenince Kayseri, Malatya, Sivas, Erzurum ve Harran gibi Anadolu şehirlerini dolaşıyor (60). 608/1212 senesinde Avarifu’l-Maarifin müellifi Sühreverdi’yle görüşmek için Bağdad’a geliyor. Rivayete göre bir araya gelen iki ünlü mutasavvıf hiç konuşmadan uzun uzadıya birbirine bakmışlar, sonra da ayrılmışlardı. Daha sonra Sühreverdi öğrencilerine İbn Arabî’yi kasd ederek: “O bir hakikatlar ummanıdır” demişti (61). İbn Arabî Abdülkadir Geylanî’nin müridi İbnu’ş-Şîbli’yi de yine bu­rada tanımıştı.

Bağdad’da kısa sürede İbn Arabî’nin çevresinde pek çok insan toplanıyor ve bunlar kendisine derin bir saygı gösteriyor.

Hatta ona gösterilen saygı ve itaat Halife’ye gösterilen saygıyı ve itaati bile ggölgede bı­rakıyor, İbn Arabî bir gün etrafınndaki mü­rit ve öğrencileriyle Bağdad’da yüürürken at üstünde caddeden geçen halifeye rasstlıyor. Çevresindekilerden hiç biri İbn Araabî’den işaret almadan onu selâmlamıyor. İbn Arabî’ye gösterilen hürmet müslümanların halifesine gösterilenin kat kat üstünde oluyor(62).

…….

İbn Arabî Futuhâtın çeşitli bölümlerinde bu yöndeki tutumunu sürdürür: “Kâfirler arasında ikamet etme, hicret et, onlar arasında ikamet etmek İslâm’ı aşağılamak, küfrü yüceltmek olur…….. Aralarında ikamet etmeme imkânına sahip olduğu halde kâfirler arasında oturan bir kimsenin İslâm’dan nasibi yoktur. Kur’ân’ın ve hadisin hükmü budur. Bunun içindir ki, şu sıralarda haçlıların elinde bulunan Kudüs’ün ziyaret edilmesine ve orada ikâmet edilmesine karşıyız. Bir müslüman onların hakimiyeti ve emri altında nasıl yaşayabilir? Allah’ın iman sahibi kulları bir­birini sevmeli, selâmlamalı, yemeğe davet etmeli, yardımlaşmalıdır. Mü’minler tek bir vûcud olmalı. Müslümanlar arasında tam bir eşitlik olmalı (64), İbn Arabi’nin gayr-i müslimlere, özellikle Hıristiyanlara karşı bu kadar sert ve müsamahasız davranılmasını istemesinin sebebi o tarihlerde Endülüs’te Hıristiyanların Müslümanlara yaptıkları kötü muamele, özellikle de haçlıların Kudüs’ü işgal edip müslüman hal­kına işkence etmeleridir. Aslında İbn Arabî son derece insanperver bir sûfidir. Din ve mezhep farkının hoşgörüyle karşılanmasını ister. Herkesi insan sevgisine davet eder. Hatta bazen daha ileri giderek inanç far­kına yukarıdan bakar ve insanların inanç farkını aşmaları gerektiğini söyler. Onun çok meşhur olan bir şiirinin bazı beyitleri şöyledir:

“Kalbim her sureti kabul eder oldu. Me­selâ”:

“Ceylanlara otlak, rahiblere manastır” “Putlara tapınak, hacılara Ka’be” Tevratın sayfaları, İslâm’ın mushafi oldu.” “Dinim sevgi dinidir, onun kervanına yöneldim”

“Sevgi dinidir dinim ve imanım.”(65)

Tüm insanlığı kucaklayan, evrensel bir insan sevgisini esas alan, gayri müslimleri mazûr göstermek için çeşitli yorumlar getiren, bir yerde herkesin Allah’a ibadet ve kulluk ettiğini açıkça ve cesaretle söyleyen, hatta onun kurduğu vahdet-i vücud fel­sefesinin hümanizme açık olduğu söylenen İbn Arabî’nin teoride öyle iken pratikte bu kadar sertleşmesi, iddia edildiği gibi sis­teminin ilhada, ibahiliğe, küfre ve zındıklığa açık olmadığını ispatlamaktadır. Gerçekten de İbn Arabî ibadet hayatına so­nuna kadar sımsıkı sarılarak fikirlerinden dinsizlik veya ibadetsizlik gibi sonuçların çıkarılamayacağını göstermiştir. Buna rağ­men güzelliğine hayran olduğu Nizam’ı ve­sile ederek ilâhî ve manevî güzellikleri dile getirdiği Tercümanü’l-Eşvâktaki aşıkane şiirlerini kendilerine dayanak ve tutanak yaparak hücuma geçen fıkıhçıları susturmak için bu eserine 611/1214’te Zehâiru’l-A’lâk (Beyrut, 1312) adıyla bir şerh yazma ihtiyacını duymuş ve maksadının ne olduğunu ortaya koymuştu. Bu eseri yazmaya onu iki sâdık talebesi teşvik etmişti: Bedr el-Habeşî, İsmail b. Sudgin. Bu iki mürid Haleb’te bir fakihin: “İbn Arabî Tercümanu’l-Eşvak’taki şiirlerinde kadına olan aşkını dile getiriyor ama çevrede din­dar olarak bilindiğinden kendini tasavvuf perdesiyle gizliyor” dediğini duymuşlar, bu­nu şeyhlerine söylemişlerdi. “Allah o fakihe bol bol sevap versin, herkesin faydalandığı bu eseri yazmaya bizi o sevk etti. Eserimizi okuyunca o da yaptığına pişman oldu” diyor İbn Arabî (66).

İbn Arabî Futuhâtta (I, 12) sözkonusu meseleye açıklık getiren şu sözleri yazar: “Tasavvufa yeni girdiğim sıralarda kadınlar ve cinsi ilişki en sevmediğim bir şeydi. Bu hal bende 18 sene devam etti. Kadınların Peygamber tarafından sevildiklerine dair hadise vakıf olunca şöyle düşündüm. Hz. Peygamber’in kadınları sevmesi tabiatı ge­reği değildi. Onları Allah kendisine sev­dirdiği için seviyordu. O halde eğğer Allah’a yönelmede samimî isem Allah’ın Peygamber’ine sevdirdiğini sevmeliyim, eğer onlardan nefret edersem onun gazabına uğrarım. Bu noktayı kavrayınca benden nefret gitti ve kadınlar bana da sevdirildi. Bundan böyle insanlar içinde kadınlara karşı en fazla şefkat besleyen ve haklarını gözeten ben oldum. Burada sözünü ettiğim sevgi tabiattan (nefsten) gelen bir sevgi de­ğil, Allah’tan gelen sevgidir (67).

İbn Arabî haçlıların 626/1228’de Kudüs’ü işgal etmelerinden evvel burasını da ziyaret etmişti. Çünkü Hıristiyanların eline geçen Kudüs’ün ziyaretini bu tarihten itibaren caiz görmemişti.

İbn Arabî 612/1215 senesinde Antalya’yı kuşatan Keykavus’un başarısı için Sivas’ta dua ediyor ve ona gönderdiği bir mektupta zafer kazanacağını müjdeliyordu (68). Şehrin alınacağı konusunda İbn Arabî’nin gördüğü rüya ile şehrin düşmesi arasında 20 gün geçmiştir.

İbn Arabî’ye inanan ve sıcak bir ilgi gösteren sadece Keykavus değildir. Onu sevenler arasında Haleb Hâkimi Melik Zâhir Gâzî (ö. 613/1216) da vardı. Bu zat şeyhe saray civarında özel bir konak tahsis et­miş, zaman zaman onu burada ziyaret etmeyi ihmâl etmemiş, ricalarını yerine getirmişti. Hatta bir seferinde halkla ilgili tam 118 ricasını kabul etmişti ki bunlar arasında devletin çok önemli bir sımm ifşa ettiği için hain olmakla suçlanan bir kişinin affı da vardı (69).

İbn Arabî’nin devlet adamları nezdindeki itibarı ve nüfuzu fakihleri kıskandıracak bir mertebede idi. Onun için de onun aleyhinde bulunuyorlardı. İbn Arabî ise şekilci ve merasimci olmakla suçladığı fıkıhçıları cahil ve katı hatta çoğu zaman ikiyüzlü olmakla suçluyordu. Onlar ken­dileri ve sultanlarla ilgili dinî hükümlerde esneklik gösterip kolaylık cihetine giderken halkın taraf olduğu meselelerde çok katı ve sert davramyorlardı. Hatta fakihin biri sultana: “Sana ramazanda oruç tutmak farz değil, senenin herhangi bir ayında tutabilirsin” diye fetva vermişti. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı fakihlerden âdeta nefret eden İbn Arabî şöyle bir hatırasını anlatıyor: “Fakihler hiç olmayacak yo­rumlar yaparak sultanların maksadına uy­gun fetvalar verir, bunu şer’î bir hükümmüş gibi gösterirler. Oysa buna kendileri de inanmaz. Bir gün Sultan Melik Zâhir Gazî ile sohbet ederken hademeye gizli evrakı getirtip bana gösterdi ve: “Sen ülkemde haksızlık ve yolsuzluk olduğunu söylüyorsun. Vallahi bu hususta ben de senin gibi düşünüyorum. Ama yapılan hiç­bir zulüm ve haksızlık yoktur ki, fakihlerin verdiği fetvaya dayanmış olmasın. Bu fet­valar onların el yazılarıyla işte buradadır. Lanet olsun onlara” dedi(70).

İbn Arabî fakihleri sevimsiz kılan diğer bir hususa dikkati çekerken diyor ki: “Bazı müslümanlar, özellikle de fakihler evliyanın dünyadaki hallerine bakıp gülüyorlar, istikamet üzere bulunan halkın velilerin manevî zenginliklerinden söz açtıklarını görünce gülüyor ama sözlerini de kabul etmiş gibi görünüyorlardı. Yolları velilere düşünce yekdiğerine gözleriyle işaret edip dalga geçiyorlar (71), İbn Arabî’nin fakihlerin aleyhinde bulunmasının biir sebebi de budur.

e) İbn Arabî’nin Son Seneleri

İbn Arabî, bir çok yer gezdikten sonra yaşının da ilerlemesinin tesiriyle havasın­dan hoşlandığı Şam’a yerleşiyor. Genç­liğinden itibaren yaşadığı disiplinli hayat, çektiği çileler ve yaptığı yolculuklar onun sıhhatinin iyi ve dayanma gücünün mü­kemmel olduğunu gösterse de zamanla bünyesi zayıflamıştı. Şam’da ikamet et­meye başladığı sıralarda buranın hakimi kendisini mürşid bilen ve ona mürid olan Melik Muazzam idi. Şeyhinin dört yüzü aş­kın eserini rivayet etmek için kendisinden icazet almıştı.

627/1229 senesinin Ramazan’ında ilahî hüviyetin zahirini ve bâtınını gördüğünü söyleyen İbn Arabî(72) aynı sene Hz. Peygamber’i rüyada görüyor ve onun emriyle Fususu’l-Hikem isimli meşhur eserini ya­zıyor. 631/1232’den sonra ise Divan’ını vü­cuda getiriyor. Son senelerini ise yazımına daha evvel başladığı Futuhâtı tamamlamak, yeniden düzenlemek ve düzeltmeler yaparak geçiriyor.

İbn Arabî Şam’a yerleştikten sonra da gezilerine devam etmiş, ancak yaşının ilerlemesi sebebiyle Şam’a yakın şehirlere kısa süreli seyahatları tercih etmişti.

İbn Arabî hayatının son yıllarını rahat ve huzur içinde geçirdi. Bir yandan okuyor ve eserler yazıyor, diğer yandan sohbetine katılanlara eserlerini okuyor ve tasavvufî açıklamalar yapıyordu. Bedr el-Habeşî, İs­mail b. Sûdeğin ve Sadreddin Konevî onu hiç yalnız bırakmıyorlardı. Malik Eşref kendisine müstesna bir ilgi gösteriyor, derslerine ve sohbetine devam ediyor, eserlerini rivayet için icazet alıyordu. Şafiî kadısı Şemseddin Ahmed el-Hûlî bir hizmetçi gibi onun ihtiyacını karşılıyordu. Hanefî kadısı ise İbn Arabî’nin bir bakışından çıkardığı mânâ ile kadılık görevini terkedecek kadar ona bağlı idi. Kudüs Hiristiyanlardan geri alındığı zaman, Selahattin Eyyübi’nin huzurunda Mescid-i Aksâ’da ilk hutbeyi okumuş olan Kadı İbn Zeki, İbn Arabiye yakın bir ilgi gösteriyor, her çeşit ihtiyacını karşılıyordu. İbn Arabî 22 Rebiulahir, başka bir kayda göre 28 Rebiulahır 638 (10 Kasım 1240)’de bir cuma gecesi 77 (Miladi takvimle 75) yaşında bu zatın evinde ruhunu teslim etti. İbn Zekî, şeyhin müritleri İbn Abdülmelik ve İbn Nahhas ile birlikte ona karşı son görevlerini ifa ettiler. Gasıl ve kefenleme işleri bittikten sonra kalabalık bir cemaatin katıldığı cenaze namazından sonra Zekioğullarının Kâsiyyun dağının eteğinde Sallhiye köyündeki aile mezarlığında toprağğa ve­rildi.

İbn Arabî’nin hayatından, onun bir kaç defa evlendiği anlaşılmaktadır. Fakat o ka­rısı ve çocukları hakkında eserlerinde çok az bilgi vermiştir. Endülüs’teki Meryem bint Muhammed ismindeki hanımı er­mişlerden idi. Daha sonra Harameyn Emiri Yunus b. Yusuf’ ın kızı Fatma ile de evlenen İbn Arabî’nin bu evlilikten çocuğu olduğu bilinmektedir. Oğullarından Sadeddin Mu­hammed 618/1221’de Malatya’da doğmuş, 656/1288’de Şam’da vefat ettiği zaman Şam’ın kuzeyindeki Salihiye köyünde ba­basının yanıbaşına gömülmüştü. Şair bir sûfi olan bu zatın bir Divan’ı vardır. 667/ 1269’da vefat eden diğer oğlu İmamuddin Ebu Abdullah Muhammed, Salihiye medresesinde ruhunu teslim etmiş ve ba­basının yanında toprağa verilmişti. İbn Arabî Fütuhatta iki yerde Zeyneb is­mindeki bir kızından bahs etmiştir. Kü­çüklüğünde ilhama mazhar olan bu harika kız babasının dikkatini çekmişti. Bir yaşını biraz geçmiş ama henüz konuşmayan ZZeyneb’e babası: “Karısıyla cinsii ilişkide bu­lunan fakat boşalma olmadan bu ilişkiye son veren kişinin Şer’î hükmü nedir?” diye sormuş, “üzerine gusül farzdır” cevabını alınca hayret etmişti. İbn Arabî bu kızını annesiyle birlikte hacca göndermiş, kendisi de Irak yoluyla gidip Mekke’de onlaarla buluşmuştu. O sırada annesinden evvel İbn Arabi’yi gören Zeyneb: “Anneciğim işte babam” demişti (73), İbn Arabî bu kız için yazdığı şiirlere Zeynebiyât adını vermiştir.

İbn Arabî için Salihiye köyünde yapılan türbe çok sayıda inananı tarafındaan ziyaret edilmeye başlandı, İbn Arabî ve tüürbesîyle ilgili bir çok menkıbeler vücud bulldu. Fa­kat zamanla sahipsiz ve bakımsız kalan bu türbe harab olmayla yüz tutmuşken Mısır seferinden dönen Yavuz Selim 21 Raamazan 923’te (M. 1517) Şam’a gelmiş, İbn Arabî’nin türbesinin civarına bir cami yapılması emrini vermişti. Bunun üzerrine İbn Arabî’nin kabri üzerine bir türbe ve caminin kuzey tarafına bir tekke inşa edilmiş ve buraya büyük vakıflar yapılmıştı. Bu tarihe kadar Benû Zekî adıyla anılan bu türbe bundan sonra İbn Arabi’nin türbesi şeklinde şöhret bulmuştur. Türbenin duvarlarına İbn Arabî’nin büyüklüğünü dile getiren Şeyhülislâm İbn Kemal’in fetvası (74) yazılmıştır. Osmanlı uleması içinde İbn Arabî muhalifleri bulunmakla beraber İbn Kemal’in bu konudaki fetvasından sonra muhalefet yumuşamış, genellikle ünü bü­tün İslâm âlemini tutan ve Şeyh-i Ekber diye tanınan İbn Arabî Osmanlı muhitinde büyük ilgi ve saygı görmüştü. Menkıbeye göre “Sin şine dâhil olunca açığa çıkar kabr-i Muhiddin’in” (bk. Şa’ranî, el-kibritu’l-ahmer, I, 188) diyen İbn Arabî kabrinin Yavuz tarafından tamir edileceğini önceden haber vermiştir, (bk. Şa’ranî, Tabakat, I. 188.) 1627 senesinde Şam’a gidip İbn Arabî’nin türbesini ziyaret eden el-Makkarî: Türbesini ziyaret ettim, defalarca onunla teberrükte bulundum, üzerinde pırıl pırıl nurlar gördüm, insaf sahibi hiçbir kimse kabrinde gözlenen göz kamaştıran halleri inkâr edemez'(75) diyor. Türbe daha sonra İkinci Abdülhamid tarafından tamir ettirilmiştir. Bugün de burası en çok ziyaret edilen yerlerden biri ol­ma özelliğini korumaktadır.

Asin Palacious, İbn Arabî’yi değerlendirirken şöyle diyor: İbn Arabî çok çetin riyazetlere girmiş, pek çileli bir yolda yürümüş, birbirini izleyen uzun seferlere çıkmış, Fırat’ın donduğu bir mevsimde Doğu Anadolu’da seyahat etmiş, bu arada irili ufaklı dörtyüz eser yazmıştı. Bu meşakkatli hayat zaten pek de kuvvetli olmayan sıhhatini etkilemişti. Karşılaştığı çeşitli harikulade haller buna eklenince kendisinden akli denge bozukluğu diyebileceğimiz marazı bir özellik peyda olmuştu. Bizzat İbn Arabî’nin her akıllı yazar gibi eserlerini akla ve fikre dayanıp yazmadığını söylemesi de bunu gösterir.”(76)

Prof.Dr. Süleyman Uludağ


Notlar

(1) ibn Arabî’nin 560 senesi Ramazan’ın 17’sinde doğ­duğu kabul edilirken son araştırmalarda bulunan bir belgeye dayanılarak bu tarih on günlük bir farkla 27 Ramazan olarak tesbit edilmiştir. Ateş, A. İ.A. VIII, 533.
(2) İbn Arabi’nin ismi ve unvanı etrafında bir takım tartışmalar mevcuttur. Bu ismi bazıları İbnu’l-Arabî bazıları İbn Arabî şeklinde yazar. Bu konuda Makkarî şöyle der: İbnu’l-Arabî’den (Ö. 543/1148) ayırd etmek için doğu İslâm aleminde kendisine İbn Arabî dendi. Fakat o batı İslâm aleminde İbnu’1-Arabî diye tanınmaktadır, bk. Nefhu’t-Tîb, Beyrut, 1968, II, 175.
İbn Arabî en çok dostları ve hayranları ile ha­sımları ve düşmanları bulunan bir bilgindir. Dost­ları onu yüceltmek için kendisini Muhyi’d-Din, (di­ni ihya eden), Şeyh-i Ekber (ulu bilgin), İbn Ef­latun (Eflatun’un evladı) gibi unvanlarla anarlar. Hasımları ise Mâhi’d-Din (dini mahv eden). Şeyh-i Ekfer (koca kâfir) ve zındık (dinsiz) şeklinde anar­lar. Yine bunların kanaatine göre İbn Arabî İslâm’a aykırı bir öğreti ortaya attığından Hz. Peygamber’in rakibi sayılır. Onun için İbn- Arabî’nin izleyicilerini: “Muhammed Arabî (Arab Mu­hammed, yani Hz. Peygamber) şöyle dedi ama Muhiddin Arabî (Arab Muhiddin, yani İbn Arabi) de şöyle demiştir” demiş olmakla itham ederler.
(3) İbn Arabî, el-Futuhâtu’l-Mekkiyye. Kahire, 1282-II, 20, I, 207, 248.
(4) M. Asin Palasios İbn Merdenlş’in Muvahhidler’den
bağımsız bir hükümdar olduğunu söyler. Bk. İbn
Arabî, Hayâtuhu ve Mezhebuhû, Kahire, 1965, s. 5.
(5) İbn Arabî, Fütuhât, III, 377.
(6) İbn Arabî, Fütuhât, II. 471.
(7) İbn Arabî, Fütuhât, III. 579.
(8) Makkarî, Nefhu’t-Tîb, II, 163. İbn Arabi hayatı hakkında çeşitli eserlerinde bizzat kendisi bilgi vermiştir. Ancak bu bilgiler dağınıktır. Bu bilgileri toplayıp onun hayatını ve faaliyetlerini kesin bir biçimde takib etmek mümkün değildir. Fakat yine de bu eserlerdeki bilgilere dayanarak onun ha­yatını ana hatlarıyla anlatmak, hatta manevî ve ruhî hayatını ayrıntılarıyla belirlemek mümkün ol­maktadır. İbn Arabî aşağıdaki eserlerinde çeşitli vesilelerle hayatı, faaliyetleri, manevî tecrübesi, çevresi ve zamanı hakkında bilgi vermiştir.
a) Rûhu’l-Kudüs fi Muhasebeti’n-Nefs. Dımaşk, 1964, Madrid, 1933,
b) El-Futuhâtu’1-Mekkiyye, Kahire, 1282. 1293.
c) Zehâiru’l-A’lâk, Beyrut, 1312,
d) Fusûsu’l-Hikem, Kahire, 1946,
e) Muhaderâtu’l-Ebrâr, Kahire, 1282.
f) Mevakiu’n-Nûcûm, Kahire. 1325,
g) Divan, Bulak, 1271.
h) et-Tedbirâtu’1-İlahiyye, Leiden, 1919. İbn Arabi hakkında Batı’da yapılan en son ve kap­samlı araştırma Michel Chodkiewiez İle kızı Claude Addas’a aittir. Addas’ın yazdığı Ou La Quete du Saufre Reuge (Paris, 1989) adlı eser ingilizce’ye de çevrilmiştir: The Read Sufur (Kıbrit-ı Ahmer). Oxford, 1993.
(9) İbn Arabî, Futuhât, III, 311.
(10) İbn Arabî, Futuhât, I, 363.
(11) İbn Arabî, Futuhât, IV. 648.
(12) İbn Arabî, Futuhât, I, 199.
(13) İbn Arabî, Futuhât. I, 289.
(14) İbn Arabî, Futuhât. II, 9.
(15) İbn Arabî, Futuhât. I. 275.
(16) İbn Arabî. III, 58.
(17) İbn Arabî, Futuhât, III. 696.705.
(18) İbn Arabî, Futuhât, II,224
(19) İbn Arabî, Futuhât, II, 46, 459.
(20) İbn Arabî Futuhât, I, 241, III, 442.
(21) İbn Arabî, Fütuhât, IV, 95.
(22) İbn Arabî, Fütuhât, III. 58, 59. İbn Arabî, Sultan Melik Muzaffer’e verdiği icazetnâmede üstadlarının bir listesini verir. Kendi ifadesine göre hocaları şunlardır:
Kıraatta hocalar: Lahmî, Kur’ân, Kıraat, Şerrât, Kur’ân ve Kıraat. Bâzeli: Kıraat. İbn Ebi Cemre: Kıraat.
Hadis: İbn Hayrât. Abdussamed Horasânî. İbn Arabî, bu zattan Müslim okudu. Yunus b. Yahya, İbn Arabî bu zattan zühde dair eserler, özellikle Buharî okudu. Ebu’ş-Şuca. Bu zattan Tirmizî okudu. Ebu’l-Ferece Bağdadî. Bu zattan Ebu Da-vud’un süneninl okudu. Ebu’l-Hayr Kazvini, bu zattan Beyhakî’nin eserlerini okudu. Ebu Tahir Silefûi, bu zattan hadis ilmine dair genel bir ica­zet aldı.
İbn Arabî Buhari, Müslim ve Tirmizî’yi özetlemiş (ıhtısar), İbn Hazm’ ın el-Muhalla isimli eserini kı­saltmış, el-Mısbah isimli eserinde sahih hadisleri toplamıştı. Mişkatu’l-Envâr ve el-Erbaûn isimli eserlerinin konusu da hadistir. O hayatının so­nuna kadar Kur’ân ve hadisle ilgilenmiş, çok ta­nınan bir âlim olduğu zaman bile hocalardan ha­dis dersleri almıştı. Nebhanî, I, 118.
Tasavvuf: Muhammed Bekrî ve Ziyauddin İbn Se­kine. Bu iki zattan Kuşeyrî’nin risalesini okudu. İbn Cevzi’den Sıfatu’s-Safve ve diğer eserlerini rivayet için icazet aldı.
(23) İbn Arabî, Mevâkiu’n-Nucûm. 117.
(24) İbn Arabî Risaletu’l-Kudüs, 18. Futuhât, II, 8.
(25) İbn Arabî. Futuhât, I, 196.
(26) İbn Arabî, Futuhât, III, 58.
(27) Bk. Keklik, Muhiddin İbnu’l-Arabî, 91.
(28) Asin Palacios, 35. bk. Barges. Ebu Medyen, Paris. 1884.
(29) İbn Arabî, Futuhât. I, 288, 318.
(30) İbn Arabî, Futuhât, IV, 634. İbn Arabî daha sonra İbn Kasiyy’in bu eserini şerh etmiştir.
(31) İbn Arabî. Futuhât, I, 241.
(32) İbn Arabî, Futuhât, III. 445.
(33) İbn Arabî, Futuhât. IV, 281.
(34) İbn Arabî, Futuhât, I, 318.
(35) İbn Arabî, Futuhât. II, 640.
(36) İbn Arabî. Futuhât, IV, 95.
(37) İbn Arabî, Futuhât, II, 821.
(38) İbn Arabî, Futuhât, IV, 701.
(39) İbn Arabî, Futuhât, I, 242.
(40) İbn Arabî, Futuhât. I, 436, II, 491, III, 338.
(41) İbn Arabî, Futuhât, l, 225.
(42) İbnı Arabî, Futuhât, I. 155.
(43) İbn Arabî, Zehaîru’l-A’lâk Şerhu Tercümani’1-Eşvâk.. Beyrut, 1312. s. 2.
(44) İbn Arabî, Futuhât, II, 20.
(45) İbn Arabî, Futuhât. II, 592.
(46) İbn Arabî, Futuhât. I, 627.
(47) İbn Arabî, Futuhât, IV, 152.
(48) İbn Arabî, Futuhât, II,531.
(49) İbn Arabî, Futuhât, I,242.
(50) Asin Palacios’a göre İbn Arabî önce Mısır’a sonra Anadolu’ya; N. Kekliğe göre ise önce Anadolu’ya sonra Mısır’a gidiyor, bk. Asin Placios. 63; N, Keklik. 152.
(5l) İbn Arabî. Muhderatu’l-Ebrâr, H. 24. (Kahire. 1324).
(52) İbnu’l-İmâd. V, 196.
(53) İbnu’l-İmâd, V, 196.
(54) es-Safedî, II, 301.
(55) Makkâri, Nefhu’t-Tîb, II, 164.
(56) Cami, Nafahatu’I-Üns. s. 556. Tercemesi, 632, Bursevî’l-Hakkı, Faslu’l-Hitab, 288.
(57) Ateş, Ahmed, İslâm Ansiklopedisi, VIII, 539.
(58) İbnu’l-Îmâd. V, 196.
(59) İbn Arabî, Futuhât, II, 558.
(60) İbn Arabi, Futuhât, II, 10, 20. III. 599.
(61) İbnu’l-Îmâd. V. 194, Makkari. II, 163.
(62)İbn Arabî, Futuhât, IV. 638
(63) İbn Arabî’, Futuhât, IV, 710. Muhaderatu’l-Ebrâr. II. 195.
(64) İbn Arabî, Futuhât, IV. 596, 601.
(65) İbn Arabî, Kitabu Zehairi’l-A’lak. Beyrut, 1312, s.39.
(66) İbn Arabî, Futuhât, IV, 106.
(67) İbn Arabî, Futuhât, I, 12.
(68) Muhaderatu’I-Ebrâr, II, 180.
(69) İbn Arabî, Futuhât. IV. 699.
(70) İbn Arabî, Futuhât, III,91.
(71) İbn Arabî, Futuhât, IV, 627.
(72) İbn Arabî, Futuhât, II,591.
(73) İbn Arabî, Futuhât, III, 22, IV, 148.
(74) Bu fetva için bk. İbnu’l-İmad. V. 195
(75)Makkarî, Nefhu’t-Tib, II, 163.
(76)Asin Palaclos, 83.

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: